Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Krizle büyüyen işsizlik, güvencesizleştirme

Türkiye’nin 1980 sonrası dışa açılarak (saçılarak) kapitalistleşme serüveni, tüm toplumsal dokuyu alt-üst etti. Bugün gelinen yer itibariyle, nüfusun dörtte üçü kentlerde. Kırlarda kalan yüzde 25 nüfus, milli gelirin ancak yüzde 8’ini üretiyor. Bu gelirle de geçinemediği için kısa sürede onlar da kentlere akacak. Yıllık artışı yüzde 1,5’i bulan ve 2009 sonunda 72,5 milyona ulaşan nüfusun iş-aş meselesi, özellikle kentlerde büyüyor. Ancak kentlerde yeterli istihdam imkanı yok. 2009 sonunda 15 yaş nüfus 52 milyon, ama işgücü olarak sahne alanlar 25 milyon. Yani yüzde 50’den azı işgücüne katılıyor. Bunların da 3,5 milyonu iş arıyor, ama bulamıyor. 2 milyon bir işsiz daha var ki onlar da iş aramaktan umudunu kesmiş, ama iş bulursam çalışırım diyenler. Böylece işsiz sayısı 5,5 milyonu bulmuş durumda. Resmi işsizlerin 1 milyondan fazlası genç;15-24 yaş arasında. Diplomalı işsiz çoğalıyor. Lise ve üniversite diploması olup da iş bekleyenlerin sayısı 1 milyon 350 bini geçti.

1980 sonrası  izlenen neoliberal politikalarla devlet, “iş kapısı” olmaktan çıkartıldı. Büyümenin özel sektör öncülüğünde gerçekleştirilmesine karar veren piyasacı yaklaşım, istihdamın kaderini de böylece özel kesimin insafına terk etmiş oldu. Ne var ki, likidite bolluğunun yaşandığı 2002-2007 döneminde, ortalama yüzde 7’ye yaklaşan büyüme koşullarında bile istihdam artmadı.



2001 krizinde işini kaybedenler, büyümeye geçildiğinde hemen işe alınmadılar. Dış kaynağa dayalı büyüme süreci, beklenen istihdam artışını yaratmadı. Bu istihdamsız büyüme hastalığının evrensel bir sorun olduğuna, kısa adı ILO olan Uluslararası Çalışma Örgütü de dikkat çekiyor. Özellikle merkez ülkelere dayanıklı-dayanıksız tüketim malı tedarik etme işlevi üstlenmiş Türkiye gibi çevre ülkelerin birbirleriyle ucuz emek üstünden rekabetleri, dibe doğru yarışları, bu en az istihdamla yetinme hastalığını da yaratmış durumda. Bu, küresel kapitalizmin tüm dünyada, özellikle de sanayi üretimini taşıdığı Asya, Latin Amerika ülkelerinde ağırlıkla yaşanan bir sorun.

Uluslararası  Çalışma Örgütü’nün Ocak 2008’de yayımladığı Küresel İstihdam Eğilimleri (Global Employment Trends) raporu, hızlı  büyüme performanslarına ve bu büyüme ile birlikte gelen yeni istihdam artışlarına rağmen dünya ekonomilerinde işsizlik oranlarının çok yüksek seyrettiğine dikkat çekiyordu. 2007 yılında da 2005 ve 2006 yıllarında olduğu gibi, istikrarlı bir şekilde seyreden büyümeye karşın ülkeler,  işsizlik oranlarında kayda değer düşüşler sağlayamadılar.

Örneğin, dünya ekonomisinde 2007 yılı büyüme ortalaması yüzde 5,2 olarak gerçekleşirken, işsizlik oranı yüzde 6,0 düzeyinde seyretti. 2007 için dünya ekonomisinde istihdam artışı yüzde 1,6’da kaldı.

ILO, işsizlik oranlarının daha düşük düzeylere çekilmesinde “ekonomik büyüme” ve “istihdam yaratma” arasındaki ilişkinin yeniden kurulmasının önemine dikkat çekmekle birlikte, göstergeler farklı bir tablo ortaya koyuyor. 2007 yılında dünya üzerindeki resmi işsiz sayısı, 2006 yılına göre yaklaşık 3 milyon kişi arttı ve yaklaşık 190 milyona ulaştı.

1997-2007 döneminde dünya ekonomisi yılda ortalama yüzde 4,2 büyürken istihdamdaki artış yüzde 1,7 olarak gerçekleşti. Yılda ortalama yüzde 10’ları bulan büyüme oranlarına karşın, istihdamda artış Doğu Asya’da yüzde 0,6’da, Güney Asya’da yüzde 2,4’te kaldı.

ILO ekonomik büyüme ve istihdam yaratma arasındaki bağın koptuğuna ve hemen tüm az gelişmiş ekonomileri kapsayan genel bir “istihdam yaratmayan büyüme” hastalığına işaret ediyor.

