Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Tekelci medya nasıl haber yapar: New York Times kılavuzluğunda Sudan-Afganistan saldırısı

(Emperor's Clothes'tan çeviren Taylan Bilgiç)

ÖNSÖZ
ABD'nin "terörle mücadele"si, askeri olarak da Afganistan dışına yayılmaya başladı. Haftalardır, Amerikan hükümetinin yetkilileri ve onların medyadaki uzantıları, "kimin vurulacağını" tartışıyor. Sudan'dan Somali'ye, Yemen'den Irak'a, Filipinler'den İran'a kadar pek çok ülke, bomba tehdidiyle "hizaya getirilmeye" çalışılıyor. Emperyalist sistem altındaki "uluslararası ilişkiler"in zorbalığa ve kaba kuvvete dayanan özü, hiç bu kadar açığa çıkmamıştı.
Uluslararası medya, var gücüyle, Amerikan emperyalizmi önderliğindeki bu "yeni" barbarlığı "insanlık uğruna bir mücadele" olarak sunma çabası içinde. Afganistan'da rasgele tutuklanan sözde "El Kaide üyeleri"ne hayvan muamelesi yapılırken, Washington veya Londra'da "Ortadoğu kökenliler" ve Müslümanlar üzerindeki baskıyı resmileştiren yeni kanunlar çıkarılıyor. Afgan topraklarının içinde bulunduğu karmaşa, savaş ağaları arasındaki çatışmalar, halen süren Amerikan-İngiliz bombardımanında ölenler, sakat kalanlar... Bunların hiçbiri, bir türlü "gündem”e girip de televizyon ekranlarına, gazete sayfalarına yansıyamıyor. Bunun yerine, "haber" olarak, Afgan kadınların "makyaj yapması”nı, erkeklerin "tıraş olması"nı izliyor, okuyoruz. Bu ve benzer yayınlarla, bir ülke, bir halk ve aslında bütün insanlık aşağılanıyor. İma edilen, "uygar devletlerin", "vahşilere" yönelik bir "medenileştirme operasyonu" yürüttüğüdür.
ABD, bundan yaklaşık 3,5 yıl önce de, Afganistan ve Sudan'a füzelerle bir saldırı düzenlemişti. Gerekçe, yine "terörle mücadele" ve yine "Usame Bin Ladin" idi. Emperor's Clothes'dan Türkçeye çevrilen Jared Israel imzalı makale, ABD'nin "saygın" gazetesi New York Times'in bu emperyalist saldırıları okuyucularına nasıl duyurduğunu büyüteç altına alıyor. Güncelliğini yitirmemiş olan bu makale, burjuva medyanın yalan ve aldatma taktiklerini örnekleriyle görmek açısından öğretici. Çünkü New York Times ve diğerleri, aynı yalanlara, bugün de bütün pervasızlıklarıyla devam ediyorlar...

***
1998'de, ABD, Afrika ülkesi Sudan'daki bir fabrikaya yönelik bir füze saldırısı düzenlemişti. Hükümetin iddiasına göre fabrika, sinir gazı üretmekteydi ve ayrıca, Afrika'daki iki ABD büyükelçiliğinin bombalanmasından sorumlu tutulan İslami kökten-dinci Usame Bin Ladin ile bağlantılıydı.
Bu yazımızda, ABD'nin en saygın gazetelerinden New York Times'ın, fabrika bombalanması haberini nasıl verdiğini inceleyeceğiz. Bu inceleme sırasında, beş ayrı çarpıtma tekniğine dikkat edilecek:
1. Kanıtlanmış varsaymak
2. Yer kullanımı ile eğilim oluşturmak
3. Etiketleme
4. Varsayım
5. Olguları dışlamak
6. Alaycılık
Unutmamak gerekir ki, nesnel olduğu varsayılan bir haber, kendi eğilimini haykırmıyorsa veya bu eğilimi bilmeden doğru kabul ettiysek, ona inanmaya yatkın oluruz. New York Times, Sudan saldırısını işlerken "hak eden her haberi" doğru bir biçimde yansıttı mı, yoksa yalan mı söyledi?

TEKNİK 1: KANITLANMIŞ VARSAYMAK
Gazete haberleri, bazen ABD resmi açıklamalarını doğru varsayar ve bu açıklamalara, siyasi görüş değil, "olgu" muamelesi yaparlar. Buna "kanıtlanmış varsaymak" diyoruz. 20 Ağustos 1998'de, ABD Donanması, 75 adet Cruise füzesi fırlattı ve dönemin başkanı Bili Clinton'ın deyimiyle, "Afganistan ve Sudan'da teröristlerle bağlantılı tesisleri" yok etti (NY Times, 21.8.1998). ABD Başkanı, saldırıyı gerekçelendirirken şöyle diyordu: "Kuvvetlerimiz, Bin Ladin'in terörist ağıyla ilişkili olan Sudan'daki bir fabrikaya da saldırı düzenledi. Şifa fabrikası, kimyasal silahlar için materyal üretimi gerçekleştiriyordu." (agy) 21 Ağustos tarihli New York Times, Amerikan yönetimi yetkililerinden, bombardımana destek veren yüzlerce satır alıntı ve yorumu almasının yanı sıra, adı belirtilmemiş çeşitli kaynaklara da başvurdu. İşte bir örnek;
"Üst düzey bir Amerikan istihbarat yetkilisi, 'Bin Ladin, Sudan’daki askeri-sınaî komplekse mali yardımlarda bulundu. Şifa ilaç fabrikasının, bu kompleksin bir parçası olduğuna inanıyoruz' diye konuştu," (agy)
ABD'nin resmi gerekçelendirmesi böyleydi. Peki ya New York Times? Haberi o nasıl verdi ve nasıl vermesi gerekiyordu? Varsayalım ki Sudan, Cruise füzeleriyle ABD'ye yönelik bir saldırı gerçekleştirmiştir. Bir Sudan gazetesinden nasıl bir tutum beklenebilir? Denilebilir ki bu gazete, ABD'ye yönelik saldırıyı nesnel bir biçimde sunmalıdır. Sudan hükümetinin gerekçelerini incelemeli, bunlara "Mantıklı gerekçeler mi?" ve "Olgulara dayanıyorlar mı?" soruları ışığında bakmalıdır. Saldırıda ölen veya yaralananlarla ilgili bilgileri birinci sayfadan vermelidir. Sadece ABD hükümetinden değil, Sudan'da saldırıyı eleştirenlerden de görüş yansıtmalıdır.
Peki NY Times, bu standartlara uydu mu?

21 AĞUSTOS TARİHLİ İLK MANŞET
21 Ağustos 1998'de, gazete, birinci sayfasından şu manşeti veriyordu: "ABD CRUİSE FÜZELERİ, TERÖRİST ŞEBEKEYLE BAĞLANTILI SUDAN VE AFGAN HEDEFLERİNİ VURDU".
Herkes gazete karıştırır. Yapılan araştırmalara göre manşetler, genellikle, insanların en çok okuduğu ve anımsadığı haberlerdir. Bu da onları, çok önemli kılar.
Bu manşetteki sorun ne?
Öncelikle, pek çok şeyi varsayıyor: Dünya çapında bir terörist şebeke bulunduğunu, Sudan'daki ilaç fabrikasının bunun bir parçası olduğunu. Başka bir deyişle, ABD hükümetinin gerekçelerinin doğru olduğunu varsaymakta. ABD'nin ileri sürdüğü görüşlerin, kanıtlanmış olduğu varsayımından yola çıkıyor. Oysa gazetenin büyüteç altına alması gereken şey, tam da bu görüşlerin geçerliliği değil midir?
Manşete sonra tekrar döneceğiz. Önce, haberden bazı alıntılar yapalım.
Üçüncü paragraf şöyle: "İki kıtada, her şeyden habersiz ülkelerde aynı anda patlamaya ayarlanmış yaklaşık 74 füzeyle, bu operasyon, özel bir terörizm destekçisine karşı düzenlenen en zorlu Amerikan askeri saldırısıydı." NY Times, bu saldırının "büyük" olduğunu vurgularken, ABD pozisyonunun doğru olduğunu varsayıyor: Şifa fabrikası, özel destek gören terörist bir şebekenin parçasıdır.
Başka bir haberde, NY Times'ın hükümet görüşünü benimseme hevesi, şiirsellik düzeyine ulaşıyor:
"Afganistan ve Sudan'a yönelik ikiz saldırılar, Doğu Afrika'daki büyükelçi bombalamaları ile belli bir simetri içindeydi. Hedefler, aralarında denizler olmasına rağmen, Bin Ladin ile bağlantıya sahiplerdi."
Hükümetin tutumu sıradanlaştırılıp ifade ediliyor, sanki evrensel kabul gören bir gerçeği dile getirir gibi. Kanıt, gereksiz.
New York Times'ın 21 Ağustos tarihli nüshasının büyük bölümü, füze saldırısına ayrılmıştı. Bütün bu gazetede, tek bir makale bile, ABD saldırılarını eleştirmiyor mu peki? Zar zor. Füze saldırılarını destekleyen yüzlerce satıra karşılık, gazete, karşı çıkanların konuşmasına, 13. sayfadaki "ABD ve Sudan Arasındaki Köklü Gerginlik Sonunda Kaynadı" başlıklı haberin 20. paragrafında izin veriyor:
"Sudan Enformasyon Bakanı Gazi Selahaddin, fabrikanın iki yıl önce açıldığını ve sadece ilaç ürettiğini söyledi. Selahaddin, 'Bu bir suçtur. Bu saldırı için hiçbir gerekçe yoktur' diye konuştu."
Bu kadar. Sayfa 13, paragraf 20. Bu konumlandırma, söz konusu satırları olabildiğince az kişinin okumasını garanti ediyor. Dahası, haberler arasına gizlenen bu küçük parça bile bir Sudanlı yetkiliyle ilgili; herkesin, saldırı haklı ya da haksız olsun, ona zaten karşı çıkmasını beklediği biri bu. Ayrıca, 21 Ağustos tarihli gazetenin büyük bir bölümü, Sudan hükümetini terörizmi desteklemekle suçlamaya ayrılmış. Bu kadar çok olumsuz koşullandırma varken, okuyucunun, böylesi bir hükümetin üyesi tarafından yapılan bir açıklamayı ne kadar ciddiye alması beklenir ki?

