“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

3 Kasım seçimleri ve kadınların talepleri

3 Kasım seçimlerine gidilirken, hatırlanacağı gibi, 57. hükümet, IMF programları doğrultusunda ekonomi, bankacılık, tarım, sosyal güvenlik, enerji, haberleşme, iş yasaları gibi pek çok alanı uluslararası tekellerin yağmasına ve ucuz emek gücü sömürüsüne açan yasal düzenlemeleri önemli ölçüde gerçekleştirmiş bulunuyordu. Bu durumun en önemli göstergelerinden biri, sadece bu hükümet döneminde yaklaşık 2 milyon kişinin işsiz kalması, çalışan nüfusun ise % 52,3’ünün herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna kayıtlı olmaksızın çalıştırılır hale gelmiş olmasıydı. 2001 yılı itibariyle günlük olarak 117 trilyon TL borç faizi ödenir iken, açlıktan ölümlerin baş göstermesi, çöpten ve pazarlardan yiyecek artığı toplayarak yaşayan bir açlar kesiminin istisna olmaktan çıkan bir olgu haline gelişi, 14 milyon kişinin açlık sınırı olarak belirlenen gelir düzeyinin altında yaşamaya başlaması da bu tabloyu tamamlayan, IMF programlarının 57. hükümet dönemindeki sonuçları idi.
Böyle bir memleket tablosuyla birlikte, parti bölüp yeni partiler kurduran bir uluslararası sermaye operasyonuyla erken seçimlere gidildi.
Seçim sürecinde bu tablonun eski ve yeni bütün sorumluları, ülkeye, halka, emekçilere, kadınlara ve gençlere ülkenin geldiği bu durumun sorumluları kendileri değilmişçesine, bütün hak ve özgürlük gereksinimlerini, emekçilerin taleplerini istismar ederek güzel günler, pembe yarınlar, ak gelecekler vaat ettiler. Öte yandan IMF ve AB ile "kişilikli görüşmeler", "onurlu üyelikler" gerçekleştireceklerini söyleyerek geçmiş icraatlarını -başkaları yapmışçasına- karaladılar.
Seçmenlerin yarısını oluşturan kadınlara da özel vaatlerde bulunmaya ayrı bir önem verdiler. Burjuva iş, sanat ve meslek gruplarından, akademisyenlerden kadın adayları vitrinlerinde -az da olsa- bulundurmaya özen gösterdiler. Eşitlik, iş, ekmek ve gelecek kaygılarını sahiplenen bir propaganda üzerinden kadın yığınlarının oylarını avlamakta yarıştılar. AKP ve CHP'nin seçim bildirgelerinde kadınların eşitliğine, toplumsal sorumluluklarının artırılacağına ilişkin ve bir dizi başka vaatleri kuşkusuz kadınlardan aldıkları destekte etkili olmuştur. Ancak AKP'nin ülke genelinde olduğu gibi, kadınlar içinde de birebir, yüz yüze propagandayı en yaygın şekilde ve kadın örgütçüler, kadın propagandacılar eliyle gerçekleştirmesinin belirleyici rolü yadsınamaz. CHP şeriat öcüsünü göstererek, AKP dini inançlarına şu veya bu düzeyde bağlı kadın yığınlarını başörtü sorunundaki bölünme üzerinden kendi tarafı getirmesinin yanında, daha geniş ölçekte demokrasi ve insan hakları vaatleriyle diğer liberal, merkez ve sağ partilerin tabanındaki emekçi kadınları da kazandılar. Elbette her ikisi de denenmemiş iki parti olmanın avantajı ile birlikte.
Emek-Barış-Demokrasi Bloğu adı altında seçimlere giren EMEP, HADEP, SDP ve DEHAP ise tüm ezilenlerin-Türk, Kürt, işçi, işsiz, memur, emekli, esnaf, kadın, gençlik-ortak talepleriyle seçim çalışmalarını yürüttü. Blok, IMF ve savaşa karşı hak ve özgürlük taleplerini, pratikte yaşanan bütün zayıflıklara rağmen propagandasının merkezine koydu. Bunun yanında, Türk-Kürt emekçilerinin birliğini ve kardeşliğini sağlama potansiyeli taşıyan ve bunun ilk adımını atmış olan bileşenleriyle de barajı aşamamış olsa bile geleceğe dönük mücadele ve kazanım umutlarının temel merkezi olma karakteri kazandı.
