“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

KESK kongreleri ve tüzük tartışmaları üzerine

Kamu emekçileri mücadelesinde yıllardır yaşanan sorunların katlanarak arttığı,  emekçilerin birliğinin ve ortak mücadelesinin yeterince sağlanamadığı bir dönem daha geride kalırken, KESK ve bağlı sendikalar genel kurullarını topluyor.
Sendikaların genel kurulları; iki genel kurul arası sürecin değerlendirildiği, nelerin yapılıp nelerin yapılamadığı, alınan kararların ne ölçüde yaşama geçirildiği, dünyada ve ülkemizdeki durum, emekçi sınıfların durumu, örgütlenme sorunları ve yönelimleri gibi tartışmaların yapıldığı   süreçler olarak bilinir. Genel kurul süreçlerinde daha önce alınan kararların mücadelenin ihtiyaçlarına yanıt verip veremediği ortaya konulur ve önümüzdeki dönemin ihtiyaçlarına uygun yeni kararlar alınır.
Nisan ve Mayıs aylarında sendikalar,Temmuz ayında da KESK Kogresi toplanacak. Geçtiğimiz  üç yılın gerek KESK gerekse bağlı sendikaları açısından olumlu geçtiğini söylemek mümkün değildir. Sermayenin ve hükümetin emekçilere, onların ekonomik, sosyal ve siyasal haklarına yönelik saldırılarına yanıt verilememiş, emekçilerin haklarında ve mevcut durumlarında somut bir iyileşme olmadığı gibi, giderek kötüye gidiş de yaşanmıştır. Sendikalarımızın barış ve demokrasi mücadelesinde de üzerine düşen görevleri yerine getirdiği söylenemez. Sermayenin emekçilere yönelik çok yönlü saldırıları, sendikaların bu saldırılara gereken yanıtları güçlü ve etkili bir şekilde verememesinin sorumluluğunu tek başına KESK ve bağlı sendikalara yıkmak, elbette haksızlık olur. KESK ve bağlı sendikalar dışındaki sendika ve konfederasyonların, üye sayıları ve sendikal mücadelenin önünde her dönem neredeyse istisnası olmadan fiilen engel oldukları düşünüldüğünde;  sorumluluklarının  KESK ve bağlı sendikalardan daha fazla olduğunu da söylemek mümkündür. Fakat hem iddiaları, hem kuruluş amaçları, hem de içinde barındırdıkları mücadeleci potansiyel vb. yönlerden KESK ve bağlı sendikalara diğerlerinden daha önemli sorumluluklar ve görevler düştüğü, üyeleri ve dostlarının beklentisinin de bu görev ve sorumlulukların yerine getirilmesi olduğunu söylemek gerekir. Bütün bu konular ve daha fazlası, KESK ve bağlı sendikaların kongreler sürecinde çeşitli yönleriyle değerlendirilecektir.
KESK ve bağlı sendikaların bir kısmı genel kogrelerinde tüzük değişikliklerini de gündemlerine almışlardır. Bu yazıda, tüzük değişikliklerinin içeriği ve tüzük konusundaki önermelerimiz boyutu ile ilgili bir tartışma yürütülmeyecek. Geçtiğimiz genel kurullarda yapılan tüzük değişiklikleri ile ilgili eleştiri ve değerlendirmeler de bütünlüklü şekilde yapılmayacaktır. Çünkü günün ihtiyacı ve sorunu değildir! Üstelik sendikalarımızın içinde bulunduğu durum ve bu durumun değiştirilmesinin, bir tüzük ve tüzükte şu ya da bu değişiklik ve düzenlemeleri yapma sorunu olmadığı kuşkusuzdur.
Bir süredir KESK ve bağlı sendikaları, emekçileri ortak talepler etrafında birleştirme, onların sermayeye ve onun siyasal yürütme organı hükümete karşı örgütlenme ve mücadele merkezi olma konumundan uzaklaşmıştır. Uzaklaştığı oranda da, hem emekçiler hem de hükümet karşısında ciddi anlamda itibar yitimine uğramıştır. Bu durumu aşmak için KESK ve bağlı sendikalarını, yeniden emekçileri birleştirip, onların sermayeye karşı örgütlenme ve mücadele merkezi olarak davranmalarını sağlamak için nelerin yapılması gerektiğini emekçilerle tartışmak, sorunlara emekçilerle birlikte çözümler aramak gerektiği açıktır.