GALLUP ANKETİ NASIL YORUMLANABİLİR?
22 Ağustos'ta Gallup tarafından yapılan bir ankete göre, Amerikan halkının yüzde 19'u, bombardımana karşı çıkarken, yüzde 16'sı konu hakkında kesin bir fikri olmadığını söylüyordu. Bunun, savaş karşıtlığı açısından kötü bir tablo olduğu düşünülebilir. Eğer anket doğruysa, halkın üçte ikisi Clinton'ı desteklemektedir.
Ama bir de şuradan bakalım. Medya, karşıt görüşlere hiç yer ayırmadı ve buna rağmen, halkın yüzde 38'i Clinton'a destek vermedi, insanların, olayı nesnel bir biçimde öğrenmeleri durumunda bu oranın ne kadar yükselebileceğini siz düşünün.
Bu arada, NY Times, Gallup anketinin sonuçlarını duyurmadı. Doğrusunu söylemek gerekirse, internet'te yaptığımız kapsamlı bir araştırma sonucunda, ankete sadece bir Amerikan gazetesinin yer verdiğini gördük. Hayır, Washington Post değil. Boston Globe veya San Fransisco Chronicle da. Bu ankete yer veren gazetenin adı, "Fresno Bee". Fresno Bee; demokrasinin bekçisi. 23 Ağustos, 1998 tarihli nüsha.
Aslına bakılırsa "muhalif" sözcüğü, 21 Ağustos tarihli NY Times'ın birinci sayfasında yer alıyor. Habere göre, Kongre'deki Cumhuriyetçi grup, bombardımana karşı çıkmıyor. Başlık, "Muhalifler Başkan'ın Hareketini Destekliyor" şeklinde.
Peki, siyasi bir "muhalifin, belli bir harekete karşı çıkan, en azından bazı sorulan ortaya atan birisi olması gerekmez mi? Gazete, "muhalif" sözcüğünü Clinton'a destekle ilişkilendirerek, okuyucuları üzerinde, bombardımana kimsenin karşı çıkmadığı izlenimini yaratıyor. Amaç, "Şu işe bak, muhalifler bile bu konuda Clinton'a destek vermiş" dedirtmek.
Birkaç gerçek muhalifin görüşü, NY Times'ın sayfalarında yer buldu, ama bombardımandan üç gün sonra ve sadece, "Editöre Mektuplar" köşesinde, işte bu mektuplardan biri:
"Hiçbir devletin, silahlı saldırı yoluyla bir başka devleti cezalandırmaya hakkı yoktur... Hiçbir devlet, teröristleri barındırdığına inandığı bir ülkeye karşı füze fırlatma hakkına sahip değildir... Başkan Clinton'ın, Sudan ve Afganistan'ın, Usame Bin Ladin ve diğerlerini sınır dışı etme taleplerine uymayı reddettikleri için haklı bir biçimde bombalandıklarını söylemesi, inanılır gibi değil... Füze saldırılarının asıl kurbanı, kanunlara önem verildiği ve şiddet eylemlerinden sorumlu tutulanların, öldürülmek yerine adalet önüne çıkarıldığı bir dünya olmuştur." (James C. Hathaway, Uluslararası Hukuk Profesörü, Michigan Üniversitesi, NY Times, 23.8.1998, sayfa A14)
Acaba New York Times, bu uluslararası hukuk uzmanının görüşlerini birinci sayfadan duyuramaz mıydı? Gazete yönetimi, muhalif görüşlere inanmama konusunda bir karar mı almıştı?

DURUM SARPA SARINCA...
Bombardımandan sonraki iki gün içinde, Clinton'ın açıklaması, kuşatmaya alındı. Bütün dünyadan yüz milyonlarca insan, füze saldırılarını, kanunsuz şiddet olarak değerlendiriyordu. Usame Bin Ladin ve şeriatçılığa karşı çıkan Sudanlılar, öfkeliydi. Bakın, köktendinci Sudan hükümetine muhalif Abdülrahman Ebuzeyd ne diyordu: "Bir Sudanlı olarak çok kızgınım. Tamam, bu rejimle sorunlarımız var. Ama bunları kendimiz çözeriz. Şimdi Amerikalılar geldi ve rejime büyük bir koz sağladılar." (NY Times, 23.8.1998, sayfa 11)
Ebuzeyd, Usame Bin Ladin hakkında da şunları söylüyordu: "Amerikalılar, bu adamı birdenbire bir İslam Kahramanı haline getirdiler. Oysa daha gecen hafta, çılgın bir fanatik olarak görülüyordu." (agy)
Sudan hükümetinin başka bir muhalifi de konuşmuştu; "Bombalanan ilaç fabrikasının sahibinin avukatı, bir basın toplantısı düzenleyerek, fabrikanın tek sahibinin, Sudanlı işadamı Salih İdris olduğunu söyledi... Siyasi muhalefetin üyelerinden biri olarak Sudan'da iyi tanınan Avukat Gazi Süleyman, Bin Ladin'in bu şirketin yatırımcılarından olduğu suçlamasının 'saçma' olduğunu ifade etti. Süleyman, Sudan hükümetinin fabrikada hiçbir mali çıkarı bulunmadığını, fabrikanın sadece insan ve hayvan ilaçları ürettiğini, iç talebin yüzde 50'sini tek başına karşıladığını anlattı. Avukat Süleyman, Sudanlıların hayati bir ilaç kaynağından mahrum kaldığını da söyledi... Süleyman, uluslararası topluluğa çağrıda bulunarak, fabrikanın ne ürettiğini araştıracak bir komite kurulmasını istedi ve bu komitenin elde ettiği sonuçları kabul edeceklerini duyurdu." (agy)