Ancak, bloğun kadın yığınlarına seslenişi, kadınlara verilen önemin gösterilen kadın aday sayısıyla özdeşleştirildiği genel bir kadın vurgusunun ötesine -ne yazık ki- geçemedi. Oysa bloğun alanlara yansıyan iki milyonu aşkın etkilediği emekçi kitlesine damgasını vuran yoksul emekçi kadınlardı ve bunların ezici çoğunluğu da Kürt yoksul kadınları ve gençleri idi. Türkiye'nin açlık, yoksulluk, işsizlik, göç, evsizlik, sağlık ve eğitim sorunları, sosyal güvencesizlik, geleceksizlik gibi en temel sorunlarının tümü, buna ek olarak savaşın en ağır sonuçları bir silindir gibi on yıllardır onları eziyordu. Dil ve kültürleriyle dışlanmışlardı. Bir bütün olarak da Kürdü-Türküyle kadın olarak politikadan dışlanmış, toplumsal hayattan dışlanmış bir kesimdiler. Bu nedenle bu seçim birliğinden en çok umutlanan ve coşkuya kapılan onlardı. Özellikle Kürt yoksul kadınlarının ellerinin erdiği, dillerinin döndüğü oranda bloğun başarısı için nasıl samimi bir çaba içinde olduğu hatırlanacaktır. Ancak, kadınlara dönük propagandanın genelliği, temel taleplerin ifadesinde genel olarak yaşanan 'çok seslilik' burada da egemendi. Bununla birlikte çalışmanın çok kısa bir süreye sıkışması, bloğun bileşeni partilerin kadın propagandacılarının çok daha örgütlü ve etkili çalışmalarına olanak bırakmadı.
Propagandanın ve çalışmanın çeşitli zayıflık ve eksiklikler barındıran yönlerine karşın, Emek Barış Demokrasi Bloğu’nun en yığınsal destekçilerinin emekçi kadınlar, Kürt yoksul ve emekçi kadınları olduğu bir gerçektir.
Bir diğer gerçek de seçim çalışmalarına şu veya bu oranda katılan kadınların, hem kadınların yığınsal desteğinin verdiği cesaret ve coşkuyla, hem de kendi çalışmalarının kazandırdığı özgüvenle çokça söylendiği gibi "artık eski kadınlar olmadıkları”dır. Blok için ortak çalışmanın bütün taraflara kazandırdığı pek çok yeni bilgi, deneyim ve duygudaşlık olmuştur. Bunun kadın yığınları içinde yarattığı etkiyi, umudu ve kazanımları geliştirmeye, birlik ve ortak çalışmaya gereksinim kaçınılmazdır. Bunun gereğini yerine getirmemenin kabul edilebilir bir gerekçesi olamaz. Yeter ki, bloğun bileşenleri seçim bildirgesindeki temel taleplere bağlı kalmaya devam etsin.
Bunu gerçekleştirmenin bazı asgari koşullarını hızla tamamlamak gerekir. Bu da en genel anlamıyla emekçi kadın yığınları içinde sürekli ve düzenli faaliyet yürütecek bir çalışma tarzını güvenceye almak demektir. Dergimizin bu sayısında sorunun bu yönüne ilişkin bir başka yazı olduğu için ayrıntıya girmiyoruz. Seçim çalışmasının öğrettikleri ve bloğun eylem ve etkinliklerine emekçi kadın yığınlarının verdiği yığınsal desteğin, bundan sonrası için aynı zamanda bir sorumluluk ve görev çağrısı olarak, örgütlenme çağrısı olarak algılanması gerektiğini belirtmekle yetiniyoruz.
Emekçi kadın yığınlarının bize yüklediği görev ve sorumluluğu yerine getirirken nereden başlayacağız? Daha doğru bir ifadeyle seçimlerden sonra ortaya çıkan siyasi tabloda tek başına yasa yapma ve uygulama hakkını elde eden yeni AKP iktidarı emekçi kadın yığınlarına ne vaat ediyor? Taleplerine ne ölçüde karşılık olma özelliği taşıyor?
