“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Birlik, mücadele ve dayanışma için ileri bir hamle

İşçi sınıfının Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü olan 1 Mayıs, bütün dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de miting, gösteri ve çeşitli eylemlerle kutlandı. Başta onlarca il merkezi olmak üzere, bazı ilçe merkezleri ve sanayi bölgelerinin de içinde olduğu toplam 90 noktada gerçekleştirilen bu yılki 1 Mayıs kutlamaları, esas olarak, yaygınlığı, kitleselliği ve gençliğin katılımının yoğun olmasıyla dikkat çekti. Bu açıdan bakıldığında da, 2010 yılı 1 Mayıs kutlamaları, 12 Eylül askeri darbesinin ardından geçen yaklaşık 30 yıllık dönemin en güçlü, kitlesel ve yaygın 1 Mayıs kutlamaları oldu.

1 MAYIS ‘A GELEN SÜREÇ  VE KİTLESEL KUTLAMALARININ DAYANAKLARI

2009’un ortalarından başlayarak, 1 Mayıs’a gelen süreçte, dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de, ekonomik krizin faturasının patronlar ve AKP hükümeti tarafından işçi ve emekçilere kesilmesine yönelik politikalar sürdürülüyordu.

İşten atmalar, ücretlerin hiç ödenmemesi veya belli oranlarda yapılan ücret kesintileri, zorunlu ücretsiz izinler, bir önceki toplu sözleşmelerin revize edilmesi ve kazanılmış hakların verilmemesi, başta doğalgaz ve elektrik olmak üzere temel tüketim maddelerine yapılan yüksek zamlar vb. uygulamalar, krizin faturasının işçi ve emekçilere kesilmesinin belli başlı adımlarıydı. Bu politikalar, bir taraftan işçi ve emekçi yığınlar içerisindeki huzursuzluk ve tepkiyi artıran rol oynarken, bir taraftan da irili ufaklı patlamalar halinde eylemleri ve gösterileri gündeme getiriyordu.

Bu çerçevede,

1 - Bu yılki 1 Mayıs kutlamalarının kitlesel ve yaygın olmasının dayanaklarını ve temellerini, esas olarak, işçi ve emekçilerin son bir yıl ve özel olarak da son altı aylık süreçte, krizle birlikte artan saldırılar karşısında ilerleyen birlik, mücadele ve dayanışma tutumları oluşturmuştur. Bu tutumların pratik olarak öne çıktığı ve işçi, emekçi mücadelesinin geneli açısından etkili olduğu belli başlı mücadeleleri ve tarihleri şöyle sıralayabiliriz:

2009’un ikinci yarısında Kocaeli ve Sakarya’da lastik işçilerinin kriz gerekçesiyle işten atmalara karşı ortaya koydukları tepki… İSDEMİR’de sendikayla işbirliği halinde kriz gerekçesiyle işçilerin ücretlerinde % 35 düzeyinde kesinti yapılmasına karşı binlerce İSDEMİR işçisinin gösterdiği tepki… 25 Kasım’da KESK ve Kamu-Sen‘ in öncülüğünde gerçekleştirilen ve yüz binlerce kamu emekçisinin katıldığı grev… Yine bu grev gerekçe gösterilerek işten atılan demiryolu çalışanlarının geri alınması talebiyle 16 Aralık’ta yaptıkları iki günlük grev (bu eylem sonucunda işten atılan demiryolu çalışanları işe geri alınmıştır)… Aralık ayında Ankara’ya gelen binlerce TEKEL işçisinin 4-C uygulamasına karşı yaklaşık 3 ay süren kararlı direnişi ve bu direnişle dayanışma çerçevesinde ülke geneline yayılan eylemler… Yine TEKEL işçilerinin mücadelesi ve onlarla dayanışma eylemleriyle gündeme gelen 4 Şubat Genel Grevi.

Şüphesiz bu belli başlı eylem, gösteri ve grevlerin yanı sıra Antep Çemen işçilerinin grevi, sendikasız ve sigortasız çalıştırılan Diyarbakır tuğla işçilerinin fiili grevi vb. başka direniş ve eylemleri de, 2010 1 Mayıs’ının kitlesel ve yaygın kutlanmasının dayanağını, temelini oluşturan ileri adımlar arasında saymak gerekir.

