“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

İngiltere’de 2010 genel seçimleri üzerine

GİRİŞ

Geçtiğimiz 6 Mayıs’ta, Birleşik Krallık’ta (İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda) genel ve belediye seçimleri gerçekleşti. 2010 seçimleri, kapitalist sistemin sistemik siyasal ve iktisadi sorunlarının su yüzüne çıktığı kritik bir dönemde gerçekleşti. Daha somut olarak, 2010 yıllı genel seçimleri, dünya ve İngiltere ekonomisini  sarsan kapitalist ekonomik krizin var olduğu; İngiltere’nin yıllık borcunun GSMH’nin yüzde 62’sine denk düştüğü ve toplam astronomik borç oranının GSMH’nin yaklaşık yüzde 400’üne tekabül eden 890 milyar Sterline kadar vardığı1; işsizliğin, 1994 yılından bu yana en yüksek işsizlik oranı olan yüzde 8 sevyesine ulaştığı2; İngiltere’de yaşayan en zengin yüzde 10’luk kesimin, en yoksul yüzde 10’luk kesimden 100 kat daha fazla zenginleş(tiril)miş olduğu gerçeğinin kriz koşulları altında tartışıldığı; milletvekillerinin usülsüz harcama skandallarıyla dile düştüğü, dolayısıyla İngiliz parlamenter burjuva demokrasisine yönelik halk tepkisinin geliştiği ve Irak ve Afganistan’da Amerikan ve İngiliz devletlerinin başını çektiği emperyalist işgal politiklarının halkın yüzde 60’ının nezdinde iflas ettiği bir dönemde gerçekleşti.

Bu gelişmelere bağlı olarak, iki parti sistemi veya parlamenter burjuva diktatörlüğünün bu biçiminin ana yurdu olan İngiltere’de pek sık görülmeyen bir durum yaşandı: Seçimler öncesinde yapılan kamaoyu yoklamalarında, seçmenlerin yaklaşık yüzde 43-47’sinin, ana sermaye partilerine güvensizlikten dolayı, hem oy kullanma, hem de oy tercihi konusunda kararsız oldukları ortaya çıktı. Bundan dolayı, 2010 genel seçimlerinin, 1974’ten bu yana  gerçekleşecek olan en belirsiz genel seçim olacağı kuvvetle öngörüldü. Ve bu öngörü üzerinden, İngiltere tarihinde çok az görülmüş olan koalisyon ve “azınlık hükümeti” gibi seçenekler sıkça tartışıldı. 2010 yıllı genel seçimleri, öngörüldüğü gibi de sonuçlandı3: 1974’ten bu yana ilk kez hiçbir parti gerekli olan 326 milletvekili çoğunluğunu sağlayamadı. 1945 yılından sonra, ilk kez, bir koalisyon (Muhafazakar ve Liberal Demokrat Parti koalisyonu) hükümeti oluşturuldu ve her ne kadar sermaye yorumcuları seçim akşamı boyunca ‘oy patlaması’ndan söz etseler de, oy kullanım oranı, 1945’ten bu yana en düşük düzeyde, %65’ olarak gerçekleşti4.

Seçimlerin “çoğunluktan yoksun” bir parlamento ve merkez-sağ bir koalisyon hükümetiyle sonuçlanması, farklı kesimler arasında çok boyutlu tartışmalara yol açtı. Başbakan David Cameron ve Başbakan Yardımcısı  Nick Clegg’e göre, 2010 yılı genel seçimleri, “yeni politika” döneminin başladığı yıl olarak tarih kitaplarında yer alacak. The Times ve The Economist gibi sağcı liberal medya organlarına göre, bu genel seçimler sonucunda, “İngiliz türü bir devrim veya “raslantısal bir devrim” gerçekleşti. Bu yazımızda, İngiltere’de seçim öncesi ve sonrası oluşan siyasal ve iktisadi gelişmeleri irdeleyerek; hem seçimlerin doğurmuş olduğu siyasal tabloyu, hem de “yeni politika” dönemi olarak adlandırılan dönemin hangi siyasal ve iktisadi temeller ve ihtiyaçlar üzerinden yükseleceğini ve İngiltere’de yaşayan işçi ve emekçileri ne türden saldırgan politikaların beklediğini incelemeye çalışacağız.

