“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Kalıcı kardeşlik için daha yoğun mücadele

3 Kasım seçimlerine Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu adı altında katılan platformun temel sloganlarından biri KARDEŞLİK oldu. Seçim kampanyası süresince platformun sözcüleri, adayları, propagandacıları platformun diğer taleplerinin yanı sıra kardeşleşmeye özel bir vurgu yaptılar, emekçileri birliğe, ortak, birleşik mücadeleye çağırdılar. Hiç şüphesiz bu çağrılar emekçi yığınlar içinde önemli bir yere oturdu. Yıllar süren ve halkın tepesine burjuvazi tarafından bir karabasan gibi çökertilen şoven, ırkçı propagandaların, kışkırtmaların ardından emekçilerin kararlı ve cesur sesi olarak ülkenin dört bir yanında, demokrasi mücadelesinin bayrağı olarak dalgalandı. Bu anlamda da, Emek-Barış-Demokrasi Bloğu, seçim bildirgesinde yer alan, IMF, savaş karşıtlığı, iş, aş, talepleri, yoksulluğa, özelleştirmelere, kaynakların yağmalanmasına karşı, bir dizi demokratik hak ve özgürlüklerin genişletilmesi istemine kadar genişlik arz eden taleplerin yanı sıra kardeşlik çağrıları ve bunun en içten ve en üstten vurgulanmasıyla seçimlere katılan diğer bütün partilerden farklılaştı. Emek-Barış-Demokrasi Bloğu emekçiler arasında ciddi bir heyecan, geleceğe dair yeni bir umut yarattı. Bu bakımdan seçim sonuçlarının sadece alınan oylar üzerinden değerlendirilmesinin son derece dar olacağı ve önümüzdeki döneme ilişkin görevlerimizin gözden kaçırılmasına yol açacağı ortadadır.
Türkiye politik yaşamında geride bırakılan sürece göz atıldığında son derece önemli, inişli çıkışlı ve zor dönemlerden bu günlere gelindiği, son birkaç yıl içersinde bile son derece hızlı bir değişim olduğu görülecektir.
1999 genel seçimleri Türk milliyetçiliğinin, şovenizmin, ırkçılığın en yoğun biçimde işlendiği, bu propagandaların kitleler içinde en yoğun biçimde yaşandığı dönemlerden biri olma özelliğindedir. Nitekim 99 seçimleri Türkiye politik arenasında yer alan biri sağ, diğeri sol etiketli iki parti, DSP ile MHP'nin ilk iki sırayı paylaştığı ve büyük bir oy desteği sağladığı seçimler olmuştur. Bu her iki parti de en uçtan milliyetçi, şoven propagandaya dayanmışlar, geride kalan acılı, kanlı süreci kendilerine dayanak yaparak, milliyetçiliği, şovenizmi en köklü biçimde pompalamışlardır. Hiç şüphesiz, yaşanan sürecin, burjuvazinin bu süreci kendi çıkarları, egemenliğinin sürmesi doğrultusunda kullanması, Türk'ü Kürt'e karşı sürekli kışkırtması, bu sonucu hazırlamıştı. Kürtlerin, ana dillerini özgürce kullanma, kültürel haklarını yaşama ve yaşatma gibi en masum istekleri bile " bölücülük", "yıkıcılık" yaygaralarıyla boğulmaya çalışılmış, bununla birlikte ülkede emekçilerin ekonomik, sosyal talepleri dahi bu gürültüye bağlanarak, işçilere, emekçilere "sağduyu", "fedakârlık" çağrıları yapılmıştır. Öyle bir noktaya getirilmiştir ki, emekçilerden gelen toplu sözleşme, ücret yükseltilmesi talepleri bile ülkedeki yaşanan durum gerekçe gösterilerek geri çevrilmiş, neredeyse bu hakları talep edenler "bölücülerle" aynı yolda yürümekle, devlet, millet düşmanlığı ile özdeşleştirilmiş, böylece yoğun biçimde işlenen "bölünme paranoyası" emekçi halk hareketinin geri püskürtülmesinin dayanak noktası haline getirilmiştir.
Her gün büyük cenaze törenleri, TV’lerden, yazılı basından durmaksızın kusulan zehir, futbol maçlarına kadar taşınan şoven propaganda, üniversitelerde YÖK aracılığıyla sürdürülen kampanyalar vs. 99 seçimlerinin galibi bu iki partinin değirmenine taşındı.
