“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

hasan cemal’in son kitabı: türkiye’nin asker sorunu “askeri vesayet”e karşı burjuva liberalizminin kaçınılmaz sonu!

Hasan Cemal Milliyet gazetesinin yazarlarından. Yazarın son kitabı “Türkiye’de Asker Sorunu”. Kitabın alt başlığı “Ey Asker Siyasete Karışma!”. Adından da anlaşılabileceği üzere, kitabın konusu, Türkiye’de siyaset ve ordu ilişkisi. Yazarın daha önce yayınlanmış yedi kitabı daha var. Konusu, yine asker ve siyaset ilişkisi. Yazar, hem Milliyet gazetesinde köşesindeki yazılarında hem de yazmış olduğu sekiz kitabında aynı konuyu ele alıyor.

Hasan Cemal, burjuva siyaset dünyası ve bürokrasiyle sıkı ilişkileri olan bir gazeteci. Cumhuriyet gazetesi ve asker ilişkisinin sorgulandığı  bir dönemde yayınlanan “Cumhuriyeti Çok Sevmiştim” ve “Kürtler” kitaplarıyla son dönemde dikkatleri üzerine çekmişti. Son kitabı da yine basından beklenen ilgiyi gördü.

Ordu, asker, siyaset, sivilleşme, Kemalizm, laiklik, üniter devlet vb. kavramların yerli yersiz gündeme getirildiği bir dönemde, Hasan Cemal’in kitabı elbette kendine bir yer buluyor. Kitapta, demokrasi, askeri vesayetin son bulması, askerin siyasetten elini çekmesi vb. her demokratın savunacağı, savunulması görev adledilebilecek talepler dile getiriliyor. Aslında yazar, kitabın başından sonuna kadar, askerin siyasete müdahalesini eleştiriyor. Askere gereğinden fazla taviz veren sivil siyasetçileri eleştiriyor. Şöyle bir bakıldığında; Hasan Cemal demokrasi mücadelesini destekliyormuş gibi gözüküyor.

Orduya kızıyor, ama orduya “kızmanın”, ordunun (militarizmin) üzerinde yükseldiği toplumsal koşulları değiştirme fikri ve mücadelesi ile birleşmesi gerektiğini kabul etmiyor. Ordunun ve onun yönetici kademesinin demokrasi düşmanı olduğunu görüyor, ama gerçek bir demokrasinin nasıl sağlanabileceğini anlamak istemiyor. Anlaması için gerekli entelektüel çabayı bir yana bırakırsak, bağlı olduğu tekelci burjuva gericiliğinin sınıfsal mevziinin de buna uygun olmadığını kolayca görebiliriz. Şimdi, Hasan Cemal’in son kitabındaki görüşlerini daha yakından ele alalım.

HASAN CEMAL’E GÖRE ASKER SORUNU

Hasan Cemal, kitabının başında neden asker sorununu ele aldığını şöyle açıklıyor:

Türkiye’nin birçok sorunu var.

Kürt sorunu, din ve laiklik sorunu, Alevi sorunu, başörtüsü-türban sorunu, Ermeni meselesi, tarihle yüzleşme sorunu, ‘yalanda yaşamak’ meselesi, kadın-erkek eşitliği sorunu, sosyal adalet meselesi, Kıbrıs, yargı ve hukuk devleti sorunu…

Liste uzatılabilir.

Bunların tümü bir gerçeğin, Türkiye’deki genel ‘demokrasi sorunu’nun değişik yüzleridir, hepsinin birbiriyle ilintileri vardır. Ama ben konuyu yalınlaştırmak istedim ve kitabının adını koyarken bunlardan birini üst başlığa çektim:

Türkiye’nin asker sorunu!

Türkiye’deki asker sorununu ise şöyle ifade ediyor:

Temel konularımıza ilişkin tanımları bu ülkede asker yaptı, kriterleri asker koydu, onları siyasal sisteme dikte etti. Ve bu kriterler, Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren devletin resmi ezberini oluşturdu. Asker, bu ‘kriterler’in ihlal edildiğine, bu kriterlerin çok partili rejim içinde korunamayacağına ne zaman kanaat getirse kılıcını meydana attı.

Askerin ‘kurtarıcılığı’ budur.

Rejime ilişkin ‘asker vesayeti’ budur.