’89 Bahar Eylemleri’nin ardından, işçi ve emekçilerin mücadelesinin kesintisiz ve birbirini güçlendiren bir temelde ilerlediği ve bugün için son halkasını 26 Mayıs genel eyleminin oluşturduğu yeni bir dönemdir, bu dönem. 2010 1 Mayıs’ı da, bu dönemin bir parçası olarak, Türkiye’de, yaklaşık son 30 yılın en güçlü, kitlesel ve yaygın 1 Mayıs’ı olmuştur.

2 – Bu süreçte, esas olarak işçi ve emekçilerin birleşme, dayanışma ve mücadele gücü, tabandan gelen bir güçtür. Aşağıdan gelen bu baskı, önce sendikaların çeşitli düzeylerde bir araya gelip, bu süreçte mücadeleyi ilerletecek irili ufaklı adımlar atmalarına neden olmuştur. Bu, bir yandan işçi ve emekçilerin birlik, mücadele ve dayanışmasını daha da artırırken, bir yandan da işçiler ve kamu emekçileri arasında örgütlü olan 6 konfederasyonun (Türk-İş, DİSK, Hak-İş, KESK, Kamu-Sen, Memur-Sen) bir araya gelerek, ortak mücadele kararı almalarına ve çeşitli eylemler gerçekleştirmek için harekete geçmelerine neden olmuştur. Bu durum, birleşme, dayanışma ve mücadele eğilimini daha da güçlendirmiş ve tabanın baskısını daha da artırmıştır.

Uzun süredir toplanmayan Türk-İş Başkanlar Kurulu’nun TEKEL işçilerinin Ankara’daki direnişi ve illerde yapılan dayanışma eylemlerinin baskısıyla düzenli toplanmaya başlayıp, bir iki toplantının ardından, “Düzenli bir araya gelmemiz iyi olmuyor, başta TEKEL işçileri olmak üzere aşağıda sürekli beklenti yaratıyor” gerekçesiyle, düzenli toplanmasından vazgeçilmiştir. Bu örnek, sendika bürokrasinin tabandan gelen baskı karşısında düştüğü durum açısından çarpıcı bir örnek olarak, işçi ve sendikal hareketin tarihine geçmiştir.

Aşağıdan gelen bu baskı, başta KESK olmak üzere, çeşitli düzeydeki sendika yönetimlerinin de çabalarıyla 6 sendika konfederasyonunun 2010 1 Mayısı’nı ortak kutlama kararı almalarına neden olmuştur. Bu da, 1 Mayıs kutlamalarının kitlesel ve yaygın olmasına, işçi ve emekçi katılımın geçmiş yıllara oranla daha fazla olmasına hizmet etmiştir.

3 – Tabandan gelen baskı ile gerçekleşen 6 sendika konfederasyonunun birlikte hareket etme tutumunun zaman zaman dağılma eğilimine girmesi, hatta bunlardan Hak-İş ve Memur-Sen gibi hükümet sendikacılığı ile öne çıkan iki konfederasyonun ortak hareket etme tutumundan sık sık vazgeçmesinin burada altını çizmekte yarar var. Çünkü 1 Mayıs’tan kısa bir süre önce ortak hareket etme tutumundan vazgeçen Hak-İş ve Memur Sen, 1 Mayıs’a doğru, yeniden diğer 4 konfederasyon ile birlikte hareket etmeye başlamıştır.

Tabanın baskısıyla 6 konfederasyonun yeniden ortak hareket etmeye başlaması ve AKP hükümetinin işçilere, emekçilere şirin görünme çabasının da etkisiyle, İstanbul’da Taksim Meydanı 1 Mayıs kutlamalarına açıldı. Bu da, özellikle İstanbul’da Taksim meydanında gerçekleşen 1 Mayıs kutlamasının güçlü ve kitlesel geçmesini olumlu etkileyen bir rol oynadı.

Bugüne kadar 1 Mayıs kutlamaları öncesinde estirilen resmi terör, yaratılan provokasyon ve gerginlik ortamı, işçi ve emekçilerin gözünde, 1 Mayıs gösterilerine katılmayı korkulacak, tehlikeli bir iş haline getiren propagandaların devre dışı kalmış olmasını da bunlara eklemek gerekir. Çünkü 2010 1 Mayıs’ı bir kez daha göstermiştir ki, 77 1 Mayıs’ı başta olmak üzere, bir çok kez yaşanan provokasyon ve çatışmaların sonucu gerçekleşen katliamların ardında, esas olarak devletin ve “karanlık güçler”in parmağı vardır. Bu güçlerin parmağı olmadığı sürece, kadınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla Türk ve Kürt milliyetinden yüz binlerce işçi ve emekçi, birlik, dayanışma ve mücadele tutumuyla 1 Mayısları kitlesel olarak kutlamaktadır.

