Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

David Ricardo: bilimsel politik ekonominin burjuva sınırları

Klasik politik ekonomi kavramını ilk olarak kullanan ve bilimsel literatüre sokan Marx, klasik ekonomi politiğin 17. yüzyılda İngiltere’de William Petty ile, Fransa’da Pierre Boisguilbert ile başladığını, 19. yüzyıl başlarında, yine bu ülkelerde, David Ricardo ve Sismondi ile sona erdiğini söylemiştir.1 Marx’ın bilimsel politik ekonominin sınır çizgilerini ortaya koyarken dikkate aldığı temel ölçütler, emek-değer teorisi ve iktisadi yeniden üretimin bilimsel ele alınışıdır. Klasik politik ekonomide emek-değer kuramı, ağırlıklı olarak İngiltere’de geliştirilirken, iktisadi yeniden üretime ilişkin kuramsal yenilikler esas olarak Fransız düşünürlerce hayata geçirilmiştir. Marx, Kapital’de klasik politik ekonomiyi şöyle tanımlar:

İlk ve son kez burada belirtmek isterim ki, ben klasik ekonomi politik deyince, yalnızca görünüşleri ele alan, bilimsel ekonominin uzun süre önce sağladığı malzemeyi durup dinlenmeden ağzında geveleyip duran ve burjuvazinin günlük kullanımı için en münasebetsiz olayların en akla uygun açıklamalarını arayan, bunun dışında da tuzu kuru burjuvazinin onlar için dünyaların en iyisi olan kendi dünyaları ile ilgili bayağı düşüncelerini bilgiççe sistemleştirmeye ve bunları ebedî gerçeklermiş gibi ilan etmeye kalkışan yüzeysel ekonomiye karşılık, William Petty’den beri, burjuva toplumundaki gerçek üretim ilişkilerini araştıran bir ekonomi bilimini anlıyorum.2

Marx’a göre, klasik politik ekonomi, İngiltere’de David Ricardo ile doruk noktasına ulaşmış, Ricardo’dan sonra gelen politik ekonomistler, yerleşik bir nitelik kazanan kapitalist üretim ilişkilerini meşrulaştırma kaygısı ile giderek bilimsellikten uzaklaşarak, yüzeysel bir iktisat anlayışına yönelmişlerdir. Bu yazıda, Adam Smith’le birlikte bilimsel politik ekonominin en yetkin temsilcisi olan David Ricardo’nun temsil ettiği kuramsal geleneğin ana hatları ortaya konulmaya çalışılacaktır.

Ricardo, burjuvazinin tarihsel olarak ilerici bir oynamaya devam ettiği bir dönemde, burjuvazinin sözcüsü olarak, iktisadi gerçekliği, kapitalist üretim ilişkilerini meşrulaştırma kaygısıyla çarpıtma yoluna gitmeden, bilimsel bir temelde ele almıştır. Ne var ki, burjuvazinin sınıf çıkarları ile sınırlı olan ufku, onu daha ileri sonuçlara ulaşmaktan alıkoymuş ve ortaya koyduğu kuram, kendisini izleyenlerce yozlaştırılarak bilimsel içeriğinden uzaklaştırılmıştır.

Ricardo’yu önemli kılan bir diğer özelliği ise, Marksizmin kurucu ögelerinden ve kaynaklarından birisi olan klasik İngiliz politik ekonomi geleneğinin doruk noktasını oluşturmasıdır. Bilindiği gibi, Marksizmin diğer kurucu ögeleri, Hegel’de en yüksek ifadesini bulan klasik Alman felsefesi ve Fransız sosyalizmidir. Bu ögeler arasında bir önem sıralaması yapmak mümkün değildir. Marksizmin iyi anlaşılabilmesi için, Marksizmin kurucularının felsefi, politik, ideolojik ve iktisadi görüşlerinin ve bu görüşlerin düşünsel kaynaklarının bilinmesi gerekir. Bu çerçevede, nasıl ki, Marksizmin felsefi ve yöntemsel temellerini oluşturan diyalektik maddeciliğin tam manasıyla kavranması için Hegel felsefesinin temel kavram ve kategorileri ile tanışık olmak gerekiyorsa, Marksist politik ekonominin temel taşlarını oluşturan emek değer teorisi ve artık değer teorisinin anlaşılabilmesi için de, Ricardo iktisadının bilinmesi gereklidir.

Marx ve Ricardo arasındaki ilişkiyi tanımlamak için, Marx’ın Hegel hakkında yazdıkları  fikir vericidir. Marx, Hegel diyalektiğinin idealist içeriğine vurgu yaparak, Hegel’de diyalektiğin baş aşağı durduğunu, Hegelci diyalektiğin mistik kabuğundan çıkarılması için ayakları üzerine oturtulması gerektiği söyler. Benzer bir şekilde, Ricardo’nun iktisadi incelemelerinden emek-değer teorisi ve artık-değer teorisine ulaşmak için, onun eserlerine damgasını vuran burjuva ufkunun ötesine geçmek ve kapitalizmi tarihsel olarak kavramlaştıran bir bakış açısına sahip olmak gerekir. Nitekim Marx, böyle bir bakış açısıyla Ricardo’nun burjuva önyargıları nedeniyle çıkmaza sürüklendiği kuramsal sorunları, en ileri sonuçlara ulaştırmıştır.

Ricardo’nun temel düşüncelerini anlamak üzere, eserlerini kaleme aldığı dönemin temel özelliklerine bakmak yararlı olacaktır. İzleyen bölümde, Ricardo’nun düşüncelerinin tarihsel bağlamı ortaya konulmaya çalışılacaktır. Okuyucu, Ricardo’nun görüşleri ile tanıştıktan sonra, bu görüşlerin anlaşılabilmesi için, ortaya atıldığı tarihsel bağlamın anlaşılmasının ne denli elzem olduğunu fark edecektir. Düşüncelerle, ortaya atıldığı maddi koşullar arasındaki ilişkinin evrensel geçerliliği, David Ricardo örneğinde hiçbir dolayıma yer bırakmayacak kadar belirgindir.