SERMAYE YANLISI POLİTİKALARIN BAŞARISIZLIĞI VE HALKIN KARARSIZLIĞI

2010 yılı  genel seçimlerinin son 40 yılın en belirsiz genel seçimi olmasının, başka bir deyişle, 2010 yılı genel seçimlerinde sandıktan belirsizliğin çıkmasının esas sebebi, halkın tepkili, ama aynı zamanda kararsız ve alternatifsiz olmasıdır. Bu gerçeklik ve gelişmeye kaynaklık eden iki önemli olguysa şunlar:  Bir, üç ana sermaye partisinin yukarıda sözü edilen sistemik sorunlara ilişkin sunmuş oldukları analizler ve/veya çözüm önerileri niteliksel farklılıklar taşımadığından dolayı, bu partilerin arasında farklılıkların iyice silikleşmesi. Örneğin, seçimler sonrasında ünlü Amerikan anketçi ve siyasal strajtejist Stanley Greenberg’in yapmış olduğu anket çalışmasına göre, seçmenlerin önemli bir kesiminin, üç ana parti arasında farklılık görmediğinden dolayı ya oy kullanmadıkları ya da sandıktan çıkan “belirsizlik”ten mutlu oldukları görülüyor.5 İki, halktan ve emekten yana güçlerin, geniş yığınları ikna edecek halkçı ve İşçi Partisi’nden bağımsız bir politika yürütecek ilerici bir seçim platformunu oluşturmakta yaşadığı ve aşamadığı sıkıntılar.

Seçimlerin doğurduğu en önemli sonuçlardan bir tanesi şu olmuştur: Üç ana sermaye partisinin seçim manifestolarında yer alan sermaye yanlısı politikalar ve projeler, halk tarafından beklenen desteği görmemiştir. Bunun en açık göstergesi, 1974’ten bu yana ilk kez hiç bir ana sermaye partisinin gerekli olan çoğunluğu sağlayamamasıdır. Sağlamamak bir yana, oy kullanan seçmenlerin yüzde 40’nın (seçmenlerin %65’inin yeterli çoğunluğununun) desteğinin bile alamamışlardır. Muhafazakarlar  ve “İşçi” Partisi, toplam oyların yüzde 67’sini kendi aralarında paylaşmışlardır ki, bu oran, İngiltere seçim tarihinde, iki ana partinin kendi aralarında paylaştığı en düşük oy oranıdır.6

Seçimlerin iki ay öncesine kadar kazanacağına kesin gözüyle bakılan Muhafazakar Parti, beklenenin altında oy alarak, tek başına hükümet olamadı. İskoçya’da sadece bir tane milletvekilli elde etti. İşçi ve emekçilerin yoğunlukla yaşadığı ve İngiltere’nin endüstri ve işçi bölgesi olarak bilinen Kuzey İngiltere’de hedeflediği “marjinal” seçim bölgelerinin ezici çoğunluğunu kazanamadı. Böylece, Muhafazakarların hem “Birleşik Krallık’ın partisiyiz” iddiası, hem de “tüm toplumun partisiyiz” savı, halkın oylarıyla yalanlanmış oldu. Seçim kampanyalarını başarısız bulan Muhafazakar Parti milletvekilleri ve parti temsilcilerinin de dile getirdiği gibi, Muhafazakarların başarısız bir seçim dönemi geçirmelerinin başlıca sebebi olarak, seçim manifestolarının ana temalarından olan ve krizin faturasını emekçilerin sırtına yıkılmasının yanı sıra  özelleştirmelerin “zorunluluğunun” teorik savunusunu sunan “büyük toplum” nosyonunun  seçmenler nezdinde kabul görmemesi gösteriliyor.7

Seçimler öncesinde, “İngiltere’nin Obama’sı” olarak nitelendirilen Nick Clegg’in önderlik ettiği Liberal Demokrat Parti’nin, seçimlerde oy patlaması  yaparak, “İngiltere’nin politik yapısını değiştireceği” öngörülüyordu. Seçimlere bir ay kala, neredeyse tüm kamaoyu yoklamaları, bu partiyi ikinci olarak gösteriyordu. The Guardian gazetesi gibi “sol” liberal çevreler tarafından “alternatif” ve “muhalif” olarak sunulan Liberal Demokrat Parti, seçimlerde hüsrana uğradı. 2005 yılı genel seçimleriyle karşılaştırdığımızda, her ne kadar daha fazla oy alsa da, beş milletvekilli kaybederek, sadece 57 milletvekili koltuğu elde edebildi. Seçimler sonrasında yapılan değerlendirmelere göre, bu partinin öngörülen oranda oy almamasının sebebi, Liberal Demokrat Parti’nin halka vaat ettikleriyle seçim manifestosunda yer alan somut politikaların örtüşmemesi olark gösterildi. Bunun en temel göstergesi, kriz ve bütçe açığı konularında, diğer iki ana partiden niteliksel farklılıklarının gayet sınırlı olması ve diğer iki parti gibi, krizin yükünü işçi ve emekçilere yüklemekte kararlı görünmesiydi. Örneğin, hükümet oldukları koşularda derhal bütçe kesintilerine başlayacaklarını söylüyor ve eğitim ve sağlık dahil olmak üzere, tüm alanlarda kemer sıkmanın zorunlu olduğunu savunuyorlardı.