Sendikaların kongrelerinde; işyerlerindeki her statüden ve her düşünceden emekçilerin mücadele birliğini sağlamak, sermayenin ekonomik, sosyal ve siyasal saldırılarını teşhir etmek, işçi sınıfı, emekçiler ve ezilen halklara yönelik saldırıları püskürtmek ve yeni haklar elde etmek, Kürt soununun barış, tam hak eşitliği temelinde çözülmesi için nelerin yapılması ve nasıl bir mücadele stratejisinin  izlenmesi gerektiğinin tartışılması zorunluluktur. Mücadeleyi sadece sendikal kadrolarla değil, bütün emekçilerle birlikte yükseltmek, sendikalarımızı sınıfın örgütlenme ve mücadele merkezi olarak yeniden inşa etmek, emekçilerin hem ekonomik hem de siyasal sorunlar karşısında taraf olabilmeleri için aşağıdan yukarıya bir yenilenme yaratmak yerine, gerek sendikal yapının, gerekse sendikal mücadelenin, emekçilerin ve ezilen halkların temel sorunlarının tüzükte yapılan ve yapılması düşünülen değişiklikler ile çözüleceğini iddia edenler, sendika genel kurullarımızı sendikalarımızın içinde bulunduğu durumu değiştirmeyecek gereksiz tartışmaların kürsüleri haline getirerek bir dönemi daha geçiştirmeyi öngörürlerken, bundan iki genel kurul öncesinde gündeme getirilen tüzük değişikliklerinde olduğu gibi, tüzük ile sendika yönetimlerinin oluşumunu doğrudan ilişkilendirerek, oluşan ya da oluşacak yönetim yapılarının tüzük değişikliklerine onay veren siyasetlerle oluşturmayı bir gelenek haline getirmeyi önlerine koymuşlardır. Bu da, yönetimlere seçilene kadar tüzük değişikliklerine ve alınan kararlara onay verenlerde; kongreler sonrasında sanki tüzük değişikliklerini beraber yapmamışlar ve alınan kararlarda kendi imzaları yokmuş gibi davranmayı, karşı tutum almayı yeni alışkanlık ve gelenekler olarak ortaya çıkarmaktadır. Hatta bu durum, sendikalarımızda, her anlayışın, sendikanın değil kendi gündemini işletmesine, bazı meselelere daha az bazı meselelere daha fazla önem vermesine, kendi anlayışına uygun gördüğü kararları uygulama, uygun görmediğini uygulamama vb. tutumların yaygınlaşmasını kolaylaştıran zemininin güçlenmesini sağlayarak, örgütsel davranış ve tutum birliğini bozulmasını da sağladı.
KESK ve bağlı sendikaların sorunlarının tüzük değişiklikleri ile aşılabileceğinin düşünülmesi  yanıltıcıdır. Yanıltıcı olduğu gibi, sorunların sadece tüzükle ilgili olmadığı ve asıl sorunun, sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarına yanıt verme, bu mücadeleyi veren örgütler olarak sendikaların yeniden emekçilerin birleştiği sermayeye karşı örgütlenme ve mücadele merkezleri olmaları ile ilgili olduğu gerçeğinin açıkça göz ardı edilmesidir. Bugün sendikalarımızın tüzükleri mücadeleyi yükseltmenin, emekçileri birleştirmenin, hakları korumanın ve yeni haklar elde etmenin önünde bir engel teşkil ediyor olsaydı, tüzük değişiklikleri sendikal anlayışlar üzerinden gündeme getirilip sadece onlar tarafından tartışılıyor olmazdı. Tüzükler, mücadeleye ayak bağı olduğu görüldüklerinde, emekçiler tarafından tartışılıp, mücadelenin önünü açacak şekilde ya fiilen geçersiz kılınır ya da genel kurul süreçlerine bırakılmadan tartışılıp değiştirilirdi. Üstelik, sendikalarımızın üyeleri Gezi eylemleri deneyimini yaşamış ve park forumlarına aktif olarak katılıp, katıldıkları forumlarda sendikalarının direniş karşısındaki pasif tutumunu eleştirmiş, bu forumlarda doğrudan demokrasinin nasıl işlediğini görüp yaşamışken, bunu yapma olanakları her zamankinden daha fazla vardı. Sendikalarımızın ihtiyacı bu olsa, emekçi taban, bu iradeyi ortaya çıkarmakta tereddüt etmezdi.

