Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Dünden bugüne Rusya ekonomisi

Ekim Devrimi sonrasında sosyalizmi inşa süreciyle, ekonomik ve sosyal alanda dünya çapında işlere imza atan, 2. Dünya Savaşı’nda Faşist Hitler Almanya’sının saldırısı ve işgalini püskürterek, onları 65 yıl önce Berlin’e dek kovalayan, dünya ilerici güçlerine ve halklarına, Avrupa’ya barış ve özgürlük getiren; savaş sonrası yıkılıp tahrip olan ülkesini, sosyalist ekonomisi sayesinde ikinci kez inşa eden SSCB; 1950 sonrasında dünyanın ikinci büyük ekonomisi durumuna yükseldiği gibi, birinci olan ABD’yi bazı sektörlerde, bilimsel teknik gelişmeler, uzay teknolojisi vb. alanlarda geçmesini de bildi. Ayrıca eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, kişisel refahın yükseltilmesi ve paylaşılmasında, sosyalizmin üstünlüğünü tartışmasız tüm dünyaya göstererek, yankı uyandırdı ve bir çekim merkezi oldu. Emperyalist güçleri ve başta ABD’yi korkutan bu gelişme, onların “soğuk savaş” süreci başlatmasına ve giderek Stalin sonrasında, Marshall yardımları, NATO, Gladyo vb. örtülü savaş örgütleri aracılığıyla SSCB’ni kuşatarak teslim almaya dönüştü. Parti ve ülke yönetimini Stalin sonrasında devralan revizyonist Kruşçev –ve ardından Brejnev– kliği, partinin ve sosyalist ekonominin dinamik güçlerini tahrip ederek sosyalist yoldan zaten sapmıştı. SSCB’den arta kalan biçimsel sosyalist kalıntılara ise, Batı işbirlikçisi Gorbaçov eliyle son darbeler indirilerek, ‘Sosyalizmin yıkıldığı’ ilan edilmişti. Gorbaçov’la başlayan Batı emperyalizmiyle entegrasyon süreci, Yeltsin’le Rusya’nın geçmiş ekonomik birikim ve kazanımlarının Batı sermayesinin talan ve yağmasına dönüşmüş; üretim araçları ve altyapı çürümeye terkedilmiş, Rusya, IMF kıskacında teslim alınmaya çalışılmıştı.

Putin’le birlikte, merkezi yönetimi sağlamlaştırma süreci, yeni plazlanan burjuvazinin pazar hakimiyeti sağlamasına, mafyacı kapitalizmi tasfiyesine ve emperyalist hülyaların gerçekleşmesine giden yolların taşlarını döşemeye hizmet etti, ediyor. Dünyanın büyük güçlerinin kriz içinde bocalaması devam ederken, çok büyük darbeler yemesine, ağır yaralar almasına karşın, petrol ve doğal gazdan elde ettiği döviz birikimine yaslanan Rusya, Putin’le başlattığı geçmişteki etki alanlarına dönme stratejine hız vermiş görünüyor. Rusya Gürcistan, Özbekistan gibi alanlarda ABD’nin kuşatma planlarını boşa çıkararak, onun karşısına bir güç olarak dikilmeye başladı. Yine son olarak, Ukrayna seçimleri ve Kırgızistan’daki kargaşa sonrasında, kendi etkisine daha açık yönetimlerin işbaşına geldiği -getirildiği- görülüyor. Son olarak, Rusya Devlet başkanı Medvedev’in Ortadoğu bölgesine yaptığı gezi ve Mısır, Suriye, İsrail ve Türkiye yetkilileriyle yaptığı görüşmelerde oynadığı rolün; yapılan konuşmalar, imzalanan yeni ekonomik ve siyasi antlaşmaların işaret ettiği yön de; Putin’le birlikte girilen NATO kuşatmasını kırma ve eski etki alanlarına yeniden dönme sürecinin sürdürüleceğini gösteriyor.

Gelişmelerin kısa özeti böyle olmakla birlikte, Rusya’nın toparlanma sürecinde, arka planda işlevsel olan etkenleri kavrayabilmek için; önemli dönemeçlerde Rusya’nın temel ekonomik göstergelerine ve geçmişten devralınan ekonomik ve toplumsal birikime bakmak zorunlu olmaktadır.

EKİM DEVRİMİ VE SOSYALİST İNŞA YILLARINDA RUSYA EKONOMİSİ

Ekim devrimi ve sosyalist inşa, kuşkusuz ki, Rusya halklarına, tarihinin en büyük ekonomik ve toplumsal sıçramasını yaptırmıştı. 1950’lerde ve sonrasında dünyanın ikinci büyük gücü olan Rusya, dünya üretiminin % 20’den fazlasını üretmekteydi. 1. büyük savaş döneminde, devrim öncesi yıllarda ise, emperyalist-kapitalist zincirin zayıf bir halkası haline gelmişti. Her yıl 200 milyar Ruble yabancı sermaye girişi olan Çarlık Rusyası, ancak, dünya üretiminin % 2.5 düzeyinde üretim kapasitesine sahipti.

1917 Ekim Devrimi sonrası, emperyalist güçlerin Rusya üzerinde kaybettikleri nüfuzu yeniden tesis etmek hedefiyle planladıkları provakasyonlar ve iç gericiliğe verdikleri desteklerle uzayan iç savaş sürecinde; Rusya’nın ekonomik durumu çok gerilere gitmiş, ekonomik gelişme 5 yıl süreyle adeta durmuş ve ancak, ekonomiyi canlandırma amaçlı NEP (Yeni Ekonomik Politika)’in uygulanmasından sonra; 1928 yılında, 1914 yılı düzeyine ulaşılabilmişti.

