Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Sendikal çalışmanın ele alınışı ve sendikalar politikası üzerine

İşçi örgütleri olarak yasallık kazanmalarından bu yana sendikalar, iki yönde rol oynamış ve iki yönde işlev görmüşlerdir. Bir yanda, işçilerin en geriden gelen kesimlerinin uyanışı, örgütlenmesi ve sermayeye karşı mücadelesinin kaldıraçları olmaları; öte yanda, sınıfın hareketinin ekonomik alanda ve düzen sınırları içinde kontrol edilmesi rol ve işlevi. Esasta işçi örgütleri olmalarına karşın; sendikaların yüz yıldır oynadıkları rol ve gördükleri işlevin ikincisinin nedeni kuşkusuz emperyalizm olgusunda yatar.

Sendikalar, işçilerin sermayeye karşı mücadelesinden doğmuşlar, kendilerini kabullendirmek için sert çatışmalardan geçmek zorunda kalmışlardır. Ne var ki sermaye, onları oldukları gibi kabullenmemiş; müdahale etmek için, fırsat buldukça ve ihtiyaç haline geldikçe zora başvurmanın yanı sıra, elindeki olanakları seferber etmekten de kaçınmamıştır. Bu politikanın meyvesi ise kuşku yoktur ki, sınıf içinde aristokrat bir tabakanın doğması ve işbirlikçi sendika bürokrasisinin sendikalardaki egemenliği olmuştur. (Sendika bürokrasisinin sendikalardaki rolü, genellikle hareketi ekonomik alanda sınırlamak olarak ele alınmaktadır. Bu, doğru değildir. Hareketi ekonomik alanda sınırlamak, olanaklı en alt düzeye indirmek ve sınıfı ve hareketi düzene bağlamak: Bürokrasinin rolü budur.)

Besleme olanağı bulduğu bu burjuva "işçi" tabakasına dayanan sermaye, işçiler arasında kendi partisini örgütleme, sendikalara ve öteki işçi örgütlerine egemen olma mücadelesi vermekten geri durmamıştır. Sermayenin örgütlediği bu mücadele, bürokrasinin eline geçmelerine vardığı oranda sendikaların, işçi örgütleri olmaya devam etmelerine karşın sınıfı baltalayan görevler yüklenmelerine de yol açmıştır. Öte yandan bu, işçilerle aristokrat yöneticiler arasında, sınıf içinde ve sendikalarda önü alınamaz sert bir egemenlik kavgasının patlak vermesi anlamına da gelmiştir. Sendikalarda ve işçi örgütlerindeki bu kavganın, emek ile sermaye arasındaki mücadeleyi kimin kazanacağı sorunundaki tayin edici önemi, tarihe bakan herkesçe görülebilir.

* * *

Sınıfın saflarında ve sendikalarda, ileri işçi kitleleriyle bürokrat sendikacılar arasında yüz yıldan bu yana süren bu mücadele, 1950'li yılların ortalarından (sosyalizmin yenilgisi ve işçi hareketinin gerileme süreci) itibaren sermayenin lehine ve işçilerin aleyhine gelişen bir mücadele olarak şekillenmiştir. 1950'li ve 60'lı yıllar, İtalya, Almanya ve İspanya'da faşizm karşısında alınan yenilgilere karşın; Ekim Devrimi'nden itibaren atılım ve gelişme dönemi yaşayan sendikalar ve sendikal hareket açısından da yenilgi, geriye doğru dönüş, ekonomik mevziiye çekilme ve gerileme yılları olmuştur.

Sendikaların emperyalizme ve sermayeye yaslanmaları; sendikal hareketin ekonomik harekete gerilemesi; ekonomik hareketin sektör "çıkarları"na hapsedilerek bizzat sendika yönetimlerince gitgide sönmeye terk edilmesi; bu politikaya karşı muhalefet ve tepkilerin tecrit ve tasfiye edilmesi yoluyla sendika-işçi ilişkilerinin en alt düzeye indirilmesi; 35 saatlik işgünü mücadelesinin ardından hareketin bütün dünyada en geri mevziiye çekilmesi; sendikaların, yarı resmi devlet kurumları olarak tam bürokratikleştirilmesi... Bütün bu olgulara karşın, işçilerin bütün dönem boyunca sendikalara katılmaya devam etmeleri; yenilgiyle sonuçlanmış olsa da en kötü durumda bile sendikaların grev ve direnişlerin örgütlendiği örgütler olarak da işlev görmeleri...