GENEL KURULLARLA BİRLEŞEN TÜZÜK GÜNDEMİ
Genel Kurullar ile tüzük değiştirme gündeminin iç içe ve birlikte gündeme getirilmesi, sendika tüzüklerinin örgütler ve mücadelenin ihtiyaçları doğrultusunda tartışılması ve değiştirilmesini öngörmediği gibi, ittifak ve yönetimlerde olma baskısını hissettirerek, tüzüğü örgütün anayasası, ortak hukuku olmaktan çıkarıp, ittifak yapanların hukuku ve tüzüğü haline getirme tehlikesini de içinde barındırmaktadır. Böylesi bir ortamda yapılacak ve sendikalarımızın dokusunun da değiştirilmesinin önünü açabilecek tüzük değişikliklerinin gündeme getiriliş biçimi anti demokratik bir nitelik taşırken, tüzük tartışma ve değişiklikleri, emekçilerin ihtiyaçlarına değil, sendikaların içindeki siyasal anlayışların ihtiyaçlarına uygun değişikliklerdir. Bu açılardan bakıldığında, tüzük değişiklikleri dayatma tutumu, örgütün üyelerinin tartışmaların dışında bırakılmasını ve örgütün sahibi olan emekçilere pasif ve seyirci konumu öngördüğü için demokratik de, etik de değildir. Tüzük değişikliklerinin ve yönetimleri oluşturma süreçlerinin birlikte yürümesi; niyet ne olursa olsun, tüzük değişikliklerinin seçimli genel kurullarda yapılmamasını savunan anlayışlara yönelik örtük bir şantajı da içinde barındırır.
Üç yıl önce yapılan genel kurullarda, büyük iddialarla ve ittifak baskılanması ile yapılan tüzük değişikliklerinin ne sendikalarımıza, ne de kamu emekçileri mücadelesine somut bir katkısının olmadığı ortadadır. Yine aynı şeyi tekrar edip farklı sonuçlar beklemek, nafile bir çaba ve deneyimden öğrenmemektir. Her seferinde aynı şeyleri yaparak farklı sonuçları beklemenin, tekrar tekrar aynı yanlış adımları atmanın kimseye faydası olmadığı gibi, bunu, ne sendikalarımıza, ne de  emekçilere yaşatmaya kimsenin  hakkı da yoktur. Geçen dönem tüzüğü değiştirenlerin en önemli iddiası, karar organlarını “demokratikleştirme” ve “genişletme” adına oluşturdukları “meclisler” di. Yöntem yine aynı olmuştu. Sendikalarda ana kitlenin tartışmadığı, müdahil olmadığı, yukarıdan, “ittifak hukuku”na dayanarak örgüt hukuku değiştirilmiş, bunun da, örgütün derdine deva olacağı iddia edilmişti! Yukarıda eleştirilen yöntemle yapılan tüzük değişiklikleri ile oluşturulan yapay “karar organları” nın, emekçilere yönelik en önemli saldırılar gündeme geldiğinde ve barış ve demokrasi meselesinde, toplan(a)maması ve toplandığında da sürece müdahale edecek karar Al(a)mamasının, açıklanabilir hiçbir yanı yoktur.