22 Haziran 1941’de, Hitler Almanya’sının SSCB’ne saldırısıyle, Rusya ekonomik planlarını, derhal savaşın gereklerine –Hitler Almanyası’nın eninde sonunda SSCB’ne saldıracağı aşikar olduğu için, aslında Sovyetler Birliği daha önceki yıllardan itibaren, bu büyük savaşa hazırlık olarak, yüksek bir çalışma temposuyla genel ekonomik plan hedeflerini zamanından önce gerçekleştirdiğinden.– uyarlayabildi. Alman işgali ve savaş esnasında, altyapı tesisleri, demiryolu şebekesi, yol ve köprüler, köy, şehir ve kasabalar, maden ocakları önemli ölçüde tahrip olmuştu. İnsan kaybı 20 milyon olup, ayrıca 25 milyon insan evsiz kalmıştı. Savaş yılları Rusya’nın ekonomisini önemli ölçüde daraltmış ve geriletmişti. 1940 yılına oranla, savaşın bitiminde ulusal gelir %17, sanayi üretimi %8, elektrik üretimi %11, kömür üretimi %11, petrol %40, çelik %33, çimento %68, pamuklu dokuma %60, şeker üretimi %78, tarımsal üretim ise % 40 düşmüştü.1 SSCB, savaşın yaralarını sarıp, SBKP önderliğinde ülkeyi ikinci kez yeniden inşa ederek; 1940 yılının üretim düzeyini, 1950 yılında yakaladı. Ama bu, ikinci savaşın da Rusya ekonomisine, bir on yıl daha kaybettirmesi anlamına geliyordu. Kapitalist-emperyalist dünyanın engellemelerine ve savaşlara karşın, devrim sonrasındaki elli yıllık tarihi içinde Sovyet Rusya, görülmedik ekonomik ve toplumsal başarılara ve ‘ilk’lere imzasını atan bir ülke oldu. 1918’den itibaren, sanayideki yıllık gelişme hızı, ortalama olarak % 10’nu aştı.2

TABLO 1- Sovyet Rusya sanayisinin ortalama yıllık gelişme hızı


    1952-1958
    SANAYİ  ÜRETİMİ 12.0
    Üretim malları üretimi

    ( I. Kesim)

    +12.8
    Tüketim malları üretimi

    ( II. Kesim)

    +10.7
    Sanayide emek verimliliği artışı +7.6



Ayrıca batılı kaynaklar da, bu dönem Sovyet ekonomisinin olağanüstü gelişme düzeyini doğrulamaktadır. Sovyetler Birliği ekonomisi üzerine çalışmalarıyla tanınan Prof. Abran Bergson’a göre, Sovyetler Birliği’nin sabit fiyatlarla milli geliri, 1928-1937 döneminde yılda %5 ile % 5.5 arasında, 1950-1955 döneminde de % 7.5 ile % 7.6 artmıştı. Bu oranlar, o dönemin dünya ekonomilerinin büyüme hızlarıyla kıyaslandığında, en yüksek büyüme hızıdır. Dönemin SSCB ekonomisinin büyüme hızı, aynı dönem Amerika’nın büyüme hızından iki ile üç kat daha fazladır.

SSCB, devrim sonrasında gerçekleştirdiği hızlı kalkınmayla, az gelişmiş bir ülke olmaktan çıkıp, sanayi üretim hacmi bakımından dünyada ikinci sıraya yerleşmiş ve birinci sıradaki ABD sanayisini, bazı alanlarda geçmiştir.3 Ayrıca bilimsel teknik alanlarda, bilimsel araştırmalarda, dikkat çekici bir gelişme göstermiştir. Birçok alandaki rakamları, ABD’le aynı düzeyde gözükse de, eğitim-öğretim ve sağlık hizmetlerinin yaygınlığı ve parasız olmasında, kültürel vb. faaliyetlerin tüm ülke sathına yayılmasında onu açık ara geçmiştir. Rusya’da her 100.000 kişiye düşen doktor sayısının, ABD’dekinden % 12 daha fazla olduğu ya da aynı sayıdaki hastahane yatağına düşen doktor sayısının, ABD’ye oranla % 20 daha fazla olduğu belirtiliyor. (Bkz. Bernard P.J: Sovyetler Birliğinde Planlama, Londra, İngilizceye çeviren: I. Nove)

Sosyalizmin inşa dönemine ilişkin olarak, sosyalist yönetimin yaptığı merkezi kalkınma planlarının, ülke kalkınması, kişisel tüketimin artışı ve halkın refahı üzerine yaptığı olumlu etkiler bağlamında daha birçok örnek verilebilir. Ama SSCB’nin bu başarılarını hazmedemeyerek korkuya kapılan emperyalist Batı dünyası, başta ABD olmak üzere, elbirliği ile ‘soğuk savaş’ı başlattılar. SSCB’ne aslı astarı olmayan propaganda materyalleriyle saldırarak; kendi eli kanlı yüzlerini, azami kâr için dünya ülkeleri ve halklarını sömürme ve bağımlılık altına alma çabalarını gizlemek için, Sovyetleri “öcü”olarak göstererek; silahlanmalarını ve NATO’nun faaliyetlerini meşrulaştırmaya çalıştılar. Beşinci kol ve gladyo faaliyetleriyle, “yeşil kuşak” vb. projelerle Rusya’yı kuşatarak teslim almayı hedeflediler.