I. RİCARDO’NUN KURAMININ TARİHSEL BAĞLAMI

Ricardo’nun kuramsal mirasının en önemli tarihsel referanslarını Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi oluşturur. Bu iki devrim, birbiriyle yakından ilişkilidir. Kapitalizm, feodalizm üzerindeki kesin zaferini bu devrimlere borçludur. Bu nedenle, tarihçi Eric Hobsbawm, tüm dünyayı dönüştüren bu devrimleri “çifte devrim” olarak adlandırmış ve bu iki devrimin bileşik etkisini şöyle açıklamıştır:

19. yüzyıl dünyasının ekonomisi başlıca Britanya [Sanayi] Devrimi’nin etkisi altında teşekkül etmişse, siyaset ve ideolojisi de esas itibariyle Fransızlarca oluşturulmuştu. Britanya, bu ekonominin demiryolları ve fabrikaları için bir model örnek sağlamış, Avrupalı olmayan ekonomilerin geleneksel ekonomik ve toplumsal yapısını çatlatan iktisadi patlayıcı maddeyi getirmiştir; fakat devrimlerini Fransa yapmış onlara fikirlerini Fransa vermiştir. ...Dünyanın çoğu yerlerine liberal ve demokratik siyasetin sözlüğünü ve sorunlarını Fransa getirmiştir.3

Ricardo’nun, eserlerinde ele aldığı sorunlar ve bakış açısı, “çifte devrim”in etkisi altında şekillenmiştir. İngiltere’de burjuvazinin egemenliği önündeki engeller 17. yüzyıl burjuva devrim[ler]i ile ortadan kalkmış olmasına karşın, Fransız Devrimi, ortaya koyduğu ilkelerle, İngiltere’deki toprak sahipleri ile sanayi kapitalistleri arasındaki çatışmalarda, kapitalist sınıfa güçlü bir ideolojik dayanak sağlamıştır. Birçok Avrupa ülkesindeki toprak sahiplerinin aksine, çok uzun bir dönem önce burjuvalaşmış olan İngiliz toprak sahipleri, güçlü siyasal konumları ve sanayi öncesi döneme ait alışkanlıkları nedeniyle, Sanayi Devriminin ortaya çıkardığı sanayi kapitalistleri sınıfıyla çatışma içine girmiştir. Bu olgu, Ricardo’nun kuramsal ve pratik çabalarının anlaşılması bakımından büyük bir öneme sahiptir. Birçok yorumcunun da vurguladığı gibi, Ricardo, sanayi kapitalizminin kuramsal sözcüsüdür.4 Eserlerinde, İngiltere’de Sanayi Devrimi ile hızla gelişen sanayi kapitalizminin ortaya koyduğu iktisadi ve toplumsal değişimi yansıtmıştır. Bu nedenle Ricardo’nun kuramının gerçek içeriğini kavramak için, bu sürecin ele alınması yararlı olacaktır.

Sanayi Devrimi adı verilen büyük dönüşüm, İngiltere’de, yaklaşık olarak 18. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkmıştır. Sanayi Devrimi ile mekanik güç kaynakları ve makineler sanayi üretiminde uygulanmaya başlamış, bu vasıtayla sanayide görülmemiş bir üretim ve verimlilik artışı sağlanmıştır. Bu gelişme sonucunda, İngiltere “dünyanın atölyesi” haline gelmiştir. Geniş bir iç ve dış talep tarafından desteklenen üretim artışı, üretimin mekansal örgütlenmesini değiştirmiş, bağımsız üreticiler tarafından yürütülen küçük ölçekli zanaat üretimi ve manüfaktür üretimi, yerini, fabrika sistemine bırakmıştır. Sanayi Devrimi, tarımdaki çözülmeyi de hızlandırmıştır. Sanayide önemli gelişmeler olurken, Parlamento’dan geçirilen özel çitleme yasaları ile, tarımda öteden beri süregelen köylülerin mülksüzleştirilmesi sürecinde son adımlar atılmıştır. Bu dönemde, çitlemeler nedeniyle tarımdan koparılan geniş bir işgücü kitlesi, gelişen sanayi merkezlerine yönelmiş, kırdan yeni sanayi merkezlerine doğru büyük bir göç yaşanmıştır. Özetle, Sanayi Devrimi, zanaatçılık, kırsal sanayi ve manüfaktürü ortadan kaldırarak ve tarımdaki çözülmeyi hızlandırarak, geniş bir emek gücü kitlesi yaratmıştır. Öte yandan, fabrika sisteminin, geleneksel sanayi dallarından farklı olarak, sabit sermayeye dayalı olması, güçlü ve zengin bir sanayi kapitalistleri sınıfını ortaya çıkarmıştır5. Sanayici kapitalistin yeni bir sınıf olarak ortaya çıkması, iktisadi gücün, giderek sanayi sektöründe yoğunlaşmasına yol açmıştır. Toprak sahiplerinin bu gelişmeye tepkisi, siyasal nüfuzlarını kullanarak, “Tahıl Yasaları” (Corn Laws) adı verilen düzenlemeleri Parlamento’dan geçirmek biçiminde olmuştur.

“Tahıl Yasaları”nın önemini anlamak için, yasanın gündeme geldiği dönemin özelliklerine bakmak yararlı olacaktır. 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yoğunlaşan çitlemelerle tarımın çözülmesi hız kazanmış, hızlı sanayileşme ve çitlemeler nedeniyle kırsal nüfusun kentlere akın etmesi ve nüfustaki artış, tahıl talebini ve tahıl fiyatlarını artırmıştır. Tahıl fiyatlarındaki sürekli artış, 1791 yılında İngiliz Parlamentosu’nun çıkardığı bir yasayla, toprak sahiplerinin çıkarları doğrultusunda tahıl ithalatına yüksek gümrük vergisi uygulamaya başlamasıyla hız kazanmıştır. Bu koşullar altında, Napolyon’un 1795-1804 yılları arasında İngiltere’yi askeri ablukaya alması ve Kıta Avrupa’sında yürüttüğü savaşlar nedeniyle, Prusya ve Polonya gibi ihracatçı ülkelerde üretimde büyük düşüşler ortaya çıkması, İngiltere’deki tahıl kıtlığını dramatik hale getirmiştir. Tahıl talebinin artması, “Tahıl Yasaları” ve savaş nedeniyle tahıl fiyatlarında büyük artışlar meydana gelmesi, Sanayi Devrimi ile birlikte kentlere yığılan ve oldukça ağır ve sağlıksız koşullar altında çalışan emekçi kitlelerin sefaletini artırmıştır. 1770’lerde ortalama 45 şilin olan bir quarter buğdayın fiyatı, 1790’larda 56 şiline, 1800-1810 yılları arasında 106 şiline yükselmiştir. Tahıl fiyatlarındaki bu artışlar, doğal olarak işçi ücretlerini reel olarak çok düşük düzeye indirmiştir. Buna karşılık, 1770’lerden Fransa ile savaşın sona erdiği 1815 yılına uzanan süreçte, toprak rantları yüzde 100-200 oranında artmıştır6

Bu gelişmeler, toprak sahipleri ile yükselen sanayi kapitalistleri arasındaki çelişkileri derinleştirmiştir. Sanayi kapitalistleri, tahıl fiyatlarındaki artışın işçilik maliyetini artırdığını savunarak, bu durumun başlıca nedeni olarak gördükleri “Tahıl Yasaları”nın kaldırılması için yoğun bir faaliyet yürütmeye başlamış, bu amaçla 1828 yılında “Tahıl Yasalarına Karşı Birlik” (Anti-Corn League) adı altında bir grup oluşturmuşlardır. “Tahıl Yasaları” değişik yıllarda revize edilmiş, sanayi kapitalistlerinin Parlamento’daki etkili muhalefeti ile ancak 1846 yılında kaldırılmıştır.