Dünyada son dönemde “büyüme mucizeleri” olarak gösterilen Hindistan ve Çin’de de büyüme-istihdam ilişkisi benzer bir fotoğraf veriyor. Örneğin, Hindistan, 1980’ler boyunca, yıllık yüzde 5,4; 1990–93 arası yüzde 6,3 ve 2002–2005 döneminde yüzde 8’in üzerinde bir büyüme yaşadı. Ancak, 1984–94 döneminde yıllık ortalama yüzde 2,7 olarak gerçekleşen istihdam artışı, 2000’li yıllara gelindiğinde, yüzde 0,6’lara dek gerilemiş durumdaydı.

ILO, yaratılmış görünen istihdamın yarısının da güvencesiz istihdam (vulnerable employment) olduğuna dikkat çekiyordu.

Aynı durum, Çin için de geçerli. 1980–2000 döneminde yıllık ortalama yüzde 10’ları bulan büyüme oranları yakalayan Çin ekonomisi için, ortalama istihdam artış hızları 1980–1990 dönemi için yüzde 4,1; 1990–2000 dönemi için ise sadece yüzde 1,1’de kaldı.

Hindistan’da büyümenin temel lokomotiflerinden “yazılım” sektörünün istihdamdaki payı, ancak yüzde 0,15. Çin’de en yüksek işsizliğe üniversite mezunları kategorisi sahip ve “kayıt dışı” ekonominin payı hızla genişliyor. Ancak ortak tablo, dünya ekonomisinde yaratılan işbölümü ile doğrudan ilişkili ve çevre ülkeleri açısından büyüme-istihdam dinamiklerinin belli özelliklerinin paylaşıldığı anlaşılıyor.

ILO, küreselleşmenin ürettiği bir istihdam biçimine her yıl daha çok dikkat çekiyor. ILO’nun yıllık raporu "Global Employment Trends 2010"un editörü Lawrence Jeffrey Johnson, ILO Online’daki söyleşisinde, bu istihdam türünün, 1,5 milyar kişi ile dünya istihdamının yarı büyüklüğüne ulaştığını, 2009’da bu kategoridekilerin sayısının 100 milyona yakın arttığını belirtiyordu.

“DİBE DOĞRU YARIŞTIRMA”

Çevre ülkelerde 1980’ler sonrası dışa açılma süreçleri, ticaretin ve sermaye hareketlerinin serbestleşmesine dayanmakta idi. Bu dönüşüm, bu ülkelerdeki büyüme dinamiklerini gittikçe artan bir oranda dışa bağımlı hale getirdi ve gerek büyüme, gerekse çalışanlar açısından giderek daha yüksek bir belirsizlik ortamı yaratıldı.

İhracata dayalı büyüme stratejileri, gelişmekte olan ülkeleri belirli sektörlerde uzmanlaşmaya itti. Bu, genellikle gelişmiş ülkelerin alt ve orta sınıflarının kullandığı, adına “ücret malları” da denilen dayanıklı, dayanıksız tüketim malları üretimlerini (otomobil, beyaz eşya, gıda, tekstil vb.) yanı sıra, çevre sorunları yaratan demir-çelik, gemi, kimya gibi sanayilerin çevre ülkelere aktarılmasını içeriyordu. Çokuluslu dev firmalar, yatırımlarını başta Çin olmak üzere Asya ülkelerine aktarırken, buralarda geliştirdikleri yerli sermaye ile bütünleşik yapılar kurdular ve merkez ülkelere dönük ihracatçı yatırımları geliştirdiler. Ancak bu ihracatın hem iç pazarlarda hem de dünyada kendine yer bulması, rekabet gücü sağlaması, ağırlıkla, işgücü üretkenliğini artırmaya odaklandırıldı. Hedef şuydu: Daha fazla ihracat malını, daha ucuz emekle üretmek. Bu uğurda birbirleriyle “dibe doğru yarışa” giren ülkeler için yapılacak şey, nispi artık değeri artırmak, yani birim işgücünden olabildiğince çok artık değer sağmak…

Üretim düzenleri, üretimi daha az kişi ile örneğin, 3 kişinin işini 2 kişiyle yaptırmak şeklinde kurgulanıyor, gerektiği yerlerde sermaye yoğun teknolojiler kullanılarak, emeğin pazarlık gücü iyice azaltılıyor. Bu dibe doğru yarış, beraberinde işsizler ordusunun artmasını ve her tür işe, her ücrete boyun eğmesini getiriyor. Demokrasinin de içinin boşaltıldığı bu ülkelerde, sendikal yapılar hızla zayıflatılmış durumda ve anti-sendikal düzenler hâkim. Malezya, Endonezya gibi ülkelerde de İslamlaşma projesi neoliberalizmle el ele yürütülüyor.

