“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

EMEP'in seçim taktiği ve emek, barış ve demokrasi bloğu

Her seçim dönemi, ülke­deki siyasi odakların, ülkenin, halkın sorun­larıyla kendi içinde bulundukları partilerin, siyasi çevrelerin sorunlarının, bağlı oldukla­rı kliklerin çıkarlarını nasıl bağdaştırdıkları­nı ya da; kendi çıkarlarıyla halkın çıkarları arasındaki çelişmede nerede durduklarını göstermenin vesilesi olur. Aslında partilerin ve siyasi odakların taktikleri bu çıkarların ifadesidir. Çünkü sonuçta belirli bir zaman aralığında alınan tutumlar ve bunların hal­ka iletilmesinin sonucu ortaya çıkan tepki­ler, bu siyasi odakların pozisyonlarını herkesin gözleri önüne serer.

Bu yüzdendir ki; halkın karşısına çıkan sermaye partilerinin hemen tümü, "halk ne istiyorsa" onu vaat edip, "oyu almanın uz­manı" olmuşlardır. "Uzmanı" oldukları ko­nu olduğu için halkı aldatabilmektedirler, ama halkı aldatmak için başvurdukları yol ve yöntemlerin toplamı olan "seçim taktikle­ri" bu partilerin halk karşısındaki konumu­nu açığa vurur. Örneğin CHP'sinden AKP"sine, MHP'sinden YTP'sine kadar tüm partiler, halkın kafasını karıştırıp, yaratıla­cak sisli ortamda, daha çok kişinin kurduk­ları ağlara takılmasını beklemekten ibaret bir yöntem izlemektedirler. "Erken seçim" kararı alınmasına varan süreçteki komplo­lar, alınan bu kararı ortadan kaldırmak için çevrilen akıl almaz dolaplar, yargının çıplak siyasete soyunması ve doğrudan partileri ta­rif ederek onlara karşı yasadışı yetkiler kul­lanmaya kalkılması, ... Sermaye güçlerinin kendi güç dengeleri içinde; sonuçta halkın iradesinin sermayenin güçlerinin iradesine bağlanarak onların ihtiyaçlarına en uygun bir parlamento oluşturma amacının parçala­rıdır.

Başta işçi sınıfı partisi olmak üzere, emekçi sınıfların çeşitli türden partilerinin seçim taktikleri ise; halkın kendi çıkarlarını savunma, halkın bilinç ve örgütlenme düze­yini geliştirici, dolayısıyla işçi ve emekçilerin talepleri etrafında sermaye güçleri karşısın­daki mücadelesini güçlendirici bir taktik olarak şekillenmek durumundadır. Bu yüz­den de seçim dönemleri aynı zamanda emekten, demokrasiden yana olma iddiasıy­la politika yapan partilerin halkın çıkarları ile kendi parti (grup, klik, çevre...) çıkarları arasındaki uygunluk ya da çelişmeyi gösterirken, aynı zamanda bu partilerin politik birikim ve duyarlılıklarının da ifadesi olur.

Politika alanı aşırı bir biçimde çürümüş olduğundan, yapılanların yorumlanması için sayısız türden bahaneler bulunabilirse de, seçim dönemlerinde politik tansiyonun yük­sekliği, yapılanların halkın gözünden kaç­masını zorlaştırır.

Özellikle, 3 Kasım'da seçimlerin yapıla­cağının ilan edilmesiyle başlayan ve son de­rece "sıkışık" olarak gelişen süreçte, partile­rin tutumları çok daha net bir biçimde orta­ya çıkmaktadır. Hükümetin bozulması için başlatılan ve Derviş'in yönetiminde bir hü­kümet oluşturmayı amaçlayan, ancak DSP'nin parçalanması ve bu oyunun bozul­masının ardından 3 Kasım'da bir seçimin gündeme gelmesi, sağdan sola bütün siyasi partilerin amaçlarını, bu süreçten beklenti­lerini ortaya koymuştur.

Burada süreci, 3 Kasım seçimlerinde alınması gereken tutumu, emekten yana ol­duğunu iddia eden çevrelerin taktiklerini, EMEP'in seçim taktiğinin temellendirilmesi ekseninde ele alacağız.



