“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

İlhakçı “yenilenme”ye liberal yedeklenme

“Türkiye, içinde bulunduğumuz tarihi süreç içinde, yeni bir Kürt politikası oluşturuyor. Türkiye’nin çıkarlarıyla Kürtlerin her bakımdan çıkarları birbiriyle çatışmıyor, tam tersine uyum gösteriyor.”
Siyah-gri zemin üzerine beyaz renkli bu iki cümle, Orhan Miroğlu’nun AKP koordineli bir yayın organında, “Yeniden Ortadoğu, Yeniden Kürt-Türk İlişkileri” başlığıyla kaleme aldığı makalesinin ‘ana fikri’ni oluşturuyor.  Bu yaklaşım, “Herşey Bitti, Ana’ya Söyleyin” belgesel romanıyla Kürt özgürlük mücadelesinin acılı sayfalarına tanıklığı geniş bir okur kitlesinin “vicdanı” ile paylaştığında, belirli bir ilgiyi haklı olarak gören bir Kürt aydınının “şahsi görüşü” sınırlarında kalsaydı, kuvvetle muhtemeldir ki, “nereden nereye?” sorusuna muhatap olmakla birlikte üzerinde özel olarak durmayı gerekli kılmayabilirdi. Ama biliyoruz ki, Miroğlu’nun seslendirdiği görüş, GÜNSİAD tüzel kişiliği altında toplanan ‘Kürt işadamları’ başta olmak üzere, sermaye ve mülk sahibi Kürt üst kesimleriyle liberal Kürt çevrelerinin de çeşitli şekillerde ve sık sık dile getirdikleri bir görüştür. Bu da, bu görüşün, hem Kürt sorununun halk yararına çözümü, hem de Türk ulusundan ve çeşitli etnik kökenlerden işçi ve emekçilerin sermayeye karşı mücadelesinin ihtiyaçları bağlamında irdelenmesini gerekli kılmaktadır. Bunun için, Türkiye’nin “yeni Kürt politikası”nın a-) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin çıkarlarıyla ve b-) Kürtlerin “her bakımdan çıkarları”yla bağına; bu politikanın muhtevasına bakmamız gerekiyor.

“YENİ KÜRT POLİTİKASI” VE “TÜRKİYE’NİN ÇIKARLARI”
AKP Hükümeti tarafından izlenen Kürt politikasının, devletin ve Türkiye hakim sınıflarının politikası olarak;  ‘Türkiye’nin çıkarları’yla bağlı bir politika olarak şekillenmiş olması ‘gayet doğal’dır! Türkiye ‘çapında’ bir devletin herhangi iç ve dış politikası, onun “kendi çıkarları”ndan büsbütün bağımsız olamaz. Ancak, ulusal ve sınıfsal sorunların ve ilişkilerin, herhangi bir devletin –ve ülkenin– sınırları içindeki gelişmelerle bağlı bir kapsamın dışına çıkarak, uluslararası güç ilişkileri, etkenler ve gelişmelerin etkisine de bağlanmasının üzerinden yüz yılı aşkın bir zaman geçti. Uluslararasılık günümüzde dolaysız ve dolaylı biçimleriyle daha fazla belirgin hale gelmiştir. Buna ek olarak ve özgül bir durum da teşkil ederek, Kürt sorunu, Kürtlerin birden fazla bölge ülkesindeki varlığı ve mücadelesi tarafından aynı zamanda bölgesel düzeyde uluslararası bir soruna dönüştürülmüştür. Bu demek oluyor ki, Kürtlerin ve Kürt sorununun varlığı-yokluğundan bağımsız olarak, kapitalist uluslararasılaşmanın sınıfsal ve ulusal sorunları ‘devlet içi sorunlar’ sınırını aşkın hale getirmesi ile birlikte, Kürtlerin birden fazla ülkedeki ezilen ulus konumu, soruna ilgiyi ve sorunun çözümünün ‘tarafları’nı genişletmiş; devlet politikasının, aynı zamanda bu uluslararası güç ilişkileri bağlamında, farklı çıkarlara bağlanan bir politika olarak şekillenmesi/belirlenmesini kaçınılmaz hale getirmiştir. Buradan en asgaride iki sonuç çıkarılabilir: ‘Türkiye’nin çıkarlarına bağlanan ‘Yeni Kürt Politikası’, Türkiye’nin çıkarlarıyla sınırlı bir politika değildir; ve ikinci olarak bu politika Türkiye egemen sınıfıyla onun hükümeti/hükümetlerinin kendi başlarına belirledikleri/belirleyebilecekleri bir politika özelliği taşımamaktadır. Bölgesel siyasal ‘arena’da, ABD başta olmak üzere Batılı emperyalist ülkelerin ve İran başta olmak üzere Irak ve Suriye’nin adıyla Kürt sorununun çözümü üzerine tartışmaların yan yana değil iç içe geçiyor olmasının nedeni de, bu nesnel durum ve ilişkilerdir.