Ancak aradan geçen yaklaşık üç yıl gibi pek de uzun sayılamayacak süreye karşın geçen seçimin galibi, oy toplamları yüzde kırkları bulan bu iki parti, 3 Kasım seçimlerinde büyük bir oy kaybıyla yüz yüze gelerek, yüzde kırklardaki oy oranları barajı bile aşamayacak seviyeye geriledi. Bu seçimlerin genel değerlendirilmesinde bu konunun mutlaka hesaba katılması gerekir.
Hiç şüphe yok ki bu sonuçta birbiriyle ilintili birkaç faktör birden rol oynamıştır. Her türlü baskıya, zorbalığa, yok sayılmaya karşın Kürt ezilenlerinin mücadelesi büyüyerek sürmüş, kendini somut bir gerçek olarak egemenlere dayatmıştır. Hiçbir baskı, terör ve zorbalığın, inanan bir halkı yok etmeye gücünün yetmediği bir kez daha görülmüştür. Dolayısıyla halkın mücadelesi filiz vermiş, egemenler bir halkın varlığını istemeden, nefretle de olsa kabullenmek zorunda kalmışlardır. Bunun sonucunda Kürtlerin varlığı zorlanarak, değişik dolaylı yollara başvurularak da olsa kabullenilmiş, şimdilik son derece güdük ve sınırlı da olsa Kürt dilinin kullanımı, tanınması yasal zemine kavuşmuştur.
Yine idam cezasının kaldırılması, ortamın yumuşamasında, gerginliğin azalmasında önemli bir yer tutmuştur.
Bir başka faktör olarak da, büyük milliyetçi söylemler, Vatan-Millet-Sakarya edebiyatıyla işbaşına gelen DSP ve MHP'nin hükümet süresinde IMF ve benzeri emperyalist kuruluşlar önünde süt dökmüş kediye dönmesi, kuyruğunu kıstırıp efendilerin önünde el pençe divan durması, halkın ve ülkenin çıkarlarını bir çırpıda emperyalist tekellere sunmalarıdır. Elbette tüm bunlar halkın gözünden kaçmamış, büyük itibar kaybına uğrayan bu partilerin sözleri, vaatleri inandırıcılığını yitirmiştir. Bunların itibar kaybetmesi, bir anlamda milliyetçilik ve şovenizmin itibarının nispeten zayıflaması sonuçlarını getirmiştir.
Ayrıca yasak ve sınırlandırmaların gevşemesine, anadil, kültürel hakları tanınması yolunda çok küçük adımlar atılmasına karşın, egemenlerin, siyasi otoritenin ve bu iki milliyetçi partinin söylediği gibi, ne "bölücülük" azmış, ne halklar arasında savaş çıkmıştır. Tersine hak ve özgürlüklerin genişlemesi normal yaşama dönüşün adımlarını hızlandırmıştır.
Yaşananlar ışığında bir kez daha açıkça görülmüştür ki, ezen ulus ayrıcalıkları, ezilen ulusun baskı altında tutulması, yasaklar, baskılar, halklar arasındaki kardeşleşmenin düşmanıdır. Uluslar ne kadar özgür olur, ezen ve ezilen ulus arasındaki ayrımlar ne kadar ortadan kalkar, eşit haklar sağlanırsa milliyetçiliğin, şovenizmin cephaneliği o denli daralmaktadır. Ulusal sorunların çözümüne gidildikçe, ulusal önyargılardan arınmış emekçi yığınların sınıfsal mücadeleye katılımı o denli kolaylaşmaktadır.
Öte yandan, kapitalist üretim ilişkileri gelişip, feodal üretim biçimi yerini kapitalist üretime bıraktıkça ülkenin geçmişine damgasını vuran köylü toplumuna özgü muhafazakâr, babadan oğla geçen siyaset tarzı da değişmektedir. Son yıllarda her seçimde hükümetlerin değişmesi, bir önceki dönemde en yüksek oyu alanın diğer seçimde gerilere düşmesi, toplumsal yapıdaki bu değişimin sonuçlarındandır. Halk artık kendisini cezalandıranlara dersini vermektedir. Henüz sistem partileri arasında da olsa değişim isteğini göstermektedir. Halkın değişim isteğini sistem partileri arasındaki bir değişimden çıkartma, kendisini acılara, yokluklara, köleliğe mahkûm eden kötülüklerin asıl kaynağı kapitalist sistemi cezalandırmaya götürme, ezilenleri kendi politikalarına yöneltme görevi ise, işçi sınıfının politik partisinin ve bu ideolojiye inanmış parti fonksiyonerlerinin görevidir.
