Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

TEKEL Direnişi'nin Anlamı

Türkiye, yöresel, tecrit edilmiş, küçük bir kısmı belirli başarılar elde etse de önemli bir çoğunluğu yenilgiye uğrayan çok sayıda işçi grev ve direnişinin ardından, yıllar sonra, ülke ölçeğinde bir heyecan yaratan, hatta uluslararası ölçekte etkisini hissettiren TEKEL işçilerinin 78 gün süren direnişiyle yüzleşti.

'89 Bahar Eylemleri, onu takip eden '90 Zonguldak Grevi ve grevcilerin Büyük Ankara Yürüyüşü ardından '99 “Mezarda Emeklilik” dayatmasına karşı işçi sınıfının ana gövdesinin harekete geçtiği Genel eylemlerden sonra TEKEL işçilerinin geliştirdiği ve ülke çapında etkili olan direniş, belki tam bir kazanımla bitmedi, ancak hem sınıf hareketinin gelişimi bakımından büyük önem taşıdı, hem de şimdiden silinmez izler bıraktı.

TEKEL işçilerinin direnişi, neoliberal özelleştirme sürecinin bir sonucu olarak oluştu. Tütün, tütün mamulleri ve içki üretimi yapan devlet tekeli durumundaki TEKEL işletmelerinin özelleştirilmesiyle, önce bu alanda üretim yapan fabrika, ardından da tütün depoları dahil sektörle ilgili tüm işletmelerin kapatılması süreci içinde TEKEL işçileri kendilerine dayatılan koşulları kabullenmeyip direnişe başladı. Tüm üretim birimlerinin (fabrikalarının) kapatılmasıyla emeklilikleri yaklaşan işçilerin emekliliği dayatılmışken, geri kalanlar, fabrikaları tek, tek kapanırken, TEKEL'in henüz açık kalan fabrikalarına ilden ile yaşadıkları sürgünün ardından, açık fabrika kalmayınca depolarda görevlendirildi ve sözde “iyilik” olarak çıkarılmış yasa uyarınca diğer kamu işletmelerine transfer edilme dayatmasıyla yüz yüze bırakıldı. Bir ay içinde değişikliği kabullenmeyenler, bu transferden de yararlanamayacaklardı!

Kamuda çalışmayı düzenleyen 657 sayılı yasaya eklenen 4-C maddesiyle, bir başka kamu işletmesinden transfer zorunda kalan işçilerin durumu tanımlanıyordu: Bu nitelikteki kamu işçileri, devlet memuru gibi kadrolu çalışma hakkından yararlanamayacakları gibi, işçilerin toplu sözleşme hakkından da yararlanamıyorlardı. Üstelik sürekli işçi de olamıyorlar, yılda on ay (TEKEL işçilerinin eylemi içinde on bir aya çıkarıldı) çalıştıktan sonra, gelecek yıl yeni bir sözleşme yapmak zorunda bırakılıyorlar, iş güvenceleri ellerinden alınıyordu. Ve yine üstelik aldıkları ücret hemen yarı yarıya azalıyordu; emeklilikleri de bu yeni düşük ücret üzerinden hesaplanacaktı. Bu madde kapsamında istihdam, çalışma yaşamını esnekleştirmekten, esnek çalışma dayatmasından başka bir şey değildi.

TEKEL işçileri, TEKEL işletmelerindeki işlerinden çıkarılarak, sendikasız, toplusözleşmesiz, iş güvencesiz süreli istihdamı ve ücret ve emeklilik haklarının gaspını kabul etmediler. Kölelik sözleşmesi olarak nitelendirdikleri “4-C” kapsamında çalıştırılma dayatmasına karşı direnişe başladılar.

DİRENİŞİN ÖZGÜNLÜĞÜ: KOŞULLARI VE BİÇİMİ

İşçi hareketinin bünyevi zaaflarının ürünü olarak, özelleştirme sürecinde, başka işkolları ve işletmelerde olduğu gibi, TEKEL'de de ciddi bir direnç oluşmamış, devlet işletmelerinin satışı görece kolay gerçekleşmişti. İşçilerinin işten çıkarılmayacakları söylenerek, tam bir neoliberal yağma politikası olarak gerçekleştirilen özelleştirmelerin ardından, özelleştirilen/satılan çoğu devlet işletmesi kapatılmış, makine aksamı hurdaya çıkmış, bina ve arazileri spekülasyon konusu olmuştu.