Hasan Cemal’in ülkenin birçok sorununa değinip bütün bu sorunları askerin siyasete müdahalesi ile açıklamaya çalışan yaklaşımı, görünüşte bazı doğruları ifade etse de, buzdağının görünen yüzünü açıklamaktan ileri gidemiyor.

Evet, burjuva demokrasisi açısından “literatürde” askerin siyasete müdahalesi hoş görülmez. Faşizmin egemenliğini yaşamış İspanya ve Yunanistan gibi ülkelerde, burjuva demokrasisine geçiş sürecinde, eski alışkanlıkla siyasete müdahale anlamı taşıyacak açıklamalar yapan yüksek rütbeli askerler görevlerinden alınmış yahut emekliye sevk edilmişlerdir. Hasan Cemal, Türkiye’de de benzer bir sürecin yaşanmasını istiyor.

Türkiye’de burjuva anlamında dahi “demokrasi”den söz edilemez. Devletin kuruluş  sürecinden başlayarak ordu ayrıcalıklı bir devlet kurumu olarak zaten politikanın merkezinde durmuştur. Burjuva propagandası  aksini ileri sürmesine karşın, ordunun konumu sermaye hakimiyetinin ihtiyaçlarıyla doğrudan ilgilidir. Sözde en demokratik burjuva devletlerinde de şekli işleyiş farklılıklarına karşın, ordu, sermaye iktidarını koruma gücü olarak içerde ve uluslararası alanda savaşlar dahil-ki politikanın silahla sürdürülmesidir-her yöntemi zaten kullanmaktadır. “Sivil”ler, ordu üst yönetimi ve genel kurmay karargahıyla amaç ve hedefler bakımından büyük sermaye ve emperyalistlerin çıkarları temelinde birlikte hareket etmektedir. Yani “sivil” iktidarlar ve ordu yönetim kademesi arasında tekelci kapitalizmi koruma anlamında bir farklılık bulunmamakta; tekelci burjuva hakimiyetinin askeri ve sivil temsilcileri temsilcileri ve koruyucuları olarak ortaklaşmaktadır.

Ordunun siyasete müdahalesinde, Türkiye’de yıllardır çözülmemiş ve kangren haline gelmiş temel sorunlar belirleyicidir. Örneğin Kürt sorununda siyasal çözüm yerine askeri yöntemlerin tercih edilmesi, ordunun siyasete müdahalesinin önünü açıyor. Yahut gerçek anlamda laik bir devlet yapısının kurumsallaşmamış olması, üstüne vazife olmasa da, askerin siyasete müdahalesini koşulluyor. Keza Ermeni meselesi, Alevi sorunu, Dersim katliamı tartışmaları vb. çözülmeyen konular, hep askeri rahatsız eden, onu siyasetin içine çeken gündemler. İşçi sınıfı ve emekçilerin taleplerini dile getirmeleri, mücadelelerinin yükselmesi, kapitalizm dışında bir alternatif arayışına girmesi ise -tam da görevi icabı- tekelci burjuva egemenliğinin ihtiyaçları doğrultusunda ordunun siyasete müdahalesini koşulluyor.

Burada, karşılıklı  bir etkileşimden söz etmek mümkün. Hem siyasetin bu sorunlar üzerinden şekillendirilip emekçileri ve halkı bölme ve kışkırtma vesilesi yapılması ve askerin siyasete müdahaleye kışkırtılması, hem de askerin gelenekselleşmiş tavrı ve yaklaşımıyla siyasi sorunların çözümsüzlüğünü dayatması.

Ancak Hasan Cemal sorunu ortaya koyarken, öyle bir tablo çiziyor ki; asker siyasete müdahale etmese, ne Kürt sorunu, ne laiklik sorunu, ne Ermeni meselesi, ne de aş-iş sorunu kalacak. Demokrasinin önündeki en büyük engel asker, o engel biraz baskı altına alınsa, birkaç üst düzey asker emekli edilse, darbe planları yapanlar yargılansa, biraz da, oldu olacak, asker-siyaset ilişkisini düzenleyecek yasal değişiklikler yapılsa, Türkiye “Birleşmiş Milletler’in hayat kalitesi merdivenlerini koşar adım çıkacak”, demokrasiye doyacak!

Hele bir “asker sorunu” çözülsün, gerisi gelecek Hasan Cemal’e göre!