Bir diğer gerçek, genel kurullara sıkışmış ve ittifak olma hukuku işletilerek yapılan tüzük değişikliklerine oy veren delegelerin, nelerin değiştiği, bu değişikliklerin nelere yol açacağı konularında bile yeteri kadar bilgiye sahip olmadıkları, bu bilgileri edinmeye fırsat bulamadıkları, kendilerine bu fırsatın tanınmadığıdır. Bu, hem tüzüklerdeki çelişkilerden, hem de değişikliği yapanların bir kısmı tarafından sonradan yapılan değerlendirme ve eleştirilerden ortaya çıkmaktadır. Tüzük değişiklikleri, sendika üyelerinin ana gövdesinin isteği ve iradesi olarak ortaya çıkmadığı sürece, genel kurullarda siyasetlerin yaptıkları ittifakların gölgesinde ya da gönülsüz kabullenmelerle yapılmaktadır. Son yapılan genel kurullardaki (anadil ve çeşitli teknik düzenlemeler dışında) tüzük değişikliklerinin; karar mekanizmalarını genişletme iddiası olsa da, bunun tamamen şekli olduğu; karar alma süreçlerinin, örgüte içinde, örgüt tarafından verilmiş sorumluluğu olmayan, çeşitli siyasetlerin kadroları ile sınırlandırıldığı ortaya çıkmıştır. Eğitim Sen ve KESK genel kurullarında geçtiğimiz dönem yapılan son değişiklikler, “sendikal demokrasi”nin sendika içindeki siyasetlere, hatta onların da bir kısmına indirgediğini göstermiştir. Bu açıdan bakıldığında, yönetimlerde olma baskılanması ortamında yapılan ve sendika içindeki siyasetlerin yönetimde olup olmamasına göre tutumlarını belirledikleri tüzük değişiklikleri; sendikalarımızı, emekçilerin mücadelesini ileriye taşımak yerine geriletmiş, meseleyi sonradan duyan ve tartışan üyenin de sendikalara olan güveninin iyice azaldığı durumların yaşanmasına neden olmuş, bu durumdan en büyük zararı yine sendikalarımız görmüştür.

SENDİKALAR VE TÜZÜK DEĞİŞİKLİKLERİ
Tüzükler örgütlerin anayasasıdır, temel sözleşmesidir. Tüzükler yapılırken ya da tüzüklerde örgütün geleceğini ilgilendiren değişiklikler yapılırken örgüt içi demokrasinin işletilmesi gerekir. Ayrıca sendikaların emek ve demokrasi mücadelesini yürütürken demokrasiye en çok ihtiyaç duyan örgütler olmaları, üyeleri için bir okul görevi görmeleri ve bileşimleri bakımından siyaseten homojen olmamaları münasebetiyle tüzük değişikliği gibi önemli karalar alınırken örgüt içi demokrasinin sonuna kadar işletilmesi, bu örgütlerin doğası gereğidir. Burjuva demokrasilerinde  bile yönetenler, anayasalarında değişiklik yapmak istediklerinde, önce halkın değişikliğe ihtiyaç hissetmesini sağlar, sonra halkı ikna etmek için bir dizi tartışma, tartıştırma yürütür-yürüttürür. Belli bir olgunluğun oluştuğunu, halkta ikna durumunun olduğunu düşündüklerinde de temsili organlarında son şeklini vererek değişikliği yaparlar. Eğer değişiklikler temsili organlarda belli bir oy oranına ulaşmazsa, halka başvurulur. Halktan oy alabilmek için yapılan ya da yapılmak istenen değişiklikleri herkes kendi cephesinden anlatıp tartışır (burada halka anlatılanların doğru olup olmamasından, emekçilerin siyasal örgütlerinin karşılaştığı yasaklardan vb. bağımsız tartışılmaktadır). Karşısında olanlar karşı görüşlerini, taraf olanlar neden taraf olduklarını gerekçeleri ile birlikte tartışırlar. Bu açıdan bakıldığında bile, sendikalarda tüzük değişikliklerinin, siyasi grupların bir kısmının uzlaşması ve ittifak hukuku çerçevesinde tartışılarak, ama emekçilerin ve sendikanın ihtiyaçları göz önünde bulundurulmadan yapılmasının  demokratik olduğunu söylemek mümkün değildir.