“Tahıl Yasaları” ekseninde yürüyen bu tartışmalar, İngiltere’de sanayi kapitalizminin egemenliğini sağlayan köklü dönüşüm sürecini yansıtmaktadır. Eserlerinde, sanayi kapitalizminin politik ekonomisini yapan Ricardo, toprak sahiplerine karşı sanayi kapitalistlerinin çıkarlarını savunmuştur. Ricardo, 1815 yılında yazdığı Düşük Tahıl Fiyatlarının Sermayenin Kârı Üzerindeki Etkisi Üzerine Bir Deneme (An Essay on the Influence of Low Price of Corn on the Profits of Stock) adlı makalesinde “toprak sahiplerinin çıkarının toplumdaki diğer sınıfların çıkarına her zaman aykırı” olduğunu söylemiştir. Çünkü toprak sahiplerinin, toplumdaki diğer bütün sınıfların zararına olan bir durumdan; besin maddelerinin kıt ve pahalı olmasında çıkarları vardır.7

Babası gibi bir borsa komisyoncusu olan Ricardo, 1799 yılında Adam Smith’in ünlü eseri Ulusların Zenginliği’ni okuduktan sonra, politik ekonomi ile daha yakından ilgilenmeye başlamıştır. Ricardo, 1800’lü yıllarda, İngiltere’nin karşılaştığı parasal konular konusunda çeşitli broşürler kaleme almıştır. Genellikle güncel pratik sorunlar üzerine yazdığı bu yazılar, dikkatini politik ekonominin daha temel meselelerine yöneltmiştir. 1817 yılında, kendisinden çok etkilendiği James Mill’in ısrarları sonucunda, Ekonomi Politiğin İlkeleri ve Vergilendirme adını taşıyan ünlü eserini kaleme almıştır.

II.BİRİKİM VE BÖLÜŞÜM SORUNU

Ricardo’nun ekonomi politiğinin kavramsal çerçevesini İngiltere’de sanayi kapitalizminin yükselişinin ortaya koyduğu sorunlar belirlemiştir. Ekonomi Politiğin İlkeleri’nin daha önsözünde bu durumu görmek mümkündür:

Yeryüzünün ürünleri, .... toplumdaki üç sınıf arasında bölüşülür: Yeryüzünün işlenebilmesi için gerekli olan toprağın sahipleri, sermaye sahipleri ve emeğiyle yeryüzünü işleyen emekçiler.

Toplumun farklı aşamalarında, yeryüzünden sağlanan toplam üretimin, bu üç farklı sınıf arasında rant, kâr ve ücret olarak paylaşımı farklı olacaktır. Rant, kâr ve ücretler, esas olarak toprağın fiili üretkenliğine, sermaye ve nüfus birikimine ve tarımda kullanılan ustalık, yaratıcılık ve araçlara bağlıdır.

Bu bölüşümü düzenleyen yasaların saptanması ekonomi politiğin temel sorunudur.8

Ricardo’nun eserinin girişinde bölüşüm sorununa işaret etmesi, dönemin koşulları ile yakından ilişkilidir. Ricardo’nun eserinde bölüşüm sorunun merkezi bir önem taşıması, bir dizi etkenle açıklanabilir. Birincisi, Sanayi Devrimi ile tarımın çözülmesi hız kazanmış, ekonomi politiğe hakim olan tarıma dayalı vizyonun maddi temelleri ortadan kalkmıştır. İkincisi, bu yeni koşullarda, toprak rantının toplumsal artık içinden aldığı payın meşruiyeti, giderek tartışma konusu olmaya başlamıştır. Üstelik Sanayi Devrimi yıllarında hızlı sanayileşme, savaş, “Tahıl Yasaları” ve hızlı nüfus artışı nedeniyle tahıl fiyatları ve rantlarda ortaya çıkan artış, bu konuyu daha da güncel bir tartışma konusu haline getirmiştir. Bununla yakından ilişkili bir diğer etken ise, gelişen sanayi kapitalizminin büyük ölçüde sabit sermayeye dayalı olması nedeniyle, sermaye birikimi sorununun büyük bir önem kazanmasıdır. Sanayici kapitalist açısından sermaye birikiminin ana kaynağı kâr olduğu için, üretim sürecinde elde edilen artığın, kâr ile rant arasında, rant lehine bölüşümü, iktisadi büyümenin önünde bir engel haline gelmiştir.

Bölüşüm sorununun klasik ekonomi politiğin merkezi sorunlarından birisi haline gelmesine yol açan bir diğer etken de, emekçilerin durumu ile ilgilidir. Sanayi Devrimi ile birlikte gelişen sanayi merkezlerine yığılan emekçilerin insanlık dışı çalışma koşulları ve yaşadıkları sefalet, 18. yüzyılda politik ekonomiye hakim olan iyimser bakış açısını sarsmaya başlamıştır. Özellikle David Hume ve Adam Smith’in eserlerinde belirgin bir şekilde öne çıkan iyimser tutum, iktisadi ilerlemenin toplumdaki bütün sınıfların yaşam standartlarını yükselteceğini öne sürmektedir9. 18. yüzyılın sonlarında, William Godwin gibi radikal eşitlikçi yazarların iktisadi gelişmenin emekçiler için yarattığı sefaleti eleştiren yazıları, ekonomi politiğin iyimser vizyonunu terk etmesinde etkili olmuş, toplumsal sınıflar arasında adil bölüşüm sorununu okuryazar kamuoyunun gündemine taşımıştır.

Ancak, Ekonomi Politiğin İlkeleri’nde bölüşüm sorununa eserin girişinde yer vermesine karşın, Ricardo’nun asıl problemi, ahlaki temelde adil bir bölüşüm nasıl sağlanacağı değil, toplumsal ilerlemenin kaynağını oluşturan iktisadi büyümenin nasıl sağlanacağını ortaya koymaktır. Dolayısıyla, iktisadi büyümenin temel kaynağı olan artığın mahiyetini ve nasıl büyütüleceği sorununu çözümlemek için, ücret, kâr ve rant arasındaki ilişkilerin analizini temel eksen olarak belirlemiştir. Ricardo’nun ortaya koyduğu yaklaşımın önemini kavramak için, iktisadi düşüncede “artık kavramının gelişimine kısaca bakmak yararlı olabilir.

Klasik politik ekonomiye artık yaklaşımını bilimsel olarak ilk kez Fizyokratlar getirmiştir. 18. yüzyıl Fransa’sının reformcu düşünürleri olan Fizyokratlar, iktisadi artığın kaynağını tarım sektörü ile sınırlamalarına karşın, getirdikleri açıklama ile, klasik politik ekonominin en önemli sorunlarından birisine çözüm bulmuşlardır. Fizyokratların ardından Adam Smith, bu okulun tarım sektörünü tek üretken sektör olarak görmesini eleştirmiş ve sanayi sektörünün de bir artık yaratacağını ortaya koymuştur. Ancak Smith, tarıma dayalı vizyonu nedeniyle, Fizyokratların tarım sektörü için geliştirdikleri ve “net ürün” kavramıyla ifade ettikleri artık çözümlemesini, sanayi sektörü için geliştirmekte başarısız olmuştur. Smith, zenginliği, tüketim açısından değerlendirdiği için, artık kavramı yerine, çiftçinin, toprak sahibinin ve emekçinin gelirine odaklanmıştır.