Yazının başında çizilen ülke tablosunu devralan AKP iktidarı bu tabloyu emekçiler lehine düzeltmeye niyetli mi? Böyle olmadığını seçimlerden önce aldığı ABD icazeti yanında seçim sonuçlarını alır almaz yollara dökülen Tayyip Erdoğan'ın Avrupa ve ABD ile ilişkileri sağlama bağlamakla işe başlaması gösteriyor. Yine seçimlerden önce batık banka patronlarıyla yaptığı görüşmelerin iktidarları döneminde kimlere hizmet edeceklerine dair ipuçları taşıdığı söylenebilir. Bunlara paralel olarak her vesileyle IMF programlarına ve AB politikalarına ters düşecek bir uygulama içinde olmayacaklarına ilişkin altı çizilen açıklamaları, onların da oylarını aldıkları emekçilere sırt çevirerek, uluslararası sermaye ve yerli ortaklara hizmet edeceklerini gösteriyor.
Hem uluslararası sermayenin ve yerli ortaklarının isteklerini yerine getirerek, hem emekçilerin işsizlik, açlık, yoksulluk, sosyal güvencesizlik, sağlık ve eğitim sorunlarına karşı talepleri karşılanabilir mi? Bütçesinin yarıdan fazlası iç ve dış borç ödemelerine -paradan para kazanan spekülatör ve finans çevrelerine- ayrılmış bir ekonomide, bunun süreceğine dair güvenceler vererek, emekçiye pay ve hizmet ayrılabilinir mi? Bütçesinde yatırım için gülünç miktarlar ayrılmış bir ekonomide ülke kalkınması sağlanabilir, yeni iş alanları açılabilir mi? IMF programlarının devamı için güvence vererek, yani özelleştirmelerin, işten atmaların üstü kapalı devamına söz vererek işsizliğe çare bulunabilir mi? "Halep oradaysa, arşın burada" diye halkımızın tarif ettiği durum, işin başındaki görünümü itibariyle bile şimdiye kadar edilen sözlerin, verilen vaatlerin bir "takiyye"den öte gidemeyeceğini göstermektedir. Ancak elbette gelişmelerin bu kadar düz ve net bir görünümde seyretmeyeceğini tahmin etmek zor değil. Çünkü şimdiye kadar iktidar olanlar içinde tek denenmemiş görünen iki partiyi meclise göndererek, diğer IMF'ci, AB'ci, milliyetçi, dinci vb. şimdiye kadar iktidar olmuş bütün partileri barajın altına gömen halkın, iktidara getirdiği AKP'ye icraatlarını görmek için bir süre tanıyacağı, deneyeceği açıktır. AKP'nin (en önemli bakanlıklarını da 57. hükümet üyelerinden belirleyerek) geçmiş iktidarların deneyimlerinden yararlanacağı, halkta tepki uyandıran uygulama biçimlerinde ve politika üslubunda daha dikkatli bir yolda ilerleyeceği tahmin edilebilir.
Nitekim en önemli sempati kaynağı, neredeyse bütün sorunları ilgili gönüllü kuruluşlar ve sivil toplum örgütlerinden görüş alarak, onlarla birlikte çözeceklerine ilişkin söylemleri olmuştur.
Kadınlarla ilgili sorunlarda da hemen hemen bütün çözümler "yerel yönetimlerin teşviki"ne, "dernek, vakıf ve sivil toplum örgütlerinin desteklenmesi"ne, "ailelerin bilinçlendirilmesi"ne havale edilmiştir. Elbette sorunların çözümlenmesinde ilgili kesimlerin desteği, çözüm için katkı ve önerileri önemlidir; küçümsenemez. Ama AKP'nin vaatlerinde, kadınların sorunlarının çözümünde siyasal iktidarın hiçbir görev ve rolü gözükmemektedir. Ailenin korunmasından, kadınların eğitim sorunlarının çözümüne kadar her alanda "yerel yönetimler teşvik edilecek, çaba gösteren sivil toplum örgütleri desteklenecektir"!