Türkiye’nin Kürt politikası, yeni olduğu ölçüde, tüm bu güçlerin bölgesel çıkar ve politikalarının etkisi altında şekillenen bir politika değişimi ve yenilenmesini ifade etmektedir. Bu politika, örnek olsun, Irak’ın ABD ve İngilizler başta olmak üzere Amerikan emperyalist “cephesi” tarafından işgal edilerek parçalanmasından, Suriye’de işbirlikçi çeteler aracıyla sürdürülen yıkım politikasından, İran’ın ve Türkiye’nin bölgenin etkin gücü olma hedefinden ve aynı nedenle emperyalist devletlerle içine düştükleri çelişkilerden soyutlanamaz. Rusya, Çin ve İran “ittifakı”nın, ABD-İngiltere-Fransa-Türkiye işbirliğinin, bölgenin zengin petrol ve doğalgaz yatakları ve enerji iletim yollarının denetimi üzerine rekabetinden bağımsız bir Kürt politikasının bölgede uygulanabilir olduğunu düşünmek, İsrail’in, Batılı koruyucularının koltuğu altında Filistin Arap halkı başta olmak üzere Araplara karşı izlediği politikanın, Kürtlere karşı politikasını olumlu ya da olumsuz yönde etkilemeyeceğini sanmak, abesle iştigal olur. Buradan, bir başka, ancak en azından ilki kadar önemli diğer sonuca ulaşabiliriz: Türkiye’nin ‘yeni Kürt politikası’, Erdoğan ve partisi/hükümetinin sözcüleri tarafından ileri sürüldüğü üzere 1071’deki “ittifak”ın yeni bir bin yılı kapsayacak şekilde yenilenmesi olarak alınamaz, değildir. 2000’li yıllarda, geriye doğru bin yıl giderek, kendi koşulları ve ilişkilerinden soyutlanmış hayali birlikler üzerine ‘nostaljik’ dahi denilemeyecek kurgulamalarla, Kürtleri, ulusal özgürlük talepleri üzerinden ve fakat kimilerinin ifadesiyle “Hıristiyan emperyalizmi”ne karşı Türk gericiliğine yedekleme taktiği, sosyal-iktisadi etkenler ve siyasal gelişmeler tarafından geçersiz kılınmaya mahkum olup, soruna burjuva çıkarlarının penceresinden bakanları hayal kırıklığına uğratacak olgusal yeni gerçekliklerle karşıt durumdadır. Ne günümüzün koşulları, T. Erdoğan’ın “ecdat” hezeyanları eşliğinde yeni bir Alparslan’ı var etmesine olanak tanır, ne de Kürtler, modern özgürlük koşullarından kabile aşiret topluluklarına geriye giderek Bizans’a karşı Türk komutanların emrinde sipahi ya da ‘piyade’ olmaya teşnedirler!