Kruşçev ve Brejnev kliğinin içeriden yürüttükleri yıkıcılığı da besleyerek, sosyalizmi raydan çıkartma çalışmalarını başlatmış olan emperyalistler; 1980’lerin ortasında Gorbaçov’un sosyalizmin biçimsel kalıntılarına son bir darbe indirmesiyle de, açık kapitalist biçimleri egemen kılma amaçlarına ulaşmış, ‘sosyalizmin yenilgisi ve ölümünü’, –günümüzde artık bu palavraya inanan kalmasa da– kutuplaşmanın sona erdiğini, tek kutuplu dünyanın kurulduğunu ilan ettiler!

DÜNYA KRİZİ ÖNCESİNDE RUSYA EKONOMİSİ

Gorbaçov’un başlattığı Batı sermayesine entegre sürecini, Yeltsin’in SSCB’ni emperyalistlere peşkeş çekme politikası izledi. Ülkenin geçmiş birikimleri yağmalandı, eski KBG ajanları, devlet bürokrasisindeki büyük memurlar, işletme müdürleri vb. önemli işletmelerin mülklerini ellerine geçirerek, milyarder konumuna yükseldiler. Bu, bir tür mafyacı kapitalizmin doğuşuydu. Yine bu dönemde, Batılı emperyalist güçler tarafından, borsa spekülatörleri tarafından kışkırtılan yapay 1998 kriziyle, ülke ekonomisi iyice çökertildi ve Batı kapitalizmine teslimiyetin yolu açılmış oldu. Yeraltı kaynakları, Batılı emperyalistlerin sömürü ve yağmasına açıldı. Alt yapıya yeni yatırımlar yapılmayarak, birçok işletme ve kuruluş çürümeye terkedildi, fabrikalar, maden ocakları kapatıldı...

Gorbaçov’la başlayan açık kapitalistleşme süreci, Yeltsin’le ülkenin içeriden ve dışardan yağmalanmasına dönüştü. Rusya IMF kıskacına alınarak, çökme ve köleleştirilme yoluna sokuldu. Bu mafyacı kapitalist gidişe; Putin’le birlikte darbeler indirildi, tutuklama, bazı işletmeleri kamulaştırma vb. yöntemlerle, devlet otoritesi pekiştirilerek, yeni palazlanan Rus burjuvazisinin yolu açıldı, ekonomi, normal yoldan kapitalistleşme sürecine sokuldu. Petrol ve doğal gaz fiyatlarının artışa geçtiği olumlu konjonktürün rüzgarını arkasına alan Putin, içeride yağma ve rüşveti azaltarak, istikrar sağlayarak, merkezi yönetim aygıtına belli bir prestij kazandırdı, ekonomi iyileşme rotasına girince de, halkın yanılsamalı desteğine mazhar oldu. 2008 dünya krizi, Rusya’yı, ekonomiyi iyileştirme ve alternatif güçlü sektörler yaratarak, dünya güçleri ile rekabete girişme planları yaptığı bir kavşakta yakaladı. Bununla birlikte, krizin, mali açıdan Rusya’yı da vurması, ek olarak petrol fiyatlarını da düşürmesi; Rusya Federasyonu’nu, bir gecede yüz milyarca dolar kayba uğrattı. Bu sürece biraz daha yakından bakmaya çalışalım:

Yeltsin döneminde, 1990-1998 yıllarında izlenen ekonomik politikalarla, sosyalist dönemden kalan bazı uygulamalar hedefe konmuş, zaten çok önceden terkedilmiş merkezi planlamanın yerine geçirilmiş olan serbest piyasa ekonomisine ivme kazandıracak önlemler alınmış; fiyatlar serbest bırakılmış, ülkeye yabancı sermayeye girişinin önündeki son yasal engeller de kaldırılmıştı. Bu politikalar, ekonomik gidişatı daha da kötüleştirmiş, enflasyon artmış, talep daralmış, üretim düşmüş, yatırım ve tasarruflar azalmış, işşizlik artmış, gelir dağılımı bozulmuş, devletin ekonomi üzerindeki kontrolü kalktığı için, mafyaya ve karaparacılara gün doğmuştu. Sonuç olarak, ülkenin ekonomik ve politik yönetimi, doğal olarak bir avuç oligarkın eline düşmüştü.

Merkez Bankası’nın para politikalarıyla döviz kurunu dengelemesi ve enflasyonu düşürerek, üç haneli rakamlardan aşağı çekmesiyle birlikte, makro dengelerin kısmen sağlandığı bir anda; bu kez 1998 Ağustos krizi patlamıştı. Asya krizinin Rusya’ya yansıması, yabancı yatırımcıların paralarını alarak yurtdışına kaçması sonucu, Merkez bankası, Rublenin istikrarını koruyamayarak, Ruble değerini dalgalanmaya bırakmıştı. Moratoryum ilan edilerek, kısa vadeli borçlar askıya alınmıştı. 1991-2000 yılları arasında, Yeltsin ve ekibi tarafından, başta büyükleri olmak üzere, devlete ait olan tüm ticari işletmeler özelleştirilmişti. Gaz, petrol, üretim ve pazarlama şirketleri devlete ait olmaktan çıkarılmış, yabancı kapitalistlere satılmıştı. Bu süreçte, başta ABD olmak üzere, Batılı emperyalist devlletler, özellikle Rusya’nın bankacılık, enerji ve gıda sektörünü ele geçirmeye dönük faaliyet yürüttüler. Bu dönem, ulusal gelir % 40 azalmış, nüfusun % 40’ı yoksulluk sınırı altına itilmişti. İç talep baskı altına alınarak ihracatı arttırma politikası enflasyonu % 30’lara indirse de, bu sonuç, ortalama yaşam süresinin erkeklerde 60 yaşına inmesi ve ölümlerin doğumlardan %50 daha fazla artması pahasına elde edildi. 1998 krizinin, Rusya ekonomisinde ne gibi tahribatlar yarattığını ve Rusya ekonomisinin içine düşürüldüğü durumu en yetkili ağız olarak Putin, ünlü milenyum konuşmasında şöyle ortaya seriyordu:

Ülkenin milli geliri,yarı yarıya azaldı. Kişi başına ulusal gelir, G-7 ülkeleri ortalamasının beş kat altına düştü. Rusya ekonomisinin yapısı değişti. Kilit sektörler, petrol, enerji mühendisliği ve metalurji oldu. Bunlar ulusal gelirin %15’ine, genel ulusal çıktının %50’sine ve ihracatın %70’ine denk düşüyordu. Reel sektörde verimlilik düştü. Hammadde ve elektrik üretiminde dünya ortalamasının üzerinde, ama diğer sektörlerde ABD’nin %20-24’ü kadar. Makine ve ekipmanın %70’i on yaşından büyüktür. (Bu gelişmiş ülkelerinkinin iki katından fazladır.) Bilim yoğunluklu üretim alanında Rusya dünyanın %1’nden sorumlu, ABD bunların %36’sını, Japonya %30’unu sağlıyor.

Rusya ekonomisi, bu süreçte borç kıskacına alınmış, normal bütçe gelirleriyle borçlarını ödeyemez duruma düşmüş, sürekli borç ertelemesine gitmişti. Enflasyon 1999 yılı itibariyle %85 düzeyine çıkmıştı. Rusya, 1999’da 156.6 milyar dolar olan borçlarını ödeyebilmek için, 2008 yılına değin, her yıl, 13-19 milyar dolar anapara ve borç faizi ödemek zorunda kalmıştı. Rusya Federe Devleti’nin 20 milyar dolar civarındaki bütçesiyle borçlarını zamanında ödemesi olanaklı olmadığından, birçok devletle borç ertelemesi gerçekleştirilmişti.

2000 yılında petrol ve doğal gaz fiyatlarının % 100 yükselişi, Rublenin devalüasyonu ile birleşince, ihracat bundan olumlu etkilenmiş, ihracatın artışı dış ticaret açığını kapatmış ve Rusya 2001 bütçesini denk olarak hazırlamıştı. Ekonominin büyüme sürecine girdiği, iç talebin canlandığı, vergilerin artırıldığı bu süreçte, Rusya 2000 yılı büyümesini % 8.3, dış ticaret fazlasını ise (petrol fiyatlarındaki artışa bağlıydı) 60.9 milyar dolar olarak açıklamıştı. Bu dönem gerçekleşen toplam dış ticaretin %35’i Avrupa Birliğiyle, %18.5’u Bağımsız Devletler Topluluğuyla, %15’i doğu Avrupa ülkeleriyle, yine %15’i de Asya-Pasifik ülkeleriyle yapılmaktaydı.

Ekonominin bu göreli iyileşmesinde, Putin’in siyasi istikrarı sağlaması, ithal ekonomisini ikameye dönük bir kalkınma planını uygulamaya sokması gibi etkenler rol oynamıştır. Ama bu faktörler, petrol fiyatlarındaki artışın getirdiği iyileşme yanında çok tali kalmaktadır. Bir‚ ‘başarı’ vardı; ama bu, esas olarak petrol ve doğal gaz fiyatlarının yükselmesine ve ihracat gelirlerinin artışına endeksli olan bir başarıydı. Rusya ekonomisine bakıldığında, ekonominin yapısal, temel önemdeki sorunlarına çözüm bulunamadığı ya da uygulanan ‘yeni tedbirler’in sonucuna vardırılamadığı, kısacası virajın tam olarak dönülmediği; sorunların ve arayışların da devam ettiği gözlenmektedir.

Yapısal değişim ve dönüşüm geçiren Rusya ekonomisine, bugün için en büyük katkıyı, yine petrol, doğal gaz ve silah satışları sağlamaktadır. Yine bu değişim sürecinde gözlenen bir olgu da, Rusya’daki yabancı yatırımların kompozisyonunda ve sahiplerinde de bir değişiklik olmasıdır. Rusya’ya yapılan yabancı sermaye yatırımlarında ağırlık, giderek ABD’den Avrupa Birliği ülkelerine doğru kayma eğilimine girerken; Rus sermayesinde ise, dışarıya sermaye yatırma eğilimi gözlenmektedir. Örneklersek, ABD’nin Rusya’daki yatırımlarından 10 kat daha fazla düzeyde Rus sermayesi, ABD’de bulunmaktadır. Yine son kriz öncesi bir başka eğilim de, Alman ve İngiliz sermayesinin Rusya pazarına girişinde görülen artışlardır. 2008 krizi öncesi Rusya ekonomisi, uzun yıllar süren eksi büyümeleri geride bırakarak, artıya geçmişti. Ama yine de bu dönemde, sektörler arasındaki dengesizliğin sürmesi bir yana, yeni yapılan yatırımların kârlı bir alan olan enerji sektörüne (yani, nükleer santral, doğal gaz ve petrol çıkarımı ve ulaşımına) yapılması nedeniyle, tek yanlı bir ekonomik büyüme gerçekleştirildiğinden; ekonominin iç açıcı bir konumda bulunduğu söylenemez.