Ya tekelci burjuvazinin gericiliği? İşçilerin sendikal, sosyal, siyasal hakları bir yana en basit ekonomik haklarına bile tahammül edememesi? Aş  sorunu, iş sorunu? Sendikalar yasasındaki yasaklar? En basit işçi sorunun bile aylarca mahkemelerde çözümsüzlüğe sürüklenmesi.

Tekelci burjuvazinin yanı sıra ABD emperyalizminin demokrasinin gereği olan ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını, halkların bağımsızlığını ayaklar altına alması. ABD’nin bölge planları çerçevesinde halklar arasındaki önyargıları kullanıp düşmanlık tohumları ekmesi, çatışmaları kışkırtması, ulusal baskı ve sömürüyü dayatması. Demokrasi adına yaptığı işgallere Türkiye’yi ortak etmesi...

İşçi ve emekçi düşmanı politikaları bir kenara koyalım. Bunlara sonraki bölümlerde değineceğiz.

Ordunun siyasete müdahalesi önemli. Buna karşı işçi sınıfı, emekçiler, kent ve kırın yoksulları, ordunun siyasete müdahalesinin söz konusu olmadığı, ancak bununla da sınırlı kalmayan gerçek bir demokrasi ve bağımsızlık mücadelesi örgütlemelidirler. Buraya kadar tamam. Ancak ordu kendinden menkul, toplumdan soyut bir kurum mu? Ordu, siyasi ve ekonomik yönetim aygıtlarını elinde tutan, iletişim araçları ve kaynaklarıyla toplumu yönlendirme olanaklarına sahip olan tekelci burjuva gericiliğinden bağımsız mı? Ülkenin temel meseleleri yalnızca askerin siyasete müdahalesi, askerin darbeci anlayışından mı kaynaklanıyor? ABD emperyalizmi, işbirlikçiler, egemen güçler bu sorunu çözecek de, ordu mu engel oluyor?

Hasan Cemal’in kendisine dert olduğunu iddia ettiği “demokrasi” açısından bile, sorun, askeri çok çok aşmıyor mu?

Aşıyor, aşıyor aşmasına da, böyle olunca, mesele Hasan Cemal’in de boyunu aşıyor. Çünkü Hasan Cemal, ordunun siyasete müdahalesinin, egemen sınıflar arasında sürdürülen kavgada “demokrat” olanların “vesayetçi” olanlara üstünlük sağlamasıyla ortadan kalkacağını düşünüyor. Emekçilerin, ezilenlerin, bir bütün olarak geniş halk kesimlerinin demokrasi mücadelesi Hasan Cemal için gündem değil. Orduya karşı, ama işbirlikçi tekelci burjuvazinin sivil politikasının yanında. ABD’nin oraya buraya “götürdüğü”, Türkiye’de modelleştirmek istediği sözde demokrasinin yanında. Ordunun siyasete müdahalesine karşı, ama ABD’nin ve işbirlikçi-gerici burjuvazinin siyasete “müdahale”sine karşı değil.

Maalesef demokratlık bununla sınırlı olunca, yeterli olmayabiliyor! Bozuk bir saatin günde iki kere doğruyu göstermesi gibi, bazen doğru söyleniyor. Hatta Türkiye gibi demokrasinin mumla arandığı bir ülkede, ordunun siyasete müdahalesine karşı olmak, “Evliya Çelebi” misali, günde 3-4 kez doğruyu gösterdiği oluyor. Ama her dakika, her saniye yanlış göstermekten, emekçileri ve demokrasi güçlerini, halktan yana aydınları yanlış yönlendirme çabasından geri durmuyor.

AKP’YE KOŞULSUZ DESTEK!

AKP’nin iktidara geldiği 3 Kasım 2002 seçimlerinden başlamak üzere, özellikle 2009 yılına kadar, günlüklere yansıdığı biçimiyle, darbe planları, MİT-JİTEM “kapışması”, medya üzerinden “beşinci kol”  faaliyetleri, karşılıklı açıklamalar, hatta 27 Nisan e-muhtarıyla gündeme gelen ordu-AKP arasındaki gerginlik uzun bir süre gündemi meşgul etti, dönem dönem uzlaşmalara rağmen etmeye devam ediyor. Öyle ki, kimi zaman CHP ordunun siyasi alandaki temsilciliğini üstlendi, kimi zaman da herhangi bir araca ihtiyaç duymaksızın ordu, kendi siyasi fikirlerini kamuoyuna, hatta hükümete sundu.