SINIFIN ÇIKARLARIYLA BAĞDAŞMAYAN ANLAYIŞ VE TUTUMLAR

2010 1 Mayıs’ına gelen süreçte, 1 Mayıs’ın nasıl örgütlenmesi ve kutlanması gerektiği konusunda yaşanan tartışmalara da değinmekte yarar var. Ayrıca, başta Taksim olmak üzere, 1 Mayıs meydanlarında ortaya çıkan tabloya da belli başlı yönleriyle değinmeliyiz. Çünkü bütün bunlarda, işçi, emekçi hareketinin ve sendikal hareketin kurtulması gereken sınıf dışı tutum ve anlayışların somut yansımaları var.

1 - Geçmiş yıllarda olduğu gibi, 2010 1 Mayıs’ı öncesinde de, “Türkiye genelinde tek ve merkezi bir 1 Mayıs kutlamasının Taksim’de yapılması” tartışması bir kez daha yaşanmıştır. Bu tartışmalarda sendikalar cephesinden de bu tür önerilerde bulunan olmuşsa da, bu yönde, esas olarak, başta TKP olmak üzere, çeşitli siyasi örgüt ve çevrelerin tutumu öne çıkmıştır. ÖDP ise, esas olarak bölgesel kutlamalar yapılmasını gündeme getirmiştir. Bu tutum ve anlayışların sınıf dışı, 1 Mayıs’ın güçlü ve kitlesel geçmesinden daha çok, kendi politik çıkarlarını önde tutan tutum ve anlayışlar olduğu ve sınıf mücadelesinin gerçekleri ve ihtiyaçlarıyla bağdaşmadığı bir kez daha görülmüştür. Bu yaklaşımlara rağmen, “1 Mayıs’ın Türkiye’nin olabilecek her yerinde yaygın ve kitlesel kutlanması” konusundaki doğru tutum ve anlayış yaşam bulmuş ve onlarca il ve bazı ilçe merkezlerinde eylem, miting ve gösterilerle 1 Mayıs kutlanmıştır.

2 - İzmir, Bursa, Ankara, Kayseri, Eskişehir vb. büyük sanayi kentleri başta olmak üzere, birçok kente yapılan mitinglere, geçmiş 1 Mayıslara göre, en az iki üç kat daha fazla işçi ve emekçi katılmıştır. Dahası, bu kentlerde, özellikle DİSK’e bağlı sendikalardan olmak üzere, kimi sendika yöneticileri, “Taksim 1 Mayısı’nın güçlü geçmesi” adına İstanbul’a çağrılar yapmış, buna rağmen İstanbul dışında kutlama ve katımlımlar güçlü olmuştur.

Bazı kentlerde (İzmir, Bursa gibi), konfederasyon ve sendika genel merkezlerinin çağrılarına, hatta baskılarına rağmen, işçiler ve emekçiler, sınıf dışı, bürokratik, gösterişçi yaklaşımlara itibar etmemiş ve (dar çevreleriyle sendika yöneticileri İstanbul’a gitmek üzere illerini terk etmelerine rağmen) bulundukları illerdeki 1 Mayıs kutlamalarına kitlesel olarak katılmışlardır. Yine adı geçen kentlerin sanayi merkezi durumundaki ilçelerinde, 1 Mayıs mitinglerine gelmeden önce yapılan işyeri kutlamalarıyla ilçe merkezlerinde yapılan eylem ve gösteriler, işçilerin, emekçilerin mitinglere kitlesel katılımı ve coşkusunun büyümesine hizmet etmiştir.

Burada bir hususun altını  çizmekte yarar var. Bazı konfederasyon ve bağlı sendikaların  üyelerini Taksim mitingine çağırmasına rağmen, işçilerin bu çağrılara yanıt vermeyip, bulundukları illerdeki kutlamalara katılmaları bir zayıflık değildir. Aksine, aşağıdan gelen birlik, mücadele ve dayanışma tutumunun bir sonucudur. Dahası, hareketin ilerlemesine dayanaklık eden temelin ne olduğunu pratik olarak göstermesi açısından da dikkat çeken önemli ve örnek tutumlardır.