EMEP'İN SEÇİM TAKTİĞİNİN ESASI EMEKÇİLERİN KENDİ TALEPLERİNİ SAVUNMASININ GÜÇLENDİRİLMESİDİR

1999'da, Emek Platformu'nun kuruluşu günlerinde, Özgürlük Dünyası ve Evrensel'deki tartışmalarda, Emek Platformu'nun sunduğu olanaklardan söz ederken, "Eğer Emek Platformu'ndaki emek örgütleri, emekçilerin taleplerine sahip çıkmada yete­rince kararlı olurlarsa; işçilerin, emekçilerin Emek Platformu'yla seçimlere katılabilece­ğini, sınıf partisinin, sorunu böylesi geniş bir perspektif içinde ele alması gerektiği" perspektifi anımsanacaktır. Aynı tartışma çerçevesinde, Emek Platformu programına itirazlarımıza karşın, eğer emek örgütleri bu programı sahiplenirse, böyle bir prog­ramla seçimlere gidilebileceği, 3-4 yıl önce­den başlanarak Özgürlük Dünyası'nın, Evrensel'in, EMEP'in gündeminde olmuştur.

Çünkü Emek Platformu, işçi ve kamu emekçilerini sendikal konfederasyonları başta olmak üzere 16 emek örgütünü bir araya getirmiş; platform dışında kalan iki önemli emek örgütü TZOB ve TESK'e bağlı birlik ve odaların üyeleri de tarihlerinde gö­rülmedik bir biçimde binler, on binler halin­de sokaklara dökülmüş bulunuyorlardı. Do­layısıyla emek örgütleri; başlarındaki yöneti­cilerin politik görüş ve tutumlarından ba­ğımsız olarak sermaye güçleri karşısında emeğin güçleri biçiminde bir araya gelerek, "kendiliğinden" (herhangi bir siyasi odak ta­rafından yönlendirilmeksizin) bir "siyasi" tu­tum (Engels'in siyasi mücadeleyi, "sınıfın sı­nıfa karşı mücadelesi" olarak tarif ettiği ha­tırlansın) almış bulunuyorlardı.

Son birkaç yıldır tartıştığımız bütün za­aflarına karşın; eğer bu ayrışma, sendikal bürokrasinin arkadan hançerlemeleri ve platform içindeki emek örgütlerindeki kimi siyasi eğilimlerin (solculuk adına Emek Platformu'nu küçümseyen, dağılması için sık sık tutum ifade eden çevreler -ki bunla­rın içinde DİSK ve KESK içindeki "solcu­lar" baştadır-) saptırma gayretleri, platfor­mun bileşimi karşısında burun kıvırmalar, işi yokuşa sürme çabaları aşılabilseydi, 2002 3 Kasım seçimlerinde işçiler ve tüm emekçiler, yığınlar içinde otoriteye sahip bir organizasyona sahip olacak; bu organizas­yon etrafında bir "seçim bloğu" oluşturmak çok kolay olacaktı.

Ancak geçen süre içinde Emek Platfor­mu, yukarıda sözü edilen çevrelerin, özellik­le de Bayram Meral kliğinin baltalamalarına imkân sağlayan, bilinen ve ÖDP'de de çok tartışılan zaafları nedeniyle hayli zayıfladı ve emekçiler içinde, seçimlerde, "haydi etra­fında birleşelim" denilebilecek bir mücadele odağı olma özelliğini kazanamadı.