Yineleme pahasına belirtmeliyiz ki, evet bölgesel-uluslararası ve iç koşullar Türk devlet ve hükümet(ler)ini, Kürtlerin ulusal varlığı ve özgürlük taleplerinin inkarı politikasını sürdürme olanaksızlığıyla karşı karşıya getirmiş ve bu politikada değişimi zorunlu kılmıştır. Bunun başlıca ve belirleyici nedeni Kürt ulusal özgürlük mücadelesi olmuştur. Kapitalizm, Kürt toprağında da, feodal, yarı feodal yapıyı ve aşiret ilişkilerini çözüp değişime sürükleyerek, bu mücadelenin ulus ölçeğinde yükselişine zemin oluşturmuş; Kürt emekçi yığınlarının, kent ve kırın yoksullarının esas yükünü omuzladıkları bu mücadelenin on yıllar boyunca ve tüm bastırma çabalarını açmaza alarak devam etmesi politika değişimini zorunlu hale getirmiştir. Bu değişiklik ihtiyacı ile ezen ulus hakim sınıfının çıkarları arasındaki ilişkinin, bu çıkarların en az zedelenir olması temelinde belirlenmesi, devlet ve hükümet politikasının esasını oluşturmaktadır. Bu da, Kürtlerin “her bakımdan çıkarları” ile “Türkiye’nin çıkarları”nın –Türk devleti ve hakim sınıfının çıkarlarının– tam uyumu üzerine her türden liberal ve burjuvaca vaazı geçersiz kılar. Buna, bir de, ABD başta olmak üzere bölge üzerinde çıkar politikaları izleyen ya da daha doğru bir deyişle, bölgedeki varlıkları ve politikaları dünya ve bölge üzerine hakimiyet stratejileri tarafından belirlenen uluslararası büyük güçlerin durumunu da eklemek gerekir. Türk Hükümeti’nin izlemekte olduğu Kürt politikasının, ABD’nin Barzani yönetimi başta olmak üzere bölge ülkeleri yönetimleriyle ilişkileriyle bağlı olarak şekillendiği ‘aşikar’dır ve bu da bu politikanın sadece Türkiye’nin ve Kürtlerin çıkarlarını ifade etmediğini gösterir. Daha da açık şekilde ifade edilirse, Türk devletinin ve Kürtlerin çıkarlarının uyumundan sözedenler, devlet ve hükümetin çıkarları ile emperyalist çıkarlar arasındaki bağı gözardı etmekte ve politikalarının da bu hem çelişen hem de uyumlu çıkarlarının ifadesi olduğunu görmezden gelmektedirler.

KAPİTALİST SOSYAL-SİYASAL ENTEGRASYON ÖZGÜRLÜK GETİRİR Mİ?
Miroğlu tarafından bir kez daha yinelenen görüşe göre, Türkiye’nin devlet olarak “Ortadoğu jeopolitiğinin geleceğinde oynayacağı rol” Diyarbakır ve Erbil’den “geçmekte”dir. Aynı şekilde, Kürtler de “müttefiklerini doğru seçebilirlerse, yüzyıl önce belirsizliğe ve şiddete havale edilen haklarını ve özgürlüklerini elde edebilir, tarihe yeni bir başlangıç yapabilirler.”   Bunun “yolu” ya da “ gereği” olarak ise yazar Miroğlu, “Diyarbakır’dan Erbil’e, hatta İstanbul’dan Erbil’e kadar uzanan bir coğrafya’da sosyal ve siyasal entegrasyonu mümkün kılacak enstrümanlar üretmek, politikalar geliştirmek” olarak göstermektedir.