İktidarda olan İşçi Partisi ise, 1920 yılından bu yana, ikinci en kötü seçim dönemini yaşadı. 1997 yılı seçimleriyle karşılaştırdığımızda, 5 milyon oy kaybetti. Güney İngiltere’de (Londra’yı dışında tutarsak) sadece beş milletvekilli elde etti. Seçimlerde ikinci gelmesindeki en temel sebep, İngitere’de uygulanan dar bölge seçim sistemiydi; eğer bu seçim sistemi uygulanmasaydı, şu anda elde ettiği milletvekili sayısının üçte birini elde edemezdi.

ALTERNATİFSİZLİK VE SİSTEME KARŞI MÜCADELENİN ZORUNLULUĞU

2010 yılı  genel seçimleri sonucunda, 1974’ten bu yana ilk kez, hiçbir partinin gerekli olan 326 milletvekili çoğunluğunu sağlayamamasına ve 1945 yılından sonra ilk kez bir koalisyon (Muhafazakar ve Liberal Demokrat Parti koalisyonu) hükümeti oluşturulmasına kaynaklık eden iki başlıca olgu ve gelişme bulunmaktadır: Birincisi, halkın alternatifsiz oluşu ve buna bağlı olarak, ikincisi, iki parti sistemi etrafında şekillenen “Westminister (liberal burjuva) demokrasi” modelinde tıkanıklık yaşanması. Başka bir deyişle, 2010 yılı genel seçimleri, emekçilerin kendi seçeneklerini belirleme ve oluşturmakta yaşadıkları sıkıntıları su yüzüne çıkardığı kadar; burjuvazinin geleneksel biçimde ülkeyi yönetmekte yaşadığı sıkıntıların da kanıtı durumundadır. Yazımızın son bölümünde bu tıkanıklığın sebeplerini ve bu tıkanıklığı aşmak için İngiliz burjuvazisinin aldığı önlemleri irdeleyeceğiz. Yazımızın bu bölümünde halkın alternatifsiz oluşunun nedenlerine bakalım.

Alternatifsizliğin en önemli etkeni, sosyalist ve kömünist olarak adlandırılan güçlerin, geniş yığınları ikna edecek, halkçı ve “İşçi” Partisi’nden bağımsız bir politika yürüten, ilerici bir parti ve seçim platformunu oluşturmakta yaşadığı ve aşamadığı sıkıntılardır. Bu sıkıntıların merkezinde tarihsel bir sorun yatmaktadır: 1901 yılında işçiler ve sendikalar tarafından kurulan İşçi Partisi’yle sendikalar ve işçi sınıfı arasındaki ilişki. İngiltere’de kendilerini sosyalist ve komünist olarak adlandıran çeşitli gruplar, hem İşçi Partisi içerisinde, hem de İşçi Partisi’nin dışında, ülke genelinde var olan sınıfsal ve siyasal gerçeklik ve dengelerden kopuklukları ve sınıf-dışı pozisyonlarıyla, İşçi Partisi’ni sendikaların siyasal bir ifadesi ve işçi sınıfının ve “sol”un partisi olarak görmektedirler. Örneğin, revizyonist Britanya Kömünist Partisi’nin (CPB) günlük gazetesi olan Morning Star’ın seçim günü İşçi Partisi’ne oy verilmesi çağrısında bulunması, bunun en açık göstergelerinden birisidir! 2010 yılı seçim kampanyası sürecinde ve seçimlerin hemen sonrasında başlayan İşçi Partisi’nin başkanlık seçimlerinde bu kof sav sıkça dile getirilmiştir.

İşçi Partisi, 1901 yılından bu yana, burjuvazinin rotasında yürümeyi bu adla sürdürmektedir. Bundandır ki, V.İ. Lenin, yüz yıla yakın bir süre önce, bu partinin niteliğini çok çarpıcı bir biçimde gözler önüne sermiştir. Lenin’in “Bir Çocukluk Hastalığı: ‘Sol’Komünizm” adlı çalışması, bugün İşçi Partisi, sendikalar ve işçi sınıfının siyasal ve örgütsel sorunlarını anlamamız için önemli ipuçları vermektedir. Orada, Lenin, İngiliz İşçi Partisi’nden söz ederken şöyle demektedir: “İşçi Partisi üyelerinin çoğu emekçilerden oluşmaktadır. Ancak, bir partinin gerçekten işçilerin partisi olup olmadığı, sadece ne kadar işçi üyesi olup olmadığına bağlı değildir; partiye kimlerin önderlik ettiği, hangi eylemleri gerçekleştirdiği ve ne türden siyasal taktikleri izlediğiyle de ilintilidir. Bu olgular, bir partinin proletaryanın gerçek partisi olup olmadığını belirler. Bu bakış açısından hareketle, İşçi Partisi bir burjuva partisidir, çünkü her ne kadar üye tabanı işçilerden oluşuyor olsa da, burjuvaların emirleri doğrultusunda hareket eden gericiler tarafından yöneltilmektedir. Burjuvazinin bir örgütüdür ve işçileri sistematik olarak yedeklemek için vardır.8