Ancak EMEP'in; sendikalar ve emek ör­gütlerinin adaylarını desteklemek üzere tüm emekten ve demokrasiden yana güçle­rin birleştirilmesi ve "seçime bağımsız aday­larla gitme" taktiği bu görüşün, bugüne ge­tirilmiş, sınıf hareketinin içinde bulunduğu koşulların sunduğu imkânları geliştirme taktiğinin devamıydı. Burada amaç, emek örgütlerinin belirleyeceği adaylar etrafında sınıfın ileri kesimlerini sermaye karşısında, sermaye partilerinden bağımsız bir biçimde birleştirmek ve tüm emekçileri bu adaylar etrafında kendi taleplerini (IMF saldırısını püskürtme, savaş karşıtlığı, Kürtlerin acil talepleri dahil demokratikleşme talepleri) savunacakları bir siyasi güç odağı oluştur­maktı. Dolayısıyla bu güç odağı, seçimlerde­ki başarısı ne olursa olsun, seçimden sonra da emekçilerin bir otorite merkezi olarak, sendikaların, öteki emek örgütlerinin, Emek Platformu'nun yeniden organizasyonu da dâhil pek çok şey için önemli bir basamak olabilirdi.

Bu taktik, emekten yana sendikacılar ve sınıfın ileri kesimlerinin önemli bir bölümü tarafından "olumlu" karşılandı. Bazı sol si­yasi çevreler tarafından da; "Evet bugün ya­pılması gereken iş budur" gibi tepkilerle karşılandı. Ancak emek örgütlerinin yöne­timlerinin önemli bir çoğunluğu geleneksel "siyaset dışı" kalma tavrında ısrar ederken, bir bölümü de, düzen partileriyle el altından "Meclise kapağı atma pazarlığı"na giriştiler. "Sol" ve mücadeleci bir çizgide olduğu ka­bul edilen emek örgütü yöneticileri ise; "sol siyasi partiler birleşsin; emek örgütlerini on­lar bir araya gelmeye çağırsın ve bir parti­nin çatısı altında seçimlere girilsin" görüşü­nü (bu en alışılmış "sol" öneriydi) öne sür­düler. ÖDP ve TKP gibi "sol siyasi partiler" ise; partiler varken bağımsız adaylarla seçi­me girmeyi, "geri" bularak, "bugünkü ko­şullarda herkes kendi başına seçime girip kendi adını duyursun" öğüdünde bulundu. HADEP ise; "bağımsız adayların oyunun korunamayacağı"ndan kalkarak buna karşı çıktı. Ve kendisinin de mutlaka Meclis'e gi­decekleri bir ittifakı gerçekleştirmek istedik­lerini belirtti.

Ve sürecin ilerleyip aday belirlemeler için artık, "bağımsız adaylar etrafında bir emek ve demokrasi cephesi"yle seçime gidil­mesinin mümkün olmadığının ortaya çıkma­sıyla birlikte EMEP, olabilir olan bir başka seçeneğe yoğunlaştı. Bu HADEP, EMEP, ÖDP merkezli ve tüm diğer emekten, de­mokrasiden yana güçlerin de katılacağı (eğer isteniyorsa SHP de bu emek ve de­mokrasi bloğuna katılabilirdi) bir blok oluş­turularak, tüm emek örgütlerini, demokrasi isteyen çeşitli türden örgütleri bu bloğa ça­ğırmaya yöneldi.

Aslında bu girişim; bir önceki taktiğin, bir adım geri atılarak, artık olmaz duruma gelenin yerine olabilir olanı geçirmeye yö­nelmekti. Dolayısıyla da; partilerin bir araya gelerek oluşturacağı çekim merkezi olma imkânını kullanarak emek örgütlerini, emekten yana partilerin oluşturduğu mih­rak etrafında harekete geçirmekti.

Sürecin nasıl evrildiği ve Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu'na nasıl gelindiği bilini­yor. Ancak burada bir konuya; SHP'nin blo­ğa dahil olma girişimleri ve ÖDP'nin blok­tan kurtulma oyunlarına kısaca da olsa değinmekte yarar var. Çünkü bloktan ayrılan ÖDP, kendi durumunu mazur göstermek için süreci çarpıtarak anlatmaktadır.