İşçiler, özelleştirme politikalarıyla kendi sınıf çıkarları arasındaki ilişkiyi, sözü edilen bünyesel zaaflara bağlı olarak, tamamen pratik biçimde, işten atılma ve kölelik sözleşmesi olan “4-C” dayatmasıyla karşılaşma durumunda kaldıklarında gerçek anlamda kurabildiler. Özelleştirmelerin işçilerin çalışma koşulları bakımından katiyen olumsuzluğa neden olmadan ülke ekonomisini “düze çıkaracak” “reformlar” olarak gerekli olduğu içerikli burjuva propaganda işbirlikçi sendika bürokrasisinin de desteklemesiyle etkili olmuştu. Dolayısıyla iş, ücret ve sair sosyal koşullar açısından dolaysızca sınıf çıkarlarıyla bağlantısını kurmakta güçlük içinde oldukları özelleştirmeye karşı çıkmanın önem ve aciliyeti bakımından -işten atılma vb. türü- “bedeller”i göze almayı gerektirdiğini işçiler henüz hissetmiyorlardı. Bütün bu nedenlerden dolayı özelleştirmeye karşı verilen mücadele, özelleştirmelerin hayata geçirilmesini yıllarca geciktirmenin ötesine geçerek bütünüyle püskürtülmesini sağlayamadı. Enerji, gıda, ulaşım başta olmak üzere pek çok sektörde özelleştirme hayata geçirilmek üzere AK hükümetinin gündeminde bulunuyor.

Sonuçta, işçiler, özelleştirilen TEKEL'in üretim birimlerinin kapatıldığı koşullarda tüm somutluğu ve yakıcılığıyla işten atılma ve “4-C” dayatmasıyla karşı karşıya kaldılar. Ve her şeyin göze alındığı kararlı direniş başladı. Bu direniş, neoliberal politikalar doğrultusunda uygulamaya sokulan yeni esnek istihdam biçimlerine karşı mücadelenin öneminin yanı sıra, yeterince kararlılıkla yürütüldüğünde ve bedelleri göze alındığında kapitalizmin bu “yenilikleri”ne karşı başarıyla mücadele edilebileceğini ve esneklik dayatmaları püskürtme imkanının olduğunu gösterdi.

Başladığı koşullar ve buradan gelen biçimi, direnişin özgünlüğünü oluşturdu. TEKEL işletmeleri kapanmıştı; dolayısıyla üretim durmuştu. İşçilerin “üretimden gelen gücü kullanma”, yani greve çıkma olanakları bulunmuyordu. Ancak işçi sınıfının “zincirlerinden başka kaybedecek şey”i olmamaktan kaynaklanan kararlılığıyla, TEKEL işçileri, bu olumsuzluğun içinden sıyrılıp çıkmayı başardılar. Çok sayıda ile yayılmış TEKEL işletmelerinin işçileri, bütün bu illerden Ankara'ya gelerek, başkentin en işlek meydan ve sokaklarını direnişlerinin alanı haline getirdiler.

KARARLI SINIF TUTUMU

Türkiye ve dünyada özellikle son yıllarda “üretimin değil tüketimin belirleyici olduğu” ve “zaten üretken olanın emek değil sermaye olduğu”, işçi sınıfının tarih sahnesinden çekildiği ve “yeni orta sınıf içinde eridiği” yolunda iddialı tezler ileri sürülmekte; işçi sınıfının sınıf olarak varlığından başlayarak, etkinliği reddedilmekteydi. Küreselleşme sınıfsal ayrımları ortadan kaldırmakta, işçi sınıfı çözülmekteydi! Artık sınıflar değil kimlikler, sınıf ayrımları değil, kimlik farklılıkları önemliydi! Değerlendirme ve politikaların belirlenmesinde sınıflar değil, kimlikler eksen alınmalıydı! Türkiye'de örneğin, kendisini sosyalist ve “özgürlükçü sol” olarak tanımlayan bir partileşme girişimi, açıkça “sınıfsız parti” olmayı ilke edinmişti.