Rusya Hükümeti, 2002’de, sadece yiyecek endüstrisi, enerji kompleksi, ve yakıt alanlarında büyüme olduğunu, ama diğer sektörlerde ya durgunluk ya da başarısızlık olduğunu açıklamıştı. Devlet İstatistik Komitesi, o döneme ilişkin olarak, işsizliğin düştüğünü, üretimin arttığını, sermaye yatırımlarının %12 yükseldiğini, yıllık enflasyonun %12 olduğunu, ödemeler dengesinin kritik olmayıp bütçe fazlası bulunduğunu açıklamıştı.4

Açıklamada büyüyen ekonomik sektörler şu şekilde belirtilmişti: Yakıt (%9.4), demir orjinli metal (%8.9), metalurji (% 8.5), demir dışındaki metaller (%6.1), gıda (%5), elektrik enerjisi (%2.5), ormancılık, ağaç ve kağıt ( %12). Ayrıca başarısız ekonomik sektör olarak ilan edilen hafif sanayide (%2.5) düşüş gösterilmişti.

Rusya’nın istatistikleri, ülke dışında, genellikle güvenilmez olarak kabul edilmektedir. Ama IMF raporları da, Rusya ekonomisindeki görece iyileşmeyi saptamıştı. IMF, Rusya’nın ulusal gelirinin 1999’dan beri arttığını, 2000 yılında % 10, 2001’de % 5, 2002’de %4.3, 2003’te %6 arttığını açıklamıştı. Bu dönem, belirgin artış olmayan Rusya’nın dış borçları, 150.8 milyar dolarla, 1995’teki 133.2 milyara yakın bir düzeydedir. Rusya ekonomisinin, bu dönemdeki kısmi iyileşme göstergelerine karşın, petrole bağımlılığı artmış, devletin bütçe hesaplarını ve ekonomik stratejilerini, petrolun varil başı fiyatını baz alarak oluşturduğu bir sürece girilmişti. Ayrıca Rusya, içeride emperyalist tekeller ve yerli işbirlikçisi gruplar arasında petrol doğal gaz ve enerji kaynakları üzerinde keskin rekabetinin sürdüğü, gelir dağılımının alabildiğine bozulduğu, dolar milyarderlerinin mantar gibi yerden bittiği bir ülke durumuna gelmişti. Rusya Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Galine Karelova’ya göre, yoksulluk sınırı (ayda 65 dolar) altında yaşayan insan sayısı 30 milyonun üzerindeyken, bu dönemde Rusya’daki dolar milyarderlerinin sayısı, Forbes dergisinin her yıl yayınladığı listeye göre, 17’den 25’e yükselmişti. Rus milyarderlerinin birleşik toplam serveti, bir yıl içinde 35.5 milyar dolardan 79.4 milyar dolara fırlamış ve Moskova, şehir olarak, New York’tan daha fazla dolar milyarderinin yaşadığı bir kent haline gelmişti.

KRİZ SÜRECİNDE RUSYA EKONOMİSİ VE ALINAN ÖNLEMLER

Son dünya krizinin Rusya’yı fena şekilde vurduğu görülmektedir. Rusya’da kriz, tıpkı diğer dünya ülkeleri gibi, sadece borsa ve bankacılık alanlarında yaşanmadı. Ek olarak petrol fiyatlarının düşmesi, krizin etkisini katladı. 2008 Temmuz’unda varil başına 147 doları bulan petrolün fiyatı, 2008’in sonunda 50 doların altına düştü. Büyük bir enerji ihracatçısı ülke konumunda bulunan Rusya, üretim yelpazesini çeşitlendirip, diğer sektörlerde ihracat yapmadığı sürece, oynak petrol fiyatlarına bağımlı duruma geliyordu. Kriz sırasında borsanın % 70 değer kaybetmesi, ekonomiyi durma noktasına getirmiş, Rusya Merkez Bankası, düşen ruble değerini korumak için, ülke rezervelerinin yaklaşık %25’ine denk düşen bir kaynağı (150 milyar doları) bir çırpıda harcamak zorunda kalmıştı. Yine 2008 Ocak ayında, 2007 Ocak ayına oranla, sanayi üretimi %16 azalmıştı. Rusya’nın bütçesini petrol fiyatına endeksli olarak yapması, ekonomisini istikrarsız kılmakta, planlar hassa dengeler üzerinde yürümektedir. Bütçenin yarıdan fazlasını petrol ve doğal gaz satışlarından elde edilen gelirler oluşturduğu için, bütçe planlarında hedefi tutturmak şansa kalmaktadır. İhracat, petrol, doğal gaz, maden gibi, doğal kaynaklara dayanmaktadır. Öyle ki, Rusya’nın bu enerji sektörü ihracatı dışındaki ihracat miktarı, küçük bir ülke olan İsveç kadar bile değildir. Enerji fiyatları düşünce, enerjiden elde ettiği vergi gelirleri de düşüyor ve Rusya bütçesi açık veriyor. Ayrıca işvereni hükümet olan milyonlarca kamu çalışanı memur ve işçi bu durumdan etkileniyor ve maaşlarını alamamakla yüzyüze kalabiliyor...5

Rusya’nın kriz başladığında kaybettiği servet miktarı, milyarderlerin sayısının azalması olarak da kendini gösterdi. 2009 Şubat’ı baz alındığında, milyarderlerin sayısı yarı yarıya azaldı. 2007 yılında, Rusya 101 dolar milyarderine sahipti. Milyarderler, hem sayısı azalarak 49’a indi, hem de mal varlıklarının üçte ikisini kaybettiler.