Şu bir gerçek ki; son yıllarda sermaye güçleri, sağı olduğu gibi solu da kendi dene­timine almak için sosyal demokrasiyi, onun çeşitli görünümlerini "sol" ilan etmiştir. Do­layısıyla, piyasada artık "sol" denilince, sos­yal demokrasiden en sola kadar herkes bir­den anlaşılmaktadır. Dahası, seçimler nede­niyle "sol ittifak" denildiğinde de CHP, DSP, YTP gibi apaçık düzen partileri de it­tifakın unsuru olarak sayılmaktadır. ÖDP son yıllarda bu piyasa tutumuna destek ve­rerek, solda ittifak dendiğinde sosyal de­mokrasiyi de anlamış (hatta asıl olarak sos­yal demokrasiyi anlamış), bir yıldır da yeni­den parti kurma girişiminde olan Murat Karayalçın, Ercan Karakaş, Sema Pişkinsüt'ü de sol, aynı parti çatısı altında birleşilecek güçler ilan etmiştir. (Nitekim Pişkinsüt'ün partisiyle de fiilen birleşmiştir.)

Aslında Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu'nda asıl sorun da. ÖDP'nin bu anlayışını dayatmasından çıkmıştır.



SOSYAL DEMOKRAT BİR PLATFORM MU YOKSA HALKÇI BİR PLATFORM MU?

Süreç içinde SHP'nin oynadığı rolü, Derviş'in sosyal demokrat partiler içinde oy­nadığı (DSP'yi bölme, YTP'yi ortada bırakıp CHP'ye girme aslında sosyal demokrasinin geleneksel tarzının tasfiyesi ve renksiz, pragmatist Baykal'la, katıksız Yeni Dünya Düzencisi, Blairci bir sosyal demokrasi kur­ma amacı) role benzetebiliriz. Eğer SHP'nin istediği bir "sol birlik bloğu" oluşsaydı, HADEP, DEHAP, ÖDP, hatta EMEP fiilen tas­fiye edilip, SHP'nin sosyal demokrat platfor­munda bir partiye dönüşecekti. Bu sosyal demokrat platform DEHAP'a program yapı­lıp, DEHAP'ın başına Karayalçın geçirile­cekti. Bloğu oluşturacak diğer partilerin yöneticilerinin Karayalçın'ın yardımcısı olması planlanmıştı. Böylece, seçimlere Karayal­çın'ın liderliğinde gidilecek ve seçimden sonra da bu sosyal demokrat parti, halk in­dinde EMEP, ÖDP, HADEP tarafından da "kutsanmış" olacağından "sol" ve "emek" cephesinin tüm birikimi Karayalçın'ın dev­let güdümlü sosyal demokrat partisinin ye­değine alınmış olacaktı.

Bu bir komplo teorisi değil, ayniyle vaki olmuş bir plandır ve bu plan SHP ve ÖDP tarafından savunulmuş; son ana kadar da bu iki parti aynı çizgide durmuştur.

ÖDP'ye sorarsanız; SHP ile ne gizli ne de açık bir "ortak planı" yoktur. DEHAP'ın başına geçmesini de HADEP istemiştir.

Ama burada şunu sormak gerekir. ÖDP, SHP'nin getirdiği bu plana karşı çıkmış mı­dır; yoksa "SHP hangi koşullarda anlaşırsa ÖDP de ona uyar" tutumunu alarak, DE­HAP üstünden "sol"un ve Kürt hareketinin sosyal demokrasiye bağlanmasının destekçi­si mi olmuştur?

Görüşmeler boyunca ÖDP, SHP ile tam bir uyum içinde davranmış, ancak SHP'nin, DEHAP'ı ele geçirme planının boşa çıktığı­nı görüp; "Artık solu birleştirme projesi yat­tı; ama DEHAP listelerinden seçime girebili­riz" hattına çekilmesinden sonra ÖDP'nin SHP ile arası bozulmuştur. Demek ki, ÖDP için önemli olan DEHAP üstünden SHP ön­derliğinden bir seçim bloğu oluşturmak; Pişkinsüt'le eski DEHAP yeni SHP içinde birleşerek, ÖDP'nin de resmen sosyal de­mokrasiye bağlanmasıymış.

Olup bitenler değerlendirildiğinde şun­lar söylenebilir: Karayalçın; HADEP ve ÖDP'yi sosyal demokrat bir çizgide birleşti­rip kendi liderliğinde bir partileşmeyi plan­lamıştır. Bu plana ÖDP destek vermiştir. Se­çim platformu ve seçimler bu operasyonun gerçekleştirilmesinin vesilesi yapılmak is­tenmiştir.