...AKLA BAĞDAT GELİR!
Bu gelişmeler üzerine, Clinton ekibi, senaryo masasının başına döndü. 25 Ağustos 1998'de, New York Times'ın manşeti ilan ediyordu: "ABD, Irak'ın Sudan'da Kimyasal Silah Üretimine Yardım Ettiğini Bildirdi - Saldırının En Önemli Nedeninin, Bağdat'ın Rolü Olduğu Belirtiliyor."
Haberin ilk üç paragrafına bakalım:
"Hükümet ve istihbarat yetkililerinin açıklamalarına göre ABD, geçen hafta Cruise füzeleriyle yok edilen Sudan'daki fabrikada, üst düzey Iraklı bilimcilerin, VX sinir gazı üretilmesine yardımcı olduğuna inanıyor. Yetkililer, saldırıya gerekçe oluşturan kanıtın, aylar önce Şifa İlaç Sanayi fabrikasının hemen dışından gizlice elde edilen bir toprak örneği olduğunu söylediler. Hükümet, bu kanıtın ayrıntılarına girmeyi veya nasıl elde edildiğini açıklamayı reddetti. Bu nadir bulunan kimyasalın, bilinen en ölümcül sinir gazlarından biri olan VX'e dönüştürülmesi için, birisi oldukça karmaşık olan iki adım daha gerekiyor. Kısaltması Empta olan bu kimyasal maddenin hiçbir ticari kullanım alanı yok. Birleşmiş Milletler ve ABD, uzun zamandır, Irak'ın VX türevleri üretiminde epey yetenekli olduğunda hemfikir." (Sayfa 1)
Bu haber, birkaç açıdan öğretici.
Öncelikle, füze saldırılarının yasadışı olduğu suçlamasına hâlâ bir yanıt verilebilmiş değil. Gazete, dünya nüfusunun önemli bir bölümünün ve muhtemelen milyonlarca Amerikalının görüşü olan bu suçlamayı görmezden geliyor.
İkincisi, haber, Irak'ın VX sinir gazı üretimindeki "yeteneği"ne dair kanıtlanmamış bir iddia dışında, "Bağdat'ın rolü"ne dair tek bir olgusal kanıt içermiyor. Sadece, Iraklı bilimcilerin, Şifa fabrikasında sinir gazı yapımına "yardım ettiği"ne dair bir "ABD inancı" açıklanıyor, o da bu inancı kimin taşıdığı belirtilmeden. Buna haber değil, dedikodu kışkırtıcılığı denir.
Üçüncüsü, eğer saldırının asıl nedeni "Bağdat'ın rolü" ise, neden Clinton veya bir başkası, bundan bahsetmek için beş gün bekledi? Peki ya başlangıçtaki "asıl neden", yani Bin Ladin ile Sudan hükümeti arasındaki ilişkiye ne oldu? Herhangi bir eylemin esas nedeni, eylemin gerçekleşmesinin ardından nasıl değişebilir? New York Times, bu kayıtları yeniden yazma çabası hakkında neden bir yorumda bulunmuyor?
Dördüncüsü, NY Times, bir kez daha, Şifa fabrikasının kimyasal silah ürettiğini bildiriyor. Bu konuda hiçbir kanıt sunulmuyor, ama gazete, bu kanıtlanmamış iddianın ancak doğru olması halinde anlam ifade edecek olan konulara değinmeye devam ediyor.
Bu zekice bir numara, medya tarafından da sık kullanılır. Belki de buna "son iddia numarası'' diyebiliriz. Birisi size bir yalan söylediğinde, diyelim ki "Steve eşini dövüyormuş diyorlar" dediğinde, buna itiraz edebilirsiniz. Ama birisi bu yalanı söylemek için "Steve, şu eşini dövme meselesinde kendine bir avukat tutabildi mi?" sorusunu yönelttiğinde, gizlenmiş olan yalanı sorgulama olasılığınız daha azdır. Steve eşini dövmekle suçlanıyor olmasaydı, neden bir avukat tutma gereği duysundu ki!
Beşincisi, NY Times, Empta adlı kimyasal maddenin, hiçbir ticari kullanımı olmadığına dair hükümet iddiasını, kanıtlanmış bir gerçekmiş gibi sunuyor. Tipik bir kanıtlanmış varsayma.
Habere dönelim. Yedinci paragrafta, haber birden "Bağdat'ın rolü"nden tamamen farklı bir konuya, Birleşmiş Milletler'deki bir uyuşmazlığa kayıyor:
"Ancak ABD, Sudan ve diğer ülkelerin, elindeki kanıtı sunması yönündeki çağrılarını reddetti. BM'de, Güvenlik Konseyi, ABD'nin en yakın Arap müttefiklerinden biri olan Kuveyt tarafından sunulan bir Arap talebini geri çevirdi. Kuveyt, ABD'nin, Hartum'daki enkazda VX-bağlantılı kimyasallar aranması için denetçiler göndermesini istemişti. Konsey toplantısının ardından, ABD'nin BM Büyükelçi-vekili Peter Burleigh, 'Böyle bir kanıt arama çalışmasının ne amaç taşıdığını anlamıyorum. Hartum'daki tesise yönelik saldırıyı tam olarak haklı çıkaran güvenilir bilgiye sahibiz' diye konuştu."
Epey ilginç, değil mi? Öncelikle, Irak'la ilgili dedikodular üzerine bir haberde BM raporu ne arıyor? İkincisi, ABD hükümeti burada, kendine belli bir hak biçmektedir ve bu, sadece "terörizm" bağlantısına dair "güvenilir bilgi"ye sahip olduğunu öne sürdüğünde, istediği yere füze gönderme hakkından da ibaret değildir. ABD, böylesi bir bağlantının olup olmadığına dair "bilgi"nin doğruluğunun bağımsız bir soruşturmayla tespit edilmesine izin vermeyi de reddetmektedir. Başka bir deyişle ABD hükümeti, kendisini soruşturmacı, savcı, hâkim, cellat ve temyiz mercii ilan etmiştir.

TEKNİK 2: YER KULLANIMI İLE EĞİLİM OLUŞTURMAK
Okuyucular haberde ilerlerken, sürüler halinde düşüyorlar. Editörler, BM raporunu yedi paragraf aşağıya yerleştirerek, daha az insan tarafından okunmasını garantilemişler. Yer kullanımı ile eğilim oluşturmanın bir örneği.
Buradaki asıl haber ne? "Bağdat'ın rolü"ne dair dedikodular mı, yoksa ABD'nin, Sudan'daki fabrikanın teftiş edilmesini, Güvenlik Konseyi aracılığıyla önlediği gerçeği mi?
NY Times, Bağdat dedikodusunu BM haberinden öne yerleştirerek, iki hedefine ulaşıyor. Birincisi, ABD'nin BM'de ördüğü duvar haberini, çok az insanın okuyacağı bir yere gömüyor. İkincisi, haberi okuyabilenlerin algılamasını, Irak hakkındaki sansasyonel dedikoduların sisinde köreltiyor.
Eğer BM haberi öne konulmuş olsaydı, manşet daha farklı olacaktı, örneğin "ABD, Bombalanan Fabrikanın İncelenmesine Hayır Dedi". Oysa manşet bu değil, "ABD, Irak'ın Sudan'da Kimyasal Silah Üretimine Yardım Ettiğini Bildirdi" şeklindedir.
New York Times, 25 Ağustos'tan sonra, "Bağdat bağlantısı" ile ilgili sadece bir haber verdi. Bu haber de 26 Ağustos 1998'de, 8. sayfada yayınlanmıştı. Başlık, "Irak'ın Sudan ile Sinir Gazı Anlaşması Yaptığı İddia Edildi" şeklinde.
Haber şöyle başlıyor:
"Sudan'daki yabancı diplomatlar ve Sudanlı kaynakların bildirdiğine göre, 1991'deki Körfez Savaşı'nın sonunda, Irak'ın dünyadaki az sayıdaki dostundan biri Sudan iken, Hartum hükümeti ile Bağdat arasında bir pazarlık yapıldı. Bu kaynakların ifadesine göre Sudan, Irak'ın mali yardımı ve askeri-sivil uzman desteği karşılığında, tesislerinin kimyasal silah üretimi aşamaları için Iraklı teknisyenler tarafından kullanılmasına izin verdi." (NY Times, 26.8.1998)
Hiç de ikna edici değil. Buna göre, açıkça ortaya konulmayan bir şey, sekiz yıl önce veya o civarda Sudan'da bir yerde olmuş olabilir. Ama ortada kanıt ve belli olaylar yok. Gazeteye bu "şeyler" hakkında bilgi veren kişilerin kim olduğu da belli değil.
Her haberin en çok okunan bölümü olan ilk paragraf, hiçbir şey ifade etmiyor: Körfez Savaşı'ndan sonra, Sudan, Irak'ın dünyada kalan az sayıdaki dostundan biriymiş. Bu ifade, daha sonraki belirsiz bildirime inanılırlık kazandırmayı amaçlıyor: "Sudan hükümeti, Bağdat ile bir pazarlık yapmıştır." Bütün dedikodu kışkırtıcılarının yaptığı gibi, New York Times da, somut bir kanıt olmadan fikir yaratıyor.

GERÇEKLER OTUZUNCU PARAGRAFA
Asıl gerçekler, haberin en sonunda, 30. paragraftan itibaren başlıyor. Bu paragraflar, kendilerinden öncekilerle de çelişmekte: "Irak'ın BM temsilcisi, suçlamayı reddetti. Temsilci, 'Irak'ın Sudan hükümetiyle ilaç sözleşmeleri vardı. Şifa'nın, bu ilaçları üreten fabrika olduğunu sanıyorum... Bu anlamda, ticari bağlantılarımız bulunuyordu' diye konuştu. Gazetemiz, bir Irak siparişiyle ilgili belgelerin kopyalarını da gördü... Sipariş, çiftlik hayvanlarının kurtlardan arındırılması ile ilgili bir bileşime aitti ve Güvenlik Konseyi Yaptırımlar Komitesi tarafından onaylanmıştı." Yani Irak, Şifa fabrikası ile yasal, tıbbi bir ilişkiye sahipti. Gazetenin muhabirleri, BM belgeleri ile bu durumu kanıtlamışlar.
Bu önemli haber neden birinci sayfaya konulmaz? Ne de olsa, bir gün önce birinci sayfadan ilan edilen ABD hükümetinin iddiasıyla çelişiyor. Buna rağmen haber; bu yeni bilginin inanılırlığını zedelediği ABD hükümetinin tutumunu destekleyerek başlayan bir yazının sonuna sıkıştırılmış.
Haber mantıklı bir biçimde kurulmuş da değil. Asıl haberin başta, söylentilerin ise sonda olması gerekmez mi? Başlığın da, "Irak, Bombalanan Fabrikadan Hayvan İlacı Sipariş Etmiş" hatta "ABD iddiasının
Aksine, Irak, Şifa Fabrikası ile Meşru ilişkilere Sahip" gibi bir şey olması gerekmiyor muydu?
26 Ağustos 1998'den sonra, NY Times, Irak'ın Sudan'da sinir gazı ürettiğine dair tek bir haber vermedi. Daha önceki bu haberlerini de düzeltmedi elbette.
Bir devletin liderleri, bir fabrikayı bombalıyor, bombardıman için bir gerekçe sunuyor, ardından farklı bir gerekçeye geçiyor ve sonra onu da terk ediyorlar. Gazeteler, bu kıvırtmaları nasıl tek kelime eleştirmeden verebilir? Acaba ABD'nin dış politika iddiaları, denendikten sonra işe yaramadıklarında bir kenara atılacak reklâm yöntemleri mi? New York Times bir reklâm ajansı mı?