Peki, ailenin korunmasından başlarsak; ne demektir "ailenin korunması"? Açlık sınırının altında 14 milyon kişinin (nüfusun yaklaşık 1/4'ü) yaşadığı bir ülkede her halde akla ilk gelen, her ailenin asgari bir yaşam standardını sürdürebileceği gelir düzeyini güvenceye almak demektir. Bu da iş, aile için yeterli bir ücret, iş yoksa devletin iş bulma yükümlülüğü (Anayasa Madde 49: "Devlet... İşsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak için gerekli önlemleri alır.") ile birlikte işsizlik yardımı, işi olup olmadığına bakılmaksızın herkes için genel sağlık sigortası, çocuklar için parasız eğitim, yani kısaca gelecek kaygısı olmadan yaşama olanağı demektir. Peki, AKP'nin böyle vaatleri var mı? Bırakalım vaatlerini, Anayasa'nın bu emredici hükmünü uygulamak için hangi önlemleri alacak? Yuvarlak sözlerle ifade edilmiş vaatlerin dışında somut bir vaat yok. "Peki, bu durumda ailenin korunmasını nasıl destekleyeceksiniz?" sorusunun somut bir yanıtı yok.
Bunun gibi, eğitim, kadınların cinsel ve ekonomik istismarı, kadınlara iş alanları vb. bütün sorunları hakkında aynı yuvarlak ve muğlak sözler, görünüşte "vaat" ama somut bir karşılığı olmayan kulağa hoş gelen aldatıcı sözlerden başka kadınlara bir vaadi bulunmamaktadır. Elbette vaatlerini tutup tutmayacağını da zaman gösterecektir ama bu sayılanlar içinde AKP iktidarını bağlayacak ve yapmadığında zor duruma düşürecek ortada görev yükleyen bir şey zaten yoktur.
Birkaç istisna dışında: Bunlar da aynı ölçüde muğlak ve yuvarlak cümlelerle ifade edilmiş olsa da yine de somut vaatler taşımaktadır. İlki, "Eşlerin her ikisinin de çalıştığı ailelerde çocukların bakımına ilişkin hizmetler geliştirilecektir".
AKP'nin kadını aile dışında muhatap olarak kabul etmediğini, boşanmış veya yalnız çocuklu kadınların çalıştığı durumlarda (ya da çalışmak istediği halde çocuğunu bırakacak yeri olmadığı için çalışamadığı durumlarda) çocuklarının bakım ihtiyacını görmezden geldiğini bir yana bırakırsak ortada bir tek sorun kalıyor: Bu hizmetleri kim geliştirecek, hangi kurum, devlet mi, özel sektör mü? Ve birçok soru: Kadınların çalıştığı bütün kamu işyerlerine kreş ve çocuk bakımevi, bir kamu hizmeti ve zorunluluğu olarak açılacak mı? Özel sektörde çalışan kadınlar için de işyerlerine yasaya karşı hile yapılamayacak bir zorunluluk getirilecek mi? Yerel yönetimlere mahalle ve semtlere çocuk nüfusa göre yeterli sayıda kreş ve çocuk bakımevi açma zorunluluğu getirilecek mi? Ve bütün bu hizmetler ücretsiz veya ucuz hizmetler olacak mı? Ne yazık ki, bu sorulara şimdilik yanıt bulmak zor görünüyor.
Diğer istisna: "Ev kadınlarının sosyal güvenceye kavuşmasını sağlayacak çalışmalar gerçekleştirilecektir." Bu da doğrusu heyecan verici bir vaat. İlk anda ev kadınlarının hiç değilse hastalandıklarında, çocukları hastalandığında ücretsiz sağlık hizmeti alabilecekleri kadar bir güvencenin bile çok önemli bir adım olacağı akla geliyor. 5 milyon sigortalının içinde sadece 600 bin kadının sigortalı olarak çalışabildiği bir ülkede ne büyük bir hizmet olduğunu düşünmemek elde değil. Ama nasıl? Sigorta primlerini kim ödeyecek? Yahut da "bu hizmet ev kadınlarına kaça patlayacak?" diye insanın aklına bir kurt düşmemesi de mümkün değil.