Bu görüş, farklı ifadelerle, ancak hemen hemen aynı içerikte olmak üzere, aralarında güncel Kürt siyasetinin etkili isimlerinin de yer aldığı çeşitli Kürt çevreleri tarafından 90’lı yılların ortalarından bu yana savunuluyor. Bu yanıyla yeni değil ve ilk kez Miroğlu tarafından da seslendirilmiyor. Bazıları, bunu, sözüm ona yeni Osmanlı zamanları ve İslam “kardeşliği” argümanları etrafında kurgulanmış bir “proje”lendirmeyle de gündeme taşıdılar. Buna karşılık olarak, devlet politikasının MGK (Milli Güvenlik Kurulu) Belgelerine yansıyacak şekilde, “Kürtlere rağmen küçülmek değil, Kürtlerle birlikte büyümek” yönünde yenilendiğine dair haberler basına yansıdı. Özellikle de Irak’ın işgal edilmesi ve “Kuzey Irak Kürt Federe Bölgesi”nin federatif bir yönetim olarak şekillenmesiyle birlikte bu “yenilenmiş” yaklaşıma işaret eden girişimlerde yoğunlaşma yaşandı.  Barzani ve Talabani’ye, “ilkel aşiret şefleri” aşağılamasından devlet törenleriyle karşılamaya ve Türkiye Kürt sorununun “çözümü”nde “yardımcı olmaları” için girişimlere; buna karşılık olarak ‘Federe Kürdistan Bölgesi’ne yatırımlarla Türk sermayesinin etki alanını genişletme ve Ortadoğu’da körüklenen Sünni-Şii çelişkisi ve çatışmasında Sünni dayanışmasını güçlendirmek üzere kullanma politikasına evrilme söz konusudur. Bunun içe yönelik ‘ayağı’nı ise, Türkiye Kürt hareketinin kolektif-ulusal talep ve haklardan uzaklaştırılmış, taleplerin bireysel düzeye indirgenmiş olduğu bir tür yeniden entegrasyonunu başarmak için, oluşmuş Kürt özerkliği ve onun yönetiminin siyasal ve sosyal etki ve olanaklarının kullanılması oluşturuyor. AKP’nin oluşturduğu siyasal-sosyal ve iktisadi “olanaklar kampı”na katılmış bulunan yazar Miroğlu’nun iddiasının aksine, bu “konum”lanmanın, “Kürtlerin iç siyasal meselelerine karışmak” gibi bir amacı da bulunuyor. Devlet-hükümet olanakları kullanılarak ve Amerikan emperyalizminin bölgedeki politikalarına belirli bir uyumu da gözeterek sürdürülen Kürtlere ve Kürt mücadelesine müdahale politikasının ‘dışarı’daki en aktüel örneğini Rojava’daki oluşumu engelleme girişimleri oluşturuyor. ‘Irak Kürdistanı Bölgesel Yönetimi’nin bağımsızlık ilanı olasılığına karşı sürdürülen “kırmızı çizgi” politikası bir diğer göstergedir. İçeride, Kürt özgürlük mücadelesinin pasifize edilmesi ve karşılığı olmayan beklentilere sürüklenerek taleplerinin en geri düzeye çekilmesi üzerinden etkisizleştirilmesi politikası ya da taktiği “ustalık”la uygulanıyor! Bunları “sosyal-siyasal entegrasyon” olarak almak mümkün ise eğer, evet, bir tür daha geniş sermaye entegrasyonu yönündeki girişimlerden düne göre bugün çok daha ileri düzeyde söz edilebilir. Ancak sermaye ‘entegrasyonu’ndan ezilen bir ulusun ve emekçilerinin özgürlüğü ve hakları yönünde olumlu çıkarımlar yapmak için, herhangi kişi ya da siyasal parti ve örgütün, yalnızca iktisadi-sosyal olgularla fazlasıyla ‘oynaması’ yetmez; günümüz dünyasında giderek şiddetlenen kapitalist tekelci rekabet ve devletler arası çıkar çatışmalarının emperyalist büyük güçler, işbirlikçi yönetimler ve özgürlük için mücadele eden halklar ve uluslar için anlamını da çarpıtması gerekir!