3 – Taksim’de gerçekleşen 1 Mayıs kutlamasında, bazı sendika konfederasyonlarının ve birçok siyasi çevre ve grubun 1 Mayıs’ı sağdan veya soldan tutup gelip birleştikleri nokta ise, sınıftan uzaklığın ve kopukluğun bir başka çarpıcı göstergesidir. Bu sendika yönetimlerinin ve politik örgütlerin taşıdığı pankart, döviz vb. materyallerde işçilerin, emekçilerin sermaye ve hükümete karşı talepleri, tepkileri değil, ama kendi sembol ve armaları yüceltilmiştir.

Ancak gerek ülke genelinde, gerekse Taksim’deki kutlamada, başta TEKEL, belediye, karayolları, haberleşme, petrokimya işkolları olmak üzere, birçok sektörden 1 Mayıs’a katılan işçilerin taşıdığı pankartlar ve sloganlar, sınıfın taleplerini ve tepkisini yansıtmıştır.

Bu açıdan da, 2010 1 Mayısı’nda sınıf dışılıkla, sınıfın ihtiyaçları ve taleplerini esas alan tutumların, yaklaşımların ayrışması ve ikincisinin birincisine baskın gelmesi, sınıf mücadelesi açısından umut ve güç verici olduğu gibi, ilerlenecek hattı göstermesi açısından da önemlidir.

4 - Tertip Komitesi’nin Taksim’i 1 Mayıs alanı olarak düzenleme konusundaki tutumu, daha doğrusu tutumsuzluğu da, bu açıdan dikkat çekicidir. Çünkü Taksim alanında, işçi sınıfının 1 Mayıs’ta sermaye ve onun hükümetine karşı tepkisinin, öfkesinin, taleplerinin yer aldığı tek bir pankart bile yer almamıştır. Dahası, KESK dışındaki Konfederasyonların kortejlerinde, 22 Şubat tarihinde 4 konfederasyon (Türk-İş, DİSK, KESK, Kamu-Sen) tarafından 26 Mayıs’ta gerçekleştirilmek üzere alınan genel grev kararına dair, işçilerin kendi çabalarıyla hazırladıkları pankartlar ve dövizler dışında, bir çağrı veya ifadeye rastlanmıyordu. Bu tablo, aslında 26 Mayıs’ta daha da keskin ve açık bir şekilde ortaya çıkan sendikal bürokrasi ile taban arasındaki pratik çatışmanın/ayrışmanın 1 Mayıs’taki işaretleri olarak da görülebilir.

1 MAYIS’TAN 26 MAYIS’A GENEL EYLEMİN GÖSTERDİKLERİ

2010 1 Mayıs’ı, 26 Mayıs’ta yapılacağı ilan edilen genel grevin bir ön provası özelliği taşımıştır. Ancak, 1 Mayıs’ın yaklaşık üç ay öncesinden, 22 Şubat tarihinde, 4 konfederasyon tarafından alınan genel grev kararı, KESK dışındaki diğer üç sendika konfederasyonu tarafından (Türk-iş, DİSK, Kamu Sen) adeta unutturulmak istenmiştir.

Tabanın baskısı ile önce 26 Mayıs’ta genel grev kararı alıp, ardından bu kararı unutturmak için olmadık bahaneler öne süren sendikal bürokrasinin, genel grev kararını geri çeken tutumu, elbette 26 Mayıs’ı zayıflatmış ve genel eylemin etkisini azaltmıştır. Sonuçta bir genel grev eylemi gerçekleşmemiş, bir saatlik iş bırakma eylemi ve gösteriler yapılmıştır. “22 Şubat’ta aldığımız kararın arkasındayız, 26 Mayıs’ta tam gün iş bırakıyoruz” diyen KESK başta olmak üzere, işçi sınıfı ve emekçilerin tabandan gelen birleşme, dayanışma ve mücadele isteği, 26 Mayıs’ta kısmi bir grev ve on binlerce emekçinin katıldığı eylemlerle geride kalmıştır.

2009 yılının ortalarından başlayıp, 2010 26 Mayıs’ına gelen süreçte, işçi ve emekçilerin mücadelesinde yaşanan hareketlenme ve ileri hamleler karşısında bir şeyler yapmak durumda kalan sendikal bürokrasinin 26 Mayıs’a ilişkin tutumu ise, bu sürecin başından beri, birleşmesi ve mücadele etmesi istenen sendika üst yönetimlerine karşı yaygın bir tepkiye ve sorgulamaya dönüşmüştür.

Sendikal bürokrasinin 26 Mayıs’ta takındığı tutumla ortaya çıkan duruma birkaç açıdan değinmekte yayar var.