Ve bundan dolayıdır ki, Lenin, “eski, dar sendikacılık anlayışı olan, oportünist ve sosyal şovenist İşçi Partisi”nden 9 bağımsız olarak, “Britanya’lı yoldaşların gerçek bir işçi sınıfı partisini oluşturmaları gereklili”ğini 10 savunur. İşçi sınıfının devrimci partisinin var olma zorunluğunu dile getiren Lenin; aynı zamanda, Britanya İşçi Partisi’nin oluşumu, içeriği, işleyişi ve yapılarını hesaba katarak, bu partinin “Avrupa kıtasındaki alelade siyasi partilerden çok farklı ve aşırı orijinal11 olduğunu vurgular. Ve İngiltere’de mücadele eden kömünistlere, İşçi Partisi’ne yönelik değerlendirmeler yaparken, sınıf-dışı “sol” kömünistlerin düştüğü “ilkelerden hareket ederek devrimci proleteryanın taktiğinin çıkartılması12 hatasına düşmemelerini önerir. Dolayısıyla, “İşçi Partisi’ne Üyelik Sorunu Üzerine” adlı çalışmasında, Lenin, İşçi Partisi üyesi işçileri ve emekçileri devrime ve devrimci siyasete kazanmak için, “İşçi Partisi yönetimini ve politikalarını sınırsız bir şekilde eleştirme hakkı ve özgürlüğünü korumaları13 şartıyla İşçi Partisi içerisinde yer almalarını doğru bulur.

1980’li yıllarda Neil Kinnock’ın İşçi Partisi’nin başına gelmesiyle birlikte başlayan “modernizasyon” süreci, Lenin’in belirlemiş olduğu bu önemli koşulun inkarı üzerinden şekillenmiştir. Çünkü İşçi Parti içerisinde parti politikalarına eleştirel yaklaşan halkçı ve ileri güçler tasfiye edildi ve sendikaların parti içerisinde siyasal etkileri sınırlandı. Aynı dönem içerisinde, “demokratik sosyalizm” maddesi olarak bilinen meşhur “4. Madde”, İşçi Partisi tüzüğünden çakartıldı. ‘Militan Grubu’ gibi halkçı ve güçlü fraksiyonlar partiden atıldı. Parti yönetimi bununla da yetinmeyip, partinin kurucularından ve muhalif sendikacılığın son yıllara kadar tek örneği olan Demiryolları Sendikası RMT’yi de parti dışına attı. Ek olarak, sendikaların parti Ulusal Konseyi’ndeki oylarını ve yetkilerini sınırladı.

İşçi sınıfının gerçek ve devrimci partisinin kuralamamasının çeşitli nedenleri vardı: En önemlilerinden biri, mücadeleci sendikaların ekonomik mücadelede gösterdikleri ilerici ve örnek tutumu siyasal alanda gösterememeleri, başka bir deyişle, ekonomizm sınırlarını aşamamalarıydı. Sendikalar, İşçi Partisi tarafından siyasal olarak nötrolize edildiler ve yedeklendiler. İkinci olarak, işçi aristokrasisinin etkinliği(nin), Birleşik Krallık açısından neredeyse geleneksel bir bir özellik(niteliği) kazanmıştır(bir kez daha kanıtlanmıştır). Burjuvazi ve liberaller, bu iki olgudan faydalanarak ve “eğer bize oy vermezseniz zenginlerin partisi Muhafazakarlar başa geçer” türünden etkiliyeci demogojik söylemler kullanarak, alternatifsiz olan işçi ve emekçi yığınlarını “İşçi Partisi’ne oy verme konusunda ikna etmektedirler. Bunun en somut örneği, Güney İngiltere’de sadece 5 milletvekilli koltuğu elde eden İşçi Partisi’nin; oylarının nerdeyse yüzde 80’ini, (Londra’nın yanı sıra) işçi ve büyük endüstri kentlerinin bulunduğu Kuzey İngiltere ve İskoçya’dan almasıdır.