TEKEL işçilerinin tüm olumsuz koşullarına karşın geliştirdikleri özgün direniş, bu yöndeki tüm iddialara tokat gibi bir yanıt oldu.

Ülkenin dört bir yanından başkente gelen TEKEL işçileri, Ankara'nın başlıca meydan ve caddelerini eylem alanına dönüştürdüler. Merkezi bir yerde “oturma grevi”ni başlatırken, yürüyüşler ve bir miting düzenlediler. Mitinge 50 bine yakın katılım oldu.

TEKEL direnişinin doğrudan hükümeti hedef aldığı kuşkusuzdu. Özelleştirmeyi gerçekleştiren de, işçileri 4-C'ye mahkum eden de hükümetti. Ve çok geçmeden hükümetle işçiler karşı karşıya geldiler. Hükümet önce tehdit etti. 4-C'yi kabul etmelerini ve alanı boşaltmalarını istedi. İşçiler iki isteği de kabul etmediler; sloganları “ölmek var dönmek yok” oldu. Hükümetin ölümü dayattığını ileri sürüyorlardı. Ve dönmeyeceklerdi.

Ankara'nın ortasında büyük bir havuza sahip park olan Abdi İpekçi Parkı ve önündeki alanda direnişlerini sürdüren işçilere polis, biber gazıyla ve coplarla hunharca saldırdı. Birkaçı kışın ortasında soğuk suya düşse, çok sayıda işçi gazla ve coplarla yaralansa da polis işçileri püskürtemedi. İşçiler tam bir sınıf kararlılığı gösterdiler ve alanı savundular.

Sınıf kararlılığı yalnızca polis saldırısı karşısındaki tutumlarında ortaya çıkmakla kalmadı. Haklılığı ve meşruluğu Ankara ve giderek Türkiye çapında kabul görüp, hükümet polis zoruyla saldırıp kırmaya bir daha cesaret edemediğinde, direniş zamana yayılarak uzadı. Direniş alanına yakın sendika konfederasyonu TÜRK-İŞ merkezinin önüne kayan işçiler, kışın soğuğunda çadır-kente dönüştürerek gece-gündüz kalmaya başladıkları Ankara'nın en merkezi sokaklarını kapsayan büyük bir alanı, eylemlerinin başlıca alanı haline getirdiler.

Hükümetin tehditleri devam etti. 4-C maddesinden yararlanabilmek takvime bağlanmıştı ve sürenin dolmasına sayılı günler vardı. Bir yandan da “rüşvet”e başvuran hükümet, işten çıkarılan işçilerin tazminatlarını banka hesaplarına yatırdı ve işçileri yokluk ve yoksulluklarıyla terbiye edip yatıştırmaya, direnişi bu yolla kırmaya yöneldi. Çok küçük bir azınlık dışında işçiler, hesaplarına yatırılan paraları çekmediler.

Hükümet Şubat sonuna kadar süre tanımıştı. Bu tarihte hem işçiler artık 4-C'den de yararlanamayacaklar, düpedüz sokağa atılmış olacaklardı. Ve hükümet, bizzat başbakanının ağzından ay sonunda saldırarak, direniş alanını zorla boşaltacağını ilan etmişti. İşçiler kararlılıkla tüm saldırı ve tehditlere karşı direndiler ve direnişi il ve ülke çapında yaymaya giriştiler.

Tüm zorluk, tehdit ve saldırılara karşı kararlı sınıf tutumu, direnişin temel yönünü oluşturdu.

İŞÇİLER VE SENDİKALAR

TEKEL Direnişi, Türkiye'de sendikalar ve sendikal hareketin yenilenmek zorunda olduğunun altını kalın bir şekilde çizdi. Mevcut burjuva, bürokrat sendikal anlayış ve eğilimleri (yapıları) bütün açıklığıyla gözler önüne serdi. TEKEL işçileri başta olmak üzere işçiler ne denli kararlı sınıf tutumu aldılarsa, ezici çoğunluğuyla sendikalar ve konfederasyonlar da en hafif deyişle o denli isteksiz, vurdumduymaz ve “bitse de kurtulsak” tutumu içinde oldular.