Mal hareketlerinin yanı sıra sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi, küresel firmalara, yatırımlarını istedikleri yere kaydırma imkânı da sundu. Özellikle düşük emek maliyeti, yer seçiminde önem kazandıkça, yatırım çekmek isteyen ülke, emek maliyetlerini ucuzlaştırıcı önlemlerden geri durmadı. Kayıt dışılığa, iş cinayetlerine göz yumma, işgücü üstünden daha az vergi alma, örgütlenmeyi, grevi zorlaştırma, bu alanda yabancı sermayeye sunulan cazibelerden bazıları.

Ucuzlatılmış emek ortamından istediği yatırımı ve üretimi, ihracatı  gerçekleştiren firmaların, hep ellerinin altında, devasa büyük, sürekli genişleyen ve uysallaşan bir işsiz ordusu birikiyor ve istihdam yaratmayan büyüme, bir anlamda yeni sermaye birikimlerinin güvencesi de oluyor.

KÜRESELLEŞME, ÜCRETLİLER VE ÜCRETLER

Artan küreselleşme, tarımda da çözülmeler yaratarak, daha çok mülksüzleşmiş nüfusu emek ordusu içine kattı. Bunun sonucu olarak, özellikle merkez ülkelere dayanıklı-dayanıksız tüketim mallarını emek-yoğun teknolojilerle üreten Asya ülkeleri başta olmak üzere, çevre ülkeler, ellerinin altında çok düşük ücretlerle çalıştırabilecekleri, örgütsüz, uysallaştırılmış bir işgücünü hazır buldular ve çok düşük ücretlerle üretimlerini hızla artırdılar. Bu durum, Çin, Hindistan gibi ülkelerde hızlı büyüme ile birlikte çok hızlı bir gelir eşitsizliğini de üretti.

Artan küresel rekabet ve dünya ticaret hacmi, teknolojik gelişmeler maliyetler üzerine baskı yaparak işçi başına üretimi ya da resmi deyişle, küresel işgücü verimliliğini artırdı. Özellikle 2001–2003 döneminde, dünya, “istihdamsız büyüme” süreci yaşadı. Son 10 yılda küresel eğilim, “daha az işgücü ile daha çok üretim” yönündedir.

Ücretlerin sefalet düzeyi, Dünya Bankası verilerinde de görülebiliyor. Günde 2 doların altında bir gelirle yaşayanların çevre-bağımlı ülkelerdeki sayısının 15 yılda pek azalmadığı ve 2,5 milyar kişiyi aştığı görülebiliyor. Bu oran, 2005’e gelindiğinde bile toplam nüfusun yarısına yakındı.

Kaynak; Dünya Bankası

Özetle, 1980’lerden 2008’e uzanan dönemde, küreselleşmeci, piyasacı sistem 2,5 milyar bağımlı ülke ücretlisini günde 2 doların altında bir yaşama talim ettirerek kâr ve sermaye birikimi çarkını döndürmeye çalışırken, bu bile, 2008 büyük krizine çakılıp kalmasına yetmedi.

İstikrarlı büyüme altında dahi yeterli ve nitelikli istihdam yaratamayan dünya ekonomilerinde, 2008 dünya ekonomik krizinin yıkıcı etkileri ile birlikte en büyük sorunlardan birinin yine “işsizlik” olacağı görülebiliyor. ILO’ya göre, işsiz sayısı 2000 yılında 170 milyon iken, 2008 sonunda 190 milyona çıktı. 2010’da ise, iyimser tahminlere göre 200 milyonu, kötümser tahminlere göre 220 milyonu aştı.

ABD’de, 2008 sonuna doğru yüzde 6,5’u geçen işsizlik oranı, ekonominin daha da daralması ile 2009’da yüzde 10’u aştı. ABD’deki krizin AB’ye yansımaları, kendisini büyüme oranlarında düşüş ve işsizlikte artışla gösteriyor. AB’de ortalama yüzde 8’i bulan işsizlik oranının birkaç puan daha artabileceğinden endişe ediliyor.

2008 ile birlikte dünya çapında ekonomik durgunluk beklentileri doğrultusunda ILO, önümüzdeki dönemde Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Sahra-altı Afrikası hariç, dünya ekonomilerinde ciddi büyüme kayıplarının olacağını öngörüyor.

Çin ve Hindistan başta olmak üzere, Asya ülkelerinde de, merkez ülkelerindeki durgunluk sonucu ihracat talebinin azalması ile büyümenin tempo kaybetmesi, bunun istihdama da yansıması, yeni işsizliklerin tensikatlarla artması bekleniyor.