Birçok gözlemci ve ekonomist, krizin Rusya’yı iyice çökerteceği beklentisindeydi. Fakat Putin, göreve başladığı, devlet başkanlığı yaptığı dönemde de, sadece petrol ve doğal kaynaklar ihracatının getirdiği gelirle, Rusya ekonomisinin dönmeyeceği, Rusya’nın çevre ülkeler üzerinde abi rolü oynayamayacağı ve Batının Rusya’yı kuşatma palanlarının boşa çıkarılmayacağı, Rusya’nın bir süper güç olarak, eski gücüne kavuşamayacağının bilincinde görünüyordu. Başbakanlık koltuğuna oturduğunda da, gerek işadamları gerekse yetkililerle yaptığı toplantılarda, sürekli olarak, petrol ve doğal gaza bağımlı olarak yaşamaktan kurtulmaya, Rusya’nın üretim yelpazesinin çeşitlendirmesine ve özellikle yüksek teknolojili üretim sektörlerine yönelinmesine vurgu yapmıştı.6

Kriz başlayınca, Rusya, petrol ve doğal gaza bağımlılıktan kurtulma yönünde, geleceğe yönelik ekonomik kararlar aldı ve program yaptı. Rusya Hükümeti’nin Resmi Gazete’de yayınlanmış, ”2009 yılı küresel mali krizle mücadele” adlı programına göre; “Rusya on yıllık bir ekonomik büyümenin ardından ekonomik bir darboğazla karşı karşıya kaldı.” saptamasından sonra, alınacak ekonomik önlemler şöyle sıralanıyordu:

- Sosyal politikalarla, kamu tüketimleriyle, işşizlikle mücadele,

- Endüstriyel ve teknolojik büyüme eğilimi sürdürülmeli,

- Devletin talepleri ile birlikte özel sektör taleplerinin konut yapımını hızlandırılarak artırılması ve iç talebin canlandırılması,

- Uzun vadeli ekonomik modernizasyon programları, krizden etkilenmemesi. Petrol yerine ekonominin çeşitlenmesini sağlayacak uygulamaların sürdürülmesi,

- Ekonomiler, güçlü  yerel finans sistemine dayanmalı. Hükümet, bankacılık sektörü ve mali piyasalar için, kredi sağlamaya devam etmeli,

- Hükümet ve Merkez Bankası’nın, makro ekonomik istikrar için, sorumlu uygulamalar ortaya koyması gerekiyor. Yatırımlar cazip hale getirilmeli, enflasyon düşürülmeli.

Görülüğü gibi, Rusya’nın aldığı tedbirler, diğer ülkelerin anti-kriz tedbirlerinden epeyce farklıydı. Bu tedbirleri, sosyal desteklerle ekonomiyi canlandırmak, yatırımları sürdürmek, ekonomiyi çeşitlendirme doğrultusunda zaten önceden girilmiş yoldan sapmamak, ama sosyal bir patlamaya da mümkün olduğunca yol açmamak olarak değerlendirmek mümkündür.

Krizin Rusya’yı, önceden girdiği iyileşme ve ekonomiyi çeşitlendirme sürecinde yakalamasını, onun bir avantajı olarak görebiliriz. Çünkü dünya genelinde krizden çıkılırken, yeni teknolojiler kullanarak, emek üretkenliğini, artı-değeri ve kâr kitlesini arttıran sektörlerin ve ülkelerin avantajlı konuma geçeceği gerçeğini, diğer emperyalist ülkeler gibi, Rusya’nın da iyi ve önceden kavradığı söylenebilir. Son aylarda Rusya’nın imzaladığı ekonomik antlaşmalara bakıldığında da, bu görülmektedir. Rusya, tarihinde ilk kez, dünya çapında avantajlı olduğu nükleer santral yapımı gibi stratejik bir sektörde ülke dışına açılarak, Türkiye ile Akkuyu Nükleer Santral Antlaşması’nı imzaladı. Benzer bir atom santrali yapımı için Suriye ile görüşmeler yapması da, bu çerçevede değerlendirilebilir.

Kriz sürecinde, gerek Putin, gerekse Medvedev, alınan anti-kriz önlemlerin titiz bir takipçisi oldular ve ekonomik kriz sürecini ve politik sıkandalları ve “terörizme” karşı eylemleri, birçok dünya liderinin aksine yerinden, bizzat yönetmeyi bir alışkanlık haline getirdiler. Rusya yöneticileri, aldıkları ekonomik önlemlerle krizdeki kritik eşiği atlatmış, ekonomiyi olumlu bir gelişme rayına sokmak için çabalarını artırmış görünüyor. Putin’in son açıkladığı üç yıllık planda da, artan işşizliği azaltacak yatırımlara odaklanıldığı görülmektedir. Hükümetin başkanı sıfatıyla Putin, 4 Mayıs 2010’da Devlet Duma’sında, 2009 ve 2010’un ilk çeyreğindeki Hükümetin çalışmalarını ve izleyecekleri hattı şöyle değerlendirdi:

Geçen yıl temmuzla başlayan ve global krizle ilerleyen durgunluktan çıkılmış, bunun yerini sürekli iyileşme almıştır.(..) 2011 yılı başında, karar verdiğimiz anti-kriz subvansiyonları, ayırdığımız tahsisat ve fonlar durdurulabilir, kriz esnasında hızlı karar almak gerekiyor, tahsisat fonları gerekliydi, bu nedenle hükümet bu görevi üstlendi, hükümet, şirketlerin malvarlığının 374 milyar rublelik miktarını garanti altına alarak yardım etti, parasal destek verdi, son yıl bu tahsisatların getirisi 19 milyar rubleyi aştı, ama bir sonraki yıl, bu destek uygulamasına artık son verebiliriz diye konuştu. Putin, ek olarak; “verimliliğin yükseltilmesi, yeni teknik ekipman üretimi, geçici olarak işçi çıkarılmasına yolaçabilir. Bu nedenle, randımansız işler için kavga etmek anlamsız olur. Yeni işler bularak ve yeniden eğitim fırsatları yaratarak, insanları ilerletebiliriz. Hükümet şimdi bunu yapıyor. 2010’da, yeni iş yaratımını hedefleyen projeler için, 40.5 milyar Ruble harcadık, Rusya’da yoksulluk sınırı altında yaşayan emekli bulunmuyor, birçok ülke sosyal harcamaları azaltıyor, emekli ve memur maaşlarını donduruyor, oysa biz o pratiğe girmiyoruz, resmi görevli ve emekli maaşları bizde artıyor. (..) Bir sonraki iki yıl içinde, sağlık alanındaki modernleşmeyi tamamlamak ve ülke çapında bir sağlık ağı oluşturmak için, 300 milyar Ruble destek sağlayacağız.” dedi. (Bkz. Pravda)

Ayrıca, devlet başkanlığı koltuğunda oturan Medvedev de, 2009 sonunda Ekonomist’in Dünya Ajandası’nda yayınlanan makalesinde; Rusya’da önceliklerimiz, yeniden başlayan ekonomik büyümeyi garanti etmek, bu büyümeyi ayakta tutarak, onu daha dengeli bir ekonomik yapılanma üzerinde temellendirmektir. 2010’da da elbette ekonominin modernleşmesini, yenilenmesini ve çeşitlenmesini teşvik edeceğiz. Global düzeyde Rusya enerji kaynaklarına ve diğer hammaddelerine güvenmeyi sürdürecek. 2010’da hükümetin çabaları daha çok kriz sonrası büyüme üzerine odaklanmak olacak. Yeni ekonomik kuruluşu, acil olarak başlatacağız diyordu.. (Bkz. The Economist, The World in 2010, Dmitry Medvedev, ‘Çalkantılı dönemde Rusya’nın Rolü’ adlı makale, sf. 50)

IMF’ye geçmiş borçlarını ödemiş olan ve güçlü döviz rezervlerine güvenen Rusya, IMF’nin dünyada krize düşmüş, zordaki ekonomilere destek sağlamak amacıyla, ‘acil destek fonları’nı arttırma talebine; 1 milyar dolarlık borçla katkıda bulunacağını açıkladı. Bu, IMF’ye borç verme işi; Pravda’da, “IMF’nin Rusya üzerinde geçmişte uyguladığı diktatörlüğün öcünün alınması” başlığıyla yorumlandı. Rusya’nın borç düzeyinde belirgin bir değişme olmadığı gibi, döviz rezervleri, krizdeki ani düşüşten sonra, tekrar yükselişe geçmiştir. Rusya’nın döviz rezervleri, 400 milyar dolarla şu an dünyanın en iyi üçüncü ülke rezervi konumunda bulunuyor. 2009 Nisan ayında rezervlerin erimesinin durmaya başlaması, Rusya’daki bankacılık sisteminin de bu arada güçlendiğini gösteriyor. Dünyanın bellibaşlı ekonomistleri ve uzmanları da, Rusya ekonomisindeki iyileşmeyi onaylıyorlar.

Tablo 2: Rus ekonomisinin, kriz öncesi ve sonraki yıllardaki temel ekonomik göstergeleri

    YILLAR 2005 2008 2010

    ( Tahmini)

    Gayrisafi ulusal hasıla ( milyar Ruble olarak) 21.598 41.668 1.41

    ( Trilyon Dolar)

    Kişibaşına düşen ulusal gelir (Dolar) 5.332 11.811 10.030
    Mal ve hizmet ihracatı ( milyar dolar olarak) 268.1 522.9
    İthalat 164.7 368.2

    Merkez Bankası döviz rezervleri (milyar dolar olarak)
    182.2 427.1
    Dış borçların ulusal hasılaya oranı (%) 10.8 2.0
    1 Dolar = 28.8 Ruble 1 dolar= 24.9 Ruble

 

Kaynak: OECD Rusya Raporu ve Economist dergisi

Rusya, kriz sonrasındaki ekonomik toparlanmasını, siyasi etki alanlarını genişletmeye dönüştürmektedir. ABD’nin krizle birlikte kaybettiği ekonomik itibar, Irak vb. yerlerdeki askeri itibar kaybı ve Rusya’nın krizden çıkış pozisyonu; kuşkusuz ki, Rusya’ya, Asya, Ortadoğu ve Avrupa’daki eski etki alanlarına dönme, SSCB döneminde Sovyet Cumhuriyeti olan, ama bugün ayrı devletlerin şekillendiği coğrafyada nüfuzunu yeniden pekiştirme, Ortadoğu, Akdeniz ve Latin Amerika gibi epey bir süre önce terkettiği nüfuz sahalarına yeniden girerek oralarda üslenme yönünde avantajlar sağlayacaktır. Ekonomik güç ve etkinin, eninde sonunda siyasi ve güç ve etkiyle taçlanacağını; bu konuda deneyimli bir geçmişi bulunan Rusya stratejistleri iyi bilmektedirler. Rusya, krizden önce ve sonraki silah satışlarıyla7, petrol, doğal gaz ve madenler gibi doğal kaynak zenginliğine sahip olarak, petrol boru hatlarının vanasını ve geçiş yollarının çoğunu elinde tutmanın avantajını kullanarak; bu bağlamda büyük projeler yaparak (son olarak, Asya üzerindeki etkisini güçlendirecek olan Çin’le yaptığı 100 milyar dolarlık Kuzey-Güney Petrol ve Doğal Gaz Boru Hattı projesi ve Ortadoğu’daki pozisyonunu güçlendirecek Akkuyu Nükleer Santral projesinin adı anılmaya değer) ve yüksek teknoloji ürünü silah satışlarını, diplomatik silah olarak da kullanarak; siyasi nüfüzunu arttırmaya çalışıyor.