İşçiler, sınıf olarak birliklerini sağlamayı başararak, etnik ve dinsel ayrımlarla bölgeciliği kesinlikle alt eden bir tutum aldılar ve bu, kararlılıklarının başlıca dayanağı oldu. Çeşitli illerden gelen, farklı etnik kökenden ve değişik inançlardan TEKEL işçileri, birlikteliklerini, ortak taleplerini mücadeleci kararlılıklarıyla sahiplenerek gerçekleştirdikleri gibi, birliklerinin gücünü hükümetin yanı sıra sendika ve konfederasyonlara da dayatmayı başardılar ve birlik olduklarında ne denli güçlü olduklarının farkına vardılar. İlk elde, kendi sendikaları TEK GIDA-İŞ sağlam bir mücadeleci çizgi izleme durumunda oldu. Başlangıçta kimse (sendikaları bile) TEKEL işçilerinden bunca kararlı bir tutum ve direniş beklemezken, işçiler birlik ve mücadelelerinin gücünü, kendi sendikalarından başlayarak, her yerde hissettirdiler. TEK GIDA-İŞ, işçileriyle birlikte davrandı, onların kararlılığına katıldı, bu kararlılığı artırıcı tutumlar geliştirdi.

Direniş polisin gazlı saldırısının ardından Türk-İş'in önüne taşınırken, ilk gün, TEKEL işçilerinin de sendikaları TEK GIDA-İŞ aracılığıyla üye oldukları konfederasyonları Türk-İş'in merkezini o güne kadarki görmezden gelen tutumuna duydukları öfkeyle -ilan edilmemiş biçimde- işgal ettiler. İşçiler sınıf sezgileriyle nerede başlayıp nerede duracaklarını bilerek, aslında bir “yarı-işgal” gerçekleştirmişlerdi. Türk-İş'i silkeleyerek kendilerine destek vermeden idare edemeyecekleri bir baskı uygulamış, ama onu tamamen karşılarına almaktan da kaçınmışlardı. Bu noktadan sonra Türk-İş TEKEL direnişini görmezden gelemedi; direnişin başına geçmedi, ama fiilen işe karışmak zorunda kaldı, hiç değilse fiili tarafsızlığını hayırhah tarafsızlığa dönüştürdü ve işçilerin kararlılığını ve gücünü öne sürerek işçilerden çok hükümeti yatıştırmaya yönelip hükümetle arabuluculuğa soyundu.

Hatta başından beri hiç niyeti yokken ve TEKEL işçilerinin direnişini örgütlemeye ya da en azından desteklemeye eğilim göstermemişken, işçilerin bu kararlı tutumlarıyla baskılanarak ve kendisi olmaksızın da direnişin devam edeceğini görerek, ciddiyetten uzak ve görünüşte olsa bile, destekleme tutumu almaktan kaçınamadı.

Aynı şey, diğer konfederasyonlar açısından da geçerliydi. Hükümet yanlısı bir tutum içinde olan bir işçi ve bir memur konfederasyonu (bu ikisi, hükümet partisiyle ideolojik ve siyasal yakınlık içindedirler) dışında iki memur KESK ve KAMU SEN) ve bir işçi konfederasyonu (DİSK) da, Türk-İş'le birlikte, benzer bir destekleme tutumu aldılar. Dört konfederasyon, işçilerin sürekli baskısıyla, tabandan dayatılan genel grevi karar altına almaktan kaçınamadılar ve 4 Şubat'ta böyle bir eylem için çağrı yaptılar.

Ancak birkaç sendikanın az-çok ciddiye alarak verdikleri destek bir yana bırakılırsa, konfederasyonlar ve sendikalar destek adına hemen hiçbir şey yapmadıkları gibi, çoğu 4 Şubat genel grevinden kendi şube ve tabanlarını bile haberdar etmediler. Hatta daha ileri giderek, şubelerine “bu iş bizim işimiz değil, bu mücadele salt TEKEL işçisinin mücadelesidir” mesajı ileten bir dizi sendika da oldu.