Olması ya da yapılması gereken, tüzükte sorun olarak görülen ya da mücadelenin ihtiyaçlarını çözeceği düşünülen değişikliklerin, işyerlerinden başlayarak, en geniş emekçi kesimlerin tartışmasına açılması ve onların eleştiri ve önerileri doğrultusunda belirlenmesidir. Bu yapıldığında, üyeler bilgilenir, tartışır, öneri sunar, katılır ya da katılmaz, fakat değişiklik sürecinin içinde olur. İşyerlerinden süzülüp gelen görüşler, şubelerde ağırlıklı görüş veya ağırlıklı olmayan görüş olarak karar haline getirilir ve merkeze taşınır. Merkez de, buna uygun olarak, tüzük kurultayını toplar ve çoğunluk kararlarını uygular. Böylece, üyeler, hem örgütün sorunlarını bilir ve ilişkilenir, hem de bu sorunların çözümü için aktif olarak fikir üretir. Yapılan ya da yapılmak istenenleri özümser. Bu, üyeler için iyi bir eğitim çalışması gibidir. Aynı zamanda, üyelerde bilinç sıçramasına da neden olur. Örgütü ve mücadeleyi daha ilerden sahiplenen, işe katılan üye sayının  çoğalmasını sağlar. Bu anlamıyla da nitel ve nicel büyümeye sebep olur.
Sendikaların örgütsel ve tüzüksel sorunlarının tartışılıp bir sonuca ulaşılması konusunda siyasal anlayışların konumu elbette pasif değil aktif olmalı, ancak uygulanacak yöntemin işyerlerinin ve yerelin istek ve beklentileri ile çatışmaması esas alınmalıdır. Sendika içindeki siyasal anlayışlar, kendi düşünceleri çerçevesinde bir faaliyet yürüterek, örgütsel sorunların çözümü konusundaki fikriyatlarının kitleler tarafından benimsenmesi ve konu ile ilgili savunduklarının kitlelerin önermeleri olması için çabalarlar. Bunun için çeşitli düzeylerde faaliyet yürütürler. Bu süreç siyasal anlayışlar açısından bir öğretme ve öğrenme süreci olarak işler ki, bu da sendikal anlayışları hem güçlendirir, hem de diri tutar. Siyasetlerin, sendikalarda güçlü olması isteniyorsa, bu durumun böyle ele alınması gerekmektedir.
Tüzük değişiklikleri gibi önemli ve hassas konularda sendikal anlayışların tutacağı yer; kendi düşünceleri doğrultusunda karar verip gerçekleştirme ve bunu kitlelere dayatmak olmamalıdır. KESK ve bağlı sendikalarda örgütsel ve tüzüksel sorunları kavrayış ve ele alış süreci son dönemlerde ters yüz olmuş durumdadır. Dayatma oluşu bir yana, sendikalarımızda yapılan ve yapılmak istenen tüzük değişiklikleri ile sendikalardaki emekçi dokusu bozulmaya çalışılmaktadır. Sınıf örgütleri olan sendikaların, bu özelliğinden arındırılıp; toplumun tüm kesimlerini kapsayan “toplumsal hareket” olarak örgütlenmesini ve emekçilerin birleşme ve mücadele örgütü olmaktan çok “sivil toplum örgütü”, “muhalefet örgütü” olmasını savunanlar, oluşturmaya çalıştıkları yeni gövdeye uygun bir elbise dikmeye çalışıyorlar. Kendilerinin siparişi ile dikilen elbiseyi, emekçilere ve onların sınıf örgütü olan sendikalara giydirmeye çalışıyorlar. Bu elbisenin emekçilere ve mücadelenin ihtiyaçlarına uygun olup olmayacağı, emekçilerin ezbere dikilen kendilerine yabancı  bu elbiseyi giyip giymeyeceği, giyecekse de nasıl giyeceğini bilip bilmemesi önemsenmiyor. Sonra ne oluyor?