Fizyokratların ve Smith’in artık yaklaşımı, basit bir örnek yardımıyla şöyle açıklanabilir: Bir üretim yılı sonunda, 100 birim tahıl elde edilmiş olsun. Bu tahılın üretimi için 25 birim tohumluk tahıl kullanıldığını ve 25 birim de işçilere tahıl olarak ücret ödendiğini varsayalım. Fizyokratlar açısından, toplam üründen ücret ve yeniden üretim için gerekli tohumluk düşüldükten sonra kalan miktar, yani 50 birim tahıl, net ürünü oluşturmaktadır. Smith’e göre ise, zenginlik tüketimle eş anlamlı olduğu için, odak noktası, üretim süreci sonunda elde edilen artık değil, tohumluk için kullanılan 25 birimin üzerinde kalan ve ücret, kâr ve ranttan oluşan gelirdir. Zenginliği bütün toplumsal sınıfların tüketimi açısından değerlendirilmesi, Smith’in ahlaki görüşleriyle yakından ilişkilidir. Bu nedenle, Smith, sanayi için, emeğin üretim sürecine katkısının üzerinde ve ötesinde bir “net ürün” ya da “artık” çözümlemesine yönelememiştir. Smith, sanayi üretiminin, esas itibariyle bağımsız doğrudan üretici tarafından yürütüldüğü bir dönemde yaşadığı için, böyle bir çözümlemeye yönelmesinin maddi koşullarına da sahip değildir. Artık çözümlemesi, üretimde artan makinalaşma ile sermaye birikiminin öneminin kendisini bir zorunluluk olarak ortaya koyduğu sanayi kapitalizmini temel alan bir kuramsal yaklaşımı zorunlu kılmaktadır. Ricardo’nun eserinin önemi de, buradadır. Ricardo, Smith’in bütün sektörler için genelleştirdiği, ama çözümlemediği artık yaklaşımını temel alarak, sanayideki sermaye birikiminin, emeğin katkısının üzerinde ve ötesinde kalan artığa bağlı olduğunu göstermiştir. Başka bir deyişle, Ricardo, Fizyokratların tarım sektörü için geliştirdiği net ürün kavramını, sanayi sektörü için geliştirmiştir.

Bu çerçevede, sermaye birikimi, kapitalistin kârına bağlı olduğundan, Ricardo’nun temel yapıtında, artığın, kâr ve rant arasında bölünmesini ya da daha genel olarak toplam ürünün kâr, rant ve ücret arasında bölünmesini belirleyen yasaların belirlenmesi, politik ekonominin ana amacı olarak ortaya çıkmaktadır.

Ricardo’nun Ekonomi Politiğin İlkeleri’nde ücret, kâr ve rantın belirlenmesine ilişkin çözümlemesinde sermayenin kârını meşrulaştırma çabası dikkat çekici bir şekilde öne çıkmaktadır. Çok güçlü bir soyutlama yeteneğine sahip olan Ricardo, bu amaçla, incelikli çözümlemeler geliştirmiştir.

Ricardo’nun bölüşüm sorununa yaklaşımının anahtarını rant analizi oluşturmaktadır. Buna göre, iktisadi büyüme sürecinde, bir yandan sermaye birikimi sağlanırken, diğer yandan yeni fabrikalar açılması ya da mevcut fabrikaların kapasitesinin artması işgücü talebini artırmaktadır. İşgücü talebinin artması ise, ücretleri artırmaktadır. Ancak bu artış geçicidir. Keza, artan ücretler nüfus artışına yol açmakta; nüfus artışı, işgücü arzını artırarak, ücretlerin tekrar eski düzeyine inmesine neden olmaktadır. Sonuçta, toplumda beslenecek daha fazla nüfus ortaya çıktığı için, tahıl talebi artmaktadır. Ricardo’ya göre, nüfus, işlenebilir topraklardan daha hızlı arttığı için, artan tahıl talebini karşılamak için, tarımsal üretim giderek daha az verimli topraklara uzanmaktadır. Tahılın değeri ise, en az verime sahip olan marjinal toprağın ekiminde harcanan emek miktarı tarafından belirlenmektedir. Tahılın piyasa fiyatı, en düşük verime sahip toprakta üretilen buğdayın maliyetine eşit olduğundan, daha verimli topraklardan elde edilen tahıl daha ucuza mal edilmekte, böylece daha verimli topraklardan elde edilen buğday lehine bir fazlalık ortaya çıkmaktadır. Toprak sahiplerine rant olarak giden bu fazlalık nedeniyle tahıl fiyatları artmakta, dolayısıyla kapitalistin işçilere ödediği ücretler yükselmektedir. Çünkü işçi ücretleri, aşağıda ele alınacağı gibi, işçinin ve ailesinin hayatta kalmasını sağlayacak asgari geçimlik düzey tarafından belirlenmekte ve bu asgari geçimlik düzey, temel geçim maddesi olan tahıl cinsinden hesaplanmaktadır. Ricardo’ya göre, sanayideki rekabet nedeniyle fiyatlar değişmeyeceği için, ücretlerdeki artış, kapitalistin kârı aleyhine bir artış olacaktır. Ricardo’nun ifadesiyle:

...rantı yükselten aynı neden, yani bir miktar besin maddesini aynı nispî emek miktarıyla sağlamada karşılaşılan güçlük, ücretleri de yükseltmektedir, ve bundan dolayı paranın değerinde bir değişme olmadığı halde, rant ve ücretler zenginliğin ve ücretlerin artmasıyla birlikte yükselme eğilimi gösterirler.10

Ricardo, toprak sahiplerinin artan tahıl talebi karşısında elde ettikleri rantın, sermaye birikiminin ana kaynağı olan kârlar üzerinde yarattığı baskının önüne geçmek için, tahıl ithalatını yasaklayan Tahıl Yasaları’nın kaldırılmasını ve toprak sahiplerinin tahıl üretimi üzerindeki tekelinin kırılmasını savunmuştur.