Türkiye’nin de özellikle AB ağırlıklı ihracatının azalması ve iç talebin biraz daha daralması ile 2009 daralması yüzde 4,7’yi buldu. Ağır bir dış borç stokunun üstünde oturan Türkiye’de, yüksek faizle afyonlanmış ekonominin yüksek faizinin bile sıcak parayı tutmaya yetmemesi sonucu, iç ve dış talep hızla düştü ve ilk elde sanayide kapasite kullanım oranları geriledi, hızla tensikatlara gidildi. İstihdam yaratmayan büyümenin bile artık teklemeye başladığı koşullarda, biriken işsizlere bir de işyerlerinden çıkarılan yeni işsizlerin eklenmesi ile, işsizlik sorunu gündemin ilk maddesi oldu.

“Büyüdüğü” yıllarda bile yeterince istihdam sağlayamayan ve işsizlik artışını  önleyemeyen Türkiye ekonomisinde, önceki yıllarda şişen balonun patlamasıyla birlikte, işsizlikte de tam bir patlama yaşandı. Yıllık ortalama işsizlik oranı, 2009 yılı için Türkiye tarihinde bir rekor olan yüzde 14’e ulaştı.


2009 yılında önemli ölçüde büyüyen işsizlik sorununun, ekonomide beklenen büyümeye rağmen, bu yıl ve sonraki yıllarda da büyük önemini koruyacağı öngörülüyor. 2010 yılında yüzde 14,6 olması beklenen işsizlik oranının, 2011 yılında yüzde 14,2’de 2012 yılında ise yüzde 13,3’te kalması bekleniyor.

EĞİTİMLİ İŞSİZLER

2009 yılı  işsizlik verileri, 1 yılda resmi işsizliğin yüzde 11’den yüzde 14 basamağına tırmandığını, resmi işsiz sayısının 1 yılda 860 bin artarak 3,5 milyona yaklaştığını ortaya koydu. Bu işsizlerin yüzde 38’inin en az lise diplomasına sahip “okumuş işsiz” olması, çocuklarını bin bir fedakârlıklarla okutan ailelerin tahammül gücünü zorluyor. İşsizlerin en çok lise diploması sahipleri arasında olduğu ve lise mezunları arasında işsizliğin yüzde 18’e çıktığı görülüyor. Yaklaşık 500 bini bulan liseli işsizlere, meslek okulu, yüksekokul ve fakülte mezunu 850 bin işsiz eklendiğinde, “lise ve lise üstü diplomalı işsiz” sayısının 1 milyon 350 bine çıktığı anlaşılıyor.

Lise üstü  diploması olanlardan en yüksek işsizlik oranı sosyal hizmetler, sanat ve ulaştırma alanlarında. Her 100 bilgisayar fakültesi mezunundan 21’inin, her 100 eğitim fakültesi mezunundan 15’inin işsiz olması, bu gençlerin ailelerinin uzun süre kabullenecekleri bir durum değil.



Dahası,  “umudunu yitirmiş işsizler” ile birlikte, gerçek işsizlik oranı yüzde 20’lere, işsiz sayısı da 6 milyona yaklaştı. Hükümet de, istihdamın dümeninin tamamen terk edildiği özel sektör de, istihdamın artırılması konusunda hiçbir ümit vermiyorlar.

Aileye giren gelirin geçime yetmemesi ile çalışmak isteyen kadın ve emekliler işgücü  pazarına girmekte, alttan yeni okul mezunları gelmekte, ama bunları istihdam edecek iş alanları açılamamaktadır. Tersine, kamuda 4/C ve sözleşmeli personel uygulamaları ile istihdamı daraltma yolları denenmekte, özel sektörde de şartlara uyum adı altında tensikatlara devam edilmekte ve/veya işi olanların sosyal güvenlik hakları, iş yasalarından doğan hakları budanmakta, güvencesizleştirmeyi hızlandıracak “reform” hamlelerinin hazırlıkları yapılmakta.

HEDEF, GÜVENCESİZLEŞTİRME

Türkiye’de, özellikle 2002 sonrası, AB pazarını hedefleyen ihracata dönük büyüme süreci, dış pazarda rekabet gücü edinebilmek için, en az istihdamı, en ucuza mal etmeyi öne çıkardı. Bugün de, yaşanan küresel krizden hiç ders alınmadan, kriz öncesi işbölümü ve paradigmanın bundan sonra da geçerli olacağı varsayımı ile kurgular, en düşük istihdam maliyeti üstüne yapılıyor. 2010’da göreve gelen TÜSİAD’ın yeni başkanı Ümit Boyner’in ayağının tozu ile esnek istihdamı ağzına alması bundandır. Peşinde oldukları şey, kıdem tazminatı ödemeden işçi çıkarmak, kısa süreli iş sözleşmeleri yapabilmek, SGK prim yüklerini, ücretten alınan vergi yüklerini en aza indirmek, sendikalaşma, toplu pazarlık, grev hakkı kullanmanın yollarını tıkamak… İstedikleri, dünyada yaygınlaşan ve ILO’nun “güvencesizleştirme” olarak adlandırdığı, çevre ülkelerde salgın bu istihdam biçimini yaygınlaştırmak… İstedikleri, Türkiye’de 2 milyona ulaşan kayıt dışı ücretli istihdamının koyulaşması pahasına güvencesizliği kurallaştırmak…