Ve elbette seçime birlikte bir güç yaratarak katılan Emek-Barış-Demokrasi Bloğu'nun varlığı, Türk ve Kürt emekçilerinin birlikte mücadelesinde atılmış ileri bir adım olarak, kardeşleşmeyi kolaylaştırıcı, gerginlikleri azaltıcı önemli bir işlev görerek, milliyetçi, şoven propagandaların etkisizleşmesinde etkin bir rol oynamıştır.
Seçim sonuçlarının objektif bir değerlendirmesinde tüm bu faktörler hesaba katılmalıdır. Aksi takdirde sadece alınan oy üzerinden yapılacak değerlendirme, birliğin kısa zaman süresine karşın elde ettiği kazanımları, ezilenler arsında yarattığı olumlu havayı, geleceğe dair büyüyen umutları görmezden gelmek olacaktır. Bu ise halka, halkın duygu ve düşüncelerine sırt çevirmektir.

KARDEŞLİK ÇABALARI HENÜZ İŞİN BAŞINDADIR
Tüm bu olumlu gelişmelere, kısa zamanda yaşanan ilerlemelere rağmen, Türk-Kürt ezilenlerinin kardeşliğinin son derece sağlam ve kalıcı temellere oturtulduğunu, artık bir daha eskiye dönüş olamayacağını, önyargıların tamamen kırıldığını, halklar arasındaki güvensizlik tohumlarının bir daha yeşermemek üzere kurutulduğunu, gerçek anlamda kardeşliğin inşa edildiğini söylemek olanaksızdır. Geleceğe ilişkin planlar ve hedeflerin bu işin başarıyla tamamlandığı varsayılarak yapılması hayali şatolar kurmaktır.
Evet, bir daha tekrarlamak gerekirse, kardeşleşme yolunda son yıllarda yaşanan acılı, sancılı sürecin ardından son derece ileri adım atılmıştır. Bu adımın toplumun değişik katmanlarında küçümsenmeyecek etkisi olmuştur. Ancak henüz yolun başıdır.
Her şeyden önce yılların yarattığı birikimlerin, ekilen güvensizlik tohumlarının, ön yargıların bir ay gibi kısa bir sürede yok edileceğini düşünmek boş hayal kurmaktan başka bir şey değildir.
Kaldı ki ön yargıları, güvensizlik ortamını yaratan nedenler henüz tam anlamıyla ortadan kalmış değildir. Ezen ulusa tanınan dil, kültürel hakları kullanma vb. imtiyazlar son bulmamış, ezen ve ezilen uluslar arasında eşit hak ve özgürlüklere dayanan demokratik ortam kurulmamıştır. Bölgesel eşitsizlik ve adaletsizlik tüm haşmetiyle varlığını sürdürmektedir. Hala Kürtçenin sınırsız ve engelsiz kullanımı sağlanmamıştır. Kürtçenin varlığı hala anadil olarak kabullenilmemektedir. Siyasi otorite Kürtçe yayını RTÜK vasıtasıyla TRT'nin tekeline bırakmış, TV’de haftada iki saat, radyoda haftada dört saatle sınırlamıştır. Siyasal iktidar hala Kürtçeyi anadil olarak görme yerine, sofrada çeşni olarak görme ve öyle yansıtma düşüncesindedir. Koruculuk sistemi sürmekte, köylere dönüş engellenmektedir. Fiili OHAL uygulamaları devam etmekte, yasalar bölgeden bölgeye değişmektedir. Bunlar gibi daha pek çok sorun sıralanabilir. Ve şu kabul edilmelidir ki, ulusal ayrıcalıklar ortadan kaldırılmadıkça, imtiyazlar, kardeşleşmenin önüne döşenen mayınlardan farklı olamayacaktır. Kardeşleşmenin tam olarak gerçekleşebilmesi, yolun bu mayınlardan temizlenmesine bağlıdır.
