“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

1 Mayıs’a giderken işçi hareketi ve sendikal hareketin durumu

Birbirini takip eden yerel, Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerin beraberinde getirdiği iktidar kavgaları ve bununla ilintili Hükümet’in gırtlağına kadar bulaştığı yolsuzluk ve rüşvet tartışmalarının şekillendirdiği bir siyasi iklimde 1 Mayıs’a gidiliyor.
Birçok bölgede örgütlenmek için adım atan ya da mücadele içinde olan işçilere mikrofon uzatıp, “Türkiye’nin gidişatını nasıl görüyorsunuz?” dediğinizde aldığınız en net cevap: “Türkiye’nin hali hal değil” oluyor.
Ülke tarihinin en büyük sosyal patlaması, Haziran Gezi Direnişi’nin yıldönümü olacak. Son yıllarda birikmiş olan öfkenin açığa çıkardığı Haziran Halk Direnişi egemen güçler tarafından bir iktidar bloku olarak örgütlenen AKP Hükümeti cenahında bir “kılıç yarası” etkisinde bulundu.
Takip eden aylarda iktidar bloku içindeki çatlaklar daha fazla gün yüzüne çıkarken, ortak çıkar temelinde ve egemen sınıfların izniyle şekillenen cemaat-AKP işbirliği 17 Aralık’la tamamen berhava oldu. Yıllardır emek ve demokrasi güçleri tarafından dile getirilen AKP Hükümeti’nin hırsızlık, yoksulluk ve talan hükümeti olduğu gerçeği görmezden gelinemez hale geldi.
Başbakan, bakanlar ve ailelerinin ortalığa saçılan rüşvet ve yolsuzluk görüntüleri zulüm üzerine kurulmuş/kurdurulmuş bir hükümet ve cemaat yapılanması ile yüz yüze oldukları gerçeğini işçi ve emekçilerin gözünde daha görünür kılmıştır.
“Türkiye’nin hali hal değil” değil derken, işçi ve emekçilerin düşüncesinde bu son aylarda yaşanan olaylar etkili olmaktadır. Ekonomik, sosyal hak gasplarının artarak devam ettiği, antidemokratik uygulamaların hız kazandığı bir dönemde işçi ve emekçilerin bilincinde yaşanan bu uyanış/değişim son derece önemlidir. İşçi sınıfı başta olmak üzere tüm emekçiler ve ezilenler uluslararası birlik mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’a bu gelişmelerin ışığında hazırlanmaktadır.

İŞÇİ HAREKETİ, SENDİKAL HAREKET

AKP önceli koalisyon hükümetlerinin teşhir olmasının da avantajıyla ezilen ve sömürülen yığınların karşısına “3 Y’ye”; “yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklara karşı” olma, “sosyal adalet”, “hakça paylaşım”, “onurlu bir dış politika” söylemiyle çıktı.
Bu süslü sözler ile aldığı kitle desteğinin de bir biçimde yeniden dizayn edilmesi gerekliydi; öyle ya hiçbir şey sürgit devam etmezdi. En başta silahlara kumanda edenler olmak üzere hükümetleri devirmeye gücü yetecek olan “kesimler”in enterne edilmesi gerekti. Bu konuya ilişkin dergimizin önceki sayılarında pek çok yazı kaleme alındı, bu nedenle bu durumu not etmekle yetinerek, özellikle konumuz açısından bu çerçevede işçi hareketi ve sendikal harekete ilişkin hükümetin müdahaleleri üzerinde duracağız. Hükümet dini referansları da kullanarak destek aldığı emekçi kitlelerin kendisine karşı gelmesini önlemek amacıyla çeşitli kitle örgütlerini ve sendikaları arka bahçesi yapmak üzere neler yaptı kısaca bakalım.
Sendikaları etkisiz duruma sokmak için, kongrelerine, grevlerine kadar müdahalelerde bulundu, AKP. Son bir yılda Hava İş ile Tek Gıda İş grevleri örneğinde yaşandığı gibi doğrudan müdahale ederek işçi sınıfının en etkili silahlarının başında gelen grevi fiilen işlemez kıldı. “Müdahil” olarak, az çok mücadele eden bu sendikaların yönetimlerini ya değiştirdi ya da iş yapamaz/karar alamaz hale getirdi. Direkt müdahale edemediklerini de sopa göstererek iş yapmasını engellemeye çalıştı. Türkiye Haber-İş Kongresi’ne neden olan yolsuzluk ilişkilerinde de hükümetle işbirliği yapan sendika bürokratları kendilerine karşı olanları tasfiyeye girişti.