Devamında "Ev içi emeğin saygınlığı korunarak, kadınlar için yeni istihdam alanları oluşturulacaktır." deniyor. Burada da çok sinsi bir aldatmaca var. "Ev içi emek" denilen şeyle genellikle evde parça başı yapılan işler ifade edilir. Bu, "İş Yasası Ön Tasarısı" adıyla 57. hükümet tarafından ortaya atılan ve içinde esnek çalışma usulleri olarak düzenlenmiş, işçi haklarına yönelik saldırının en büyük bölümüdür. Ki, uzun yıllardır ev kadınlarına, işsiz kadınlara çeşitli tekstil ve dokuma işlerinde, sanayinin küçük montaj işlerinde evlerinde ucuz emek sömürüsü halinde yaptırılan işi ifade ediyor. Bu işlerde kadınlar, sigortasız, sendikasız, iş süreleri sınırsız, hiçbir sosyal hakları olmaksızın çok küçük paralara çok fazla işler yapmakta, yapmak zorunda kalmaktadırlar. Aynı işler fabrikada yapıldığında patrona, en azından saat ücreti, sigorta gibi yükler getirdiğinden, bu yüklerden kurtulmak için bu işlerin el yatkınlığı olan kadınlara yaptırılması yerleşmiş bir uygulama haline getirilmiştir. Kadınlar da "hiç yoktan iyidir" diyerek ucuz emek sömürüsünün gönüllü emek sunucuları olmaktadır. Bu işlerden alınan ücretlerle hiçbir kadının ev geçindirmesi mümkün değildir.
Şimdi iktidar olan AKP, kadınlara nasıl bir "saygınlığı" olduğu anlaşılamayan ama kadınların köleler gibi çalıştırılmasına yol açan bu ucuz emek sömürüsünü ''yeni istihdam alanları" açarak sürdüreceğini vaat ediyor. Ve bunu kadınların işsizlik sorunlarına bir çözüm olarak sunuyor. Pes doğrusu!
İşte iktidar olan AKP'nin seçim bildirgesinde kadın yığınlarına en "somut" vaatte bulunduğu istisnai konular da bunlar.
Emekçi kadın yığınlarının daha pek çok sorununun AKP'nin gündem konusu bile olmadığı ortada.
Ama bizler, emekçi kadınlar içinde çalışma yürütecek emeğin kadın politikacıları, hem iktidarın gündemine girmeyen açlığa, yoksulluğa, güvencesizliğe karşı taleplerimizi IMF programları iptal edilinceye kadar diğer işçi ve emekçilerle birlikte emekçi kadın yığınları içinde maddi bir güce dönüştürme uğraşı vereceğiz. Hem de kadınların eşitliği ve özgürlüğü ile ilgili taleplerin bu genel taleplerle ayrılmazlığını, aradaki zorunlu bağı açıklayacağız. Kadınların ortak taleplerinin bir emekçi kadın hareketinde birleşmesi için çalışacağız.
AKP iktidarının savaşçı politikalarına, evlatlarımızın, kardeşlerimizin, eşlerimizin, gençlerimizin borçların silinmesi ve yeni borçlar için bedel olarak ölmesine izin vermemek üzere emekçi kadınları savaşa karşı mücadeleye atılmaya ısrarla çağıracağız.
AKP iktidarını kadınlara vaat ettikleri üzerinden izleyeceğiz, ama aynı zamanda bu vaatlerin boş ve aldatmaca içeriğini açıklayacağız. Bu boş vaatlerin karşısına somut taleplerimizi koyarak, emekçi kadın yığınlarının mücadelesi ve örgütlenmesi yolunda eylem ve etkinliklerimizi çeşitlendirerek talepleri kazanıma dönüştürecek, yerel olarak örgütlenmiş emekçi kadın yığınlarından örgütlü bir kadın hareketini hedefleyeceğiz.
Emek Barış Demokrasi Bloğu’na destek veren en az bir milyon kadının acil talepleri için mücadeleye hazır bir kitle olduğunu gördük. Ama bu kitlenin, günlük bir örgütlü çalışma içinde mücadeleye katılmaksızın, genişleyerek daha da kitleselleşmeksizin, seçim döneminde kendini cömertçe ortaya koyduğu kadar yığınsal ve mücadeleye hazır kalmayacağını unutmayacağız. Bunun güvencesinin, kadın yığınlarının örgütlenmesinde daha büyük ölçekte görevleri yerine getirmek ve AKP, CHP, GP gibi partilere oy vermiş yoksul emekçi kadınların da umut ve mücadele merkezi olmayı mutlaka başarmak olduğu açık.