Ulasal sorunların çözümünde ileri adımlar atılmadıkça her iki tarafta da milliyetçi duyguların gelişiminin ortamı her zaman hazır olacaktır. Ulusal sorun çözülmedikçe, halkların sınıfsal talepleri uğruna mücadeleye katılmasında engeller oluşacak, güçlü ve özlenen düzeyde birleşik emek hareketinin yaratılmasında güçlüklerle karşılaşacaktır.
Bu sorunun çözümünün birinci dereceden muhatabı ise ezen ulusun işçi ve emekçileridir. Ancak ezen ulusun işçi ve emekçileri, devrimcileri, ezilen ulusa mensup sınıf kardeşleri için mücadeleye katıldığı oranda, ulusal ayrıcalıkların kaldırılmasını, imtiyazların sona ermesini, ezilen ulusun tıpkı kendileri gibi anadilden, kültürel haklarının kullanımına kadar tam özgürleşmesini, serbestliği savundukları ve mücadele ettikleri oranda güvensizlik ortamı yerini güvene, ayrılıklar dayanışmaya, birlikte mücadeleye bırakacaktır. Unutulmamalıdır ki, başka bir ulusu ezen ulus özgür olamaz.
Seçim kampanyası süresince özgürlük, eşit haklar talebi ağırlıklı olarak Kürt ezilenlerinden gelmiştir. Miting meydanlarında ağırlık Kürt ezilenlerindedir. Elbette Kürtlerin kendi haklarını istemesinden doğal bir şey olamaz. Ancak, Kürt ezilenlerinin özgürlük, eşit hak talepleri esas olarak Türk işçisi ve ezilenlerin talebi haline gelmedikçe ezilenlerin birliğinin ve gerçek anlamda kardeşleşmenin sağlam temellere oturması güçleşecektir. İşçi sınıfı ve emekçiler ulusal boyunduruklardan kurtulmak zorundadır.
Bu yüzden de işçi sınıfı partisine ve militanlarına düşen görev, Türk işçileri ve ezilenleri arasında yoğun bir aydınlanma ve kardeşleşme temelinde aydınlatma faaliyetinin sürdürülmesi, onların eşit haklar, özgürlükler mücadelesine kazanılmasıdır.
Seçim kampanyası döneminde pek çok olumluluğa karşın, özellikle bu konuda yeterli bir faaliyetin sürdürülmediği kabul edilmelidir. Bu konuda yeterince canlı bir aydınlatma faaliyeti yürütülmemiş, yeterince cesur ve atak davranılamamıştır. Genel bir kardeşleşme edebiyatı yapılmış, ancak kardeşleşmenin nasıl olacağına dair ayrıntılara girilmemiştir. Burjuvazinin geçmişte yarattığı şoven hava bunda etkili olmuş, tabir-i caizse "kaçak güreşilmiştir". Sanki bu sorun sadece Kürtlerin bir sorunuymuş gibi, sorun daha çok Kürtler arasında dillendirilmiştir. Oysa işçi sınıfı davasına gönül vermiş, kendi kurtuluşunu işçi sınıfının kurtuluşuna bağlamış tüm devrimcilerin, ileri işçilerin asıl görevi, bu propaganda ve aydınlatma çalışmasını ezen ulusun işçileri, ezilenleri arasında sürdürmeleridir. Türk işçi ve ezilenleri bu konuya ne kadar çok kazanılırsa, Kürt ezilenlerinin dil, kültürel haklarının özgürce ve sınırsız kullanımına ne kadar güçlü biçimde sahip çıkarlarsa milliyetçiliğin, şovenizmin etkileri o kadar çok kırılacak, tüm ezilenlerin politik mücadeleye, sınıfsal talepler için mücadeleye katılımları o denli kolaylaşacaktır. Şu asla akıllardan çıkartılmamalıdır ki, demokrasi mücadelesine, demokratik talepler uğruna mücadeleye kazanılamamış işçi sınıfının siyasal iktidar mücadelesine kazanılacağını sanmak çok safça bir düşüncedir. Gerçek anlamda demokrasi mücadelesinin gerekleriyle donatılamamış işçi sınıfının bilinci devrimci bilinç değildir.