Oysa artık anlaşılmalıdır ki, bu ucuz emeğe yaslanarak AB’nin tedarikçi tüketim malı sanayicisi olma paradigması, tıkandı. Asyalaşma modeli, düşük kâr oranları için emeğin istismarından başka bir şeye yaramazken, rekabet gücünü daha az emek, daha az ücret maliyetine dayadığı için istihdam da, ülkede sermaye birikimi de yaratamamaktadır.

Küresel kriz öncesi yüzde 10’da kemikleşen resmi işsizlik oranı, kriz sonrası yüzde 14 bandında basamak yapmaya başladı. Umudunu yitirenlerle birlikte ise, gerçek işsizlik oranı yüzde 20’yi geçiyor.

Güvencesiz işçiler, günün modası, “esnek istihdam”ın mağduru, sosyal korumasız, örgütsüz işçiler. Kriz, görece korunmalı işçileri, “esnek istihdam” modelleriyle, buradan alıp “güvencesiz” kategorisine atıyor. Tıpkı bizde, kadrolu kamu işçilerinin 4/C statüsüne atılmak istenmeleri ya da taşeron sistemi ile sendikalı, toplu sözleşme hakkı kullanan işçilerin, güvencesiz duruma getirilmeleri gibi…

Dünyada işçi haklarını biraz daha budayan bu eğilim, özellikle işsizliğin yoğun ve tarihsel olarak demokrasinin gelişmediği, örgütsüz  çevre ülkelerde ve tabii ki bizde yaşanıyor, yaşatılmak isteniyor. Sermaye, kriz koşullarında daralan iş hacmini bu biçimde emeğin sırtına basarak aşmak istiyor. Bizde de hem AKP iktidarı, hem de TİSK, TÜSİAD üyesi işverenler, fiili olarak yaptıklarını yasal bir çerçeveye yerleştirmek istiyorlar. İktidar ve patronlar, giderek büyüyen işsizliği, fırsat bilip güvencesizliği dayatıyorlar. Kamudaki bu esnek istihdam ya da köleleştirmenin beteri, TÜSİAD-TİSK ikilisi tarafından, AKP desteklenerek tesis edilmek isteniyor. Çalışma yaşamını “katı” bulan sermaye, “esnek”leşme talebini karşılayacak AKP ile iyice yakınlaşıyor. Yani büyük taarruz daha yeni başlıyor. Diyaloga değil, saldırıya hazırlanıyorlar.

AKP ve sermaye, sayıları 5,5 milyonu bulan işsizlere şu tehditle yaklaşıyorlar: Ya daha çok işsizlik ya da esnek çalışma, yani “güvencesiz çalışma”ya boyun eğmek… Patronları bu noktaya getiren, Asyalaşma modelinde emeği ucuzlatanın, rakibinin önüne geçmesi. Özellikle 2000’li yıllarda AB’nin dayanıklı-dayanıksız tüketim malı üreticisi olmaya başlayan Türkiye’nin de abandığı rekabet aracı, ücretler. Varsa yoksa, en az istihdamı en ucuza mal edip, rekabet gücü edinmeye çalışıyorlar. Nitekim 2004’ten 2008’e, yılda yüzde 7’yi bulan ortalama büyümeye rağmen, istihdamın pek artmadığı görüldü. Küresel krizin etkisi altına girilen 2009’da da sanayide istihdam yüzde 7 azaltıldı ve 311 bin sanayi işçisi işsiz kaldı. Üstelik aynı dönemde sanayide reel ücretlerin yüzde 7 geriletilmesine rağmen, tensikattan vazgeçmemiş işverenler.