Ricardo’nun ücret konusundaki görüşleri de aynı yaklaşımdan beslenmektedir. Ona göre:

Alınıp satılan ve miktar itibariyle artırılıp azaltılabilen diğer bütün şeyler gibi, emeğin de, doğal fiyatı ve piyasa fiyatı vardır. Emeğin doğal fiyatı, işçilerin kitle olarak yaşayabilmeleri ve varlıklarını, çoğalıp azalmaksızın devam ettirebilmeleri için gerekli olan fiyattır. ...Emeğin piyasa fiyatı, arz talep ilişkilerindeki doğal oynamalara bağlı olarak, emeğe fiilen ödenen fiyattır. Emek, kıt olduğu zaman pahalı, bol olduğu zaman ucuz olur. Emeğin piyasa fiyatı doğal fiyatından ne kadar saparsa sapsın, mallar gibi, ona yaklaşma ve uyum gösterme yönünde bir eğilim gösterir.11

Ricardo’ya göre, emek arzını belirleyen temel etken, nüfus artışıdır. İşçi ücretlerinin doğal fiyatın üstüne çıkması, nüfus artışını teşvik eder. Artan nüfus nedeniyle işgücü arzının artması, ücretleri tekrar doğal düzeyine düşürür. Emeğin doğal fiyatı ise, emek gücünün yeniden üretiminde kullanılan malların üretiminde kullanılan emek miktarına bağlıdır.

Ricardo, yakın arkadaşı Malthus’un nüfus teorisini benimsemiş, bu nedenle, ücretlerin, tıpkı diğer mallar gibi, piyasada serbestçe belirlenmesi gerektiğini savunmuştur. Bu nedenle, hızlı proleterleşmenin yarattığı sosyal patlamalara çözüm bulmak amacıyla gündeme getirilen Yoksul Yasaları (Poor Laws)’na karşı çıkmıştır.

Ricardo, 18. yüzyıl düşüncesinden devraldığı doğal düzen anlayışı doğrultusunda, piyasayı, güçlerinin kendi haline bırakılması halinde toplumun yararına sonuçlar doğuracak, toplumsal ilerlemeyi sağlayan, aklın ve sağduyunun gereği olan bir sistem olarak görmüştür. Ne var ki, araştırmaları derinleştikçe, bu sistemin işleyişinin bütün toplumsal sınıflar yararına sonuçlar doğurmadığını görmüştür. Ekonomi Politiğin İlkeleri’nin 1817 yılında yayınlanan ilk baskısında, 18. yüzyıl politik ekonomistlerinin iyimserliğini sürdürerek, makinalaşmanın fiyatları düşürerek emekçiler yararına sonuçlar doğuracağını savunan Ricardo12, eserin 1821 yılında yayınlanan üçüncü baskısına eklediği bir bölümde, bu konuda yanıldığını itiraf etmiştir:

Makinalaşma ile emeğe olan talepte değişme olmayacağını, ücretlerin de eskisinden daha düşük olmayacağını düşündüğüm için, makine kullanımı sayesinde metaların fiyatında genel bir ucuzlama olduğunda, bunun getireceği avantajlardan, emekçi sınıfın da, diğer sınıflar kadar yararlanacağını düşünmüştüm. Bu görüşlerim, toprak sahipleri ile kapitalistler açısında değişmiş değil, ancak insan emeğinin makine ile ikame edilmesinin emekçi sınıfının çıkarına çok zararlı olduğuna ikna oldum.13

Ricardo’nun bu görüşleri, ölümünü izleyen yıllarda önemli tartışmalara yol açmıştır. Bu argüman kapitalizmin eleştirmenlerinin eline önemli bir koz verirken, Ricardo’nun burjuva ideologları nezdinde tehlikeli bir figür olarak görülmeye başlanmasına yol açmıştır.

III.EMEK-DEĞER KURAMI

Ricardo, çalışmaları, toplumsal sınıflar arasındaki bölüşümü düzenleyen ilişkilerden yola çıkarak, ekonomide üretilen mallar arasındaki mübadele ilişkisini nesnel bir ölçüte göre açıklama işine yönelmiş ve emek değer kuramına ulaşmıştır. Ricardo’nun değer kuramı konusundaki görüşleri, esas itibariyle, Adam Smith eleştirisine dayanmaktadır. Bu noktada, Adam Smith’in değer kuramı konusundaki görüşlerini anımsamak yararlı olabilir.

Özgürlük Dünyası’nın Şubat 2010 tarihli 212. sayısında yer alan “Adam Smith’i Anlamak” başlıklı yazımızda ayrıntılı bir şekilde ele alındığı gibi, Smith’in ufku, içinde yaşadığı sanayi öncesi dönemin basit meta üretimi ile sınırlı olduğu için, emek değer kuramının, saf biçimiyle sermaye birikiminin ve toprak üzerinde özel mülkiyetin bulunmadığı, emekçinin kendi üretim araçlarına ya da emek koşullarına sahip olduğu ilkel döneme özgü olduğunu savunmuştur. Smith’e göre, toplumun bu aşamasında, emek ürünü tümüyle emekçiye ait olduğu için, “herhangi bir metayı elde etmek ya da üretmek için genel olarak harcanan emek miktarı, bu metanın satın alacağı, kumanda edebileceği ya da mübadele edeceği emek miktarını belirleyen tek koşuldur.14 Ricardo, Smith’in bu görüşünü şu sözlerle eleştirir:

[Adam Smith], (s)tandart ölçüt olarak, zaman zaman [tahıl]dan, zaman  zaman emekten bahseder, bir nesneye üretildiği sırada aktarılan emek miktarına ağırlık vereceğine, sanki ifadeler özdeşmiş gibi, o nesne karşılığında piyasadaki diğer nesnelerden ne kadar sağlanabileceğini ön plana çıkartır: insan emeğinin bir kat daha etkin hale getirilebilmesi mümkün olduğu için, bu yolla metanın bir kat daha fazla üretilebileceğinden hareket ederek, bu meta karşılığında, eskisine kıyasla mutlaka bir kat daha fazla meta elde edilebilirmiş gibi düşünür.15

Ricardo, bu soyut ifade ile şunu anlatmak ister. Aynı emek zaman içinde üretilen iki farklı malın, birincisinden 5 birim, ikincisinden 10 birim üretiliyorsa, bu mallar arasındaki değişim oranı 5/10 ya da 1/2’dir. Birinci mala A, ikinci mala B diyelim. Bu durumda, emek değer kuramına göre, 1 birim A malı karşılığında 2 birim B malı elde edilir. Eğer B malının üretim tekniği sabitken, A malı üretimi daha verimli bir yöntem ile gerçekleştirilirse, örneğin aynı süre içinde 10 birim A malı üretilmeye başlanırsa, bu durumda Smith’in düşündüğünün tersine, 20 birim değil yine 10 birim B malı elde edilir. Yani A malının miktarı arttığı için emek değeri artmış olmaz.