Ayrıca, kriz dolayısıyla itibar kaybına uğrayan ABD’yi eleştirerek, moral alıyor ve puan topluyor. G-8 gibi zirvelerin uluslararaası çözümlerde yetersiz kaldığını ileri sürerek, sadece büyük kapitalist devletlerin değil, orta düzeyde gelişmekte olan kapitalist devletlerin de katıldığı G-20 zirvesini uygun araç olarak öne çıkarıyor (aslında burayı, ABD’nin tam etkisinden uzak, kendi etkisine açık ve çıkarlarını gerçekleştirmek için daha uygun ve yönetilebilir bir arena olarak görüyor). Daha krizin ilk patladığı günlerde ve akabinde, gerek Putin gerekse Medvedev; sürekli olarak yaptıkları konuşmalarda; krizin ana sorumlusu olarak ABD’yi ve onun uyguladığı yanlış ekonomik politikayı işaret ettiler. Örneğin, ŞİÖ ve G-20 Zirvesi ve BRİC ülkeleri ile yapılan toplantılarda; ABD’yi krizin sorumlusu olarak gösteren temayı işlediler ve dolar karşıtı bir cephe yaratma yönünde adımlar atılmasını sağlamaya çalıştılar.8 Gelinen yerde, doların yerine yeni bir uluslararası rezerv para saptanması düşüncesi, ABD dışındaki ülkeler tarafından daha yüksek sesle dillendirilmeye başlandı.

SONUÇ OLARAK

1929 dünya krizi koşullarında, kapitalist ülkelerin ekonomilerinin derin bir çöküntü yaşadığı yıllarda; Rusya, güçlü, dengeli, bütünlüklü ve ülke sathına yayılmış sosyalist ekonomisini inşa ediyor, üretim ve üretkenlik alanlarında dünya rekorları kırarak, dünyanın en büyük tesislerinin açılışını yapıyor; yüksek büyüme hızları gerçekleştirerek, krizden etkilenmediğini dünya âleme gösteriyordu. Ama bugünkü Rusya’nın manzarası öyle değil. Son krizin iyice dışa vurduğu sektörler arası dengesizlik, ekonominin doğal kaynaklara bağlı olarak nefes alışı; işşizlik, yoksulluk, salgın hastalık vb. ‘kapitalizmin yol arkadaşları’nın anında Rusya semalarını da kaplaması; Rusya emekçilerinde, sosyalist ekonominin üstün olduğu bilincinin tazelenmesine yol açarak, sosyalizme duyulan özlemi çoğaltmakta, sermaye düzenine olan nefreti ise arttırmaktadır.

Ekim Devrimi’nden 1956’ye, SSCB’nin sosyalist inşası sürecinde, zorlukları aşmada kazanılan ekonomik birikim ve moral yapılanmanın, tüm tahrip edilme çabalarına rağmen, krizli süreçleri aşmada, halka birazcık yüzünü dönen yönetimlere, halen bir avantaj sağladığı da görülmektedir. Sosyalist inşa döneminde, ekonomik zemin üzerinde toplumun özümsediği, kuşaktan kuşağa alışkanlık özelliği kazanmış bu moral değerler bir çırpıda yok edilemiyor. Güçlü bir sanayi ve altyapı temeli ve bunun üzerine bina edilen, sağlam bilimsel teknik eğitimle yetişmiş insan gücü, 2. Dünya Savaşı’ndaki faşit işgale karşı oluşmuş direniş ve zafer anıları kolayca kaybolup silinecek türden değildir. Yeni Rus burjuvazisinin Putin ve Medvedev ikilisinin ve Rusya bürokrasisinin; emperyalist dürtü ve emellerle de olsa; sosyalizm döneminden kalan bu ‘ekonomik’ ve ‘moral’ birikime yaslanarak, onu kullanmaya ve oluşacak tepkileri önlemeye çalışması; kriz süreci zorluklarını aşarken geleneksel olarak halkın devlet otoritesine duyduğu güvenden yararlanma olarak tanımlanabilir. Ama dünyanın diğer kapitalist büyük güçleri ile, kapitalist rekabet ve hegomonya çatışmasına hazırlanan ve bir ucundan bu sürece girmiş bulunan Rus burjuvazisinin emperyalist emellerini, plan ve hedeflerini; emek sömürüsünü arttırmaksızın ve proletarya–burjuvazi ve diğer sınıfsal çatışmaları güçlendirmeksizin başarabilme olanağı da yoktur. Rus halkı, geçmişte sömürücü sınıfların gerici hedeflerinin, planlarının bir parçası olmadı. Kendi geleceğini kendi ellerine alma, yeni bir dünya kurma amacının peşinden koştu, zor zamanlarda neler yapabileceğini, devrimci enerjisini gösterdi. Bu nedenle emekçilerin ve halkın refah ve mutluluğunu gözetmeyen ve sömürücü burjuva sınıfların temsilcisi olan, gerici amaçlar peşinde koşan Putin-Medvedev ikilisinin, halkın geçmişte büyük tarihsel eylemler yaparak başındakileri attığını hatırlamalarında sayısız yarar var!