Sanayide en az işçi ile iş çevirmenin bahaneleri arasında, vergi ve prim yükü var. Ama bu Asyalaşma modelinin önemli bir parçası olan döviz kuru politikası da, istihdamdan caydırıcı nitelikte. Çünkü çark, sıcak para girişi ile dönüyor. Sıcak para çekmek için düşük kur-yüksek faiz politikası uygulanıyor. Düşük kur ise, sanayide emek-makine bileşiminde, makineye göz kırpıyor, işçiyi işsiz bırakıyor. Dahası, düşük kur, ithal girdiyi cazip kılarak yerli ara malı sanayisini ve işçisini işsiz bırakıyor. Sanayideki bu durum, inşaat ve hizmetlerde de farklı değil. İnşaattaki teknoloji gözler önünde. Koca gökdelenler, en az işçi ile bir-iki ayda dikiliveriyor. Hizmet sektöründe, devlet, 2,5 milyon dolayındaki istihdamı bile çok görüp, 4/C tuzakları kuruyor çalışanlara. En az maliyete en küçük devlet!.. Neoliberal devletin hedefi bu. İstihdam, 2009’da finans sektöründe arttı ve 150 bin kişi işe alındı. Reel sektörü batan bir ekonomide finansın yükselişi iyi haber olabilir mi? Tarımdaki 2008 ve 2009 istihdam artışları ise, büyüme ile ilişkili değil. Tarımın milli gelirdeki payı yüzde 8’in bile altına düşmüş iken, ucuz döviz, tarım ithalatını kamçılarken, artan istihdam, ancak yoksulların sofrasının kalabalıklaşması demek.

Özetle, dış kaynakla dönen, yoğun ithalata bağımlı Türkiye kapitalizmi, içeride ve dışarıda rekabet gücü bulabilmek için çarkını, en az istihdamı en ucuza mal ederek döndürmek zorunda. Bunun için de artan işsizliği, çalışan sınıfa karşı tehdit aracı olarak kullanıyorlar.

İŞSİZLİK COĞRAFYALARI: İSTANBUL, İZMİR, ÇUKUROVA

Adı, tarihte küresel krizle birlikte anılacak 2009 yılının en önemli göstergesi işsizlik verileri olacak. TÜİK, yani Türkiye İstatistik Kurumu, 2009 yıllık işgücü-işsizlik verilerini bölgesel bazda açıkladı. Böylece hem Türkiye geneli için, hem de 26 alt bölge için krizin istihdama ve işsizliğe yansımalarını görmek mümkün.

Öncelikle, Türkiye geneli için anlaşılıyor ki, 2009’da, işgücü pazarına, mevcudun yüzde 4’ü oranında yeni işgücü çıkmış. Yani 943 bin kişi, “iş istiyorum” diye pazara girmiş. Peki, ne bulmuş? Anlaşılıyor ki, ancak 83 bini iş bulmuş ve 860 bini, işsizler ordusuna katılmış. Böylece resmi işsiz sayısı, 860 bin artmış ve 3 milyon 471 bine çıkmış. Bu, 2008’de yüzde 11 olan işsizlik oranının 2009’da yüzde 14’e çıkması demek.

Sektörel olarak bakınca, istihdamda 83 bin artış var görünüyor, ama bu tarımdan kaynaklanıyor. Tarımda kriz yılında 238 bin istihdam artışı görünüyor. Büyümeyen tarımda istihdam artışının sağlık derecesi ayrıca tartışılmalı. Tarımı dışarıda bıraktığınızda ise, aslında istihdam artışı değil, 154 bin iş kaybı var. Çünkü inşaat dahil, sanayide 2008’de işi olanlardan 303 bin kişi işini kaybetmiş. Buna karşılık hizmetler sektörü 149 bin istihdam artışı yaşamış. Hizmetlerde ve yılı iyi geçiren mali sektörde istihdam artışı oldu, o kadar. Dolayısıyla, tarımdaki soru işareti dolu istihdam artışını bir yana bırakırsak, gerçekte 2008’de işini koruyanların artmadığından, 150 bin kadar azaldığından söz etmek, buna iş bulamayan 860 bin eklendiğinde, gerçekte resmi işsiz sayısının 1 milyon arttığına hükmetmek yanlış olmaz.

TÜİK, işgücü verilerini 26 alt bölgeye göre de sergiliyor. 25 milyona yakın işgücünün yüzde 63’ünün toplandığı 10 bölgede işsizliğin en yakıcı biçimde İstanbul, İzmir ve Çukurova’da yaşandığı ve işsiz stokunun yüzde 37’sinin bu 3 bölgede toplandığı görülüyor.



Türkiye işgücünün  yüzde 18’den fazlasını barındıran İstanbul’da, istihdamın 2009’da yüzde 5 azaldığı, işsizliğin de yüzde 53 arttığı anlaşılıyor. Yani, İstanbul’da 2009’da 197 bin kişi işini kaybetti. Bu, İstanbul’da, yeni istihdam bir yana, 2008’de işi olan her 100 kişiden 5’inin işini kaybetmesi demekti. 2009’un işsizlerine, işini kaybedenler eklenince, İstanbul’da işsiz sayısı da yüzde 53 arttı ve 753 bini buldu. Bu, başka bir ifadeyle, Türkiye’deki resmi işsizlerin yüzde 21’inin İstanbul’da olması demek, aynı zamanda.