Nedenleri ve gerekçeleriyle birlikte söylenirse; denilebilir ki:

* Sosyalizm ve işçi hareketi karşısında kazandığı ilk "zafer"le birlikte, sermaye ve emperyalizmin temel politikası, sendikaları yarı resmi devlet "organları" haline getirme ve "liberal sosyal devlet”in "kurumları"na dönüştürme politikasıdır. Zira sendikalarda egemen olan sendika bürokrasisi, sermaye ve emperyalizmin, işçi hareketini bastırma ve halkları aldatmada kullandığı en etkili silahlardan biri haline gelmiştir. Son kırk yıl, sendikaların görülmemiş derecede bürokratikleşme yılları olmuştur.

* Buna karşılık, işçi sınıfı, sendikaları terk etmemiş; onları kendi örgütleri olarak görmeye ve bu örgütlerde kitleler halinde birleşmeye devam etmiştir. Sendikalar, söndürülüp yok edilemedikleri gibi, işçi örgütleri olmaktan büsbütün çıkarılmaları da başarılamamıştır. İşçi sınıfı, dünyanın hemen her ülkesinde sendikaları korumuş; egemen bürokrasiyi aştığı oranda sendikalar, mücadele araçları ve işçi örgütleri olarak da işlev görmüşlerdir. Nitekim kırk yıl boyunca gelişen işçi kitle hareketi, sendikalar aracılığı ile örgütlenen ve sendikal platformları kullanarak ortaya çıkan bir harekettir. Bürokrasinin pervasız egemenliğine karşın, sendikalar, işçiler açısından söz konusu bütün dönem boyunca da kendi sendikal örgütleri olarak kalmışlardır.

Sendikal hareketin ve sendikaların, 1960'lardan 1989–90 yıllarına gelen otuz yıllık yaşamını karakterize eden olgular, işte bu olgulardır. 1989–90 yılları ise, sendikal hareketin tam dibe vurması; sermayenin, sendikalara, kapitalist sistemin cepheden savunusu görevi verdiği, bütün mevzileri ele geçirdiği ve etkili bir şekilde kullandığı yıllar olmuştur. Ne var ki, sermayenin savunucularının genelde beklediklerinin aksine, sürecin, onların beklentileri yönünde gelişmediği ve gelişmeyeceği de çok geçmeden görülmüştür.

Olgular ortadadır: İşçi sendika hareketinin 1990'lardaki dibe vuruşunun ardından, bütün dünyada durum değişmiş; açık harekette köklü bir dönüşün ve sendika merkezlerine karşı yeni bir mücadelenin dışa vurması gecikmemiştir. Sermayenin, sömürü oranlarında mutlak artış da talep eden saldırısı; dünyanın hemen her yerinde kitlesel hoşnutsuzlukların yayılmasına ve işçilerdeki direniş duygusunun güçlenmesine yol açmış; bu durum, kitle hareketinin dönüş yapması, yeni bir yön alması ve işçilerle bürokrasi arasındaki çelişkiyi açığa çıkaran olguların giderek güç kazanması sonucunu doğurmuştur.

İşçi sendika hareketindeki canlanma ve sendikalardaki mücadelenin dışa vurmasının gerisinde yatan olgular nelerdir? Bir yandan, dünyanın pazar ve toprak olarak yeniden paylaşılması kavgasının yeni bir alana genişlemesinin tekelci gruplara ve büyük devletlere dayattığı yeni faturaların; öte yandan, 1993 yılında bazı gelişmiş ülkelerde ortaya çıkan ve 1994 yılında gelişmiş ve geri öteki ülkeleri gezen ekonomik krizin yüklerinin, dünya işçi sınıfı ve halklarının sırtına toptan yıkılması girişimi; büyük güçler arasındaki egemenlik kavgası ve söz konusu krizin faturalarıyla ilgili bu genel saldırının, emekçiler ve ezilenler dünyasının bağrında gitgide artan bir tepki, uyanış ve direnişe yol açması: Sermaye ile emek dünyası arasındaki ilişkinin, birkaç yıldır bu olgular tarafından şekillendirildiğini gösteren veriler ortadadır.

Sermayenin işçi sınıfına ve emeğe saldırısı; ücretlerin dondurulması, iş güvencesinin kaldırılması, sosyal hakların, sendikal demokratik kazanımların tam budanmasını vb. merkeze alan kapsamlı bir saldırıdır. Öte yandan, bu kuşkusuz, sınıfın ana kitlesindeki istikrarın bozulması, işçiler arasındaki rekabetin körüklenmesi, sendikal örgütlenmenin büsbütün çökertilmesi anlamına da gelmektedir. Kırk yıllık gidişatı tersine döndüren söz konusu genel saldırının, gelişmiş ve geri ülkelerdeki işçi ve emekçi sınıfların yanı sıra, sendikaları da etkisi altına alması kaçınılamazdı ve öyle de olmuştur.