BİR İNGİLİZ MÜHENDİSİN ANLATTIKLARI
27 Ağustos tarihinde, yeni sorunlar ortaya çıktı: "Kimyasal silahların yasaklanmasıyla ilgili anlaşmayı izleyen uluslararası bir kuruluş, ABD'nin geçtiğimiz hafta Sudan'da bir fabrikaya yönelik saldırısına gerekçe oluşturan kimyasal maddenin, ticari ürünler için kullanılabileceğini bildirdi. ABD, fabrikanın dışında bulunan kimyasalın, fabrikanın VX adlı sinir gazını ürettiği anlamına geldiğinde ısrar etmişti." (NY Times, 27.8.1998, sayfa 1)
Burada gazete, ABD'nin pozisyonunu zedeleyen haberi okuyucularına iletiyor. Ama hâlâ, Sudan'daki fabrikanın dışında Empta adlı kimyasalın bulunduğuna dair hükümet iddiasını doğru kabul ediyor. Gazete, bu iddianın bağımsız bir Güvenlik Konseyi soruşturmasına tabi tutulmasının ABD tarafından önlendiğini hatırlatmamış.
Aynı haberin son paragrafında, bir bomba gizli. 1992–96 arasında, Sudan'daki fabrikanın inşaatında teknik danışman olarak çalışan İngiliz mühendis Thomas Carnaffin, fabrikanın sinir gazı ürettiğine dair hiçbir
kanıt görmediğini vurguluyor:
"Carnaffin, İngiltere'deki evinden yaptığı açıklamada 'Herhalde fabrikanın her köşesine gitmişimdir. Asla yüksek düzey güvenlik önlemlerinin uygulandığı bir fabrika olmadı. İstediğiniz yere gidebilirdiniz, kimse sizi engellemiyordu' dedi." (agy, sayfa 8)
28 Ağustos itibarıyla, dünya, ABD'nin yalan söylediğine dair kanıtların çoğalması nedeniyle infial halindeydi. NY Times'ın bir haberine göre, yabani ot öldürücü bir madde olan Roundup, sinir gazı bileşeni olan Empta ile kolayca karıştırılabilirdi. Acaba hükümet, sinir gazı masalından geri dönmesine zemin hazırlamak amacıyla, New York Times'ı mı kullanıyordu?
Haberde, eski teknik danışman Thomas Carnaffin'in görüşlerine yine başvurulmuştu:
"Carnaffin, fabrikanın 'kimyasal silah yapımına hiç uygun olmadığını' belirtti. 'İşçiler, formülü önceden belirlenmiş olan kimyasalları ilaca çeviriyorlardı' diyen İngiliz makina mühendisi, fabrikanın, diğer kimyasal maddeleri depolamak veya üretmek için gereken mekâna sahip olmadığını dile getirdi." (28.8.1998)

CLINTON DUYGU SÖMÜRÜSÜNE BAŞLIYOR
29 Ağustos 1998'de, hükümet, aldığı hasarı azaltmak için bir girişimde bulundu. New York Times'ın verdiği haberin başlığı, "ABD Açıklamasındaki Hatalar, Sudan Saldırısı ile İlgili Soru İşaretleri Doğuruyor" şeklindeydi.
Haberde, ABD Başkanı Bill Clinton'ın, ilaç fabrikasındaki işçiler için derin kaygı ifade ettiği belirtiliyordu. Adam daha bir hafta önce fabrikayı yerle bir etmişti, ama şimdi, Amerikan halkına, üzgün olduğunu göstermek istiyordu: "Clinton, bombardımandan önce sabah 2.30'a kadar ayakta olduğunu ve ilaç fabrikasında gece vardiyası olup olmadığını kontrol ettirdiğini söyledi. Başkan, 'Benim için hiçbir anlam ifade etmeyen, ama belki de bakacak bir ailesi ve yaşayacak bir hayatı olan, muhtemelen de fabrikada başka neler olup bittiğine dair hiçbir fikri olmayan birisinin, gereksiz yere ölmesini istemedim' diye konuştu." (29.8.1998, sayfa 1)
Burada bir sorun yok mu? İlk NY Times manşetini hatırlatalım: "ABD CRUlSE FÜZELERİ TERÖRİST ŞEBEKEYLE BAĞLANTILI SUDAN VE AFGAN HEDEFLERİNİ VURDU".
Saldırılardan hemen sonra ise, AP ajansı şu haberi geçiyordu: "İsmini vermeyen üst düzey bir ABD istihbarat yetkilisi, Sudan'daki Şifa İlaç Fabrikası'nın, ölümcül sinir gazı VX'in üretilmesi için kimyasal maddeler yaptığını belirtti. Yetkili, fabrikadaki gece "muhtemelen fabrikada başka neler olup bittiğine dair hiçbir fikri olmayan" işçiler için endişeli olduğunu iddia ediyor. Bu sözdeki "başka neler olup bittiği" ifadesi, sinir gazı üretimini tarif etmekte. Yani Clinton, bir işçinin, fabrikanın sadece ticari ürün ürettiğini düşündüğünü ve bu yüzden endişeli olduğunu dile getiriyor. Ama saldırıdan sonra, Clinton'ın da aralarında olduğu ABD yöneticileri, fabrikanın hiçbir ticari üretim yapmadığından emin olduğunu söylemişlerdi. Öyleyse, saldırıdan önce, fabrikada çalışan bir işçi, orada neden sadece ticari üretim yapıldığını düşünsün?
Azıcık aklı olan birisi, gizlilik içinde tutulan, "Sudan ordusu tarafından çitlenip korunan", "ticari ilaç ürettiğine dair hiçbir kanıt olmayan" bir sinir gazı fabrikasında çalışıp da, bunun bir silah üretim tesisi olmadığına inanır mı? Clinton, Sudanlı işçilerin kafayı bulduğunu mu düşünüyor? Yoksa Amerikalıların, Başkanlarının bir gün önce ne söylediğini hatırlamayacak kadar kalın kafalı olduğunu mu?

'KLAS' BİR REKLAM GAZETESİ
Clinton, eğer fabrikanın ilaç ürettiğini bilmiyorsa, saldırıdan öncesine dair ifade ettiği duygular doğru olamaz. Ya Clinton (ve hükümet), fabrikanın bombalanmasını gerekçelendirirken doğru söylemiyorlardı, ya da Clinton, acı dolu gecesini anlatırken yalan söylüyordu. Belki her ikisi de. Belki hepsi birden yalan söylemekteydi.  Belki buna yalan dememek gerekir; asıl sorun, Clinton'ın, birbiriyle konuşmayan iki ayrı metin yazarı kullanması da olabilir. Belki. ABD hükümetinin açıklamaları, sadece etki yaratsın diye uydurulan şeyler. New York Times gibi gazeteler de, bildiğimiz şu tuvalet kâğıdı indirimi falan yapan reklam gazetelerinin biraz daha "klas" hali, o kadar.
Clinton'ın acı-dolu-gece açıklamasının verildiği haberin başlığında, "ABD açıklamasındaki hatalar"dan bahsediliyordu. Güzel başlık, ama gazete, ABD açıklamasındaki hatalardan bahsetmemiş. Bombardıman gününden itibaren verdikleri haberleri okusalardı, acı-dolu-gece hikâyesinin mantıklı olmadığını görürlerdi. Acaba NY Times'da kafası çalışan insan mı kalmadı, yoksa sadece, ABD dış politikasını en iyi nasıl satacaklarını mı düşünebiliyorlar?
Bili Clinton, mükemmel bir pazarlamacıydı. Böylesi bir adamı televizyonda izlediğimizde, ses tonu ve yüz ifadesi nedeniyle dikkatimiz dağılabilir. Bu nedenle, onun söylediklerini okumak daha iyi bir yöntem.
Clinton, yukarıdaki alıntıda, kendisi için "hiçbir anlam ifade etmeyen" bir gece vardiyası işçisi hakkında endişelendiğini öne sürüyor. Böyle şeyleri televizyonda söylediğinde ciddi ve utanmış gibi görünür; yarı endişeli bir baba, yarı bir köpek yavrusu gibi. Ama sözlerini gazeteden okumak, farklı bir bilgi veriyor. Birisinin "hiçbir anlam ifade etmediğini" söylemek, bir iltifat mıdır, yoksa bir aşağılama mı? Başkan'ın kaygı nesnesi olan bu "anlamsız" kişi hakkında ne biliyoruz? O bir Afrikalıdır, bir işçidir, yoksuldur ve siyahtır. ABD'lilerin büyük bölümü de, bu kategorilerden en az birine dahil değil mi? Clinton, siyasi destek almak için bu kesimleri "hedeflemiyor" mu? Benzer bir tarzda, Clinton, gece vardiyası işçisinin "belki de bakacak bir ailesi ve yaşayacak bir hayatı" olduğunu söylüyor. Bu "ihtimal" nedeniyle Clinton'ın çok kaba olduğunu düşünebilirsiniz, ama unutmayın ki o, bir "anlamsız"dan bahsetmektedir. Acaba Clinton gerçekten böyle mi düşünüyor, yoksa metin yazarları yine mi saçmalamıştı?