Sonuçta, Türkiye'de aşağıda belirtilen nedenlerle bir ilk olan 4 Şubat Genel Grevi, tabandaki işçilerin inisiyatif aldıkları ve sendika şubelerinin sınıftan yana tutum aldıkları mücadeleci ve namuslu sendikacıların bulundukları yerlerde önemli bir katılımla gerçekleşirken, çoğu sendikanın parmağını kımıldatmadığı görüldü. Bazı sendika ve konfederasyonlar da sadece konuştular, ama genel greve hiçbir katkıları olmadı.

Buna karşın 4 Şubat, konfederasyonlar ve bağlı sendikaların büyük çoğunluğunun olumsuz tutumuna rağmen küçümsenmez bir katılımla başarıyla gerçekleşerek, TEKEL işçisinin aldığı inisiyatifin meşruluğu ve tutumunun kararlılığının yanı sıra Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin sınıf kardeşlerini desteklemeye ne denli hazır ve sınıf dayanışmasına ne denli yatkın olduklarını gösterdi. 4 Şubat bir ilkti; çünkü işsizliğe ve esnek çalıştırmaya karşı bir zemine oturması nedeniyle işçi ve emekçilerin ortak sorunlarından hareket ediyor olsa bile, bu, ortalama bir işçi bakımından, ilk elde TEKEL Direnişi'nin algılanışından çok, henüz üzerinde düşünülerek varılacak bir sonuç durumundaydı. Kuşkusuz eylemin bu ortak zemine oturtularak hem etkisinin yükseltilmesi, hem de yayılması zorunluydu; ancak 4 Şubat'a gelinceye kadar bu konuda atılan küçümsenmeyecek adımlar olmasına rağmen, henüz daha işin başlangıcında olunduğu kesindi. Dolayısıyla, 4 Şubat asıl olarak TEKEL işçilerinin işten atılma ve 4-C'ye karşı mücadelelerinin desteklenmesi olarak gerçekleşti. İlk kez geniş bir işçi ve emekçi kitlesi, doğrudan kendi taleplerinden hareket etmeden, sınıf sezgileriyle haklılığı ve meşruluğuna inandıkları sınıf kardeşlerinin mücadelelerine destek vermek üzere iş bırakıp greve ve alanlara çıktılar.

TEKEL Direnişi, TEKEL işçilerinin sınıf tutumlarını kararlılıkla geliştirerek bir sınıf olarak davrandıklarını gösterdiği gibi, bu inisiyatifin karşılıksız kalmadığını, TEKEL işçileriyle sınıf dayanışması içine girip birlikte mücadele tutumu alan Türkiye işçi sınıfının da sınıf olarak davranma ve mücadele yeteneğine sahip olduğunu ortaya koydu.

İşçi sınıfı, dağılıp parçalanma ve tarih sahnesinden silinme bir yana, TEKEL işçilerinin son mücadelesinde hâlâ hayranlık verici bir kararlılıkla sınıf olarak mücadele yeteneğinde olduğunu dosta ve düşmana bir kez daha göstermiş, sosyal yaşamda ve hele politikada sınıfsız düşünme ve davranma söylem ve eğilimlerinin belini kırmıştır.

İŞÇİ SINIFININ TARİHSEL ROLÜ

Sınıfın varlığı dahil, sınıf tutumlarının geçersizleştiğini, işçi sınıfının kolektivizmi ve onu sınıf yapan dayanışması ve mücadelesinin sınıfın kendisiyle birlikte tarihe karıştığını ileri süren işçi ve emek düşmanı ideolojik propagandanın, işçi sınıfının kapitalist toplumda ilerici ve devrimci ne varsa tümünü kendi etrafında toparlama ve harekete geçirme yeteneğinde olduğununsa lafının bile edilmesine tahammül göstermediği biliniyor. Sözü edilen, işçi sınıfının kapitalist toplumun dönüştürülmesindeki tarihsel rolüdür ki, TEKEL Direnişi, işçi sınıfının, kapitalist toplumun uzlaşmaz karşıtlığını oluşturan emek-sermaye ya da sosyal yansıması olarak işçi sınıfı-burjuvazi arasındaki zıtlığın kararlı bir yönü/tarafı olduğunu reddedilemeyecek biçimde ortaya koyduğu gibi, onun, kapitalizme karşı mücadelede, sömürülen ve ezilen geniş emekçi yığınlara önderlik etme yeteneğinde olduğunu da ortaya koymuştur.