Ülke gündemi Genelkurmay-AKP çatışmasına indirgendi. Genelkurmay, AKP’yi, laikliği tehdit eden bir güç olarak ele alıp açıklamalar yaptı; statükocu çevrelerin AKP ülkeyi bölüyor mesajlarına alttan alta destek verdi. Siyaset, siyasi partilerin, son tahlilde farklı sınıf ve katmanların karşılıklı mevzilerini güçlendirme ve mevzi kazanma mücadelesi olmaktan çıkıp ordu ve AKP arasındaki mücadele gibi yansıtıldı.

Böyle olunca, burjuva demokratlarının, egemen sınıflardan demokrasi bekleyen liberallerin, küreselleşmeci uyumcuların, yapısal reformcuların saflaşmadaki yeri ordu ve geleneksel anlayışa karşı “yenilikçi AKP”nin yanı oldu. Hasan Cemal de, AKP’ye fazlasıyla güvendi, değer verdi:

Bu satırların yazıldığı 2010 yılı Mart ayında demokrasinin halleriyle ilgili olarak iyimserliğe açılan pencerelerin çoğaldığı söylenebilirdi. Bu açıdan Ak Parti iktidarının bu umut verici gelişmelerin arkasına koyduğu siyasal irade ve yargı ile idare içindeki ‘demokrat oyuncular’ın yürekli hamlelerinin oynadığı olumlu rolün altı hiç kuşkusuz çizilmeliydi.

Özellikle 2007’de ağır ağır işlemeye başlayan Ergenekon süreci ve 2009 ile 2010 başındaki gelişmeler, Türkiye’nin de asker sorununun, bir başka deyişle ‘vesayet sistemi’nin çözülebileceğine, bu ülkenin daha çok demokrasi ve hukuka açılabileceğine ilişkin sinyalleri çoğalttı.

Ergenekon davasının gidişatı, ülkenin karanlık tarihinin açığa çıkarılması bir yana, AKP’ye yönelik 2003-2004 yıllarında hazırlanan darbe planlarında en ileriden görev alan, simgeleşmiş isimlerin yargılanmasıyla sınırlı kalmıştır. Darbe planları AKP tarafından daha önceden bilinmesine rağmen, ne askerler görevlerinden alınmış, ne de birçok karanlık organizasyonda yer aldığı bilinen isimler cezalandırılmıştır. Kürt illerinde işlenen binlerce faili meçhul cinayetin faiileri, köy yakanlar, halka işkence edenler, suikastlerle, provokasyonlarla insanlık suçu işleyenlerin yargılanması söz konusu bile değildir. Hatta öyle bir gidişat var ki; Ergenekon davası, AKP karşıtı darbe planlarına karışanlara bile dokunmadan, Cumhuriyet mitingi örgütleyicileriyle sınırlı kalmıştır.

Bu nedenle, Ergenekon dava süreci, demokrasi güçleri açısından birçok olanağı barındırmakla birlikte, “AKP ile ordu” arasındaki çatışmanın AKP lehine desteklenecek bir unsuru olarak kaldığı sürece ne karanlık güçlerin açığa çıkarılmasına dönüşebilecek ne de demokrasiye ilişkin “sinyalleri” çoğaltabilecektir.

Hasan Cemal’in hatası, Ergenekon davasını önemsemesi yahut “askeri vesayet” tartışmalarının gündemde oluşunu olumlu bulması değil. Hatası; Ergenekon Davası’nın karanlık güçlerin deşifresine doğru ilerlemesi, kontrgerilla örgütlenmelerin lağvedilmesini, demokrasi ve özgürlükleri tarihsel olarak ilerici niteliğini çoktan kaybetmiş tekelci burjuva gericilikten ve onun siyasal alandaki sözcüsü AKP’den umutla beklemesidir. Bu da, genelde liberalizmin demokrasiyi burjuvaziden beklemesidir ki; Hasan Cemal, bunu, işbirlikçi tekelci burjuva gericiliğinden beklemektedir. Bu nedenle, Hasan Cemal’in “umutları”nı bir kenara koyarsak, bu, ya hayalcilik ya da emekçileri ve geniş halk yığınlarını egemen sınıflar arasındaki çatışmada AKP’ye yedeklemeye çalışmaktır.

KÜRT SORUNU VE ORDU!