EMEP bu operasyona karşı çıktığı için Karayalçın'ın liderliği, DEHAP'ın başına geç­mesi, bloğun sözcülüğünü yapması gibi öne­rilere karşı durmuştur. Çünkü bu durumda; bloğun platformu, yazılı hangi metnin altına imza atılırsa atılsın sosyal demokrat bir renkte olacak; emekçilerin önüne, sermaye partilerine karşı sosyal demokrat bir seçe­nek konulmakla yüz yüze kalınacaktı.

Yoksa burada söz konusu olan Karayal­çın'ın kişiliği, ya da bu bloğa bir sosyal de­mokrat çevrenin katılması değildi. Nitekim; sözcü, DEHAP Başkanı ve platformu belir­leyen bir pozisyonda olmadığı sürece Kara­yalçın ve çevresinin bloğa katılmasına EMEP karşı çıkmamıştır.

Tabii burada bir de "Emek Platformu programı" komedisi var. ÖDP, Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu ile ilişkisini kesip, Pişkinsüt'ün TDP'si ile birleşmek için son ha­zırlıkları yaparken, DİSK, KESK, TTB ve TEB temsilcileri, Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu'nun "Emek Platformu programını" benimsemesi, bu örgütlerin de katıldığı bir üst kurul oluşturulmasını... önerdiler. EMEP elbette bütün bunları kabul etmeye hazırdı ve sevinerek kabul de ederdi. Ancak, önerinin geliş tarzı, zamanlaması, emrivaki­lerle karşı karşıya kalınması; sonradan da anlaşıldığı gibi, önerinin ÖDP'nin bir hamle­si biçiminde gündeme gelmesi, zaman sıkı­şıklıklarıydı da birleşince gerçekleşemedi. Ama sorunun komik yanı, ÖDP'nin, bloğa katılmama gerekçesinin, "Emek Platformu programının kabul edilmemesi" olduğu iddi­asıyla ortaya çıkmasıdır. Ve elbette bu iddia Emek Platformu'nu görmezden gelen ve her vesileyle tepki gösteren ÖDP'nin son 3-4 yıl içinde bu programa tavrını bilenler için inandırıcı değildir. Ama bu programın ka­bul edilmeyeceğinin anlaşılmasından sonra bile listelerde yer almak için HADEP'e baş­vurması, aslında ÖDP'nin bloğa katılmak için değil katılmamak için bahaneler yarattı­ğını göstermektedir.

Aslında olup bitenler, SHP ve ÖDP'nin uzun zamandır bir ipte oynadıkları ve ortak davrandıklarını göstermektedir. Ancak sü­reç ilerledikçe, ÖDP ve SHP'nin çatışma içi­ne sürüklendikleri, özellikle SHP'nin liste pazarlığına girmesiyle, ÖDP ile ayrıştığı gözlendi. Ama kendi iç sorunlarıyla, istekle­rinin aşırı bulunarak HADEP tarafından reddedilmesiyle SHP'nin seçime girme im­kânı da ortadan kalktı.

Elbette ki burada şu sorular sorulabilir: SHP gerçekten HADEP'le birlikte seçime girmek istiyor muydu, yoksa ancak tasfiye ettiği koşullarda ve sosyal demokrat bir çiz­gide bir DEHAP'la seçime girme planını mı uyguluyordu? Bunun mümkün olmadığı ko­şullarda, oluşacak bir bloğu dağıtmayı mı görev edinmişti?

ÖDP, başından itibaren en son yaptığını; Pişkinsüt'ün TDP'si ile birleşerek seçime gitmeyi planlamıştı da, bloğa katılıyor gibi yapıp sonra da "gadre uğramış" bir parti ha­vasına girip kendi tabanını ikna etmeyi mi planlamıştı?

Bu planda SHP'nin rolü neydi?

ÖDP-SHP işbirliği daha stratejik, Karayalçın'ın "projesi"nin bir parçası olma, ÖDP'nin SHP aracılığı ile sosyal demokrasiye iltihakı planında seçimi kullanmak istediler mi?