Sermaye entegrasyonu, kapitalist ilişkilerin ‘tabiatı’ gereği, ancak güçlü olanın daha güçsüz olana tahakümüyle mümkün olmaktadır. Soruna buradan bakılırsa, dil-kültür alanındaki iyileştirmelerin daha da ileri boyutlara götürüldüğü koşullarda gerçekleşmiş sayılacağı anlaşılan mevcut “entegrasyon”un Irak ve Suriye’ye; ardından da kurgudaki kadar olanaklı olmaktan uzak görünmekle birlikte “Ortadoğu Konfederasyonu”na doğru genişletilmesi, ancak Türk ve –bir an için olası sayarak belirtilirse– Kürt sermayesinin çıkarına olacaktır. Bu gibi bir “değişim” ve “gelişme”nin bölge üzerindeki emperyalist hegemonyadan bağımsız; ve ABD, AB’nin Fransız-İngiliz emperyalistleri gibi güçleri, Rusya ve hatta Çin’in etki alanı ve pazar mücadelesinden, buna hizmet eden politikalarından azade olarak gerçekleşebileceğini düşünmek ise, gerçeklere göz kapamaktan başka bir şey ifade etmeyecektir. Bölgenin petrol, doğal gaz rezervleri dünya politikasının önemli bir unsurunu oluşturmaya devam ediyor. Günlük üretiminin on milyon varile çıkarılması beklenen Irak petrolleri üzerine kavganın Türk-Kürt ve bölgenin diğer yerli güçlerine terkedilebileceğini düşünmek, kapitalist dünyanın ilişkiler, çelişkiler, çatışmalar ve bunların iktisadi belirleyenleri üzerine düşünmekten vaz geçmek demektir. Söz konusu edilen, Kürtlerin (Türkiye, Irak, Suriye Kürtleri) Türk devletiyle entegrasyonu olduğuna göre, bu entegrasyonu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin uluslararası ve bölgesel ilişkileri, bağlantıları, politikalarıyla birlikte değerlendirmek gerekir. Miroğlu, Kürtlerin bağımsızlığını “Türkiye’nin rızasına bağlı” olarak koşulluyor. Kürt ulusunun mücadelesi ve hakları sorununu Kürt emekçilerinin özgürlüğünden soyutlayarak, salt burjuva sınırlarında, ve bugüne kadar da Kürtlerin ezilen ulus konumunda tutulmaları/kalmalarında büyük bir sorumluluğu bulunan daha güçlü bir burjuva gücünün politikalarına tabi kılıyor. Ona göre, “Türkiye’nin evet demeyeceği bir Kürdistan’ın Ortadoğu’da yaşama şansı bulması çok zor” olduğundan, Kürtler ancak Türk devlet ve hükümetlerinin politikalarına entegre olarak hak sahibi olabilir, kalkınabilir, ilerleyebilirler! Gözleri önünde isyana kalkışmış ve her ne elde edilmiş ise onu ancak can bedeli bir mücadeleyle elde etmiş Kürt gerçeği olmasına rağmen, kimi Kürt politikacısı ve aydınının, halkın/halkların kurtuluş mücadelelerinin gücü ve olanaklarına güvensizlikle, halkları tekelci gericiliğin boyunduruğuna mahküm göstermeleri, talihsizlikten fazla bir şeydir!

ULUSLARIN ÖZGÜR EŞİTLİĞİNE DAYANAN BİR ÇÖZÜM
Orhan Miroğlu’nun seslendirdiği, ancak çeşitli Kürt-ve Türk siyasal kesimleri tarafından da savunula gelen “Türk rızası” sorunu, mevcut güç ilişkilerinden hareket etme gibi bir ‘gerçekçilik’e sahiptir. Ne var ki, toplumsal bazlı sorunlarda güçlerin ve güç ilişkilerinin değişime mahkûmiyeti de bu birincisinden çok daha kesin bir gerçekliktir. Türk devleti ve hükümetlerinin rıza göstermek bir yana, tüm güçüyle ezip etkisiz kılma politikalarına rağmen özerlik, bağımsızlık, federasyon gibi siyasal biçimler altındaki “çözüm tartışmaları”nın yapıldığı koşullara gelinmiştir. Bu kadarı dahi, sömürülen ve ezilenlerin, ezilen ulusun ve halkların mücadelesinin olanaklarına “inanmak” için bir ‘kalkış noktası’ sayılabilir.