Hasan Cemal’e göre, AKP Kürt sorununu çözecek, ama ordu izin vermediğinden, sürekli engeller çıkardığından çözemiyor. Öyle ki, Hasan Cemal’e göre, Turgut Özal ordu baskısı olmasa Kürt sorununu çözecek, Süleyman Demirel Kürt realitesini tanıyacak, Tansu Çiller de çözüm için adımlar atacaktı. Sivil siyasetçiler şu veya bu oranda Kürt gerçeğini görmüşler, adım atmak istemişler, ancak asker izin vermemiş.

Elbette siyasetçilerin, en gerideki siyasal partiler ve sözcülerinin dahi Kürt sorununda ordu yönetim kademelerinin söyleyeceğinden farklı sözleri olmuştur, buna ordunun baskısı ve kırmızı çizgileri engel olmuştur, olabilir, hâlâ da olmaktadır. Ancak Kürt sorununu asker sorununa indirgemek, genel olarak ulusal sorunu, özel olarak da Kürt sorununu anlamamak demektir.

Hasan Cemal’e göre, siviller Kürt sorununu çözecek, ama “asker korkusu”ndan çözemiyor. AKP’nin attığı “cesur adımlar” ise, Hasan Cemal’e umut veriyor. Hasan Cemal, yine, bütün kurgusunu sivil-asker çelişkisi üzerine kuruyor. Askere karşı sivil olanı, AKP’yi destekliyor. “AKP Kürt sorununu çözecekti ama…” diyor.

Hasan Cemal Kürt sorununun çözümünü istiyor. Bu, iyi bir şey. Binlerce insanın yaşamını kaybetmesi, bir halkın en temel haklarının yok sayılması, inkar edilmesine karşı çıkmak önemli. Ancak bunları entelektüel olarak savunurken, muhatabıyla değil de muhatabını dışarıda bırakan bir çözümü savunmak, başka bir deyişle, askere karşı çıkmak adına sorgusuz sualsiz AKP’nin kucağına oturmak, sorunun çözümüne katkı sunmuyor.

Hasan Cemal’in sivil siyaset dediği, AKP’nin ‘adı var kendi yok’ Kürt açılımını yapması bile, demokrasi mücadelesinin, ancak Hasan Cemal’in anladığı biçimde Turgut Özalların, Süleyman Demirellerin yahut AKP’lilerin değil, ezilen Kürt halkının ve demokrasi güçlerinin mücadelesinin etkisiyledir.

ABD’nin Ortadoğu’da Türkiye’ye biçtiği ABD’nin stretejik ortağı olan model ülke olma misyonu da, Kürt sorununda geleneksel politikanın değiştirilmesini, PKK’nin tasfiyesini dayatıyordu. Açılımda bu gibi uluslararası faktörler de olmasına rağmen, Kürt halkının mücadelesini göz ardı etmek, su katılmamış liberallerin bile aklına gelemiyor.

Son süreçte yaşananlar, Başbakan ve muhalefet liderinin siperde poz vermesi, Kürt sorununda ayrılığın ‘siperde ayakta durmak ve oturmak’ noktasına indirgenmesi, Kürt siyasetçilerin tutuklanması, BDP üzerindeki baskılar, operasyonların artması, Kürt sorununa dair AKP’nin ve genel olarak tekelci burjuva gericiliğinin çözümünü göstermektedir. Yani AKP’nin Kürt sorununu çözme gibi bir niyeti olmadığı gibi, bazı küçük “taviz”lerle Kürt halkının yedeklenmesi ve PKK’nın tasfiye edilmesini amaçlıyor. Bu basit ve açık gerçeklere rağmen, demokrasi deyince milyonları kapsayan halk yığınlarını ve Kürt halkını göremeyen Hasan Cemal’in siyasi ufku, AKP’den ötesini seçemiyor. İşbirlikçi burjuvazinin sınırlarını aşamayan Hasan Cemal, seçeneksizliği içinde, okurlarına tek seçenek bırakıyor: Kürt sorununu çözmeyen, hem de iktidar olmasına rağmen çözmeyen, siperlere çıkıp operasyon üzerine operasyon düzenleyen AKP…

ABD’CİLİK!

Hasan Cemal, küreselleşmenin, değişen dünyanın sözde gerçeklerine uyum sağlamış bir yazar. Kendisinin değişiminden bahsederken, eski bir darbe yanlısından bir demokrata evrimini anlatıyor. Şimdi ise mükemmel bir “demokrat”.