Ülke ya da yöresel çapta etkisi hissedilen hemen her kitlesel işçi mücadelesi koşullarında yaşanan bir gerçeğe TEKEL işçilerinin direnişi dolayısıyla da tanık olundu. 1990'da Özal Hükümeti'nin devrilmesine yol açan Zonguldak madenlerinde patlak veren grev ve ardından madencilerin Büyük Ankara Yürüyüşü, öncelikle Zonguldak'tan başlayarak ve giderek ülke ölçeğine yayılarak sömürülen ve ezilen sınıf ve tabakaları etrafında toplamış, madencilerin mücadelesi, fiilen, kendi dışındaki halk kategorilerini peşine takıp sürüklemişti.

Şimdi aynı şey, TEKEL işçilerinin mücadelesinde yaşandı. Öncelikle işçi sınıfının geri kalan katmanlarıyla mücadele içinde eylemli olarak birleşen TEKEL işçileri, kararlılıkla sürdürdükleri mücadelelerinin haklılığı ve meşruluğuna bağlı olarak, tüm emekçi sınıf ve tabakaların sempatisini kazanmanın ötesinde hemen tüm sömürülen ve ezilenlerin eylemli desteğini de sağladı. Memurlardan başlayarak bu destek, emekçilerin diğer katmanlarına doğru genişledi, merkezi eylem alanını oluşturan Ankara'nın merkez bölgelerinin esnaflarını aktif olarak kazandı, oradan çeşitli illerin emekçilerine kadar yayıldı. TEKEL işletmeleri ve dolayısıyla TEKEL işçilerinin bulunduğu her il ve ilçe başta olmak üzere, ülke çapında bu işçilerin ve onlara destek veren mücadeleci işçilerin oluşturdukları çeşitli adlar altındaki “işçi komiteleri” ve mücadeleci sendika şubeleri ve onların çağrılarıyla çok çeşitli kesimler, onlara destek sunarak, TEKEL işçilerinin inisiyatif alarak açtıkları yoldan yürüdüler.

TEKEL işçilerinin merkezi eylem alanı olan Ankara-Sakarya Caddesi bölgesi, emekçilerin ve emekçi dostlarının ziyaret yerine dönüştü. Değişik sosyal kesimlerden gruplar ve kişiler, ya kendi geleceklerine ilişkin olarak da bir umut gördükleri TEKEL işçilerinin eylemiyle birleşmek ve kazanması için destek olmak üzere ya da daha sınırlı olarak haklı ve meşru bir mücadeleye destek vererek direnişçi işçilerin yanında yer aldılar. Gençler direniş yerinden ayrılmadılar; kadınlar, evlerinde yaptıkları yemekleri direnişçilere taşıdılar, aydınlar sürekli direniş yerine gelerek yüksek sesle desteklerini açıkladılar. Bir işçi mücadelesinin, eğer yeterince birleşmiş ve kararlıysa, toplumun sömürülen ve ezilen kitlelerini mücadelesiyle uyardığı ve harekete geçirdiği ve böyle çeşitli emekçi tabakaları ancak ve sadece mücadeleye atılan işçi sınıfının harekete geçirebileceği bir kez daha görüldü.

BURJUVA KATEGORİLER VE HUKUK

TEKEL işçilerinin direnişi, sadece işçi ve emekçi katmanların desteğini kazanmakla kalmadı. TEKEL işçilerinin eyleminin etkili yerel sonuçlara yol açtığı bir dizi yerel yönetimle birlikte direnişin merkezinin yer aldığı Çankaya ilçesinin milliyetçi muhalefet partisinin elindeki yerel yönetimi direnişçi işçilere bir dizi destekte bulundular. TEKEL işçilerinin özellikle küçük yörelerde halkı kendi mücadelelerine kazandıkları yerlerin yerel yönetimlerin “seçmenleri”nin baskısıyla verdikleri destek kolay açıklanırdır. Ankara'nın “göbeği”ni yöneten Çankaya Belediyesi'nin sunduğu destekteyse hükümet-muhalefet zıtlaşmasının ve “fırsatını yakalayan” muhalefetin “hükümeti köşeye sıkıştırma ve yıpratma” tutumunun payı kuşkusuz vardı. Ancak gerekçesi ne olursa olsun, böyle bir desteği harekete geçiren TEKEL işçilerinin mücadelesi oldu. Üstelik TEKEL işçilerinin kararlı ve taviz vermez mücadelesi, “oy kaygısı” ve ona bağlanan “derdi olanlar ve hak arayanlarla ilgilenmek” gibi gerekçelerle muhalif milliyetçi burjuva partilerinin destek açıklamalarına ve milletvekillerini direniş yerine göndermekten kaçınamamalarına neden oldu. Hatta polis saldırısında bu milletvekilleri biber gazının tadını işçilerle birlikte tatmak durumunda kaldılar. Tekel Direnişi gösterdi ki, etkili bir işçi-emekçi mücadelesiyle burjuva cephede gedikler açma ve onların aralarındaki bölünmelerden yararlanma imkanı vardır.