Türkiye’nin –daha geniş sahada Rusya’dan sonra– bölgenin kapitalist gelişme düzeyi bakımından en ileri ülkesi olmasının ona, bölgede belirli bir ölçüde ‘söz sahibi olma’ olanakları sağlaması, Kürtlerin siyasal geleceğinin bütünüyle bu iradeye bağlı olduğu düşüncesini doğrulamaz. Kürtlerin siyasal kaderini herhangi bir diğer gücün siyasal şemsiyesine bağlama politikası özgürlükçü bir politika olmadığı gibi, güç söz konusu olduğunda, değişime bağlı olarak ve dünyanın bugünkü gerçekliğinde daha büyük güce sahip olanların “rızası”nın aranmasına da kapı aralanacak, ve “uydu”-“manda” anlayışlarının güç kazanmasının yolu açılacaktır. Bunun Kürtlerin ulusal hak ve taleplerini elde etmelerine bir katkısı da olmayacak, aksine bağımlılık ve hak yoksunluğunun çeşitli biçimleri var olmayı sürdürecektir.
Burada, Türk ve Kürtlerin hak eşitliği temelinde bir siyasal-sosyal –ve de iktisadi– entegrasyonu mümkün olamaz mı sorusu sorulabilir. Böylesi bir ‘entegrasyon’, açık olmalıdır ki, hem teorik hem de pratik olarak mümkündür! Mümkün, ancak koşulludur: koşul, Türk devleti ve hükümetinin, Türkler ile Kürtlerin ulusal tam hak eşitliğine sahip iki ayrı ulus olduklarını kabulle, bunun gerekli kıldığı tüm siyasal, kültürel, sosyal vb. yasal-anayasal değişimleri gerçekleştirerek, bunun pratikte de yaşanabilir olmasının tüm olanaklarını sağlamasıdır. Bu, tartışmasız şekilde bir burjuva çözümü olacaktır. Irak Kürdistanı’nın bugünkü statüsünün Irak “merkezi” yasaları ve Anayasasındaki durumu, yaklaşık olarak böyledir. Miroğlu’nun olmasını “yararlı” gördüğü entegrasyon bu türden bir entegrasyon olacaktır. Kendi içinde ve kapitalist-burjuva çıkar ilişkileri nedenli olarak göstereceği değişim ve üretmesi kaçınılmaz çelişki ve çatışmalar saklı tutulmak kaydıyla, bu türden bir burjuva çözümüne Türkiye Kürtleri başta olmak üzere Kürtlerin ‘rıza göstermeleri’ durumunda, yapılacak olan, bu irade belirleme biçimi/biçimlerinin tanınmasıdır. Ezilen bir ulusun baskıdan arındırılmış koşullarda belirlenecek bir irade beyanı ile kendi geleceğini tayin etmesi karşısında devrimci tutum, bu olacaktır.
Ancak biz Marksistiz, ulusların kaderi sorununu, ulusların ve emekçilerinin özgürlüğü sorunu olarak görürüz. Sermaye entegrasyonunu değil, sermaye egemenliğine ve onun her biçimine karşı işçi sınıfı ve emekçilerin birliğini ve özgürlüğünü savunuruz. Bunun gerçekleştirilmesi için mücadeleyi başlıca görev sayarız. Kürt, Türk, Arap, Zaza ve diğer ulus, ulusal topluluk ve çeşitli milliyetlerden işçi ve emekçilerin sermaye devletlerinin tahakkümünden, boyunduruğundan kurtulmuş bir büyük birliğinin bütün bölge ve giderek tüm ezilenlerin dünya birliğinin oluşturulması için mücadele bizim sorunumuzdur. Miroğlu gibilerinin T. Erdoğan’ın eteklerine yapışarak küçümsemeye çalıştıkları “Gezi sosyolojisi”ne de, bu anlayışımız kapsamında “kafa yormak”tayız! Evet, bizim “derdimiz başka!” Bizim, “Gezi ve Diyarbakır serhıldan (başkaldırı) geleneğini birleştirmek” için yürüttüğümüz çaba da, bu yöndeki düşüncemiz de gizli-saklı değil. Miroğlu bir “giz”i deşifre etmiş olmuyor. Bu ‘siyaset’, Kürt, Türk ve diğer tüm milliyetlerden işçi sınıfı ve emekçilerin, sermaye iktidarının saldırılarına karşı, bu saldırıları püskürterek, demokratik siyasal ve sosyal hakları elde edebilmeleri siyasetidir. Miroğlu’nu ve onunla aynı politikaları savunanları rahatsız eden, bu politikanın Erdoğan’ın başında bulunduğu hükümetin ve partisinin politikalarıyla karşıtlığıdır.