Oysa yazının girişinde de gösterilmeye çalışıldığı gibi, koşullar ve ortam toplumsal yapıdaki milliyetçi, şoven etkilerin geçmişe göre nispeten kırılması, en azından hayır hah bir tutumun yaygınlaşması, işi kolaylaştıran bir faktör olarak değerlendirilmeliydi. Ancak kafalardaki sınırlar, kitlelere mal edildi. Kendi ruh hali, kitlelerin ruh halinin yerine geçirildi. Hiç şüphe yok ki, burjuvazinin yıllardır yaptığı ve yerleştirmeye çalıştığı milliyetçi, şoven propagandanın yığınlarda yarattığı etkinin kendiliğinden yıkılmayacağı açıktır. Milliyetçi, şoven etkilerin, önyargıların, güvensizliklerin bir çırpıda aşılamayacağı, önümüze ciddi anlamda zorlukların çıktığı da açıktır. Ama zaten işçi sınıfı davasının savunucuları, parti kadroları bu zorlukları aşma göreviyle yola çıkmamışlar mıdır? Kendilerinin varlık nedenleri sadece bu konuda değil, öne çıkan bütün zorlukları aşmak değil midir? Zorluklar bahane edilip, her engelde geri çekilinecekse, zararsız yollar keşfedilmeye çalışılacaksa, kendine bir takım payeler yüklemenin manası nedir?
Halkın karşısına çıkıp biz birleştik, kardeşliği kuruyoruz demekle kardeşlik kurulmaz. Sorun, kardeşliğin ezilen halklar arasında kurulmasıdır. Kardeşlik talebinin zorunlu bir ihtiyaç olarak halk yığınları arasında güçlenmesi ve talep olarak ileri sürülmesidir. Yoksa birçok insan bu söylendiğinde, "biz zaten kardeşiz, arada bir düşmanlık yok, hepimiz bu vatanın evladıyız" demektedir. Ancak söz anadile, kültürel haklara gelince, bunları istemek kardeşliği bozmak olarak kabul edilmektedir.
Burjuvazinin kardeşlik anlayışı, "küçük kardeş"in "büyük ağabey" için çalışıp, onun sözünden dışarı çıkmaması, kendisi için bir şey istememesidir. "Küçük kardeş" azıcık ağzını açtı mı, "büyük ağabey" suratını asmakta, eline sopayı alıp bağırmaktadır: "Kardeşliği bozuyorsun!"
Görev, sabahtan akşama kadar "kardeş olduk" diye bağırmak değil, gerçek kardeşliğin nasıl olacağını anlatmaktır. Bunun ne kadar kolay veya zor olacağını belirleyecek olan ise, koşullara, bulunulan bölge emekçilerinin yapısına uygun usta ve bilinçli bir propaganda ve aydınlatma çalışmasının yürütülmesi olacaktır. Elbette bu "ustalık!", "bizim oralarda bunun koşulları yok"a gitmemelidir.
Seçimler bitti. Ama sınıf mücadelesi sürüyor. Seçim döneminde önceki zamanlara göre yoğunlaştırılan kardeşlik propagandası sadece bir başlangıç olarak kabul edilmeli, faaliyetlerden dersler çıkartarak, eksikliklerimizi açık yüreklilikle görerek, artık daha yoğun ve cesur biçimde sürdürülmelidir.
Çünkü milliyetçilik burjuvazinin emekçi yığınlara karşı kullandığı son derece önemli ve etkin bir silahtır. Bizim gibi ülkelerde burjuvazi, halkı korkutarak, "öcüler" göstererek yönetmektedir. Burjuvazi yığınları şaşırtmak, bölmek, etkilemek, kendi peşine takmak, dikkatleri başka noktalara çekmek gibi nedenlerle elinin altında değişik dönem ve ihtiyaçlarda kullanabilmek için her zaman "iç ve dış düşman" bulundurur. Zaman zaman ihtiyaca göre biri veya bir kaçı devreye sokulur.
Önümüzdeki sürecin burjuvazi açısından Kürt düşmanlığının, Türk şovenizminin yeniden kışkırtılmaya başlanacağı bir dönem olması olasılığı büyüktür. ABD, Irak işgali hazırlıklarını yoğunlaştırmıştır. Bu kez Irak'ta kalıcı olabilme peşindedir. Bunun için asker sevkıyatından, gerekli üslere, lojistik desteğe kadar yoğun bir hazırlık içindedir. Katar'dan, Kuveyt'e, Bahreyn'den Ürdün’e kadar Ortadoğu'daki pek çok ülkede üsler kurmakta, var olanları güçlendirmekte, bir dizi ülkeyi kendi ihtiyaçları doğrultusunda harekete geçirmekte veya harekete geçmeye zorlamaktadır.