Olup bitenler irdelendiğinde, ÖDP'liler, ÖDP'yi hâlâ sol, mücadeleci, sosyal demok­rasiden ayrılan bir parti olarak görüp orada çalışan ÖDP'liler bu soruların yanıtını ver­mek durumundadırlar.

Bu soruların yanıtlarını araştırırken, şu gerçekleri de görmek gerekir: ÖDP'nin, da­ha blok ortada yokken, EMEP'ten gelen, "seçimlere ortak girmek için görüşelim" is­teğine verdiği yanıt; "Biz herkesle görüştük, sizinle de tam görüşecektik, siz randevu is­tediniz. Herkesin kendi adıyla seçime girme­sinin bu koşullarda en doğrusu olduğunu düşünüyoruz" biçimindedir.

Burada ÖDP'nin "bloktan çekilme" ge­rekçesine de kısaca değinmek gerekir.

ÖDP, "Bloktan, EMEP ve HADEP Emek Platformu programını kabul etmediği için çekildik" diyor. Bu, ÖDP gibi bir partiye yakıştırılamayacak bir yalandır. Hele sendika­ların ve kitle örgütlerinin devreden çıkmasından sonra bile elinde listeyle blok çalış­malarına katılmak için pazarlık yapmaya gi­rişmesi bile tek başına ÖDP'nin program, il­keler diye bir derdi olmadığını göstermiş­ken. Buna bir de, yıllardır Emek Platformu programını ağızlarına bile almamaları ekle­nince, aslında bütün diğer iddialarının da inanılmaz olduğu ortaya çıkar.



BLOK, EMEK MÜCADELESİNİN VE SOLUN DA ODAĞIDIR

Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu'nun oluşmasından beri, bloğun "sol" bir blok olarak dar olduğu, örneğin ÖDP ve SHP'nin olmamasının eksiklik yarattığı id­dia edilmektedir. ÖDP'nin en inanılmaz id­diası ise; "SHP ve ÖDP'nin yer almadığı blo­ğun sol olamayacağı" savıdır.

Radikal ve Cumhuriyet gibi gazetelerde üslenmiş SHP'liler ve ÖDP yandaşları, mil­letvekili adayları, bir yanda savaş ve AB'ye karşı olamayan HADEP'le; savaşa, IMF'ye, AB'ye karşı EMEP'in kavga edeceği beklentisini yaymakta, öte yandan bir düzen parti­si, sıradan bir sosyal demokratın ötesine ge­çemeyen, hatta Karayalçın ve CHP kalıntısı kimi politikacılar dışında bir programı, bir çizgisi bile olmayan SHP merkezli yeni sol tarifleri yapıp eksiklikler sayıp dökmektedir­ler. ÖDP ise; bir yanda Emek Platformu programından dem vururken öte yandan SHP'yi de kapsamayan bir bloğun olmaya­cağı propagandası yapmaktadır.

Oysa durum çok açıktır. Her şeyden ön­ce Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu, eğer SHP ve ÖDP tarafından yaralanmış olma­saydı; belki çok daha geniş bir temele otura­rak işe başlayabilirdi. Bu genişliği sağlayan ÖDP ve SHP'nin varlığı olmazdı ama belki emek örgütlerinin birleştirilmesinde engel­leyici kuvvet olamayacakları için "yokluklarıyla" bloğa bir katkı yapabilirlerdi.

Bugün, bloğun oluşmasının üstünden ge­çen süre içinde ortaya çıkan etkenler de gös­termektedir ki; ÖDP ve SHP'li çevrelerin bas­kılarına karşın emek örgütlerinin aktif kesim­leri bloğu desteklemektedir ve çalışmalar iler­ledikçe ÖDP'lilerin mücadeleci kesimlerinin de bloğu açıkça ya da üstü örtülü biçimde destekleyecekleri anlaşılmaktadır. Özellikle de ÖDP'nin bloke etmeye çalıştığı kamu emekçileri sendikalarının tabanının aklı ve gönlü bloktan yanadır. Kamu emekçileri için­deki mücadeleci ÖDP yandaşları, SHP ile iş­birliği tutumunu ortaya koymuş bir sosyal de­mokrat çizgiye ÖDP'nin hatırı için de olsa sı­cak bakmamaktadırlar, bakmayacaklardır da.