Oysa sınıflı bir toplumda yaşıyoruz ve hayatın her alanına yansıyan karşıtların mücadelesini kaçınılmazlıkla gerekli hale getiren, başka bir deyişle onu doğuran bu toplumun iktisadi-sosyal koşulları, ilişkileri ve olgularıdır. Tam da aynı nedenle, “Türk-Kürt ilişkilerinin yeni bir bin yıla barış içinde evrilebileceği”ni söylemek, kurgusal bir temenniden öteye gitmemektedir. Olabilirlik, evet, bir olasılık olarak belki söz konusu edilebilir. Bu, olamazlığı, olabilemezliği de olası kılar ve kapitalist toplum koşullarında, “bin yıla evrilebilecek” ilişkilerden söz etmek akli ve bilimsel yaklaşımın reddi demektir. Toplumsal koşullar ve ilişkilerin en önemli özelliği değişkenliği, tarihselliğidir. Toplumsal ilişkiler, sınıfların varlığı ve ilişkileri, ulusal farklılıklar temelli gelişmeler statik değil, dinamiktirler. Bugünden bakılarak söylenecekse de, mevcut olguların işaret ettiği çelişkisizlik değil, çelişkilerin varlığı ve işlevli olmalarıdır. Buna, ulusal ezgi politikalarının nedenlediği ulusal karakterli (ezen-ezilen ulus) sorunlar ve çelişkiler de dahildir.
Kapitalizm, sınıfsal, ulusal, cinsel ve diğer türden çelişkileri ortadan kaldıran değil, üreten bir sistemdir. “İsyanın bitiyor olması”ndan söz eden Miroğlu ise, sadece olasılıklardan birini diğer tümünün yerine ikame ederek hakim politikanın “olanakları”nı abartmıyor, bununla birlikte baskı ve sömürü sisteminin yeni isyanları üretmesi olasılığını da yok sayıyor. Mekanizm ve dogmatizmin kulvarında yol alan yazar, halkların olanaklarını değil, sistemin ve güçlerinin olanakları ve gücünü görüyor. Gör(e)mediği ya da bilerek görmezden geldiği ise, kapitalizmin Kürdistan’da da üretici güçlerin gelişmesinin koşullarını var edip olgunlaştırdığı; gelişen üretici güçler ile mülkiyetin özel kapitalist biçimi arasındaki çelişkiyi keskinleştirdiğidir.
Nesnel koşullar bize, ulusal baskı ve eşitsizlik politikalarına karşı mücadelenin sorunlarıyla sosyal kurtuluş mücadelesinin sorunlarının birbirlerine tümüyle dışsal olmadığını; aksine işçi sınıfı ve emekçilerin sermayeye karşı mücadelesinin en önemli sorunlarından birinin de ezen-ezilen ulus ilişkilerinin ulusal tam hak eşitliği temelinde belirlenmesi olduğunu; günümüz koşullarının bunun için mücadeleyi pratik bir sorun olarak ortaya koyduğunu gösteriyor. Kürtlerin özgür iradeleriyle nasıl ve kiminle birlikte ya da kimden ayrı yaşayacaklarına karar verme haklarının pratik karşılık bulması günümüzde esas olarak işçi sınıfı ve emekçilerin sorunudur. Bu sorunun halkların kurtuluşu yönünde çözümünü sağlayacak olan da demokratik özgürlükler için tutarlı mücadeledir. Sermaye ve onun çeşitli biçimler alan/alacak olan yönetimleri altında birleşmeyi; sermaye diktasına entegre olmayı halklar yararına gösterenler ise, –bugün yaptıkları üzere– burjuva devletinin proletarya ve tüm ezilenler üzerindeki diktasına güç vermiş oluyorlar.