İşçi aristokrasinin gerici ve işbirlikçi tutumunu 2010 seçimleri sürecinde bayraklaştıranların başında, İngiltere’nin en büyük sendikaları olan UNITE, UNISON ve CWU sendikalarının merkez yöneticileri gelmektedir. Örneğin, UNITE sendikası; işçi ve emekçilere her dönem pervasızca saldıran, Irak ve Afganistan işgallerine  katılan ve yoksulluğu ve adaletsizliği derinleştiren “İşçi” Partisi hükümetine, son 13 yıl içerisinde, 11 milyon Sterlin’den fazla bağışta bulunmuştur. Sadece geçen yıl, 3.6 milyon Sterlin bağış yapmıştır, ki bu, geçen yıl içerisinde yapılan tüm yardımların %15’ini oluşturuyor. Özellikle son bir yıl içerisinde, hem UNISON sendikasının Genel Sekreteri David Prentis, hem de UNITE sendikasının Genel Sekreterleri Derek Simpson ve Tony Woodley, sendikalar tarafından “İşçi” Partisi’ne alternatif olarak ortaya konacak herhangi bir siyasal oluşumu engellemek ve/veya bölmek için her türlü oyuna ve sahtekarlığa baş vurmuşlardır. Bunun en somut örneği, mücadeleci sendikalar ve sendikacıların oluşturmuş olduğu Halklar Tüzüğü Platform’una yönelik izlenen politikalar ve taktiklerdir. Hem Prentis, hem de UNITE Eşbaşkanı Tony Woodley, İngiltere Sendikalar Konfederasyonu TUC’nin 2009 yılı Konferansı’nda, Halklar Tüzüğü Platform’una yönelik olarak gelişmekte olan desteği sınırlamak veya engellemek için, hem kürsüde, hem de kuliste her türlü manevraya başvurmuşlardır. Prentis ve Woodley, bu hedeflerine olaşabilmek için başlıca şu argümanı kullanmışlardır: “Halklar Tüzüğü, İşçi Partisi’ne alternatif olarak oluşan bir seçim platformudur. Bu platform, sadece ve sadece İşçi Partisi’nin oylarını böler ve zenginlerin partisi olan Muhafazakar Parti’nin kesin olarak başa geçmesini sağlar!

Öte yandan, mücadeleci ve ilerici sendikacılığı temsil eden RMT, FBU ve PCS gibi sendikaların ve İşçi Partisi’ne bağlı olmayan Britanya Kömünist Partisi (CPB), Sosyalist Parti (SP) ve Sosyalist İşçi Partisi (SWP) gibi partilerin son bir yıllık seçim hazırlıklarını somutlayan iki ayrı seçim projesi bulunmaktaydı: Sendikacılar ve Sosyalist İttifakı (TUSC) ve Halklar Tüzüğü Platformu.

Savaşa, özelleştirmelere, krizin yükünün emekçilere ödettirilmesine karşı maddelerden oluşan 2009 Halklar Tüzüğü, 1838 Halklar Tüzüğü gibi, geniş bir mücadele ve seçim koalisyonu hedefiyle oluşturulmuştu. Öyle ki, ilk bir yıl içerisinde geniş bir destek toplamayı başarmıştı. İki sendika dışında, bütün sendikalar bu oluşumu destekledi. TUC, 2009 yılında desteğini sundu. Tüzük, Sosyalist Emek Partisi (SLP) dışında, kendisine sosyalist diyen tüm “solcu” parti, grup ve fraksiyonlardan destek toplamıştı. Birçok aydın ve “İşçi” Partisi’nin “sol”unda bulunan milletvekilli tarafından da desteklendi. Ama sendika merkezlerinden gelen destek, tabanla ve halkla buluşmadı. Bundan dolayıdır ki, bu seçimlerde Halklar Tüzüğü Platformu’nun adayları bulunmamaktaydı. Ve Halklar Tüzüğü Platformu, (şimdilik) sadece tepenin ve merkezlerin ittifakı olarak var olmaktadır. Böyle olmasının sebeplerinin başında ise, mücadeleci sendikaların ve sendikacıların “İşçi” Partisi dışında güçlü ve halkçı bir siyasal alternatif oluşturmakta yaşadıkları atalet ya da yetersiz çaba gelmektedir. Bundan dolayıdır ki, halkçı ve emekten yana söylemlere ve programlara sahip olan TUSC, RESPECT ve İskoçya Sosyalist Partisi’nin 2010 seçimlerinde aldıkları toplam oy oranı 50 bini bile geçmemektedir.