Elbise dikilip emekçilerin bu dikilen elbiseyi giymeleri istendiğinde, ya elbise emekçilere dar gelmekte, ya emekçiler elbiseyi giydiğinde elbise onları dış etkilerden koruyamamakta ya da emekçiler elbisenin içinde sıkışıp kalmaktadır. Kısacası dikilen elbise emekçilerin dokusuna yabancıdır ve onlara dar gelmektedir. Elbise emekçilere giydirildiğinde, emekçiler; dar gelen ve ne işlerine yarayacağını bilmedikleri elbiseyi üstlerinden hiç tereddüt etmeden çıkarıp atmaktadırlar. Yani dikilen elbise, bazen, ne emekçilerin, ne de dikenlerin işine yaramamaktadır. Emekçilerin giymek istedikleri elbiseyi kendi ihtiyaçları doğrultusunda tarif etmeleri ve elbisenin de ona göre dikilmesi durumunda; dikilen elbise, onu dış etkilerden yeteri kadar korumasa da, kendisi böyle bir tercihte bulunduğu için, elbiseyi ihtiyaç duyduğunda değiştirmesi ve dönüştürmesi de yine kendi elinde olmaktadır. Bugün yapılmak istenen; emekçilerin haberi olmadan, onlar tarafından yeterince tartışılmadan, onlarda istek oluşturmadan, onlara yabancı gelen bir elbiseyi dikmekle aynı şeydir! Aynı şey daha önce yapılmış, olumlu bir sonuç alınmamıştır.

SONUÇ
KESK ve bağlı sendikalarının bugün içinde bulunduğu durumdan çıkması sorunu tüzük maddelerinin bazılarının değiştirilmesiyle ilgili değildir. Esas olan; emekçilerin sendikada birleştirilmesi ve mücadeleye seferber edilebilmesi için sendikal süreçlere ne denli katılımlarının sağlandığı, bu nedenle örgüt içi demokrasinin ne kadar işletildiği, işyeri temsilciliklerinin ve işyeri üye gruplarının karar aşamalarına ne kadar katıldığı, sendika mekanizmalarının mücadeleci bir sendikal çalışma ve örgütlenme için ne kadar çalıştırıldığının sorgulanması, sonuçlar ve görevler çıkarılması ve buna uygun tutumların alınmasıdır.
Biçim olarak, tam da merkez kongreleri arifesinde (tüzük değişikliği, şube kongreleri öncesinde gündeme gelmiş,  seçimler nedeniyle şubelerde pek gündem olamamıştı) tüzük tartışmalarının bu biçimiyle gündeme gelmesi anti-demokratiktir ve sendikal demokrasi açısından doğru da değildir. Sendikalarımızın mücadele etmesinin, kamu emekçilerinin çoğunluk örgütü haline gelmesinin, ekonomik mücadeleyi de demokrasi mücadelesini de hakkı ile yapmasının önünde tüzüksel engeller varsa, gerekli olduğu ileri sürelecek değişiklikler, kongre sürecinden sonra ele alınmalıdır.
Sendikalarımızda tüzük değişiklikleri yapılacaksa; hazırlığı iyi yapılmış bir çalışma üzerinden yapılabilir. Önceden değiştirilmesi öngörülen maddeler bütün üyelere gönderilir. İşyeri işyeri toplantılar yapılarak, üyeler tarafından tartışılır. Tartışmalar üzerinden işyerlerindeki emekçilerin önerileri olgunlaştırılır. Bütün işyerlerinde böylesi tartışmalar üzerinden örgütte çoğunluk görüşü haline gelmiş önerilerden oluşan değişiklikler, bir tüzük kongresinde tüzük maddeleri haline getirilir. Böylesi bir yöntemle yapılacak tüzük değişiklikleri ile, en geniş üye eğitimini, üyelerde bilinç sıçramasını, canlı, tartışan ve fikir üreten bir örgütsel yaşamı, aynı zamanda mücadeleci bir sendikal yapıya dönüşüm yolunda somut adımların atılmasını sağlayabiliriz.