SHP-ÖDP bloğu aslında Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu'nu reformcu, sosyal de­mokrat bir çizgiye çekmek için manevralar yapmışlar; böylece seçimlerde, arayışta olan milyonlarca emekçi karşısına devrimci, halk­çı bir seçenek yerine reformcu bir seçenek çı­karmayı planlamışlardı. Ancak, bu plan bo­zulmuştur. Onların "daraldı", "artık sol blok yok" demelerinin nedeni bu oyunun bozul­muş olmasıdır. Oysa asıl ÖDP-SHP ikilisinin ortaya koyduğu platform benimsenmiş olsay­dı ortada ne sol ne de emekten yana bir plat­form kalmayacak; emekçiler, Kürtler CHP-YTP kırması bir platforma çağrılacaktı. Bu ise, böyle bir bloğun olmasındansa olmaması­nın, halk için daha iyi olduğu bir durumdur.

Ancak ÖDP-SHP ikilisi, bloğun "yukarı­da" genişlemesini baltalamayı başarmışlar­dır ama aşağıda, tabanda bunu engelleme şansları yoktur. Çünkü bu partilerin (aslın­da SHP'nin etkisinde bir emekçi kesimden söz etmek bile abestir) etkisinde olan emek­çi kesimler, yukarıda belirtilmeye çalışıldığı gibi, sadece bu partilerin değil CHP gibi ge­leneksel bakımdan "sol " bilinen partilerin tabanları ile emek ve demokrasi mücadele­sinde bir arayış içindeki tüm emekçi kesim­leri birleştirmek için seçimler bir fırsattır. Binlerce EMEP'li ve HADEP'li ile SDP'li; bloğun emekçiler için büyük bir imkân ol­duğu gerçeğinden hareketle, tüm emekçile­re bu büyük olanağı tanıtacak, bu birliğin önündeki gerici, "sol", "sosyal demokrat" barikatı parçalayacaktır.

Bu nedenle de bloğu oluşturan partile­rin militanları bu seçimlerde iki barajı bir­den; hem seçim yasasının koyduğu yüzde 10 barajını hem de SHP-ÖDP merkezli "sol" barajı aşma kararlılığı ile davranacaktır.

Toplam açısından bakıldığında Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu, seçimlere katı­lan tek emek ve demokrasi seçeneğidir. Bu nedenledir ki; bu bloğun dışında, seçime ka­tılan ne komünist, ne de demokratik bir platform yoktur. Sadece kimi partilerin ken­dilerine atfettikleri söz toplamından daha ileri bir değere sahip olmayan sloganları ve mazeretleri vardır. Çünkü adları ne kadar sivri görünürse görünsün bu "seçenekler", halk için, iş, aş ve özgürlük ihtiyacındaki milyonlarca Kürt ve Türk emekçinin açlık, yoksulluk ve anti-demokratik baskılardan kurtulmasını, Türkiye'nin emperyalizme karşı tavır almasını sağlayacak, bu kaygılara yanıt verme amacıyla oluşturulmuş plat­formlar değildir.

Emekçi halkın gözünde de; bloğa katılan partilerin birer birer ne dediğinden öte, blo­ğun sermaye güçlerine, baskıcı, gerici güçle­re karşı bir seçenek oluşturduğu; Kürt-Türk emekçilerin, halkın kardeşlik bloğu olduğu fikri vardır ve bloktan yana tutum alanlar bu amaçla taraf oluyorlar. Bu yüzden de; sermaye güçleri karşısında emek güçleri, Türk ve Kürt kardeşliği hattı olarak ortaya çıkan blok, sermaye güçlerine karşı mücadele hattıdır. Mücadeleden yana olanlar kendilerine, demokrat, devrimci, sosyalist, komünist diyenlere düşen asgari görev; her tür grup ve çevre çıkarını bir yana iterek, açılmış bu cepheye katılmaktır. Aksi halde sosyalistlik, solculuk, devrimcilik, komünist­lik lafta kalan sıfatlar olur. Ve ne yazık ki; bu çevrelerin karar vermesi için zaman çok daralmıştır.