Ricardo, Smith’in, üretim araçları üzerinde özel mülkiyet düzeninin hakim olduğu ve sermaye birikiminin söz konusu olduğu kapitalist toplumda, emek değer kuramının geçerli olmadığı yolundaki görüşünü de eleştirir. Ricardo’ya göre, üretim araçlarının özel mülkiyeti nedeniyle, kapitalistlerin üretimden kâr biçiminde bir pay alması, malların değerleri ile orantılı olarak değiştirildiği gerçeğini değiştirmez. Burada, Ricardo’nun emek değer kuramına yaklaşımındaki temel unsurlara dikkat çekmek gerekir. Ricardo, kapitalizmin serbest rekabetçi aşamasında yazdığı için, kâr oranının tüm sektörlerde eşitleneceğini varsaymıştır. Ricardo’nun bir diğer varsayımı ise, üretimin teknik katsayılarının, başka bir deyişle, sermayenin organik bileşiminin sabit olmasıdır. Bu koşullar altında, bütün mallar, kâr oranı ne olursa olsun, üretimlerinde kullanılan emek nispetinde mübadele edilecektir. Burada Ricardo’nun, emek zamanla, fiilen harcanan emek gücünün fiyatı olan ücreti özdeş olarak gördüğü dikkatten kaçmamalıdır.

Ricardo, değer kuramının varsayımlarının, aynı zamanda bu kuramın sınırlılıklarını oluşturduğunun farkındadır. Özellikle, üretimin teknik katsayılarının sabitliği varsayımı ortadan kalktığında, emek değer kuramının tadilata uğrayacağını belirtir. Ayrıca kullanılan emek miktarı sabitken, ücretler arttığında, üretilebilmeleri için sabit sermaye kullanılan malların mübadele değerinde, üretiminde sabit sermaye kullanılmayan mallara kıyasla bir düşüş gerçekleşecek, ve bu düşüş, sabit sermayenin payı ne kadar büyükse o kadar fazla olacaktır.

Burada ifade edilen sorunu, Ricardo’nun verdiği örnek üzerinden açıklayalım. Yıllık kâr oranının yüzde 10 olduğu bir sırada, bir kapitalist 5000 sterlin ile 100 işçi çalıştırarak tahıl üretiyor olsun. Bir diğer kapitalistin, yine 5000 sterlin harcayarak, aynı sayıda işçi ile makine ürettiği varsayalım. Tahıl ve makinenin yıl sonundaki değerleri, 5500 sterlin olacaktır. İkinci yıl, çiftçi kapitalist gene ayın işi yaparken, makine üreten kapitalist, bu makineyi kumaş üretiminde kullanmaya karar versin. İki kapitalist de, yine 5000 sterlin harcayarak, aynı sayıda işçi çalıştırsın. Bu durumda, tahıl yine 5500 sterline satılırken, üretiminde aynı miktarda emek kullanılmasına karşın, kumaş, üretiminde kullanılan 5500 sterlinlik sabit sermayenin (makinenin) kârını da içerecek şekilde, 6050 sterline satılacaktır. Böylece, aynı miktar emek kullanıldığı halde, tahıl ve kumaş farklı fiyatlardan satılacaktır.

Ricardo, yukarıda değinildiği gibi, ücretlerin yükselmesi halinde emek değer kuramının yine tadil edilmesi gerekeceğini söyler. Aynı örnek üzerinden giderek, bu durumu şöyle açıklar: Eğer ücretler artarsa, fiyatlar, piyasada rekabetçi bir şekilde belirlendiği için değişmeyeceğinden, zorunlu olarak kâr oranı düşer. Bu durumda, tahıl üreten çiftçi, tahılı yine 5500 sterline satacak, ancak kâr oranı yüzde 10 değil yüzde 9 olacaktır. Bu örnekte, kabaca, ücretler, 5000 sterlinden 5045 sterline yükselecek, bu durumda çiftçi, 500 sterlin değil, 455 sterlin kâr elde edecektir. Buna karşılık, kumaş üreten imalatçı kapitalist, malını 6050 sterlinden değil, 5500 sterline, sabit sermayenin kârı olan yüzde 9’u ekleyerek 5995 sterline satacaktır.

Ricardo’nun emek değer kuramında tadilat gerektirdiğini düşündüğü bir diğer durum, üretiminde aynı miktarda emek kullanılmasına karşın, piyasaya aynı zamanda getirilemeyen malların, değişim değerlerinin farklı olmasıdır. Ricardo bu konuda şu örneği verir:

Bir meta üretmek için, bir yıl süresince 1000 sterlin harcama yaparak, yirmi kişi istihdam ettiğimi düşünelim. Birinci yıl sonunda, aynı metayı daha düzgün ve mükemmel hale sokmak için, yine bir yıl süreyle ve [yine] 1000 sterlin daha harcayarak, yirmi kişi istihdam ettiğimi varsayalım. İkinci yıl sonunda, metayı piyasaya getirdiğimde, kâr haddi yüzde 10 ise, meta 2310 sterline satılmalıdır; çünkü bir yıl süreyle 1000 sterlin, bir yıl süreyle de 2100 sterlin sermaye kullandım. Bir başka kişinin tamamen aynı miktarda emek kullandığını, ama emeğin tamamını birinci yılda istihdam ettiğin düşünelim. Bu kişi, 2000 sterlin harcama yaparak, kırk kişi kullanmakta ve ürettiği metayı, birinci yılın sonunda, yüzde 10 kârla 2200 sterlin karşılığında satmaktadır. O halde burada, tamamen aynı miktarda emek içeren, ama biri 2310 sterline, diğeri ise 2200 sterline satılan iki meta vardır.16

Bu soyut ve karmaşık görünen ifadeler, esasen Ricardo’nun artı-değeri keşfedememiş olmasından kaynaklanmaktadır. Elbette bu eksiklik, soyutlama yeteneği bakımından bir dahi sayılması gereken Ricardo’nun kuramsal yetersizliğinden değil, kapitalist üretim ilişkilerini doğal ve tartışılmaz bir gerçeklik olarak kavramasından kaynaklanmaktadır. Böylece, değişim değerini, parasal maliyet ögesi olan ücretlerle eşitlerken, kârın neden var olduğuna dair bir açıklama getirmemektedir. Yine soyut emek kavramlaştırmasına sahip olmadığı için, sermayeyi birikmiş emek olarak görememiş, farklı soyutlama düzeyinde ele alınması gereken fiyat ve değer sorunlarını birbirine karıştırmıştır. Ricardo’nun, ücret maliyetine ortalama kâr oranının eklenmesi sonucu ortaya çıkan ve emek değer kuramını geçersiz kıldığı sonucuna vardığı özel durumlar, sorunu farklı bir düzlemde ele alan Marx tarafından açıklığa kavuşturulmuştur. Marx, metaların piyasada, emek-değerlere göre değil, üretim maliyetlerine ortalama kâr oranının eklenmesiyle bulunan üretim fiyatları üzerinden değiştirildiği, bu durumun emek değer kuramının evrensel geçerliliğini ortadan kaldırmadığını kanıtlamıştır.17

Ricardo’nun değer kuramının asıl önemi, bu kuramın ulaştığı mantıksal sonuçların onun temel argümanı ile çelişmesinde yatmaktadır. Bir malın değeri, o malın üretimi için gereken emek miktarına bağlı ise, üretim süreci sonunda kapitalistin aldığı kârın meşruiyeti tartışma konusu olacaktır. Ricardo, eserinde, asıl eleştiri oklarını toprak sahipleri sınıfına yöneltirken, bu sınıfın üretim sürecinde hiçbir katkısı olmadığı halde mülk sahipliğinden kaynaklanan bir gelire el koyarak, ilerlemenin önünde önemli bir engel oluşturduklarını savunmuştur. Bu bakımdan, emek değer teorisi, toprak sahipleri sınıfına karşı çok güçlü bir teorik silah haline gelmiştir. Ancak, işçi sınıfının giderek büyüdüğü ve siyasal açıdan da uyanış içine girdiği bir dönemde, bu teorik silah, bu kez, Ricardo’nun savunucusu olduğu kapitalistlere karşı kullanılacaktır. Nitekim, Ricardo’nun ölümünü izleyen dönemde, asıl büyük tartışma, emek değer teorisi etrafında kopmuştur.