TEKNİK 3: ETİKETLEME
Etiketler, bir kişi veya gruba uygulanabilen ve okuyucuda belli bir tepkiyi tetikleyen, sık kullanılan sözcük veya sözcük öbekleridir.
"Direniş savaşçısı" etiketini ele alalım. Bu terim, 1980'lerde, Afgan savaşı sırasında epey kullanılmıştı. O sırada Sovyetler Afganistan'a asker göndermişti. Durum oldukça karmaşıktı, ama Reagan, kötü ile iyinin savaştığını bir bakışta anlayacak bir adamdı: Rus işgalciler ve onların Afgan müttefikleri kötü, ABD destekli köktendinciler ise iyiydi.
"Direniş savaşçıları". Basın, Reagan'ın dilini benimsedi ve bu, Amerikan halkının mücadeleye bakışını belirledi. "Direniş savaşçısı" terimi "kahramanlık" ve "dürüstlük" kokar... Ama politika değiştiğinde, etiketler de hızla değişebilir.
"Terörist", olumsuz bir etiket, "direniş savaşçısı”nın tam tersi. Öyle olumsuz ki, "teröristlere" yönelik bir saldırının gerekçelendirilmesi bile pek gerekmez. Bu da çok faydalı olabilir. 21 Ağustos 1998 tarihli manşeti bir daha hatırlayın: "ABD CRUİSE FÜZELERİ, TERÖRİST ŞEBEKEYLE BAĞLANTILI SUDAN VE AFGAN HEDEFLERİNİ VURDU".
Pek çoğumuz, bu tarihten önce Usame Bin Ladin adını hiç duymamıştık. Ama Clinton, onun "bugün dünyada uluslararası terörizmin önde gelen örgütçü ve finansörü" olduğunu söyleyerek; hızlı ve güçlü bir darbeyi haklı çıkarır görünen rasgele öfke ve kargaşa imgeleri yaratıverdi. Afganistan'a yönelik diğer füze saldırısının ana hedefinin, sadece Bin Ladin değil, "terörist tesis ve altyapı" olduğu anlatıldı: "Kuvvetlerimiz, dünyadaki en aktif terörist üslerden birini hedef aldı. Bu, dünyanın dört bir tarafından binlerce teröristin eğitildiği bir kamptı." (NY Times, 21.8.1998, sayfa al2)
Bu tema, yani Afganistan'daki terörist üs ile Sudan'daki terörist fabrikayı birbirine bağlayan terörist bir örgüt olduğu, 21 Ağustos tarihli gazetenin sayfaları boyunca yineleniyor.
Afgan "terörist üssü", elbette, Clinton'ın güçlü kozu. "Terörist üs" demek, teröristlerin savaşa hazırlandığı yer demek. Öte yandan fabrikalar, sorun çıkarır. Amerikan halkı, fabrikaları bombalayıp işçilerin derisini kavurmaktan pek hoşlanmayabilir. Öyleyse, terörist üs ile fabrikayı ilişkilendirmek gerek.
İleri sürülen su: Büyükelçilik bombalamalarının planlayıcısı olan zengin Usame Bin Ladin'in finanse ettiği teröristler, Afganistan'da terörist eğitim kampları kurmuştur. ABD, terörün baş düşmanı olarak, kolları sıvamış ve bu eğitim kampları ile Bin Ladin'in Sudan'da sahip olduğu bir fabrikayı yok etmiştir. Böylece, dünyanın dört bir yanındaki teröristlere mesaj vermiştir. Onlar, ABD'nin füzelerini okuyabilirler. Avlanacak ve acımasızca yok edileceklerdir.
ABD, işbaşındadır.

AFGAN KAMPLARINI KİM İNŞA ETTİ?
Bütün bunların mistik, pek Amerikan bir yanı var. Peki, eğer eğitim kampları yanlış tanıtılıyorsa? Ya onlar ABD hükümeti tarafından kurulmuşsa, Bin Ladin ve adamları, CIA'nın eski elemanlarıysa? Herhalde biraz utandırıcı olurdu,
Eğer bütün bunlar doğruysa ve New York Times, 21 Ağustos itibarıyla doğru olduklarını biliyorsa, bu bildiklerini birinci sayfadan vermemesi durumunda kendisine duyulan güveni kötüye kullanmış olmaz mı?
ABD'nin 20 Ağustos'ta saldırdığı kompleks, Pakistan sınırı yakınlarındaydı: "Amerikan istihbarat uzmanlarına göre; Paktia bölgesinin sarp dağları ve derin vadilerinde gizlenmiş olan bu kamplar, yedi üst düzey Afgan direniş liderinin, Aralık 1979-Şubat 1989 arasındaki yeraltı karargâhı ve gizli silah stokunun bulunduğu yerdi... Afgan direnişi, ABD ve Suudi Arabistan istihbarat servisleri tarafından desteklenmişti... (bu kamp) NATO mühendislik tekniklerinde son sözü temsil ediyordu." (NY Times, 24.8.1998, sayfa A1, A7)
Peki ya ABD'nin 1980’li yıllarda desteklediği "direniş savaşçıları"?
"CIA yardımıyla Sovyetlere karşı mücadele eden savaşçıların bazıları, şimdi Bin Ladin'in bayrağı altında savaşıyor." (agy, sayfa A1)
Demek öyle. ABD hükümetinin dünyanın en kötü teröristleri olarak nitelediği bu kişiler, işe ABD hükümeti tarafından başlatılmışlar. New York Times, 21 Ağustos'ta, füze saldırılarına sayfalar ayırdığı sırada bunu biliyordu. Ama gazete yönetimi, bu önemli bilgiyi kamuoyundan gizlemeyi tercih etti.
Yukarıda alıntıladığımız 24 Ağustos tarihli haber, istemeden, ABD hükümetinin Bin Ladin'e destek verişinin nasıl haklı çıkarılmak istendiğini de gösteriyor. ABD, Bin Ladin ve dostlarını açıktan desteklediği sırada onlara "direniş savaşçısı" etiketini takmıştı. Şimdi ise "terörist" olarak etiketlendiler. Yani ABD'nin geçmişte desteklediği insanlar ayrı, şimdi bombaladığı teröristler ayrıdır. İnanılmaz!
Bu kişiler veya ABD hükümetinin onlarla bağlantılı olmakla suçladığı başkaları, bir kez yeniden adlandırıldılar mı, bombalanabilirler. BM'de görüşmelere, kanıtlara gerek yok: ABD örtülü bir soruşturmacı, bileği bükülmez bir hâkim, tarafsız jüri ve ölümsüz cellâttır ve bunların tümü, "terörizm"e karşı mücadeleyle kutsanmıştır.