ABD'nin işgal planlarında en büyük rol biçtiği ülkelerden birisi Türkiye'dir. Olası bir Irak işgal harekâtını Türkiye olmadan ABD'nin başaramayacağı bizzat konuyla ilgili Amerikalılar tarafından dile getirilmektedir. Türkiye'nin bu savaşta yer almasının, geçmişteki Irak savaşından da dersler çıkartan ve olumsuz deneyler yaşayan Türkiye halkının tepkisiyle karşılaşacağı anlaşılmıştır. Her ne propagandayla olursa olsun halkın Türkiye'nin ABD'nin yanında savaşa sürüklenmesini desteklemediği ortadadır. ABD çıkarları doğrultusunda savaşa katılıma halkı ikna edici bir pozisyon yaratma peşinde olan siyasal iktidarın, "Kuzey Irak'ta Kürt devleti kurulacak, biz bölüneceğiz" propagandasına sarılma eğilimi görülmektedir. Hatta daha şimdiden Kuzey Irak'ta askeri harekâtların başladığı haberleri gelmektedir. Bunun sonucu, yeniden Kürt düşmanlığı üzerine örülü bir propaganda, "bölücülük", "yıkıcılık" edebiyatıdır. Yeniden ırkçı, şoven propagandaların canlanmasıdır. Bu ise, kaçınılmaz olarak, yumuşamaya başlayan sürecin yeniden gerilmesine, Kürt demokratik mücadelesinin sıkıştırılmasına, Kürtlerin tecridi çabalarına kadar uzanabilecek bir sürece varabilecektir. Tüm bunlar ise, bölme üzerinden politika yapan sermayenin işinin kolaylaşması, emekçilerin yeni hak kayıpları, sınıf mücadelesinin sıkıştırılması demektir. Birleşik halk hareketinin önüne yeni engellerin döşenmesi anlamındadır.
Bu yüzden ABD'nin Irak işgaline karşı çıkmak, ABD saldırganlığına karşı mücadele etmek, diğer nedenlerin yanı sıra bu nedenden ötürü de şarttır.
Ayrıca, Irak'ın bölge sınırında olması en başta bölgeyi etkileyecektir. Savaş hali bahane edilerek bölgede baskı ve yasaklar, OHAL uygulamaları sürecek, kazanılmış hak ve özgürlüklerin üzerine gidilecek, yeni sıkıntılar, yeni kuşatmalarla karşılaşabilecektir. Savaşın neden olacağı ekonomik yaralar, zaten son derece kötü ekonomik koşullarla yüz yüze bulunan bölgeyi yeni açmazlarla karşı karşıya bırakacaktır.
Bu bakımdan ABD'nin Irak işgaline karşı çıkmak, günümüzde kardeşliğe, demokratik hak ve özgürlüklere sahip çıkmak anlamını taşımaktadır.

BÖLGESEL EŞİTSİZLİKLERE KARŞI MÜCADELE
Eşitsizlik sadece dil, kültürel haklarla da sınırlı değildir. Ekonomik anlamda da bölgesel eşitsizlik, siyasal yönetimlerin ayrımcı uygulamaları sürmektedir. Son yıllarda hükümetlerin uyguladığı siyasal, sosyal ve ekonomik politikalar eşitsizlikleri, doğu ile batı arasındaki uçurumları büyütmüştür. Genel olarak tüm ülkenin en önemli sorunlarından biri olan işsizlik, bölgede dayanılmaz boyutlara ulaşmış bulunmaktadır. IMF programları gereği yatırımların durması, tarımsal desteklerin kısıtlanması, üretim maliyetlerindeki sürekli artışlar, köy boşaltmalar, yayla yasakları, geçen Irak operasyonunun en çok bölgeyi etkilemesi, sınır ticaretine getirilen kısıtlamalar, devletin küçülmesi adı altında ödeneklerin kesilmesi vs. bölgeyi derinden etkilemiştir. Bölgenin ekonomik yapısı en geri Afrika ülkeleri ile aynılaşmıştır. Okul, hastane, sağlık hizmetleri, barınma sorunları had safhadadır. AKP hükümetinin açıkladığı hükümet programı var olan durumu daha da kötüye götürecektir. Çünkü bölge ekonomisi genel olarak tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. Hükümet programında açıkça IMF programlarının sürdürüleceği, tarıma sübvansiyonların tamamen kaldırılacağı, devletin tarımdan çekilerek piyasayı tüccara bırakacağı belirtilmektedir. Pamukta, tütünde, şeker pancarında vb. kotalar sürecek, ekim alanları daha da daraltılacaktır. Daraltılmasa bile, hükümet programında açıkça belirtildiği üzere devletin alımlardan çekilmesiyle üretici ortada kalacaktır. Bir yandan düşük tutulan tarım ürünleri fiyatları, diğer yandan ithalat üreticiyi çifte kıskaca almak demektir.