Öyle bir demokrat ki, Kürt sorununun çözülmesini istiyor. Hatta Ermeni, Alevi, başörtüsü, laiklik vb. tüm demokrasi sorunlarının çözülmesini, askerin siyasete müdahale etmemesini istiyor. Türkiye’de bu sorunların çözülmesini engelleyen kurum olarak orduyu görüyor ve ordunun müdahalesinin sorunları içinden çıkılmaz hale getirdiğini söylüyor.

Hasan Cemal yine “güzel” söylüyor:

Ben, AB’ye olduğu gibi ABD’ye de sırtını dönmesinin bu ülkenin çıkarına olduğu düşüncesinde değilim.

ABD’ye yüzünü  dönmekten, yüz yüze ilişkileri devam ettirmekten yana. Neden? ABD, yıllardır Kürt sorununda çözümsüzlüğü onaylamadı mı? Onayladı… Türkiye’yi yöneten egemen güçler ABD’nin hizmetinde olmadı mı? Oldu…

Diğer yandan ABD, dünyadaki en gerici diktatörlükleri sırf kendisiyle uyum içinde olduğundan desteklemedi mi? Hatta Hasan Cemal’in sempatiyle baktığı Allende’yi, yine Hasan Cemal’in kuşkusuz hoşlanmadığı Pinochet bir darbe ile devirirken ABD’nin kontrolünde değil miydi? Darbeci diktatör, Şili ekonomisini Chicago Üniversitesinde eğitim görmüş, ülke ekonomisini ABD’ye açan, neo-liberal iktisatçılara teslim etmedi mi?

On yıllardır, ABD, dünyanın en ücra köşelerinde ulusal ve dinsel ayrılıkları  körükleyip halkları birbirine düşürüp egemenliğini sürdürmeye uğraşmadı mı?

“Demokrat” Hasan Cemal, Türkiye’nin ABD’ye sırtını dönmesini istemiyor. Bağımsız, sorunlarını çözen, emperyalist hesapların dışında duran, halkının taleplerini yine halkçı bir demokrasiyle tesis eden bir ülke istemiyor. ABD’nin emperyalist planlarına dahil bir Türkiye öneriyor okurlarına. Böylesi demokratlık düşman başına!

DEMOKRASİNİN GEREĞİ OLARAK ÖNERİLEN NEO-LİBERAL BARBARLIK!

Hasan Cemal, burjuvazinin kıblesini kıble edindiği için, her alanda anayolcu burjuva kuramları  kayıtsız şartsız desteklemekten imtina etmiyor. Siyaset alanında demokrasiyi, ama tekelci burjuvazinin, emperyalist ABD’nin hesaplarına uyacak ve mümkünse onların tesis edeceği bir demokrasiyi savunurken, burjuva siyaset biliminin “asker-sivil” çelişmesinden hareket ediyor.

İktisadi alanda da, siyasi görüşleriyle paralel olarak neo-klasik iktisadın temel tezlerini, tekelci burjuvazinin pratik ihtiyaçlarını cevap veren neo-liberal programı hararetle savunuyor. En azından 2008 yılında patlak veren uluslararası krizle birlikte sorgulaması gereken neo-liberalizmin aş ve iş sorununu çözeceği, yoksulluk ve işsizliği azaltacağı ezberini değiştirebilirdi. En azından altına bir belirsizlik yahut “ihtimal” notu koyabilirdi. Ama hayır! Hasan Cemal, yaşam ne kadar gerçekleri dayatırsa dayatsın, “kitap”ta yazan neo-klasik iktisadın ilkelerinden taviz veremez:

Ben, ekonomide dışa açılmayla yabancı sermaye olmadan, özelleştirmeler olmadan, kısacası serbest rekabete dayalı Pazar ekonomisi olmadan, Türkiye’de aş ve iş sorununun çözülemeyeceği kanısındayım.

İşte Hasan Cemal’in demokrasi karşıtlığının maddi temeli! Cemal gibi liberallerin demokrasisi bu emperyalist sömürü, baskı ve bağımlılığı içerir. Tekellerin demokrasisine denk düşer, orada emekçilere ancak işsizlik, yoksulluk, sosyal hak kaybı düşer. Mücadele yasakcılığı, emekçilerin örgütlenmesine barikat düşer. Dolayısıyla da onların savundukları “demokrasi” demokrasi değildir! Cemal gibilerinin liberal “demokratlığı”nın karakteri tam da bunların savunusunu merkeze almıştır. Onların demokratlığı zaten bu kadar olacaktır.