Direnişe “ara verilmesi”nin de hukuk ve adalet mekanizması ile kararlı işçi mücadelesi arasındaki ilişki bakımından gösterdikleri var.

Hukukun burjuva düzenin olumlanmasından başka bir şey olmadığı ve bu nedenle anlaşılması neredeyse olanaksız ya da ancak “uzmanlar tarafından yorumlanabilir”, çeşitli türde yorumlanmaya müsait lastikli literatüre ihtiyaç duyduğu bilinir. Ve yine deneylerle her işçi bilir ki, burjuva hukuku kendisinden yana değildir, kendi haklarını değil “burjuva hakkı”nı ve bu hakkı üstün tutan kapitalist düzeni kutsallık zırhıyla kuşandırmakta ve her halükarda haklı çıkarmaktadır.

Bu, tek tek işçilerin kendi yaşam deneylerinden çıkardığı bir derstir. Ancak sınıf mücadelesi tarafından, işçi sınıfının sınıf deneyimi tarafından da doğrulanmaktadır.

Türkiye tarihi sudan sebeplerle karar altına alınmış çok sayıda grev ertelemesine tanık olmuştur. Bunlar hükümet kararlarıyla gerçekleştirilmiştir; ancak mahkemeye giden ve yargının kararlaştırdığı hak tartışmaları da çoktur. Bunlardan biri, 1994 yılındaki asgari ücret tartışmasıdır. Yasalarda tanımlanan asgari ücret, önceki “4 kişilik işçi ailesi”nin ölçüt alınmasından “bir işçi” ölçütüne çoktan geriletilmiştir; ancak “işçinin ihtiyaçları” ölçütünden “ülke ekonomisinin izin verdiği” ölçütüne 1994'deki Danıştay kararıyla gelinmiştir. Bu tarihte Danıştay, kendisine gelen dosyadaki işçinin aylık ihtiyaçlarının karşılanmasına yetecek bir “asgari ücret”i ülke (yani burjuva) ekonomisinin karşılayamayacağını karar altına almıştır.

Yine 1994 yılında hükümet işçilerin toplu sözleşme ile kararlaştırılmış haklarını (enflasyon artışının ücretlere yansıtılması) uygulamayı kabul etmediğinde, “hukuk”, benzer bir gerekçeye dayanarak, ücretlerin “enflasyon farkı ölçüsünde” artırılamayacağını, dolayısıyla taraflarca toplu sözleşmeyle kabul edilen ve imza altına alınan hakların uygulanmayabileceğini kararlaştırmıştır.