ASIL TERÖRİST KİM?
ABD hükümeti, Bin Ladin'in hizmetlerine yeniden ihtiyaç duyarsa, onu bir kez daha "direniş savaşçısı" ilan edecek mi? Bu mantıksız görünebilir. Ama Kosova Kurtuluş Ordusu'nun (UCK) böyle bir dönüşüm geçirdiğini hatırlayın. UCK teröristken özgürlük savaşçısı oluverdi. Aynı zamanda, terörist/uyuşturucu kaçakçısı olmaktan, devlet yapıcılarına terfi ettiler. Ne tesadüftür ki, şeriatçı teröristlerin UCK'yı eğittiği ve onlarla savaştığı dile getiriliyor. UCK'ya yardım eden bu gruplar arasında, Usame Bin Ladin'in adamları da var.
Bin Ladin ve dostları ile ABD arasındaki ilişkiler CIA tarafından yürütüldüğü için, nelerin yaşandığı fazla bilinmiyor. Ama çok önemli bir şey hakkında bilgiye sahibiz: Para. ABD ve Suudi Arabistan, 1980'lerin parasıyla, "direniş savaşçılarına 6 milyar dolardan fazla vermişti. Üstelik bu, kabul ettikleri rakam. Parayı veren CIA ve Suudi istihbaratı olunca, gerçek rakamın iki kat, belki de daha fazla olduğu düşünülebilir.
18 Ağustos 1998'de, Kenya'da konuşan ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright şöyle demişti; "Bin Ladin'in faaliyetleri, dünyadaki ve ABD'deki medeni insanlara düşmancadır, (Büyükelçilik bombalamaları) ile ilgili nasıl bir bağlantısı olursa olsun, daha önce de belirttiğim gibi, onun terörizmi finanse etmesi, dünyanın bildiği bir şey." (NY Times, 19 Ağustos, sayfa A4)
NY Times, Bin Ladin'in 250 milyon dolara sahip olduğunu ve bunun sadece bir miktarını, terörist bir şebeke kurmak için kullandığını yazıyordu. Ama aynı gazetede, ABD'nin Afganistan'daki "direniş savaşçılarını desteklemek için 6 milyar dolardan fazla harcadığı kaydediliyor. Acaba diğer topraklarda, UCK veya benzeri "direniş savaşçılarına kaç milyar verildi? Albright'ın açıklaması, "Bin Ladin'in faaliyetleri, dünyadaki ve ABD'deki medeni insanlara düşmancadır" şeklinde. Bu sözler dönüp kendisini vurmuyor mu? ABD ve Suudi Arabistan hükümetleri, Afganistan'da geniş çapta "terörizm finansörlüğü" ile "uygar insanlara düşmanca" davranmamışlar mıdır? Bu destek, gerçek bir felaketle sonuçlanmadı mı? "Bizim" teröristlerimiz, Afganistan'ı bir korku tüneli haline getirmediler mi? Kim daha büyük terörist? Tetiği çeken mi, yoksa onu kiralayan, ona para veren, eğiten, tepeden tırnağa silahlandıran ve "dünyanın her yerinden teröristler"i barındıracak gelişmiş bir eğitim kampı inşa eden süper güç mü? ABD ve Suudi Arabistan'ın Afgan savaşı sırasında para verdiği kişiler dünya çapında bir terörist örgüt kurdularsa, ABD ve Suudiler sorumlu olmuyor mu? Ayrıca, ABD hükümetinin, terörist bir örgütün varlığını keşfettiğine dair açıklaması acemice değil midir? Ne de olsa 6 milyar dolardan fazla para, tam da böyle bir örgütün yaratılması için harcanmıştı...
ABD, Afganistan'a, oradaki Rus varlığı uluslararası güç dengesini değiştirmekte olduğu için müdahale etmedi. Aksine, Rus varlığını bahane yaparak, uluslararası güç dengesini değiştirmek için müdahale etmişti. Bu arada Amerikan hükümeti, yüz binlerce Afganlının yaşamını aldı ve Bosna'dan New York'a dek yıkım yaratan ve son olarak Dağıstan'da ortaya çıkan uluslararası bir şeriatçı teröristler kuvveti yarattı.
NY Times'a göre, Bin Ladin ve adamları CIA hesabına çalışıyordu, yıllar boyunca en iyi eğitimi, silahları ve tesisleri, bol bol da para almışlardı. 24 Ağustos 1998 tarihli New York Times bunu anlatıyor. Aynı dönemdeki diğer haberlerde ise, Bin Ladin'in ABD'nin yeminli düşmanı olduğu belirtiliyor. Gazete, bu olağanüstü değişimi birkaç haberle, hafifçe atlıyor ve fazla soru sormadan, bu ilişkinin değiştiğini ifade etmekle yetiniyor. Bir başka deyişle, hükümet politikası yine sorgusuz kabul edilmekte.

TEKNİKLER 4, 5 ve 6: VARSAYIM; OLGULARI DIŞLAMA VE ALAYCILIK
"Direniş savaşçısı" ve "terörist" gibi etiketler, ağır silahlardır. Algılamamızı koşullandırmaya çalışırlar. Buna karşılık, varsayımlar daha hafiftir. Bir fikri, daha nazikçe yerleştirirler, iğnenin acısını pek hissetmeyiz.
Birkaç örnek verelim.
21 Ağustos'ta, New York Times'ın birinci sayfasında, ABD'nin Afganistan ve Sudan'da bombaladığı bölgelerin bir haritası bulunuyordu. Haritanın başlığı, "Şüpheli Terörist Tesisler" idi.
Bu başlığı inceleyelim. "Şüpheli" sözcüğü, varsayımın bir örneği. Bu varsayıma göre füze saldırıları, normal kanuni eylemlerdir, polislerin de "şüphelileri" yakalaması gerekir, değil mi?
Oysa ABD'nin, Afganistan veya Sudan'da polislik yapmaya hakkı yoktur. Olsaydı bile, polisin, "şüphelilerin” barındığı söylenen mahallelere bomba atması normal midir? Dahası, "sadece şüphelileri" öldürseler bile, bu "şüphelilerin”, suçları kanıtlanana dek masum olduğu ilkesi ne olacak?
İşte bir diğer varsayım örneği;
Clinton, saldırıyı gerekçelendirirken "Hedefimiz terördür" demişti. NY Times, bu açıklamayı "HEDEFLER TERÖRİST ŞEBEKEYLE bağlantılı" başlığıyla verdi.
"Hedef deyince akla ne delir? Bir hedef, insan değil eşyadır. Yuvarlaktır, üzerinde nişangâh bulunur. Acı hissetmezler, hayalleri yıkılmaz, çocukları yetim kalmaz. Sudan'daki fabrikayı "hedef olarak nitelemek, cansız bir düşmanı varsayıyor: Binalar, makinalar, kimyasal maddeler, insan yok. Bilgisayar oyunu veya bir Rambo filmindeki özel efektler gibi. Cerrahi bir darbe. "Hedefi yok etmek.
Bu varsayımı geliştiren New York Times, daha sonra olguları dışlama tekniğine geçiyor. Bu, bilinen en etkili yalan yöntemidir. Gözden kaçırması kolay, eleştirmesi ise zordur.
NY Times, saldırılardaki ölü ve yaralı sayısıyla ilgili haberleri dışladı. Bu konudaki tek bilgi, 21 Ağustos tarihli gazetede, bazılarının yaralandığına dair haber oldu. Sayfa 13, paragraf 19. Peki bu haberi kaç kişi okuyabilir? Bin okurdan biri mi acaba? Dahası, ifade, yarım bir cümleye indirgenmişti: "Kurtarma görevlileri, yaralı işçileri hastanelere götürmek ve Şifa fabrikasındaki yangını söndürmek için çalışırken, Sudanlı yetkililer, kendilerini çıplak bir saldırganlığın kurbanı olarak gösterdiler." (21 Ağustos, sayfa 13)
Nihayet, burada farklı bir şeylerle karşılaşıyoruz: Korkunç bir patlama, yangın, kimyasal alevle yanan insanların çığlıkları, tanımlanamaz bir acı... Hepsi, ABD'nin eylemi yüzünden. Ama bu pek kısa bir bakış; çünkü gerçekleri fark etmenin acısı, hemen, Sudan rejiminin vicdansızlığına dair alaycı bir hatırlatmayla uyuşturuluyor: "Sudanlı yetkililer, kendilerini çıplak bir saldırganlığın kurbanı olarak gösterdiler."
Bu cümle, özel bir saptırma kategorisinin tipik örneği: Alaycılık. Alaycı bir tutum sayesinde, tamamen makul bir açıklama, ona sadece bir aptalın inanacağını ima eden bir tonda haberleştiriliyor. Böylece okuyucular, söz konusu fikirden uzaklaşıyorlar -kim bir aptal olmak ister ki? Elimizdeki haberde, NY Times, kesinlikle mantıklı bir noktayla başlıyor: ABD, Sudan'a karşı çıplak bir saldırganlık gerçekleştirmiştir. Bir ülkenin ilaç fabrikasını yok etmek için füze fırlatmak, başka nasıl tanımlanabilir ki? Ama NY Times, bu mantıklı yargıyı alaycı bir bağlama yerleştiriyor: Sudanlı yetkililer, bütün bu acıları, sırf puan toplamak için kullanmaktadırlar. Yani paragrafın sonuna geldiğimizde, başlangıçtaki etki kaybolmuştur. NY Times, "kendilerini pazarlamaya çalışan" Sudanlı liderleri aşağılayarak, bir saptırma gerçekleştirmiştir. Bu liderleri okurken, ABD liderlerinin, ilaç fabrikasındaki işçilere karşı suç işlediği gerçeğini unuturuz.
New York Times, dünyanın en büyük haber kurumlarından biri. Bu kurumun, dev bir serbest muhabir havuzu, İsveç'ten İsrail'e kadar her haber ajansıyla ortaklık bağlantıları var. Peki, neden, bombardımanın sonuçlarını tam olarak ifade etmedi? Yıkımın fotoğrafları, yaralı işçilerin aileleriyle röportajlar nerede?
Burada; olguları dışlama, yer kullanımı ile eğilim oluşturma ve alaycılığın birleşmesini görüyoruz: ABD saldırısının yol açtığı korkunç acıdan a) çok az bahsediliyor, b) çok az insanın okuyabileceği bir yerde bahsediliyor ve c) Sudan hükümetine yönelik alaycı bir saldırıyla hafifletiliyor...