Fransa, İtalya, Almanya, Belçika, İspanya ve Yunanistan'dan Rusya'ya; oradan Arjantin, Meksika, Brezilya, Kore ve Türkiye'ye işçi kitle hareketinin sendikal hareket biçimindeki gelişmesi, sermayenin saldırısını şurada burada ve şu veya bu düzeyde püskürten bir özellik göstermekle kalmamıştır, a) Sendika bürokrasisinin saflarındaki çatışmanın, parçalanma belirtilerinin ortaya çıkmasına yol açacak özellikler kazanması; b) işçiler arasında bir süre etkili olan sendika terkinin yanı sıra ve onu sınırlayan özellikleriyle yeni bir sendikalaşma eğiliminin kendini yavaş yavaş da olsa dışa vurması; c) sendikaları sermayeye ve bürokrasiye karşı sahiplenen aşağıdan gelen bir işçi tepki ve muhalefetinin kendini açıkça kabul ettirmesi gibi olgular, bu gelişme ve değişimin görmezden gelinemez genel özellikleri olmuştur. Sermayeye karşı mücadelenin olduğu gibi, egemen sendika bürokrasisine karşı mücadelenin tüm dünyada yeni bir döneme doğru seyrettiği tartışılamaz bir olgudur.

İşçi sendika hareketinin, içinden geçilen dönemi, sendikalarda ortaya çıkan mücadele açısından da yeni bir dönem haline getirmesinin ilk belirtileri, herkesin yüzüne çarpan belirtiler olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu kaçınılamazdı. Zira sermayenin saldırılarına karşı bir hareketin; bir yandan sendikalaşma eğilimini yaygınlaştırırken, öte yandan sendika bürokrasisine karşı kavganın koşullarının genişletilmesi önlenemez bir şeydir. Bunun önlenemediği, hemen bütün ülkelerde olgusal olarak görülmüştür. Hareket bir adım ileri gittiğinde; işçi sınıfının gündemine girecek görevin, belirtileri henüz zayıf olsa da gerici bürokrasiden kurtulma, sendikaları sınıf sendikaları olarak yeniden örgütlemeden başka bir görev olmayacağı açıktır.

Bu tespit anlamsız bir abartı olarak görülmemelidir. Uluslararası işçi hareketinin zayıflıkları; ekonomik karakteri, istikrarsızlığı, sosyalizme uzaklığı, partisizliği ve sendika bürokrasisinin uluslararası ölçekteki, özellikle de gelişmiş ülkelerdeki gücü herkes tarafından bilinmektedir. Bunun yanı sıra, önemli ülkelerdeki gerçek sosyalist akımların, henüz sendika hareketinin dışında olan akımlar oldukları da bir olgu ve görülebilir bir gerçektir.

Bunlar böyle olduğu halde olguların gösterdiği şey şudur: Sermayenin saldırısı, işçiler arasında sınıf duygusunu gitgide yeniden uyandırdığı gibi; bir yandan bu saldırı, öte yandan işçilerin mücadelesi, sendika bürokrasisinin platformunu aşındırmış, saflarındaki bölünme unsurlarını güçlendirmiş; hatta örgütlenme halindeki işçi kitlelerine yaslanma eğilimi gösteren sendikacı kümelerinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu yöndeki olgular, Fransa, Almanya ve Belçika'da (Rusya'da ve bağımlı ülkelerde vardı) şimdiden ortaya çıkmış bulunmaktadır. Sermayenin uzun süre uzlaşma ve oyalanma olanağı yoktur; buna karşılık, sendika bürokrasisinin etkisi gitgide aşınmaktadır.

Hareket, açtığı yolda ilerlediğinde; sendikalar, sermayenin kırk yıldan bu yana kutsadığı "işçiyi disipline eden kurumlar" olmaktan çıkartılabilecekleri gibi; onları gerçek işçi örgütlerine ve mücadele araçlarına dönüştürecek proleter güçlerin geniş ölçekte oluşması da önlenemez olur. Neresinden bakılırsa bakılsın; sermayenin sendika bürokrasisi aracılığı ile sendikalara yüklediği "hareketi kontrol altında tutma işlevi", tek ve asıl "işlev" olarak kalma olanaklarını büyük ölçüde kaybetmiş bulunmaktadır. Mücadelesini, gerileme yıllarında da sendikalar aracılığı ile ve bürokrasiyi geriletebildiği ölçüde sürdürmüş olan işçi sınıfının saflarında, on yıllardan bu yana kayda değer olmayan yeni bir kavganın ilk filizlerinin boy vermekte olduğu açıktır.

Sendikalarda örgütlenme, sendikaları sahiplenme ve sendika bürokrasisine karşı mücadele: İşçi sınıfındaki bu eğilim; ileri işçilerde gelişen bu tutum, kuşkusuz sendikaların alternatifsiz işçi örgütleri olmaları ile doğrudan bağlıdır. Açık hareketin, sendika yönetim kademeleriyle işçileri karşı karşıya getirmesi, işçi kümelerine bu gerçeği yeniden hatırlatmıştır.