Yukarıda anlatılanlardan da anlaşılacağı gibi, “İşçi” Partisi dışında güçlü ve halkçı bir siyasal alternatifin oluşturulamayışı ile işçi sınıfının gerçek ve devrimci partisinin kurulamaması arasında nedensel bir ilişki bulunmaktadır. Başka bir deyişle, “İşçi” Partisi dışında güçlü ve halkçı bir siyasal alternatifin oluşturulamamasının ve işçi sınıfının gerçek ve devrimci partisinin kuralamamasının sebebi, işçi ve emekçilerin hareketine yön veren veya önderlik eden reformist siyasal anlayışın sistem içi umutlarının varlığı ve buna bağlı olarak, kapitalist üretim tarzını hedef alan bir mücadelenin örgütlenemeyişidir. Bundan dolayıdır ki, sendikalar, ekonomizm sınırlarını aşamamışlar; “İşçi” Partisi tarafından siyasal olarak nötrolize edilip ve yedeklenmişler ve işçi aristokrasisinin etkinliği, Birleşik Krallık açısından geleneksel güç ve işlevini bir kez daha göstermiştir. Bundan dolayı, sorun, gelip, şu temel soruna dayanıyor: Doğrudan kapitalist üretim tarzını hedefe koyarak; reformizm, ekonomizm ve işçi aristokrasisiyle ayrışabilmek. Bu hedefe ulaşılabilmesi, “İşçi” Partisi dışında güçlü ve halkçı bir siyasal alternatifin oluşturulması ve işçi sınıfının gerçek ve devrimci partisinin kurulmasının ön koşulunu oluşturmaktadır. RESPECT vb. girişim ve deneyimlerin kanıtladığı gibi, kapitalist üretim tarzını hedef almayan tüm sistem içi siyasal “çözümler” ve deneyimler; “İşçi” Partisi tarafından siyasal olarak nötrolize edilip ve yedeklenmişlerdir. Krizin yaratığı ekonomik ve siyasal sonuçlar, bu hedefi ve ayrışmayı zorunlu ve giderek daha olanaklı kılmaktadır.

“YENİ POLİTİKA” DÖNEMİNDE İNGİLİZ SİYASETİ VE EKONOMİSİ

Seçimlerin “çoğunluktan yoksun” bir parlamento ve merkez-sağ bir koalisyon hükümetiyle sonuçlanması, Başbakan David Cameron ve Başbakan Yardımcısı  Nick Clegg tarafından “İngiliz siyasetinde bir dönüm noktası ve yeni politika” döneminin başlangıcı olarak yorumlandı. “Yeni politika” dönemi “ulusal çıkarların parti çıkarları üzerinden tutulduğu, iki partili sisteme ara verildiği ve büyük devletin yerini ‘büyük toplum’ idealinin alacağı” dönem olarak tanımlanıyor. Esasında, 1974’ten bu yana ilk kez hiçbir partinin gerekli olan 326 milletvekilli çoğunluğu sağlayamaması ve 1945 yılından sonra ilk kez zorunlu olarak bir koalisyon hükümetinin oluşturulması, yukarıda anlatmaya çalıştığımız olgulardan da görüleceği gibi, sermaye yanlısı politikaların başarısızlığının ve iki partili siyasal sistemin veya düzenin tıkanıklığının göstergesiydi. Bu tıkanıklıkla başarısızlığın ilk ve önemli belirtileri ya da ipuçları, 2009 yılında gerçekleşen Avrupa Parlamentosu (AP)  seçimleri sonucunda ortaya çıkmıştı.

Kapitalist ekonomik krizden en fazla etkilenen ülkelerden biri olan İngiltere’de, bu krizle birlikte başlayan İngiliz siyasetine yönelik tepki; milletvekillerinin usulsüz harcamalarından kaynaklanan yolsuzluk skandallarıyla farklı bir boyut kazanmıştı. Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri, bu tepkinin dışa vuruşunun önemli bir örneğini teşkil ediyordu. AP seçimlerinde, İngiltere tarihinde ilk kez, seçmenlerin neredeyse yarısı (yüzde 44’ü) üç ana partiye oy vermemişlerdi. Bundan dolayı: 1) İşçi Partisi’nin ve Liberal Demokratlar’ın aldığı oy oranında beklenmeyen bir düşüş yaşanmıştı (İşçi Partisi’nin toplam oy oranı yüzde 15.7, Liberal Demokratların oy oranı yüzde 13.7) ve oyların ezici çoğunluğunu toplaması beklenen Muhafazakar Parti, aldığı oy oranını, sadece yüzde bir düzeyinde artırabilmişti (Muhafazakar Partisi’nin toplam oy oranı yüzde 27.7). 2) Oy sıralamasında dördüncü gelen İşçi Partisi, İngiltere tarihinde hükümette olan bir partinin aldığı en düşük oyu almıştı. AP seçimleri sonrasında, İngiliz burjuvazisi ve siyasetçileri, yaptıkları değerlendirmelerde, gelişmelerden kaygılı oldukları ve bundan dolayı siyasal alanının sermayenin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlemesi gerektiği sinyallerini vermişlerdi. İngiltere Sanayiciler Konfederasyonu CBI’ın Başkanı Richard Lambert, İngiliz burjuvazisinin sesi olan Financial Times'a verdiği demeçte (1.11.2009) şunları dile getirdi: "Halk çok öfkeli. Bu anlaşılabilir birşey. Hükümetlerin gelecekteki şekli ve rolü konusunda tüm siyasi partilerin katılımıyla alınması gereken önemli kararlar var.14