Hükümet’in müdahale etmesine gerek olmayan Hak-İş ise, işçi hareketi içinde uğursuz rolünü son 1 yıldır daha fazla oynamaya başlamış görünüyor. Mücadeleci sendikalarda örgütlenmek isteyen işçilerin karşısına patronlarla işbirliği halinde Hak-İş’e bağlı sendikalar çıkarılmaktadır.
İşçiler sendika üyesi oluyor, ancak örgütlü olmalarına izin verilmiyor. AKP’nin tarzı olan kitleleri pasifleştirme durumu, kuşkusuz ki, işçi hareketinin ve sendikal hareketin gelişimini baltalamaktadır. Örneğin yıllardır binlerce Çaykur işçisi sendika bürokrasisi ve hükümetin bu uğursuz rolleri nedeniyle sendikal ve ekonomik olarak bir ilerleme gösteremiyor. İşçilerin birbiriyle didişen sendika(cı)lardan gına getirmesine bir de hükümetin sürgün baskısı eklenince, işçinin “direnci” iyice düşürülmektedir. Yine benzer biçimde Kayseri’de, Tekirdağ’da, Mersin’de ve diğer sanayi kentlerinde bu türden örgütlenmelere karşı Hak- İş devreye girerek, mücadeleyi geriletmektedir.
İşçi haklarının ilerletilmesi kaygısı olmayan bürokratik sendikal anlayışlar sendikal rekabeti sınırsızca kışkırtarak sermaye ve hükümetin değirmenine su taşıyorlar. Türk-İş’e bağlı sendikalar Hak-İş’in ya da DİSK’in üyelerine saldırmaktan geri durmamakta, ya da tersi. İskenderun’da Hak-İş’e bağlı Çelik-İş örgütlülüğüne karşı Türk-İş’e bağlı Türk Metal’in yaptıkları, Amasya’da bir işyerinde örgütlenmeye çalışan DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş’in karşısına yine Türk Metal’in çıkması türünden örnekler hiç de az değil son yıllarda.
İşçi hareketi sadece bu tarz gelişmelerle çevrelenmiş değil. 2008 Krizi’nden bugüne işçilerin haklarında reel olarak bir geri gidiş olmuştur. Alım gücü düştü. Asgari ücrete yapılan zamlar çok geçmeden eridi. Ek iş yapan işçi emekçi sayısında çok ciddi artış yaşanıyor. Çocuk işçiliği artmış durumda. Mesailerin artması iş cinayetlerini de artırmış gözükmekte vb.. Sermaye ve hükümetin ekonomi politikaları ve diğer siyasi gelişmeler sınıfı kuşatmış durumda.
Taşeron uygulamalarının artması bir anlamda işçileri kölelik koşulları altında çalışmaya iterken; özel istihdam büroları ile kiralık işçi çalıştırılması fiili olarak başlatılarak sömürü çarkı ağırlaştırılmaktadır. Çıkarılan sendikalar yasası ile sermayenin, patronların bir dediği iki edilmemiştir. İşkolları sayısı düşürülerek, sendikaların üye sayıları SGK verilerine göre tayin edilerek, gerçek anlamda çifte baraj uygulanmış olan bir çok sendika TİS hakkından mahrum kalmıştır. Sendikal örgütlülük için gerekli olan % 10 barajı düşürülmüş, ancak söylendiği gibi, işkollarının ve işçi sayılarının artması nedeniyle birçok sendika baraj altında kalmış, işçiler aylarca sözleşmesiz bekletilmiş, geriye dönük hak kayıpları karşılanmamıştır.
Sendikalar ve işçilerin tepkisi emekçilerin kazanımı olan kıdem tazminatının yok edilme girişimini şimdilik ertelettirilmiştir. Ancak seçimler sonrası bu saldırı yeniden gündeme gelecektir. Zira, hükümetin programında yer almaktadır. Her şeyden önce sermayeye söz verilmiştir ve karşısında bir araya toplanan güç bu saldırının püskürtülmesi için yeterli olmaktan henüz çok uzaktır.
Kamu emekçileri de saldırılardan nasibini almaktadır. Aldıkları maaş zammı denizde damla olmayacak düzeyde kalmıştır. Hükümetle “TİS” pazarlığına yetkili Memur Sen Konfederasyonu hükümet tarafından önüne ne gelirse onu imzalayan kapıkulu sendikacılığı yapmaktadır. Memur Sen’in hükümet ile “parelel” çalıştığından kuşku duyulmamalıdır. Mücadele eden kamu emekçilerine disiplin soruşturmaları, sürgünler, tutuklamalar sürmektedir. Grev hakkı isteyen, hak arayışında bulunup fiilen grev ve direniş yapan kamu emekçilerine alanlardaki saldırılardan bahsetmeye bile gerek yok. Rutine bindirilmiş bu saldırılar sonucu binlerce kamu emekçisi yaralanmış, sakat kalanlar olmuştur.