Olgular sorunu şöyle koymuştur: Onları şu veya bu şekilde dışlamaya ya da sistemdeki önemlerini azaltmaya gitgide daha fazla mahkûm olmasına karşın; sermaye sınıfları ve onlara karşı açık mücadeleye her geçen gün daha fazla yaklaşan işçi sınıfları açısından, sendikalar büyük önem kazanmaktadırlar. Bugün sermayenin denetiminde olan sendikaları, yarın kim kazanacaktır; daha doğrusu, işçi sınıfları kendi yönetimlerindeki sendikalara sahip olabilecekler midir? İşçiler sendikaların sahipleri haline gelmeden açık hareketin gerçek bir gelişme gösteremeyeceği, tarihin kanıtladığı bir gerçektir.

 

* * *

Kapitalizmin merkez ülkelerinde, son birkaç yıldan bu yana ortaya çıkmış olan işçi sendika hareketi; "yeni dünya düzeni" savunucularının önemini "kaybettiği"ni öne sürdükleri sınıf mücadeleleri, bu mücadelenin vazgeçilemez araçlarından biri olan sendikaların ve sendika platformlarındaki egemenlik kavgasının kaçınılamazlığını bir kez daha kanıtlamıştır. Zira özellikle gelişmiş ülkelerde ortaya çıkan mücadeleler ve sendikal olgular, sendikaların önemi ve sendikalarda çalışma üzerine yaratılmış bulanıklığı ortadan kaldırmış ve sorunu yeniden ve açıkça formüle etmiş bulunmaktadır.

Bu noktada, devrimci ve sosyalist bir hareketin önüne çarpıcı bir şekilde gelen sorun, kuşkusuz, işçilerin katıldığı bütün sendikalara katılma; sermayeyle mücadeleleri ve bürokrasiyle kavgalarında işçilerin örgütlenmesine her yönden ve gerçekten yardım etmeyi başarma sorunu olmaktadır. Gelişen hareketin, ileri işçilere kırk yıldır unutturulmuş sınıf sendikacılığı geleneklerini ve kavrayış tarzını yeniden hatırlatacağı görmezden gelinemez bir şeydir.

Bunun anlamı şudur: Sermayenin saldırısı genişledikçe, işçilerin sendika bürokrasisine tepkisinin açık mücadeleye dönüşeceğini bugünden tespit etmek; bir yandan, liberalizmin ve bürokrasinin işçilerde yarattığı parlamenter bürokratik alışkanlıkların yıkılması için mücadele ederken; öte yandan, sendikaların "ele geçirilemezliği" düşüncesine yaslanan, sendikalarda çalışmayı şu ya da bu şekilde dışlayan ve sendikalardan şu veya bu biçimde dışlanan eski sekter anlayış ve alışkanlıklardan uzaklaşmak, yeni bir dönemeç ve başlangıcın yaşanmakta olduğu bugünkü koşullarda hayati bir önem kazanmıştır. Proleter sosyalist akımlar bunu anlamak zorundadırlar. Aksi takdirde, işçi hareketinin, durmadan yenilenen sendika bürokrasisinin yeni fraksiyonlarının etki alanına girmesi kaçınılamaz olduğu gibi, proleter sosyalist akımların işçi partileri olarak yeniden örgütlenmeleri de olanaksız olur.

İşçilerin katıldığı bütün sendikalara katılma; sendika çalışmasını, salt bürolarda yapılan çalışma olmaktan çıkarıp işyeri çalışmasına dayandırma; işçilerin çıkarlarına bağlanan sendika muhalefetini işyeri çalışmasına dayandırırken, bürokrasinin saflarındaki parçalanmayı hızlandırma ve yönlerini işçilere dönen sendikacılarla işbirliği tutumuyla hareket etme; işçilerin sermayeye karşı mücadelesinin, sendika aristokrasisine karşı mücadeleyle birleşmesine, doğru bir mevziden ve her yönden yardım etme; bütün bu çalışmayı, sosyalist çalışmayla ve işçilerin parti olarak örgütlenmeleri ve sendikaların gitgide partiye yaklaşmaları çalışmasıyla birleştirme. Sendikalarla ilgili güncel çizginin unsurları bunlar olmak zorundadır. Bu özelliklere sahip bir çizgi izlemeden; bu çizgiyi baltalayan kavrayış bozuklukları ve bürokratik ve sekter alışkanlıklardan kurtulmadan, işçilere ve sendikal mücadeleye herhangi bir yardım olanaksızdır. Öte yandan, sendikalarda başarıyla çalışmadan, bir işçi partisi olmanın olanağının bulunmadığı ise ortadadır.

 

Ağustos 1996