İşsizliğin coğrafi görünümünde İzmir’in, İstanbul’dan sonra dikkatleri çektiği görülüyor. İzmir’de, 2009’da, 70 bin kişi işgücü pazarına eklenmiş, yani işgücü yüzde 5’in üstünde artmış. Ama bu 70 bin kişi iş bulamayınca, İzmir’in işsiz sayısı yüzde 46 artışla 227 bine, işsizlik oranı yüzde 12,4’e çıktı. Bu oran, tarım dışarıda bırakıldığında, yüzde 17’yi geçiyor. Türkiye’de her 100 işsizin 7’si İzmir’de…

İşsizlik coğrafyasının en önemli üçüncüsünü Çukurova, yani Adana-Mersin bölgesi oluşturuyor. 2008’de de yüzde 17 gibi yüksek bir işsizlik oranı yaşayan bu bölgede, 2009’da resmi işsizlik yüzde 22’ye çıktı. Adana-Mersin bölgesinde, tarımı dışarıda bıraktığınızda, işsizlik oranı yüzde 27 gibi rekor bir düzeye çıkıyor. Resmi işsiz sayısı 95 bin artan Adana-Mersin’de, Türkiye işsizlerinin yüzde 9’u barınıyor.

Yüzde 14 basamağına yerleşen işsizliğin, yakın gelecekte, hele neoliberal ekonomik politikalarda ısrar edildiği koşullarda azalmasını beklemek ham hayal. İşsizliğin, yakın gelecekte de, Türkiye’nin en yakıcı sorunu olmaya devam edeceği, ama özellikle İstanbul ve çevresi, İzmir ve Çukurova için en önemli sorun olacağı açık.

KADIN İŞSİZLİĞİ

İşsizlik yangını, hem dünyada hem bizde, hızla büyüyor. Ekmeğin peşindeki erkeklerin işsizliği uzadıkça, evdeki kadınlar da işgücü pazarına daha çok çıkmaya başladılar. TÜİK verileri, her ay, işgücü piyasasına biraz daha çok kadının çıkıp iş aradığını gösteriyor. Tütünde, fındıkta, çayda, kısaca tarlada çalışan kadını, “ücretsiz aile işçisi” diye, işi olan nüfus içinde gösteren TÜİK, yıllarca bu yolla, kadının işgücüne katılım oranını yüzde 30 gösterdi. Bu çarpıklık, tarımdaki gerileme ile ve kentlere göçle azalsa da, hâlâ geçerli. Hâlâ 5,4 milyon görünen kadın istihdamının 1,7 milyonunu, yani neredeyse üçte birini kırda, çiftte-çubuktaki kadın oluşturur. Oysa gerçek kadın istihdamı, 3,7 milyondan ibaret. Bu, kadın nüfusumuzun sadece yüzde 14’ü demek. Kadının büyük işsizliği demek…

35,5 milyon kadın nüfusumuzun 26 milyondan fazlası, 15 yaş üstü yaşta. Normalde bu, bir ülkenin gelişmesi için çok önemli bir değer, bir potansiyel. Ama yararlanmasını bilene… 15 yaş üstü kadın nüfusumuzun 5 milyonu ya da yüzde 18’i öğrenciler, emekliler, özürlü-yaşlılardan oluştuğu için, çalışabilir nüfus değil. Geri kalan 21 milyon kadının profili ise şöyle: Neoliberal gericilikle pekişen erkek-egemen toplumun geleneksel işbölümü, 12,2 milyonu, “ev kadını-ev kızı” olarak görevlendirip eve kapatmış durumda. Bunlar, bir tür ücretsiz ev işçileri… Erkek işgücünün iş dışı her tür ihtiyaçlarını karşılayarak işverenlere her sabah yeniden gönderiyorlar.

Tarlasında çalışan 1,7 milyon kadın da “çalışıyor” sayılırsa, 9 milyon kadının 5,4 milyonu istihdam içinde sayılıyor. Kalan 3,6 milyon kadın, yine atıl, yine işsiz. Bu varsayıma göre, kadın işsizlik oranı yüzde 40’ı buluyor.

Tarlada çalışanlar dışarıda tutulursa, 9 milyonun 5,3 milyonu yine atıldır, işsizdir. Evet, gerçekte 5 milyonun üstünde kadın nüfus (ev kadını  filan değil) gerçekte işsizdir… Böyle bakınca, kadın işsizlik oranının gerçekte yüzde 59’a kadar çıktığı görülür.