IV. RİCARDO İKTİSADININ YOZLAŞTIRILMASI

Ricardo’nun 1823 yılındaki ölümünün ardından, 1830’a kadar, onun kuramsal yaklaşımı, çeşitli broşürlerde ve tartışmalarda yaşatılmıştır.18 1830’dan sonra, Ricardo’nun analizi revize edilerek, adım adım onun yaklaşımından uzaklaşılmıştır. Bu dönemde, artık Ricardoculuk “yaşayan bir güç değildir19. Marx’ın, Kapital’in Almanca Baskısına yazdığı sonsözde, bu dönemle ilgili değerlendirmesi şöyledir:

İngiltere’yi ele alalım. Orada ekonomi politik sınıf savaşının henüz az geliştiği bir dönemde doğmuştur. Onun son büyük temsilcisi Ricardo, sonunda bilinçli olarak sınıf çıkarlarının, ücret ve kârın, kâr ve rantın karşıtlığını, bu karşıtlığı, safça, doğanın toplumsal bir yasası kabul ederek, araştırmalarının hareket noktası yapar. Ancak buradan hareketle, burjuva ekonomi bilimi, aşamayacağı sınırlara gelip dayanmıştır. Bu bilim, Ricardo daha hayattayken ve ona karşı olarak Sismondi’nin kişiliğinde eleştiri ile karşı karşıya geldi.

Bunu izleyen 1820-1830 dönemi, İngiltere’de ekonomi politik alanında bilimsel etkinliklerle dikkat çeker. Ricardo’nun teorisinin vülgerleştirildiği, ve yayıldığı kadar, bu okulun eski okula karşı bir savaşım verdiği bir dönemdi. Parlak karşılaşmalar yapıldı.

.....Fransa ve İngiltere’de burjuvazi siyasal iktidarı ele geçirmişti. Bundan sonra sınıf savaşımı, pratik olduğu kadar teorik olarak da gitgide daha açık ve tehdit edici biçimler aldı. Bu, bilimsel burjuva ekonominin ölüm çanını çalıyordu. Artık bundan sonra bu ya da şu teoremin doğru olmaması değil, ama sermayeye yararlı mı yoksa yararsız mı, gerekli mi yoksa gereksiz mi, siyasal bakımdan tehlikeli mi yoksa tehlikesiz mi olduğu söz konusuydu. Çıkar gözetmeyen araştırmaların yerini ücretli yumruklaşmalar, gerçek bilimsel araştırmaların yerini kara vicdanlı ve şeytanca mazur göstermeler almıştı.”20

Marx’ın da işaret ettiği gibi, Ricardo’nun ölümünü izleyen 10 yıl içerisinde, klasik politik ekonominin giderek gerilemesine ve çözülmesine yol açan bir ayrışma meydana gelmiştir. Bu ayrışma süreci, tarihsel olarak, sanayi kapitalizminin olgunlaşma dönemine tekabül etmektedir. Sanayi kapitalizminin olgunlaşması, Ricardo’nun yaşadığı dönemde henüz belirgin olmayan ve sanayici kapitalistlerle toprak sahipleri arasındaki çelişki tarafından gölgelenen işçi sınıfı-burjuvazi çelişkisini derinleştirmiştir.

1830’ları izleyen dönemde, İngiltere’de sanayi burjuvazisi, seçim sistemindeki değişikliklerin yardımıyla, Parlamento’daki etkisini, dolayısıyla toprak sahipleri karşısında siyasal gücünü artırmıştır. Öte yandan gelişen sanayi kapitalizmi, işçi sınıfını, sayıca nüfusun en kalabalık sınıfı haline getirmiştir. İşçi sınıfı, giderek artan yoksulluk ve vahşi kapitalizm olarak adlandırılan çalışma koşullarına karşı sendikalaşma ve ücretlerin artırılması talepleriyle mücadeleye girişmiştir. Bu ortamda, bir dizi sosyalist iktisatçı, Ricardo’nun formüle ettiği emek değer teorisinden ve faydacı teorinin eşitlikçi bir yorumundan yola çıkarak, mevcut düzene karşı eleştiriler getirmişlerdir. Ricardocu Sosyalistler denilen bu düşünürlerin en önde gelenleri, William Thompson, John Gray, John Francis Bary ve Thomas Hodgskin’dir.

Bu düşünürlerin yazıları, İngiliz okuryazar orta sınıfları arasında, alışılagelmişin ötesinde bir tepkiyle karşılanmıştır. Samuel Read adlı bir yazar, “emeğin bir standart ölçü olmasının neredeyse evrensel düzeyde reddi”nden söz ederken, C.F. Cotterill, hâlâ bazı Ricardocuların kaldığından şikayet etmiştir.

Ricardo iktisadına yönelen tepkiyi, 1831 yılında, ünlü Ekonomi Politik Kulübü (Political Economy Club) Torrens’in ortaya attığı tartışma başlığından anlamak mümkündür: “Bay Ricardo’nun büyük eserinin yayınlanmasından bu yana, Ekonomi Politik biliminde ne tür ilerlemeler gerçekleşmiştir; ilk olarak, bu çalışmada geliştirilen ilkelerin herhangi biri bugün doğru olarak kabul edilebilir mi?” Bu soru, 1831 yılının Ocak ve Nisan ayları arasında kulüpte yoğun tartışmalara neden olmuştur. Torrens, açılış toplantısında bu soruya şu yanıtı vermiştir: “Ricardo’nun eserinin bütün büyük ilkeleri, ardı ardına terkedilmiştir. Ve bugün, onun değer, rant ve kâr teorilerinin yanlış olduğu genel olarak kabul görmektedir.” Torrens’ın ardından, çeşitli konuşmacılar, Ricardo’nun eserindeki yanılgıları ortaya koymuştur. Ancak, görünüşte bu eleştiriler, eserdeki analitik kusurlara yönelik olmasına karşın, ulaştığı sonuçlar bakımdan, asıl hedefin Ricardocu iktisadının farklı toplumsal sınıflar arasındaki çıkar çatışmasına ve kapitalizmin çelişkilerle dolu işleyişine vurgu yapan saptamaları ve radikal yazarlar tarafından kullanılan “emek değer teorisi” ve “artık” kavramları olduğu ortaya çıkmıştır. Bir örnek vermek gerekirse, Ricardocu sosyalist Thomas Hodgskin’in Labour Defended (Emeğin Savunması) adlı eserine karşı, Charles Knight, Faydalı Bilgileri Yayma Cemiyeti (Society for Diffusion of Useful Knowledge) adlı bir orta sınıf kuruluşunun himayesinde, 1831 yılında The Rights of Industry (Sanayinin Hakları) başlıklı bir kitap kaleme almış, kitabın girişinde, her şeyi işçilerin ürettiği konusunda işçi sınıfını ikna etmeye çalışan görüşleri hedeflediğini açıkça yazmıştır.21