İKİ OKUYUCU MEKTUBU
Şimdi de, 27 Ağustos 1998 tarihli NY Times'da yayınlanan, düşünceli bir mektuba bakalım:
"Gazetenizde 21 Ağustos tarihinde yayınlanan başyazı, Başkan'ın, Sudan ve Afganistan'ı bombalayarak uluslararası hukuku çiğnemesine laubali bir biçimde yaklaşıyor. Saldırıdan önce, Clinton'ın danışmanlarına başvurmasını ben hiç de 'rahatlatıcı' bulmadım. Bir başkanın hatalarının bedelini sadece teröristler değil, talihsiz yabancılar da ödüyor. Terörizmi şu anki noktasına getiren dış politika çizgisini incelemek yerine, ilkel, göze-göz tarzı bir kan davasına giriyoruz. ABD, kaçınılmaz görünen ölümlerin sorumluluğunu nasıl alacaktır? Uluslararası hukuka aykırı tek taraflı saldırganlık eylemleri gerçekleştiriyorsak, biz de haydut devletiz demektir." (Carole Ashley imzalı mektup)
31 Ağustos 1998 tarihli NY Times'ta, David Eisenberg imzalı bir başka mektup var. Eisenberg, İsrail’in 1981 yılında bir Irak nükleer reaktörünü imha etmesi ile "Sudan'da sinir gazı üretimini yok etmesini" karşılaştırıyor ve şöyle diyor: "Tarih trajik bir biçimde tekerrür ediyor. Görüyoruz ki Irak, değişmemiş."
Bu mektubu okuyunca, "Bay Eisenberg, NY Times'ını iyi çalışmamış" diye düşünülebilir. NY Times, Bağdat'ın (olmayan) sinir gazı üretiminin arkasındaki güç olduğunu öne süren iki haber yayınlamıştı. Ama bu iddia, 26 Ağustos'tan sonra geri çekildi. Eisenberg, bir yanlış bilgi zaman tünelinde gezmekteydi.
Ama aslında Eisenberg mektubu, medya yönlendirmesiyle ilgili en önemli şeyin göstergesi. Bu tip haberleri, manşetleri sürekli okuyoruz: "ABD, Irak'ın Sudan'da Kimyasal Silah Üretimine Yardım Ettiğini Bildirdi. Saldırının En Önemli Nedeninin, Bağdat'ın Rolü Olduğu Belirtiliyor".
Bu dedikodular, bu yarım-gerçekler, tamamen tek taraflı üretilmiş bu yalan ve sahte anlatımları okuyoruz ve bize yapışıyorlar. Yapışıyorlar. Bu gazetelerde yayınlanan haberleri eleştirel bir gözle okumuyoruz; gardımız düşmüş bir halde yakalıyorlar bizi. Bu yanlış bilgi paketleri, tutmazlarsa değiştiriliyor, dönüştürülüyor ve bir şekilde aklımızda kalıyor, izlenimler haline geliyorlar. Giderek büyüyen yanlış izlenim ve kanılar yığınına katılıyor, dünya görüşümüzü boyamaya başlıyorlar; ta ki artık bir şey göremez hale gelene dek.
Bütün bu saçmalık, bin kat büyütülmüş haliyle, akıllarımızda bir tür sis haline geliyor; mantığımızı, akıl yürütmemizi bulanıklaştırıyor. Bu nedenle, giderek büyüyen kanıt tepeciklerini, yalın gerçeği göremiyoruz: ABD, birçok insanı yakarak öldürmüş ve nedenleri hakkında yalan söylemiştir...

Şubat 2002


EK:

1998 SALDIRISI TÜRKİYE'DE NASIL İŞLENDİ? BİR KARŞILAŞTIRMA: MİLLİYET ve EMEK
Türkiye'deki holding medyası, Sudan ve Afganistan saldırılarını, özünde New York Times'dan farklı işlemediler. Elde hiçbir kanıt olmadan ve hatta kaynak belirtilmeden, bombalanan bölgelerin "terör üssü" olduğu ileri sürüldü. Ancak haberlere, Türk medyasının "kendine has" katkıları da olmadı değil. Holding gazetelerinden Milliyet'in aynı günlerde yaptığı yayını hatırlayalım ve ardından, aynı dönemde "Yeni Dünya Emek İle Kurulacak" sloganıyla çıkan GÜNLÜK EMEK gazetesinin saldırıları nasıl işlediğine bir göz atalım.
Milliyet, 21 Ağustos 1998 tarihli sayısının manşetini bombardımana ayırmıştı. "ABD Bombaladı" başlığıyla verilen haberin ilk spotunda saldırının "Kenya ve Tanzanya'daki bombalı saldırılara misilleme" olduğu öne sürülerek ekleniyordu: "Afganistan ve Sudan'da önceden belirlenen hedefler, Cruise füzeleriyle bombalandı. Afganistan'da Suudi milyarder Usame Bin Ladin'e bağlı terörist üssündeki altı hedef yerle bir edildi. Sudan'da da bir kimyasal fabrikası vuruldu. "
Haberin üçüncü spotunda ise, "Milliyet farkı" olarak, "Sudan, iki jet ve Cruise füzelerinin kimyasal fabrikasını değil, Şifa adlı ilaç fabrikasını havaya uçurduğunu bildirdi... Saldırı, başrolünü Dustin Hoffman 'ın oynadığı Wag The Dog filminin kopyası gibi. Filmde de başkan, skandalı unutturmak için bir ülkeyi vuruyordu" denilerek, bombardıman "Clinton-Monica ilişkisi"ne bağlanıveriyordu. Aynı gün, böyle bir bağlantı kurmak, New York Times'ın aklına gelmemişti!
Haberin 21. sayfadaki devamı, "İntikam Füzeleri" başlığıyla verildi. Burada, artık tanıdık gelen "Hedef İslam Değil" sözü, Bili Clinton'ın ağzından ve paragraf başlığı olarak öne çıkıyordu. Tamamen Clinton ve ekibinin açıklamalarının aktarılmasından ibaret olan haberin altında, "Hedefteki Adam Tehdit Etmişti" başlığı altında, Usame Bin Ladin'in saldırı sonrası "misilleme" tehdidi yer alıyor. Bu sayfada alt alta verilen iki haber dikkat çekici. İlkinin başlığı "Sudan: Çok sayıda tesis isabet aldı” şeklinde. Sudan İçişleri Bakanı'nın açıklamalarına yer verilen haberde, New York Times'ın "alaycılık" taktiği, "tırnaklar" kullanılarak ve "iddia yüklemleri" ile uygulanmış: "Sudan içişleri Bakanı Abdül Rahim... tesisin Şifa adında 'özel bir ilaç fabrikası olduğunu' savundu... Rahim, Sudan'da hiç kimyasal silah fabrikası olmadığını da savundu." Milliyet editörleri, bu "temkinli" dilin yetersiz olduğunu düşünmüş olacaklar ki, hemen altta, bu habere "yanıt" veriyorlar. "Amerika Sudan'ı Neden Suçluyor" başlıklı unsurda, Sudan'da kimyasal silah üretildiğine dair iddialar tekrarlanarak, ek bir de "bilgi" veriliyor: "1989 yılında bir darbeyle iktidara gelen şimdiki hükümet, Washington'a olan düşmanlığını açıkça gösteriyor."
Sayfanın geri kalan bölümü, "Film Gerçek Oldu" ve "Monica'yla Gelen Karar" haberleri altında, Clinton'un "uçkur meseleleri" ile bombardımanın ilişkilendirilmesine ayrılmış durumda. Burada özetle, Clinton'un iki ülkeyi bombalayarak "gündem değiştirmek istediği" yorumu yer alıyor.
Milliyet, 22 Ağustos tarihli bir sonraki sayısında, saldırıyı birinci sayfasından görme zahmetine katlanmamış. 18. sayfada, yine tipik bir "alaturka" haber. "Yeltsin Küplere Bindi" başlıklı haberin spotunda, "ABD Başkanı Bill Clinton, füze saldırısını bazı liderlere haber verip Boris Yeltsin'i atlayınca, Rusya lideri kızgınlıktan 'Bu yapılan terörizmdir' dedi" satırları yer alıyor.
Hemen altta, "ABD Terörizme Gereken Yanıtı Verdi" başlığıyla, Ecevit ve Demirel'in malum desteği vurgulanmış. "Uluslararası Hukuka Aykırı" başlığı altında, saldırıyı kınayan devletlerin açıklamaları da var. Ancak bunlar, sayfanın iyice dibine atılmış, neredeyse gazeteden aşağı düşecekler.
Olayı yorumlayan Sami Kohen ise, genel olarak Demirel'le yaptığı teatiyi aktardıktan sonra, "Operasyonun ters sonuç vermesi, yani terörü kızıştırması tehlikesi vardır" diyerek bir uyarıda bulunuyor.
19. sayfada, "ABD'yle Omuz Omuzaydı" manşetini görüyoruz. Burada, Usame Bin Ladin'in geçmişteki ABD bağlantılarını deşiliyor ve onun "süper güçten yolunu kanla ayırdığı" öne sürülüyor. Nitekim sayfanın en altındaki haber, "Afganistan'daki Kampı CIA Kurdu" başlığıyla, İngiliz basınında yer alan önemli bilgilere ayrılmış. Bu sayfadaki haberler arasında en ilginci, Devlet Bakanı Hasan Gemici'nin bir süre önce gerçekleştirdiği Sudan gezisi sırasında Şifa fabrikasını gezdiğinin aktarılması.
23 Ağustos tarihli Milliyet'te haberler, bu kez 21. sayfada. Bakan Gemici'nin, "Şifa fabrikasını uzman gözüyle gezmediği" yönündeki demeciyle karşılaşıyoruz. Gemici, "Ben ilaç fabrikasını uzman gözüyle gezmedim. Uzman değilim. Sadece gösterdikleri yerleri gezdim" diye konuşuyor. Milliyet, "Bu fabrika kimyasal silah üretiyorsa, neden yabancı bir bakana gezdirip gizli bir tesisi riske atsınlar?" diye sorma ihtiyacı bile duymamış. Oysa asıl haber, tam da burada ve böyle bir soru, gazete manşetini dahi hak ediyor. Ama 22 satırlık bir "kısa haber" şeklinde, Sayfanın manşetinde, "Bomba ABD'ye Düştü" başlığıyla, Amerikan kentlerinde yapılan savaş karşıtı gösteriler aktarılıyor.
24 Ağustos tarihli gazetenin 21. sayfasında, ikinci manşet olarak, tırnak içine alınmış bir şekilde "Sudan'daki Fabrika Masumdu" deniyor. İngiliz Observer gazetesinde manşet olarak giren bu haber, Milliyet'te birinci sayfadan görülmeye değer bulunmamış.
Milliyet'in konuyla ilgili haberleri, takip eden birkaç gün içinde tamamen "ortadan kayboluyor". Gazetenin "anlı şanlı" köşe yazarlarının, bu süre boyunca saldırılara pek "yüz vermemesi" de ilginç.