TÜİK, resmi olarak, kadın işsiz sayısını 1 milyon dolayında gösteriyor. Bu, yüzde 16 gibi bir işsizlik oranı. “Sayılmayan işsiz” olarak, yani “ümidini yitirmiş, iş olsa çalışırım” diyen kadın işsiz sayısını ise, TÜİK 1,3 milyon olarak gösteriyor. Bu durumda, TÜİK’in resmi kadın işsiz sayısı bile, 2,3 milyonu buluyor. TÜİK’in bu tanımla beraber resmi kadın işsizlik oranı da yüzde 30’u gösteriyor ki, bu bile yeterince ürpertici…

26 milyonluk kadın değerini böylesine ahmakça, hoyratça kullanan çarpık Türkiye kapitalizminin erkek egemenlerinin, istihdam edilmiş kadınlara, işyerlerinde adil davranması tabii ki beklenemezdi. 3,7 milyon kadın çalışandan 3 milyonu ücretlidir, ama bunların sadece 2 milyonu sigortalı-kayıtlıdır. 1 milyon kadın ücretli, kaçak ve çoğu kez asgari ücretin bile altında, köle ücreti ile çalıştırılır. “Yönetici” pozisyonunda olan kadınların sayısı, sadece 166 bindir. Kadının iş bulabilme şansı, ancak erkekten daha eğitimli olmasıyla mümkündür. Bu da muazzam bir engelli koşuyu tamamlayanlara nasip olmaktadır ancak.

Kadınların, bu çift katlı adaletsizliğe iki kez diş bilemesi, kendini iki kat daha fazla alacaklı hissetmesi gerekir. Kadının bu düzenden, iki kat daha fazla hesap sorma hakkı var.

DAHA ÇOK KAMU İSTİHDAMI…

2007’den 2010’a, 3 yılda, Türkiye nüfusu 2 milyon artarak 72,5 milyona çıktı, ama kamuda çalışan sayısı ancak 13 bin artmış görünüyor. Bu kadar nüfusa, 3 milyonu bile bulmayan kamu çalışanının yeterli hizmeti veremeyeceği ortada. Ama neoliberal zihniyet bunu önemsemiyor. O zihniyete göre, bu hizmetleri artık kamu değil, özel sektör üretip parayla satmalıdır. Ya da kamu, bu hizmetleri kendi bünyesinde üretmek yerine özel kesimden satın almalıdır.


Bu zihniyet, 3 milyonu bulmayan kamu personeli içinde de, sadece 3 yıl içinde, sözleşmeli personel sayısını yüzde 83 artırarak, güvenceden uzaklaştırmıştır. 4/C statüsünde, 2007 başında 70 bine yaklaşan kamu çalışanı, 2009 sonunda 18 bine kadar düşmüş, yani 50 binden fazla geçici personelin iş akdi yenilenmemiştir. Şimdi hedef, başka kamu çalışanlarını da, önce 4/C’ye almak, sonra da oradan tasfiye etmek, güvenceli olanları da sözleşmeli statüsü ile güvencesizleştirmektir.

Özellikle ülkenin en ağır sorunu haline gelen işsizlik sorununu çözmede insiyatif, artık özel sektöre bırakılmayacak kadar vahim boyutlarda. Amacı kâr ve sermaye birikimi olan, her adımını bu saikle atan özel girişimcinin, istihdam gibi bir sosyal sorunu birinci sorun olarak görmesi, kapitalizmin doğası gereği, beklenmez, beklenmemelidir. Sermaye, istihdam için yatırım yapmaz, kâr için yatırım yapar ve ancak ihtiyacı oranında işgücü istihdam eder, daha fazlasını değil.

Ulaşılan alarm verici boyutlar ve beliren eğilimler, işsizliğe kamu istihdamı  ile müdahalenin kaçınılmaz olduğu gerçeğini önümüze koyuyor. Giderek büyüyen işsizlik ve giderek artan güvencesiz çalıştırma eğilimlerine karşı, istihdam dostu ekonomi politikaları ve kamu istihdamı savunulmalıdır. Asya taklidi ihracata dönük model, birçok olumsuzluk yanında istihdam yaratmayan bir nitelikte. Yoksullaştırıcı büyümenin bu özelliği, demokratik merkezi bir planlama ile üretici, birikim sağlayıcı, istihdam yaratan bir eksene kaydırılmalı ve kamu, ekonomiye yapacağı müdahalelerle istihdam yarattığı gibi, özel sektörü de daha çok istihdam kullanıcı politikalara özendirmeli, tarımda, turizmde kooperatifleşmeyi özendirerek istihdama müdahil olmalıdır.

AKP iktidarının böyle bir yaklaşımı olmadığı ve olmayacağı açık. İlk elde kamu istihdamını 3 yılda 1 milyon artırarak, bugünkü düzeyinin üçte bir üstüne çıkarılması, bir toplumsal talep olarak ifade edilmelidir. Bu niceliksel artışın yanı sıra, kamu çalışanlarına grevli, toplu sözleşme hakkı ve güvenceli statü eksiksiz tanınmalıdır. Bu istihdamı karşılayacak kaynaklar ise, vergi-kamu harcama denkleminde yapılacak düzenlemelerle yaratılabilir.