ÜRETİM VE HİZMET BİRİMLERİNE SEÇİM KOMİTELERİ

Seçim çalışmaların en geleneksel alanla­rı -sermaye partilerinin ulusal medya araç­larını aşırı bir taraflılıkla kullanmasını bir yana bırakırsak- semtler ve evlerdir. Bu yüzden semtlerde "sandık bölgesi" esasına göre örgütlenmiş seçim komisyonları (komi­teleri, grupları...) semt, kahve, ev çalışmala­rı elbette sürecektir. Ama önceki seçimler­de çok da gündeme gelmeyen hizmet ve üretim birimlerinin seçim alanlarına çevril­mesi, Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu'nu oluşturan partilerin bir avantajı ve "ayrıcalı­ğı" olarak devreye girmek durumundadır.

Burada hizmet ve üretim birimleri der­ken, elbette sendikalı ya da sendikasız olma­sına bakılmadan fabrikaları, atölyeleri, has­taneleri, devlet dairelerini, özel sağlık ve eğitim kurumlarını, kitlelerin az çok bir top­uluk olarak bulunduğu her "birimi" kaste­diyoruz.

Bu üretim ve hizmet kurumlarında çalı­şan tüm işçilerin, emekçilerin nasıl aynı sen­dikada örgütleniyorlarsa, nasıl aynı sendika­da birleşmek güçlerini birleştirmelerinin en ideal biçimiyse, aynı partide örgütlenme de, oylarını aynı partide birleştirmek de; müca­delenin başarısı, ülkenin geleceği, barış ve kardeşlik içinde bir dünya için de zorunlu­dur. Çünkü sermaye politikacılarının iddi­asının aksine "seçim davası" ile "geçim da­vası" aynı şeydir. Ve daha iyi geçim için bir­leşmeye, patrona, hükümetin politikalarına karşı ortak tutumu almaya ihtiyaç duyanla­rın, oylarını da birleştirerek, kendilerinden yana bir politik mihrak oluşturmaya, kendi talepleri etrafında politika yapmaya yönel­meleri de bir zorunluluktur.

İşyerlerindeki seçim komiteleri, işte bu gerçeği ortaya koyup; emekçilerin üstünde birleşmesini sağlama durumundadır. 2002 3 Kasım seçimlerinin sunduğu imkânlar bu­nun ülke sathında, sayısız birimde yapılabi­lir olmasını sağlamıştır. Bloğu oluşturan partilerin işyerlerindeki yaygın ilişkileri; her birimde "seçim komitesi"ni sözü dinlenir bir çekim merkezi olarak örgütleme imkânını sunmaktadır.

İşyerlerinde "oylarımızı birleştirelim" tartışması bir yandan emekçiler arasındaki dayanışma bilincini öte yandan da birleş­mekten doğacak gücün bilincine varmaları­nı sağlayacaktır. Bu nedenledir ki, işyerle­rinde kurulacak seçim komiteleri, bloğu destekleyen DEHAP'a oy verecek herkesin katıldığı bir çalışma olarak ele alınmak du­rumundadır. Dahası; irade birliğini sağlayan işyerleri; basın aracılığıyla tutumlarını açık­layarak bütün diğer işletmelerin de aynı tu­tumu almasını teşvik etmekle yükümlü ol­malıdır.

Binlerce, ülke çapında yüz binlerce üre­tim ve hizmet biriminde örgütlenecek seçim komiteleri; "kime, niçin oy vermeliyiz", "oy­larımızı bölmeyelim", "kendimizden olana oy verelim" tartışmasını açarak; sermayenin, bloğu, DEHAP'ı engelleme çabalarını, med­yanın sessizlikle boğma tutumunu, karanlık güçlerin tuzaklarını parçalayacak güçleri harekete geçirecek dayanaklar olarak de­ğerlendirilmek durumundadır. 3 Kasım se­çimleri, bunun gerçekleştirilebileceği orta­mı ve imkânları fazlasıyla sunmaktadır.