Tüm bunların anlamı, zaten son derece kısıtlı durumda olan bölge ekonomik alanının daraltılması, sıkıntıların büyümesidir. Bölgesel geriliğin katlanarak sürmesidir.
Önümüzdeki süreç mücadelenin kızışacağı bir süreç olacaktır.

BİRLEŞİK MÜCADELE ŞARTTIR
Kürt sorunu, ülkemiz işçi ve emekçi sınıfların mücadelesinin gelişimi açısından önemini korumaktadır. İşçi sınıfı ve emekçi hareketinin gelişimi için Kürt sorunun demokratik biçimde çözümü şarttır. Emekçilerin, ezilenlerin birleşik mücadelesinin yaratılabilmesi, Türk işçi ve emekçilerinin Kürt ezilen kardeşlerinin ulusal ve sınıfsal sorunlarına sahip çıkması, eşit haklar, anadil, kültürel hakların kullanımı ve gelişiminin önündeki engellerin kaldırılması, koruculuk sisteminin son bulması, köylere dönüşün hiçbir kısıtlamaya gidilmeden tamamen kaldırılması, yayla yasaklarının son bulması, herhangi bir izne tabi olmadan serbest kalması, bölgeye ekonomik desteğin sağlanması, sosyal yatırımların yapılması, işsizliğin önlenmesi, vb. için mücadele etmesi ile doğrudan bağlıdır. Böyle bir mücadele vermeden işçi sınıfının, emekçilerin kendi kurtuluşları yoluna girebilmeleri olanaksızdır. İşçi sınıfı, ezilen, haksızlığa uğrayan herkesin, tüm kesimlerin kurtuluşu için mücadele etmeden, öyleyse doğrudan kendisine yöneltilmemiş olsa bile bütün baskı, eşitsizlik ve haksızlıklara karşı çıkmadan sınıf bilinciyle donanamayacağı gibi, kendi kurtuluşunun yolunu da açamaz. Uğratıldıkları haksızlık ve baskılara karşı çıkıp hak eşitliği ve özgürlük mücadelesinin savunuculuğunu yapmak, işçiler bakımından, "insani bir görev"i yerine getirmenin ya da basitçe ezilen Kürtlere bir destek sunmanın ötesinde anlam taşımaktadır. Kürtler ezildikçe kendisi de ezilmeye devam edeceği, kendisini de ezen aynı sistem varlığını sürdüreceği ve kendi ezilmişliğine son vermek ve kölelikten kurtulabilmek için, işçi ve emekçiler, Kürt ezilenlerinin talep ve mücadelelerini sahiplenmek, ezenlere karşı ezilenlerin birleşik mücadelesini geliştirmek zorundadırlar. Önümüzdeki dönemin, Türk işçi ve emekçilerin bunu, Kürtlerin talep ve mücadelelerini sahiplenmeden kendi üzerlerindeki baskıya, hak gasplarına, sömürüye son veremeyeceklerini ve kendilerini kurtaramayacaklarını anlayacakları bir dönem olması zorunludur.
Ancak bunlar yapılabildiği ve bu yönde gözle görülür bir yol katedildiğinde kardeşlik sağlam temellere oturabilecek, milliyetçi, şoven propagandaların etki alanı nispeten daralarak, birleşik sınıf hareketinin yaratılması kolaylaşacaktır.
Önümüzdeki süreç bu yolda ilerlenen, sağlam ve kararlı adımların atıldığı bir süreç olmalıdır. Özgürlükler birlikte kazanılacaktır.