30 yıldır  “dışa açılan”, özelleştirilen Türkiye’de ne aş sorunu ne de iş sorunu çözülmüştür. Çözülmek bir yana özelleştirmelerle, pazar ekonomisi uygulamalarıyla daha ağırlaşmıştır. Serbest rekabete dayalı dış ticaretle tarım ve hayvancılıkla uğraşan küçük köylülük yıkılmış, küçük üretici “iktisadi kuramlarla” proleterleştirilmiştir. Sadece Türkiye’de değil, IMF’nin acı hapını yutan tüm ülkelerde yoksulluk ve işsizlik alabildiğine artmıştır. Dünya ölçüsünde gelir dağılımındaki eşitsizlik, açlık ve yetersiz beslenme insanlığın önemli bir kısmını tehdit eder boyuta gelmiştir. Dışa açılma, özelleştirmeler; uluslararası tekeller dışında kimseye yaramamış, serbest rekabetin ve “Yeni Dünya Düzeni”nin vaat ettiği “refahın adil dağılımı” boş bir propaganda argümanı olarak kalmıştır.

Hasan Cemal bu gerçeklerin neresinde?

Bütün bu açık gerçeklere rağmen, Hasan Cemal, 2010’un Martında, 2000’li yılların başındaki özelleştirme programları için “Türkiye ekonomide yılan hikayesine dönmüş yapısal reformlarını nihayet yapabilecek bir raya oturuyordu” diyebiliyor.

Çünkü Hasan Cemal, “kitabı” ve sınıfı gereği umudunu emperyalist burjuvazinin yönelimlerine, bu yönelimlere Türkiye’nin uyum sağlamasına bağlamıştır. Küreselleşme “gerçeğine” ve sürecine katılım sağlamayı, bunun için ne var ne yoksa özelleştirmeyi, yabancı sermayenin gelmesi için kapıları sonuna kadar açmayı, sermayenin teşvik edilmesi için, adını koymadan, her türlü gerekirliğin yaşama geçirilmesini istiyor. Böylece işçi ve emekçiler değil, ama Hasan Cemal’in gözlem alanına kolayca girebilen sermaye grupları daha da büyüyecek, dolar milyarderleri arasına katılan Türkiyeli burjuvaların sayısı birkaç kat artabilecektir.

Özelleştirmelerin, esnekleşmenin, pazar ekonomisinin gereklerinden birisi de, işçilerin ne kadar kazanılmış hakkı varsa ortadan kaldırılmasıdır. Bu haklar ortadan kalksın ki, yabancı sermaye kendi ülkesini bırakıp Türkiye’ye gelsin. Kâr etsin!

Taşeronlaştırma, sendikasızlaştırma, düşük ücret, ağır çalışma koşulları, meslek hastalıkları vb. bütün sorunlar, asker sorununun dışında olduğu için, Hasan Cemal’in ilgi alanına girmiyor. Ancak neo-liberal politikalara uyum sağlamayı tavsiye etmekten, halkın iş ve aş sorununun çözümünü de bu uyumun içinde göstermekten de kendini alamıyor.

Hasan Cemal, bunun, asker-sivil çelişkisi temelinde teorisini de yapıyor: Asker AB’ye karşı, asker özelleştirmeye karşı, asker serbest ticarete, küreselleşmeye, globalleşmeye, “çağdaş dünyanın” istediği ne varsa, hepsine karşı. Öyleyse askere karşı, Hasan Cemal de, bunların hepsini savunuyor. Ya emekçiler, hem askere hem de yoksullaşmaya karşı olsa, neo-liberal programın yıkımlarına dur diyecek olsa!

Hasan Cemal’e göre, bu, Türkiye’nin önünü kapatmak isteyen güçlerin işi.

Hasan Cemal, günümüz Türkiye’sinde değil sanki! Ordu, özelleştirmeden, neo-liberal politikalardan yana değilmiş gibi bir tablo sunuyor!