1 – İşçi, emekçi hareketinin tabandan birleşme, dayanışma ve mücadele eğiliminin yükseldiği her dönemde olduğu gibi, bu dönemde de, sendikal bürokrasi başlangıçta hareketin önüne geçerek, duruma hakim olmaya ve zaman içerisinde onu kontrol etmeye yönelmiştir. Tabandan gelen baskı karşısında çeşitli eylem kararları almış, ancak bunların uygulanması konusunda üzerine düşeni yapmamıştır. Ancak 26 Mayıs’ta bu tutum, kendi kararının bile arkasında durmama noktasına getirilmiştir. Sendika bürokrasisi, hareketi zayıflatma ve kontrol etme tutumunu, bu kez cepheden, mücadelenin geriletilmesi için açık bir tutum takınarak sergilemiştir.

2 – Bu tutum, 26 Mayıs’ta, başta İstanbul olmak üzere, birçok kentte ve işyerlerinde yapılan eylemlerde, bir yandan sermaye ve hükümetin politikaları protesto edilirken, aynı zamanda sendikal bürokrasinin de protesto edilmesine neden olmuştur. Bu durum, işçi sınıfının tabandan gelen birlik, dayanışma ve mücadele isteğinin, aynı zamanda sendikal bürokrasiden kurtulma, sendikalarda köklü bir değişimin yaşanmasının zorunluluğu açısından tartışmayı da yaygınlaştırmış ve büyütmüştür.

3 – Burada unutulmaması gereken husus, işçi, emekçi yığınların sendikal bürokrasinin gerçek yüzünü pratik olarak görmesinin mücadele içerisinde olduğu/olabileceği gerçeğidir. İşçiler, emekçiler sorunlarının çözümü, temel ve acil taleplerinin karşılanması için tepkilerini ortaya koyup mücadeleye yöneldikleri için sendikal bürokrasi ile karşı karşıya gelmektedirler. Dolayısıyla, sendikal bürokrasinin alt edilmesi ve yenilmesi de, bu mücadelenin daha da ilerlemesi ve güçlenmesi ile olacaktır. Haklar ve talepler için mücadele ile sendikal bürokrasiye karşı mücadele, bir arada sürmesi gereken mücadelelerdir.

4 – İşçiler ve emekçiler sendikal örgütlülüğe güvensizlik duyarak ve sendikalardan uzaklaşarak, bir kazanım elde edemezler. Aksine, sendikalarına sahip çıkarak, onların mücadele örgütleri olarak yeniden örgütlenmesi için sorumluluk alarak, sendikal bürokrasiden kurtulabilirler.* Bunun için de, son aylardaki mücadele deneylerinden öğrenerek, haklarına ve taleplerine sahip çıkmayı, bu temelde birliklerini, dayanışmalarını ve mücadelelerini ilerletmeyi sürdürmek zorundadırlar.

SONUÇ OLARAK

Önümüzdeki dönem, işçi sınıfının ve emekçilerin mücadelesinin yükselerek devam etmesinin olanaklarının arttığı açıktır.

Haziran ayının ortalarında, AKP hükümeti, “krize karşı tedbir” adına ilan ettiği “Orta Vadeli Ekonomik Program” kapsamında “Ulusal İstihdam Stratejisi” adı altında yeni bir yasal düzenlemeyi Meclis gündemine getirecek. Bu düzenleme, kıdem tazminatları başta olmak üzere, kazanılmış haklara yönelik saldırıları ve sömürüyü yoğunlaştıracak yeni uygulamaları içermektedir. Öte yandan belediye, metal ve tekstil iş kollarındaki sözleşmeler, asgari ücretin belirlenmesi ve kamu emekçilerinin toplu görüşme süreci de sıcak gündemler arasında yer alacak. Taşeronlaştırma, 4-C ve esnek çalışmanın kapsamı yaygınlaştırılırken, yaşanan iş cinayetleri, iş güvenliği ve işçi sağlı taleplerinin yakıcılığı devam edecek.

Sorunlar ve taleplere ilişkin liste daha da uzatılabilir elbette. Ancak önümüzdeki günlerde mücadelenin ana eksenini yukarıdaki sorun ve taleplerin oluşturacağını bugünden söyleyebiliriz. Dolayısıyla, işçi sınıfı ve emekçilerin son dönemdeki mücadeleler içerisinde edindiği birikimle bu süreci göğüslemesi ve daha ileriden bir mevzi tutarak saldırıları püskürtmeyi hedefleyen bir mücadelenin yürütülmesi esastır.