***
Günlük Emek gazetesi, saldırılarla İlgili 22 Ağustos 1998 manşetinde "Haydutluğa Devlet Desteği" diyor. Haberde, Ecevit hükümeti ve Cumhurbaşkanı Demirel'in Amerikan terörüne açık destek verdiğine işaret ediliyor ve bu durum, Ortadoğu'da yükselen tepkiyle karşılaştırılıyor:
"ABD'nin Afrika'daki büyükelçiliklerine saldırılara misilleme bahanesiyle Afganistan ve Sudan'ı bombalamasına Ortadoğu'dan tepki gelirken, Türkiye'den destek geldi. Cumhurbaşkanı Demirel: 'Terörle mücadele eden bir ülke olarak biz bunu haklı-haksız çıkaracak duruma girmeyiz. Nihayet 'Kendisini korumak İçin almış olduğu bir tedbirdir' deriz.' Başbakan Yardımcısı Ecevit: 'ABD haklı'."
Emek, başyazısında "Gerçek Terörist Kim?" diye soruyor ve Sudan'daki fabrikanın ilaç fabrikası olduğunu ilk günden vurgulamaya başlıyor. Burada, saldırıda çok sayıda kişinin öldüğü ve 300'den fazla kişinin kayıp olduğu da ifade ediliyor. Yazı, ABD'nin eylemini "uluslararası terörizm" olarak mahkûm etmekte.
Birinci sayfadaki diğer haberler şöyle:
- "Dünyanın En Büyük Kimyasal Silah Fabrikası: ABD" (Dünyada en büyük nükleer, kimyasal ve biyolojik silah stokunun ABD ordusunun elinde olduğunu rakamlarla açıklayan bir hatırlatma)
- "Saldırı petrol ve silah tekellerinin işine yaradı" (Bombardımanla birlikte, petrol, silah ve döviz piyasalarındaki artış konu alınıyor)
- "Tüzel: ABD Dünya Teröristi (EMEP Genel Başkanı Levent Tüzel'in saldırıyı protesto eden açıklaması)
- "ÖDP: Clinton'ın Gündem Değiştirme Operasyonu" (ÖDP Genel Başkan Yardımcısı'nın açıklaması)
- "ABD Saldırganlıkta Sınır Tanımıyor" (Saldırının ayrıntıları)
Emek, 7. sayfasını da büyük ölçüde bu habere ayırmış. "ABD Saldırganlıkta Sınır Tanımıyor" başlıklı manşette, Washington'un BM'den onay almaya bile gerek görmediği, ABD'nin elinde hiçbir kanıt olmadığı gibi gerçeklere dikkat çekiliyor. Haberin diğer unsur ve paragraflarında, diğer ülkelerin tepkileri ve Clinton'un "Saldırı sürebilir" açıklaması yansıtılmış. Yine 9. sayfanın manşetinde, birinci sayfa manşet haberi devam ediyor.
Emek'in 23 Ağustos 1998 tarihli sayısı, çok önemli bir gerçeğe dikkat çeken bir manşetle çıkmış: "ABD Sudan'ı ilaçsız Bıraktı". Haberin spotu ve 7. sayfadaki devamında, Şifa fabrikasının vurulmasının, ülkede salgın hastalıklar nedeniyle ölümleri artıracağı kaydedilerek şu olgular sıralanıyor:
- Şifa, Afrika'nın en büyük ilaç fabrikasıydı.
- Fabrika, BM onayıyla Irak'a da ilaç satıyordu.
- ABD ambargosu altındaki Sudan halkının ilaç ihtiyacının yarısını karşılıyordu.
Diğer haberler ise, "ABD'de Protesto Eylemleri", "Dışişleri De Haydutluğa Destek Verdi",
"Medya ABD'nin Yanında", "Sendikalardan ABD Saldırısına Tepki", "IHD ABD'yi Protesto Etti" başlıklarıyla birinci sayfadan görülmüş. Gazetenin 7. sayfasındaki İhsan Çaralan imzalı köşe yazısında, "Füzeler, Çaresizliğin Çaresi" deniliyor. Yazı, şu öngörülü paragrafla sona eriyor:
"ABD, CIA operasyonlarından, açık savaş ilan etmelerden, terörist gruplarla düello eden bir hatta kadar sürüklenmiştir. Bu emperyalizmin dünya egemenliğinin pekiştiğini değil, ama tersine bu egemenliğin ekonomik krizden halkların öfkesine, anti-emperyalist eğilimlerin güçlenmesinden emperyalistler arasındaki çatışmanın derinleşmesine kadar pek çok etken tarafından tehdit edilmeye başlandığını göstermektedir. Son füze saldırıları, sorunlar denizi içindeki kapitalist dünyanın çaresizliğinin, "çözümsüzlüğünün çözümü" olarak görüldüğü ölçüde yerli yerine oturtulabilir."
24 Ağustos tarihli Emek'te haber, ikinci manşette: "Haydudun Yalanı Açığa Çıktı". Milliyet'in aynı tarihte iç sayfalarda gördüğü Observer gazetesi kaynaklı haber, 7. sayfanın da manşeti olmuş. Buradaki manşet, "ABD, Şifa Fabrikası'nın İlaç Ürettiğini Biliyordu" başlığını taşıyor.
Sayfada, Usame Bin Ladin'i "ClA'nın Frankeştayn'ı" olarak niteleyen bir başka haber de var.
Emek, konuyla ilgili isabetli haber ve yorumlarına, 25 Ağustos ve ilerleyen günlerde de devam ediyor. Bu yüksek temponun son noktası ise, 27–29 Ağustos tarihleri arasına yayılan "Kapitalizm’in 'Barışçı' Generalleri ve 'Değişen Dünya'!" başlıklı ve A. Cihan Soylu imzalı dosya.