İşçi ve emekçi çocuklarının küçük yaşlarda çalışma hayatına itilmelerini, kız çocuklarının çalışamaz olmaları ve evde kalmalarına kapı aralayacak olan 4+4+4 kademeli eğitim değişiklikleri de emekçilerin öfkesine neden olmuştur. Buna karşı gelenler soruşturmalarla karşılaşmıştır. Meslek okullarına yaygınlaştırılan bu uygulama sermayenin kalifiye işgücü talebini karşılarken, emekçi çocuklarına üniversite kapıları fiilen kapatılmaktadır.

MÜCADELE DÜZEYİ
İşçi ve emekçilerin bu saldırılar karşısında tümüyle sesesiz kaldığı ve sustuğu söylenemez. Kimi lokal düzeyde de kalsa, mücadeleye atılan işçi bölüklerinin önemli bir bölümü genç işçi kuşağıdır. Bu sevindirici ve umut vericidir. Deneyimsizlik ve yenilgi ile sonuçlanan bazı mücadeleler olsa da, işçi sınıfı içerisinde tüm baskılara karşı mücadele mayalanmaktadır. Her yerde belki de birçok işletmede mücadeleye şu ya da bu biçimde girmemiş işçi kalmamıştır. Kimi bireysel tepkilerdir, kimi kendiliğinden iş durdurmalardır, kimi yerde sendikalaşmayı seçerek ya da işgal eylemleri yaparak.. Ama mücadele iki adım ileri bir adım geri olsa da sürmektedir.
Gelişmelere karşı ileri işçi kuşağının başını çektiği ve sınıf partisinin desteği ile son 3-4 yıldır yapılan işçi kurultayları, konferanslar vb. etkinlikler ile sendikaların mücadeleci temelde yeniden inşası tartışılmaktadır. Mücadeleci sendikacıların da bu fikir etrafında kolayca birleşebildiği görülmüştür. Bu da işçi ve emekçiler içinde mücadele potansiyelini açığa çıkarmakla kalmamış, aynı zamanda yeni ve yerellerden başlayacak emekçi birliklerinin oluşması için zemin hazırlamıştır.
Bu mücadele ve örgütlenme isteği desteklenirken, hiç kuşkusuz mücadele etme arzusunda olan sendikacılara da yeni görevler yüklemektedir. Var olan sendikaların da mücadeleci bir temelde yenilenmeleri için bu potansiyel değerlendirilmeli ve işçilerin sendika yönetimlerine gelmeleri teşvik edilmeli, bürokratik anlayış tasfiye edilmeye çalışılmalıdır. İşçi gibi yaşamayan, aldığı maaş milletvekili maaşından bile yüksek olan, bir eli balda bir eli yağda bir patron gibi saltanat süren bu bürokratik ağa takımı sendikalardan defedilmelidir.
Bunlar, elbette işçi sınıfı ve emekçilerin sermaye ve hükümetinin yolsuzluk, hırsızlık vb. türden uygulamalarına karşı da bir mücadeleye genişletilerek, işçilerin iktidar mücadelesine ilerlemelerini sağlayacak bir perspektifle ele alınmalıdır. Yoksa ülkenin kapısına dayandığı şimdiden hissedilen ve belirtileri toplu işten çıkarmalar, ücretsiz izin uygulamaları, maaş ve mesai alacaklarının gasp edilmesi olarak kendini gösteren olası bir kriz anında; patronların “hepimiz aynı gemideyiz batmayalım” teraneleri artacaktır. Şimdiden “krizin yükünü emekçiler değil, tüm kötülüklerin anası olan sermaye ve hükümeti ödemelidir” şiarından başlayarak, işçi sınıfının mücadelesinin kapitalizme karşı bir mücadeleye genişlemesi için çalışılmalıdır.

DEMOKRASİ MÜCADELESİ VE İŞÇİ SINIFI
İşçi sınıfı ve emekçilerin ileri kesimlerinin ekonomik sosyal hakları için giriştikleri sendikal mücadele, siyasal alana genişlemelidir. Ülkemiz koşulları dikkate alındığında, ön cephesi siyasal demokrasi hak ve özgürlükler için mücadele etmeyen işçi sınıfı ekonomik, sosyal haklarda kazanımlar elde etse bile bunların kalıcı olması zor görünmektedir. Hiç kuşku yok ki, iktisadi mücadele içinde işçiler deneyim biriktirdikçe sistemi daha iyi tanımaya başlar, fakat bu durum işçiyi sınıf bilinçli bir işçi yapmaya yetmez. Bunun için mücadelenin (politik alana) sınıflar mücadelesi alanına kadar genişlemesi gerekir.