Oysa örneğin 24 Ocak 1980 neo-liberal programının uygulanmasını sağlayan, 12 Eylül darbesiyle burjuvazinin hizmetindeki ordudur. Darbe sonrasında iktidarda uzun yıllar kalan ANAP Hükümeti, 24 Ocak kararlarını uyguladı. Ordu, neo-liberal programa karşı olmak bir yana onun uygulanmasını güvenceye alan darbeyi gerçekleştirdi. ABD’nin “çocukları” darbenin aktörleriydi.  Bugün açısından da, Hasan Cemal’in, ordunun neo-liberal uygulamalara karşı olup olmadığını test etmesi için, en azından askeri işletmelerde uygulanan taşeronlaştırmaya bakması yeterli. Hasan Cemal ordunun “hakkı”nı yemesin! Ordu, ABD’nin gerek siyasi gerek iktisadi ihtiyaç ve yönelimlerine uyum sağlamakta, emperyalist hesap ve planların aracı olmakta Hasan Cemal’in sandığından çok daha yeteneklidir.

SONUÇ YERİNE

Hasan Cemal, tüm toplumsal yapı ve ilişkileri asker-sivil ilişkileri temelinde ele alıyor ve açıklamaya çalışıyor. Kapitalizm de yok kitabında Cemal’in, tekeller de, burjuva devlet de. Egemenlik burjuvazinin değil, generallerin elinde. Generaller, kapitalist ilişkilerden, kapitalizmden bağımsızlar. Burjuva devletin kurumu değil ordu ve generaller de kendisinden menkul bir devleti yönetiyor. Şu generaller ve “vesayetleri” olmasa, “siviller”ortalığı güllük gülüstanlık yapacaklar! Çünkü Cemal’e göre bütün sorun ya da sorunun “anası”, “kötü” ve her olumsuzluğun kaynağı askerlerle, karşılarındaki, karşılarında olduğu için, doğal olarak “iyi” ve olumlu olan “siviller” arasındaki çekişmede yatıyor.

Askeri zihniyetten ve İttihatçı gelenekten arınmış sivil siyasetin Kürt sorunu, Ermeni meselesi, laiklik, türban, Türkiye’nin karanlık geçmişi vb. temel meseleleri çözeceğini iddia ediyor H. Cemal. Bu kapitalistler, bu emperyalizme bağlı, onları davet eden, bu daveti Cemal’in de olumladığı tekelci kapitalistler, bu emekçiler ve halkın karşısında konumlu, emekçilerle halkın sırtında tepinen tekelci gericilik, onların sivil adamları, sözcü ve temsilcileri, sadece sivil oldukları için bu sorunları nasıl çözerler diye hiç düşünmüyor bile. Bugüne kadar sorunların çözümü yoluna girmeyenin, çıkarlarını burada görmeyenin askeri ve siviliyle tekelci gericilik olduğunun üzerini örtüyor. Varsa yoksa askerler! Peki o sivil Erdoğan siperlerde ne arıyor? Çiçek mi topluyor? Açılım dediği şeyi tasfiye ve savaşla özdeşleştiren ya da birlikte uygulamaya girişen asker mi sivil mi?

İşbirlikçi büyük burjuvazi, onun siyasal ve iktisadi gerici politikaları, Kürt halkı  üzerindeki baskı, inkar ve asimilasyon politikasının askeri ve sivil yanı, yani Türkiye işçi sınıfına, emekçilere ve özel olarak Kürt halkına yönelik düşmanca uygulamalarını Hasan Cemal göz göre göre göz ardı ediyor. Hasan Cemal, burjuvazi ve işçi sınıfı, emperyalizm ve ezilen halklar arasındaki mücadele ve çatışmayı göz ardı ediyor, yerine her şeye kadir, burjuva liberal sivil toplumculuğu koyuyor.

Halkı, emekçileri ve özel olarak okurlarını emperyalizmin güdümünde, onun Ortadoğu’daki politikalarına uyum sağlamış, neo-liberal uygulamaların tek geçer akçe olduğu bir ülkeye davet ediyor. Yani sivil olsun da emekçilerin hali ne olursa olsun!

Bu “sivil”  “iyi niyet”, iyi şeylerin yolunu göstermiyor. Çünkü, emekçilerin ve halkların işbirlikçi egemen sınıfların emek düşmanı  politikalarına, inkar ve asimilasyon politikalarına karşı mücadelesi olmadan, askerin siyasete müdahalesi engellenemez. Halkı ve onun mücadelesini önemsemeyen, AKP’nin en ufak manevrasını ayakta alkışlayan Hasan Cemal, demokrasi güçlerinin mücadelesinden uzak durmayı, AKP’ye ise kul köle olmayı öneriyor. Hasan Cemal’in burjuva liberal sivilleşme programı, halk hareketine ve onun taleplerine bağlanmadığı için liberal bir ütopya olmaya mahkum oluyor.