TEKEL işçilerinin direnişinde ise tersine bir durum oluşmuştur. Hükümetin TEKEL işçilerine yönelik olarak ileri sürdüğü 4-C'yi kabul etmeleri ve eylem alanını boşaltmaları, yoksa hem çalışma hakkını tümüyle kaybedecekleri hem de direniş alanının zorla boşaltılacağı tehdidinin son gününde Danıştay, bu kez sendikaların başvurusunu olumlu bulup, yasadaki “4-C” maddesini iptal ederek yürürlükten kaldırmıştır. Bu yönüyle de TEKEL işçileri bir “ilk”i başarmışlar, yeterince birleşmiş ve kararlı olunduğunda, yeterli kitlesellik sağlanıp güç oluşturulduğunda burjuva hukukunda da gedikler açılabileceği görülmüştür. Kuşkusuz Danıştay kararında hükümetle yargı kurumları arasındaki dalaşmanın ve konuya ilişkin bir anayasa değişikliği hazırlığı yürütülüyor olmasının da payı vardır. Ama hangi gerekçeyle olursa olsun sürtüşme halindeki burjuva kurumlar arasındaki bu çelişme ve sürtüşmelerden yararlanacak yeterli ve kararlı bir güç oluşmadıkça/oluşturulmadıkça, bu çelişme ve sürtüşmelerin işçi sınıfı bakımından hiçbir değeri olmayacaktır. Görülmüştür ki, bu tür çelişme ve sürtüşmelerden yararlanmak için TEKEL işçilerinin direnişleriyle biriktirdikleri türden birleşik ve kararlı bir güce ihtiyaç vardır.

TEKEL DİRENİŞİNİN ULUSLARARASI BOYUTU

Bilindiği gibi, işçi sınıfı aynı zamanda hareketi uluslar arası bir harekettir; tek, tek ülkeler işçileri dünya emek ordusunun kollarını oluştururlar. Bu yüzdendir ki, işçilerin sermayeye karşı verdikleri her mücadele ulusal çerçeveyi aşarak uluslar arası bir nitelikte kazanır. AKP hükümetinin TEKEL işçilerine dayattığı “4 C” uygulaması da özü itibariyle uluslar arası sermaye cephesinin dünya işçilerine ve emekçilerine “esnek çalışma” vb. adlar altında dayatılan işçilerin iş güvencesi, sosyal haklar gibi bir dizi haklarını ortadan kaldıran güvencesiz yeni istihdam biçimlerinin bir sonucu olarak gündeme gelmiştir. Bundan dolayıdır ki, TEKEL işçileri yalnızca hükümete karşı değil dolaysızca uluslar arası sermaye cephesine karşı da mücadele verdiler. Sorun yalnızca 10 000 TEKEL işçisinin çeşitli kamu kurumlarında istihdam edilmesi değildi, öyle olsaydı hükümet bir şekilde bu sorunun üstesinden gelebilirdi; ama sorun hükümetin sözcülüğünü ve yürütücülüğünü yaptığı (uluslar arası ve ulusal) sermaye sınıfının stratejik yönelimleriyle ilgiliydi ve bundan dolayı mücadele o ölçüde sert oldu. Henüz kesin bir sonuç ortaya çıkmış değil. Şu an yaklaşık 35 000 kişi 4 C statüsünde çalışıyor. Ancak, yeni özelleştirmelerle birlikte bu sayının artması söz konusu. Ayrıca belediyelerde çalışan on binlerce işçinin 4 C statüsüne geçirilmesi gündeme getiriliyor. TEKEL işçilerinin kazanması uluslar arası sermaye ve hükümetin politikalarına ağır bir darbe indirecektir. TEKEL işçilerinin mücadelesi bu yönleriyle uluslar arası işçi hareketi ve sendikal hareketin ilgi ve desteğini kazandı. Pek çok ülkede işçi ve emekçiler TEKEL işçilerinin mücadelesinde kendi taleplerini ve geleceğe ilişkin beklentilerini buldular.

Hükümetin, 4 C uygulamasına geçmeleri için işçilere verdiği süreyle ilgili kararın yüksek yargı tarafından yürürlülüğünün durdurulması sonrası TEKEL işçileri yeni mücadele sürecini oluşturarak 1 Nisan'da geri gelmek kaydıyla eylemlerine ara vererek başkent Ankara'dan ayrılarak illerine döndüler. Bu arada, 4 Konfederasyon 4 C uygulaması ve emekçilere yönelik hak gasplarına son verilmemesi durumunda 26 Mayıs'ta genel grev kararı almış bulunuyor. Türkiye'de işçi ve emekçiler 2010 1 Mayıs'ına hazırlanıyorlar. 1 Mayıs TEKEL işçilerinin işçi hareketi ve sendikal harekette oluşturduğu mücadele mevzisinin daha ileri noktalara taşınmasının platformu olarak örgütlendiği ölçüde TEKEL işçilerinin mücadelesinin kazanımla bitmesinin imkanları artacaktır.