Ülkemiz özelinde söylersek, yolsuzluk, hırsızlık ve katliamlar, polis şiddeti, Kürtlere, Alevilere ve diğer ezilen toplumsal kesimlere uygulanan siyasi baskı ve ayrımcı tutumlara karşı elbette sınıfın partisi ve ileri işçi kuşağı beklemeyecek, “önce ekonomi” vb. diyerek tartışmaları iktisadi alana hapsetmeyecek; aksine siyasal talepler uğruna mücadelede işçi sınıfının eğitilmesi/politik olarak örgütlenmesi için elinden geleni yapacaktır.
Örneğin sendikaların demokratik bir işleyişe sahip olmamasının, sendika içi demokrasi yoksunluğunun vb. ülkede maruz kalınan siyasal baskılardan bağımsız olmadığı işçilere iyi anlatılmalıdır.
Kürt işçi ve emekçileriyle Kürt demokratik hareketinin maruz kaldığı baskıyı bir sınıf olarak göğüsleyemezse; işçi sınıfının kendi mücadelesinde kalıcı bir kazanım elde etmesi kolay olmayacak ya da geçici olacaktır. Ülkemiz yakın tarihi bunun binlerce örneği ile doludur. Tam hak eşitliğini esas alan demokratik içerikli Kürtlerin Türklerin sahip olduğu haklarda sahip olması talebiyle birleşmeden Türk, Kürt her milliyetten Türkiye işçi sınıfının ortak düşman olan ve kendi burjuva sınıf çıkarlarını gözeten sermayeye karşı birleşmesi kolay olmayacaktır.
Kürt ve Türk demokrasi güçlerinin Newroz’daki coşkusu 1 Mayıs alanlarına taşınacaksa, taleplerde böylesi ileri tutumlar takınmak belirleyici olacaktır.
En son yaşanan Gezi Direnişi dönemi kafasına isabet eden gaz fişeği sonucu hayatını kaybeden Berkin Elvan için ve yaşanması muhtemel benzerleri için de gerekeni yapmalıdır işçi sınıfı ve emekçiler. İnsan hakları ve demokrasi isteyerek hakları için ön saflarda mücadele edenlerle birleşebilen bir işçi sınıfı kuşkusuz ki demokrasi mücadelesinin de önderliğini ele alacak ve tüm sömürü ilişkilerinin tasfiye edilmesinden ibaret olan tarihsel rolünü oynayacaktır. 1 Mayıs sürecinde yürütülecek çalışmalar bu bakımlardan son derece önemlidir.

DIŞ POLİTİKA, İŞBİRLİKÇİLER VE İŞÇİ SINIFI
İşçilerin ve emekçilerin politikaya müdahalesinin temel kriterlerinden biri de dış politikaya müdahale ve ülkemiz işbirlikçi egemenlerinin emperyalist ülkelerle girdiği ilişkinin zayıflatılması ya da dağıtılması mücadelesidir.
Ortadoğu’daki gelişmelere “sıfır sorun” demagojisi ile yaklaşan hükümetin bu amaçla ABD’nin politikalarına en ileriden bağlandığı sır değil. Bölgedeki bu yönelişi onu sıfır komşu noktasına getirmiştir. Bölgede cirit atan şeriatçı terörist oluşumlar özellikle Suriye konusunda hükümetin “nitelikli yalnızlığı”nın da nişanesi olmuşlardır.
Suriye’de “kardeşi” Beşar ile şimdilerde küskün olan Başbakan ve Hükümet yetkilileri bu gidişle yeniden Esad’lı bir Suriye’yi kabullenmeye doğru ilerlemektedir.
İşçi ve emekçilere yönelik demagoji yaparken “ulusal çıkarlar” ve “vatana ihanet”i diline dolayan ve milliyetçi söylemlerle yalana sarılan hükümetin; bölgede emperyalist büyük devletlerin ve ülke içindeki işbirlikçilerinin çıkarına çalıştığı iyi anlatılmalıdır. Bölgede egemen sınıflara hizmet eden siyaset erbabı, demokrasi, barış, “çözüm süreci” vb. söylemlere sarılarak, politikada başarı kazanmaya çalışıyor. Ancak ülke içindeki baskı ve şiddeti artırmakta ve cepleriyle banka hesaplarının şişirilmesinin ötesinde hiçbir sorunu çözmemektedirler. Örneğin HDP’ye yönelen organize saldırılarda ağızlarını açmamışlardır, ama ikiyüzlüce demokrasi laflarını etmeye de devam etmektedirler. Tek sorunları “paralel yapı”dır onlar için. Ama kendileri bölgede ve ülkede ABD’nin taşeronu bir paralel yönetim gibidirler.