Bu tartışmalar sonucunda, klasik politik ekonomi, 1830’lu yıllardan sonra, bu çelişkinin belirlediği güncel tartışmalar doğrultusunda ayrışmaya uğramış ve klasik ekonomi politiğin ana akımı giderek bilimsellikten uzaklaşarak, kapitalist sınıfın dar, günlük çıkarlarının savunulmasına yönelmiş, özürcü ve yüzeysel bir akıma dönüşmüştür. Aslında bu ayrışma ve çözülme sürecinin temelleri, Ricardo’dan önce, J. B. Say, Thomas Malthus gibi düşünürler tarafından atılmıştır. Say, 1803 yılında yayınlanan Traité de’économoie politique (Ekonomi Politik İncelemesi) adlı kitabında, Smith’in değerin emek tarafından yaratıldığı yönündeki görüşünü eleştirerek, sermaye ve doğanın da değer yarattığını savunmuş, bu görüşünü temellendirmek için, üretimin faydayı artıran bir süreç olduğunu ileri sürmüştür22 Say, bu görüşleriyle, Ricardo sonrasında ortaya çıkan ayrışmaya ön ayak olmuş ve neoklasik analizin dayandığı temel varsayımları formüle etmiştir.

Ricardo’dan sonra gelen John McCulloch, Nassau Senior, John Stuart Mill gibi yazarlar, Ricardo’nun değer çözümlemesindeki eksiklikleri, sübjektif bir değer çözümlemesine yönelmenin gerekçesi olarak kullanmışlardır. Örneğin Ricardo’nun ölümün izleyen dönemde, onun sadık bir izleyicisi olarak öne çıkan McCulloch, Ricardo’nun reel maliyetlerle (emek değer) ücretler, ücretlerle piyasa değerleri arasında bir özdeşlik olduğu yönündeki görüşünü savunmak adına, emek değer teorisine psikolojik unsurları da katmıştır. Böylece, reel maliyetin, belli bir malın üretiminden dolayı katlanılması gereken zahmet ve eziyeti de içine alan psikolojik, sübjektif bir kavram haline gelmesinin önü açılmıştır.

Ancak bu konuda asıl adımı atan, Senior olmuştur. Oxford Üniversitesinde Ekonomi Politik profesörü olan Senior, 1836 yılında, fabrikalardaki çalışma koşullarını düzenlemek için çıkarılan Fabrika Yasası (Factory Act)’na ve giderek yükselen 10 saatlik işgünü taleplerine karşı çıkan Manchesterlı sanayicilerin danışmanı olarak çalışmıştır.23 Senior, imsak (abstinence, perhiz) adını verdiği kavramla, kârı da bir reel maliyet kategorisi olarak tanımlamıştır. Senior’un imsak kavramı, neoklasik iktisatta alternatif maliyet ya da fırsat maliyeti olarak ifade edilen kavrama benzer bir içeriğe sahiptir. Ve kapitalistin kâr biçiminde el koyduğu artığın, sermayesini başka bir kullanım alanına yatırmayarak yapmış olduğu fedakarlığın ödülü olarak, bir maliyet unsuru olmaktadır. Böylece, reel maliyet, emek ve imsakın toplamından meydana gelmekte, parasal maliyet ise, ücret ve kâr toplamına, bu da fiyata eşit olmaktadır. Dolayısıyla sistemde herhangi bir “artık” söz konusu olmadığı gibi, Ricardo’nun emek değer teorisinden mantıksal olarak çıkarsanabilecek sömürü kavramı da ortadan kalkmaktadır. Sonuç olarak, bu teoriden, marjinalizme geçmek için atılacak yalnızca bir adım kalmaktadır: Söz konusu yaklaşıma matematiksel bir kesinlik getirmek.

Nitekim, 1848 yılında, John Stuart Mill’in, genel bir özet olmak dışında çok önemli bir meziyeti bulunmayan ve Ricardo’nun emek değer teorisine yönelik revizyonist girişimleri benimseyen Ekonomi Politiğin İlkeleri ve Toplumsal Felsefeye Uygulanması adlı eserinin ardından, klasik ekonomi politiğin krizi derinleşmiştir. Mill, 1870’lerde ortaya çıkan marjinalistler ve Alfred Marshall gibi iktisatçılar, klasik ekonomi politiğin bütün kuramsal mirasını yadsıyarak, toplumsal sınıfların yerini, üretim faktörlerinin aldığı, nesnel emek-değer kuramının yerine öznel bir ilke olan “fayda”nın geçirildiği yeni bir iktisadın temellerini atmışlardır. Neoklasik iktisat, Ricardo da dahil olmak üzere, bilimsel ekonomi politiğin, burjuvazinin çıkarlarını savunmak adına içine düştüğü çelişkili duruşun ürünü olmuştur.

Klasik politik ekonominin, Ricardo sonrasında yaşadığı ayrışmadan doğan ikinci akım ise, Ricardo’nun ulaştığı bilimsel sonuçları, mantıksal sonuçlarına ulaştırmıştır. İngiltere’de, “Ricardocu Sosyalistler”in bilimsel açıdan oldukça sınırlı etkiler doğuran, daha ziyade pratik işlevi bakımından önem taşıyan çabaları bir yana bırakılırsa, bu akımın başlıca temsilcisi Marx olmuştur. Marx, Ricardo’nun analizinde belirleyici olan doğal düzen varsayımını terk ederek, kapitalizmi tarihsel bir üretim tarzı olarak incelemiş, Ricardo’nun emek-değer ve kâr konusundaki analizlerini geliştirerek, artı değer kavramını geliştirmiştir. Marx, kapitalizmin hareket yasalarını ortaya koyduğu ünlü eseri Kapital’de, Ricardo ile doruk noktasına ulaşan klasik politik ekonomiyi, işçi sınıfının kapitalizm koşullarında mahkum edildiği sömürü ve yabancılaşmadan kurtulmasını sağlamayı hedefleyen genel bir düşünce sisteminin en önemli ögesi haline getirmiştir.