Siyasal tıkanıklığı  aşabilmek için, Birleşik Krallık Anayasası’nda hükümet kurma ve inşa etme kuralları esnekleştirilerek, çok partili hükümetler oluşturmak kolaylaştırıldı. Örneğin, 2010 yılı genel seçimlerinin yaklaşık altı ay öncesinde, seçimlerin, olası bir “çoğunluktan yoksun” parlamento ortaya çıkarabileceği hesaba katılarak, koalisyon veya azınlık hükümetinin oluşumu ve sürdürebilirliğini kolaylaştırmak için, Kraliçe Elizabeth, anayasa uzmanlarına, yarı yazılı olan Krallık anayasının belirli bölümlerini revize etmelerini buyurdu. Buna ek olarak, yeni koalisyon hükümetinin oluştuğu ilk hafta içerisinde, koalisyon hükümetinin yıkılmasını zorlaştıran yeni bir düzenleme yapıldı. Bu düzenlemeye göre, koalisyon hükümetinin yıkılabilmesi için milletvekillerinin %55’inin bu hükümete güven oyu vermemesi gerekiyor. İngiltere’de iki partili sistemi meşrulaştıran dar bölge seçim sisteminin değiştirilip kullanılan oyların daha fazla değerlenebileceği nispi bir seçim sistemine geçilmesi için tartışmalar başlatıldı ve koalisyon hükümeti bununla da yetinmeyip, dar bölge seçim sistemi değiştirmek için refarandum kararı aldı. Bu yeniden düzenleme durumu ve ihtiyacı, siyasal tıkanıklığı aşmaya yönelik olduğu kadar; ekonomik kriz koşullarında sermaye için gerekli olan istikrarı sağlama ve sömürünün devamı için uygun koşulları oluşturma hedefiyle de yapılmaktadır.

İngiliz ekonomisinin 2009 yılının son çeyreğinde %0,4 ve 2010 yılının ilk çeyreğinde %0,2 oranında büyümüş olması, kimi yorumcular tarafından, İngiltere ekonomisinin “krizin etkilerini atlatması” olarak yorumlandı. İngiliz ekonomisinin, geride bıraktığımız 6 aylık dönemde sınırlı derecede de olsa büyüme göstermesi, İngiltere ekonomisinin “krizin etkilerini atlatması”ndan değil, 2009 yılında alınan şu geçici önlemlerden kaynaklanıyordu: 1) Piyasaya 200 milyar Sterlin değerinde sıcak para sürülmesi; 2) Katma Değer Vergisi’nin (KDV) 2009 yılının sonuna kadar 17,5’ten 15,0’e düşürülmesi ve 3) İngiltere Merkez Bankası’nın genel faiz oranını %5’ten %0,5’e indirmesi.

Öte yandan, bütün bu önlemler, İngiltere ekonomisini geçici bir dönem için rahatlatmış olsa da, ekonominin sorunlarını daha da büyütmüş ve uzun vade açısından ağırlaştırmıştır. İngiltere’nin 2009-10 yılı borçlanma oranı, GSMH’nin yüzde 62’sine denk düşmektedir ve toplam astronomik borç oranı, GSMH’nin yaklaşık yüzde 400’üne tekabül eden 890 milyar Sterline kadar varmıştır. Bu borçlanma oranı sayesinde, İngiltere ekonomisi, G-7 ülkeleri arasında en borçlu ekonomi durumundadır. Üretim alanına yapılan yatırım, üçte bir oranında düşmüştür. İşsizlik, 1994 yılından bu yana en yüksek işsizlik oranı olan yüzde 8 seviyesine ulaşmıştır. Tüketici fiyatları endeksine göre, enflasyon oranı, Mart ayında 3,7’ye yükselerek, tahminlerin üstünde çıkmış, perakende fiyat endeksine göreyse, enflasyon, Mart ayında yüzde 3,7'den yüzde 4,4'e yükselmiştir. İngiltere’nin ticaret açığı, Mart’ta 3.7 milyara varmıştır. Sterlin %30 değer kaybetmiştir. Her ne kadar Sterlinin değer kaybetmesinin dış ticaret için olumlu bir faktör olduğu iddia edilse de, bu olumluluk maddeleşememiştir. Çünkü İngiltere’nin en önemli dış ticaret ortağı olan ve dış ticaretin %60’ını gerçekleştirdiği Avro bölgesinde de kriz koşulları hakimdir.