Emperyalistlerin ülke kaynaklarını ve emek gücünü sömürmek için bölgesel planlarına alet olunması en çok da işçi ve emekçileri olumsuzluğa sürüklemektedir. Bu açıdan emperyalistlerle ilişkilerin bitirilmesi, yapılmış tüm anlaşmaların iptal edilmesi, NATO vb. birliklerden çıkılarak “dünyada ve bölgede barış” ilkesi ile komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi için işçi ve emekçilere düşen rol artmıştır.
Bu 1 Mayıs, özüne uygun olarak, işçi sınıfına enternasyonalist görevlerinin de hatırlatıldığı ve bu amaçla da birleştirildiği bir gün olmalıdır.

1 MAYIS ÖZÜNE UYGUN ÖRGÜTLENMELİ VE KUTLANMALIDIR
Birlik mücadele ve dayanışma günü olarak 1 Mayıs’ın tüm ülke emekçilerinin dünya emekçileriyle birliğine hizmet etmesi bakımından kutlanması önemlidir.
Sınıf partisinin ve bir süredir ileri işçi kuşaklarının da mücadeleyi ilerletmek ve sendikaların mücadeleci tarzda yenilenmesi için başlattıkları işçi kurultayları kendilerinden bekleneni yapmalıdır. Emek ve demokrasi taleplerini savunarak ve bu taleplerin işyerlerinde, fabrikalarda ve hizmet alanları ile emekçi semtlerinde yaygınlaştırılmasını sağlayarak, 1 Mayıs kutlamaları organize edilmelidir.
Birleşik bir mücadelenin olmazsa olmazı olarak Türk, Kürt her milliyetten emekçinin ekonomik ve siyasi taleplerinin kararlıca savunulması ve ihanet şebekesi gibi çalışan sendika bürokratlarının defedilerek sendikaların mücadeleci temelde yenilenmeleri için her zamankinden fazla enerji gerekiyor. İşyerlerinde fabrikalarda mücadele komiteleri kurarak insiyatifle öne çıkmaları bu dönemin ve sonrasının belirleyicisi olacaktır.
Birçok kentte oluşmuş bulunan işçi kurultay komiteleri; bu dönem mücadeleden yana tüm örgütlü örgütsüz işyerleriyle irtibata geçmeli, kamu emekçileri sendikalarının o yereldeki işyeri temsilcileri vb. ile buluşarak, mücadele merkezleri, birlikleri yaratmak için çalışmalıdır.
1 Mayıs, sadece alan gösterisi yapılacak bir gün değildir. Mücadele ve birlik kadar dayanışma duygularının da öne çıkarılması gereken bir gündür. Örneğin direnişte olan, mücadele içinde olan tüm işçi emekçi kesimleriyle 1 Mayıs o noktadan başlayarak alanlara taşınmaya çalışılmalıdır.
Yayınlanacak bildirgeler vb. bu kapsamda ve kapsayıcılıkta olmalı, mücadele ruhunu diri tutulmalıdır.
Sendikalar da gerçekten işçi ve emekçilerin sendikaları olacaksa, aşağılarda, işyeri ve fabrikalarda yürütülecek ve yukarıda değinilen tüm talepler işlenerek sendikalar harekete geçirilmelidir. İşçi inisiyatifinin yansıdığı ve tüm emek demokrasi güçleri ve siyasi talepleriyle toplamda bir şölene dönüştürülmelidir, 1 Mayıs günü.
Genç ve kadın işçilerin bu 1 Mayıs’ın anlamı dolayısıyla eylemlere, etkinliklere katılımı hiç olmadığı kadar önem kazanmıştır. Kadın işçi ve emekçilerin uğradıkları baskı ve şiddet boyutlanarak arttığı bir dönemde, kadının ezilen bir cins olarak yaşadığı sorunlar temel taleplerden biri olmalıdır.
Tüm ekonomik ve politik gelişmelere karşı, işçi sınıfı, bu 1 Mayıs’ta, alanlara “hırsızlığa, talana ve katliamlara karşı” özgürlük ve demokrasi talepleriyle çıkmalı, bağımsız bir sınıf hareketi olarak örgütlenmesinin temellerini genişletmelidir.