Dolayısıyla, kriz, bütün olumsuz sonuçlarıyla koalisyon hükümetinin önünde durmaktadır ve zaten bu hükümeti oluşturan partiler, “krize çözüm”  politikalarıyla seçime girmiş ve hükümet olmuşlardır. Hükümetin ağır iktisadi ve siyasi koşulların altına girdiği açıktır. Ancak yeni hükümetin krizin şiddetlendirdiği sistemin bütün yükünü işçi ve emekçilerin sırtına yıkmak üzere kurulduğu ve başlıca işlevinin bu olduğu tartışmasızdır. Yeni koalisyon hükümetinin açıklamış olduğu büyük bütçe kesintileri bunu kanıtlamaktadır. Koalisyon hükümeti, bütçe açığını, kamu harcamalarındaki kesintilerle ve vergi artışlarıyla azaltmayı planlıyor.

Kamu harcamalarında son 60 yılın en büyük kesintilerinin yapılacağı açıklandı. Koalisyonun açıkladığı bütçeye göre, sadece bu yıl, kamu harcamalarında 6,2 milyar sterlin kesinti yapılacak. Ülkede bazı kamu kuruluş ve birimlerindeki kesintiler ise şöyle: Eğitim Bakanlığı 670 milyon sterlin, Ulaştırma Bakanlığı 683 milyon sterlin, Dışişleri Bakanlığı 55 milyon sterlin, Enerji Bakanlığı 85 milyon sterlin, İçişleri Bakanlığı 367 milyon sterlin, Adalet Bakanlığı 325 milyon sterlin, Maliye Bakanlığı 451 milyon sterlin, Kabine ofisi 79 milyon sterlin.

Ek olarak, ülkede katma değer vergisi, 4 Ocak 2011’den itibaren, yüzde 17.5’tan yüzde 20’ye çıkarılacak. Kamu sektöründe çalışan ve yılda brüt 30 bin dolardan fazla kazananların maaş artışları da, iki yıl süreyle donduruldu. Toplu İş Sözlemeleri (TİS) Yasası yeniden düzenlenecek ve böylece başta kamu emekçileri olmak üzere, bütün işçi ve emekçilerin TİS hakkı sınırlanacak. Ek olarak, kesinti planı uyarınca, çocuk sahibi olanların hak kazandıkları yardımlarda da üç yıl süreyle artış yapılmayacak.

SONSÖZ

Yazının giriş  bölümünde de belirtildiği gibi, 2010 yılı seçimleri, kapitalist sistemin sistemik siyasal ve iktisadi sorunlarının su yüzüne çıktığı kritik bir dönemde gerçekleşti. Dolayısıyla, 2010 yılı seçimlerinin içeriği ve sonucunu belirleyen faktörlerin başında, kapitalist kriz ve emperyalist işgal ve savaşlar gelmiştir. Daha somut olarak, II. Savaş sonrasında kurulan ve korunagelen siyasal yapılanma/rejim (partiler, seçim yasaları, devletin konumu ve rolü vb.), bir süreden beri aşınma ve yıpranma içerisindeydi, ancak krizle birlikte, bu süreç yeni bir ivme ve boyut kazandı. Kriz, rejimin siyasal parametrelerini sarstı, dolayısıyla, partileriyle birlikte, yenilenmek zorunda bulunuyorlar. Kriz, Avrupa'nın tüm ülkelerinde olduğu gibi, İngiltere'de de, siyasi partiler yelpazesinde kaymalara yol açtı.

Ek olarak, son 10 yıllık “İşçi” Partisi hükümeti deneyimi, bir kez daha V.İ. Lenin’in İşçi Partisi’ne ilişkin yapmış olduğu şu değerlendirmeyi doğrulamıştır: “İşçi Partisi bir burjuva partisidir, çünkü her ne kadar üye tabanı işçilerden oluşuyor olsa da, burjuvaların emirleri doğrultusunda hareket eden gericiler tarafından yöneltilmektedir. Burjuvazinin bir örgütüdür ve işçileri sistematik olarak yedeklemek için vardır.” Dolayısıyla, “eski, dar sendikacılık anlayışı olan, oportünist ve sosyal şovenist İşçi Partisi”nden bağımsız olarak, “gerçek bir işçi sınıfı partisinin oluştur”ulması görevi ve zorunluluğu ileri işçileri, mücadeleci sendikacıları ve ilerici aydınları beklemektedir. Belirtildiği gibi, bugüne kadar bunun yapılamamasının en önemli sebeplerinden biri, işçi ve emek hareketine yön veren reformist siyasal anlayış ve sistem içi umutlarının varlığıyla, buna bağlı olarak, kapitalist üretim tarzını hedef alan bir mücadelenin örgütlenemeyişidir.

Dolayısıyla, doğrudan kapitalist üretim tarzını ve bu topraklar ne denli “demokrasiye beşiklik etmiş” olursa olsun, burjuva diktatörlüğünü hedefe koyarak; reformizm, ekonomizm ve işçi aristokrasisiyle ayrışabilmek bugün bir zorunluluktur.