“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Sermayenin saldırılarına karşı iktidar perspektifiyle mücadele

Bugün, emek ve sermaye arasındaki çatışma; bir yanda IMF, Dünya Bankası, işbirlikçi büyük patronlar ve onların hükümetinin artan saldırıları, öte yanda işçi, emekçi sınıfların mücadelesinin "genel grev, genel direniş" sloganıyla yeni bir yükselişe yönelmesiyle karakterize oluyor. Bu koşullarda "Hükümet istifa" sloganı ve "erken seçim" tartışmaları, emekçilerin çıkarına bir çözümü dile getirmekten uzaktır.
Yıllardır uygulanan IMF programları ortadayken, uluslararası tekellerin çıkarları doğrultusunda "serbest bölgeler" ve "endüstri bölgeleri", MAI, MIGA, tahkim vb. yasal düzenlemeler, tarım ve hayvancılığın bitirilmesine yönelik uygulamaların ekonomi üzerindeki egemenliği sürerken, "Tütün Yasası" yeniden gündeme getirilirken, ülke ekonomisinde yaşanan sorunların ve işçi, emekçi sınıfların çalışma ve yaşam koşullarındaki sürekli kötüleşmenin sorumluluğunu hükümetle sınırlamak ya da sadece "ülkenin kötü yönetilmesi" ile açıklamak, işçi, emekçi sınıfları yeniden sisteme bağlamaya yönelik burjuva politik manevralardan medet ummak, sermayenin değirmenine su taşımaktan başka bir anlam ifade etmeyecektir.
İşçi ve emekçi sınıfların her geçen gün daha fazla yoksullaşması, işsizliğin çığ gibi büyümesi, kazanılmış haklara yönelik saldırıların "kıdem tazminatları ve ikramiyelere el konulmasının gündeme getirilmesi ile devam etmesi, "krizden çıkış ve ülke ekonomisinin düzlüğe çıkarılması" adına yürürlüğe konan programların içerdiği emek düşmanı uygulamalar vb.- bütün bunların kaynağında, kapitalist sömürü sisteminin egemenliğini sürdürmesi ve yaşanan ekonomik krizlerin faturasını emekçilere kesen sermaye politikaları vardır.
Sermaye sınıfının çıkarlarının belirlediği politikaların yürütme organı olan hükümetler, onlarca yıldır, kapitalist sömürü ve emperyalist yağma düzeninin sadık bekçileri olarak işlev görmüşlerdir. Bu gerçek 57. hükümet açısından da geçerlidir.
Bunun içindir ki, işçi, emekçi yığınların, mitinglerde, salon toplantılarında bir yandan taleplerini haykırırken, bir yandan da sermayenin saldırılarına karşı, işsizliğe, yoksulluğa, IMF politikalarına karşı öfkelerini "hükümet istifa" sloganı ile dile getirmelerinde anormal bir durum yoktur. Dahası, bugün içinde bulunulan koşullar dikkate alındığında, işçi ve emekçilerin hükümeti yıkmayı hedefleyen bir tutumla mücadeleye atılması; sınıfın bilinç ve örgütlülüğünün ilerletilmesi, işçi, emekçi yığınların hükümetleri yıktıkça, bağımsız bir sınıf olarak siyaset sahnesindeki yerlerini alma sürecinde kendilerine olan güvenlerinin artması açısından önemlidir.
Ancak bütün bunlar, mücadeleyi "hükümetin istifası" ile sınırlayan ve sorunların çözümünü "erken seçim"e gidilmesinde gören tutumların, burjuva siyasetin kulvarları arasında kaybolmakla malûl olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Özellikle, sosyal demokrat çevreler, burjuva siyasetin sendikal bürokrasi içerisindeki her renkten temsilcileri ve "en azından emekçilerin bazı hakları korunur" diyen kimi sendikacılar, mücadelenin yeniden yükselmeye başladığı bir süreçte, hareketin ufkunu "Hükümet İstifa-Erken Seçim" noktasına kilitleyerek, işçi, emekçi hareketini burjuva politikanın sınırlarına hapsediyorlar. Emekçilerin mücadele ufkunu "Hükümet İstifa-Erken Seçim" siyasetiyle sınırlamanın neden bu anlama geldiğini, sermayenin yeni saldırıları, büyük patron örgütleri ve hükümet ilişkisinin güncel ve yakın geçmişteki kimi yönleri üzerinde durarak ele alalım.

SERMAYENİN SALDIRILARI ARTARAK SÜRÜYOR
Bırakalım onlarca yıldır işçi ve emekçileri yıkımdan yıkıma sürükleyen kapitalist sömürü politikalarını, Bakanlar Kurulu'nun son "tasarruf paketi" ve IMF ve Dünya Bankası tarafından hazırlandığı inkâr edilmeyen 2002 Bütçesi bile, işçi sınıfı ve emekçilerin kurtulması gereken düşmanın sadece hükümet olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
Gerek yeni tasarruf kararları gerekse 2002 Bütçesi, krizin yükünü emekçilerin sırtına yıkmayı sürdürecek yeni saldırıları gündeme getirirken, kapitalist sömürü ve emperyalist yağmanın katmerleşerek sürdürüleceğinin resmi metni olma niteliği de taşıyor.
Kamu işyerlerinde, 150 bin olacağı resmi ağızlardan ilan edilen, ancak rakamının daha da büyümesi beklenen yeni işten atmalar, hazine arazilerinin yerli ve yabancı sermayenin yağmasına açılması, ikramiye ve kıdem tazminatlarının ödenmemesi, ücretsiz izin uygulamasının kamu işyerlerinde de gündeme getirilmesi, temel tüketim maddelerine sürekli zam, özel iletişim vb. dolaylı vergilerin artırılması, Köy Hizmetleri, DSİ, Elektrik İşleri Etüt İdaresi, Enerji İşleri Genel Müdürlüğü ve Karayolları Bölge Müdürlüklerinin kapatılması, birçok üründe taban fiyat ve destekleme uygulamalarından vazgeçilmesi, Ziraat Bankası ve Halk Bankası'nın çiftçi ve esnaf kredilerini durdurması, çalışanlara ilaçların taneyle verilmesi, lojman kiralarına zam yapılması vb. gelir artırıcı, gider azaltıcı önlemler ve tasarruf adına gündeme getirilen yeni saldırılarla krizin yükü emekçilere yıkılmaya devam edecek.
2002 Bütçesi, IMF'nin % 6,5’lik faiz dışı fazla talebine göre düzenlenirken, kamu emekçilerine verilecek zam oranının 2002 yılında % 15'i geçmeyeceği belirtiliyor. Özelleştirme gelirlerinin, özelleştirme yasası ve programının yeniden ele alınarak artırılması hedeflenirken, devletin küçültülmesi adına kamusal alanının bütünüyle tasfiye edilmesi ve kamu hizmetlerinin ve kazanılmış hakların gaspının devam etmesi planlanıyor. 2002 yılında 10 milyar doları IMF, 3 milyar doları da Dünya Bankası tarafından verileceği söylenen yeni borçların yeni bir stand-by antlaşmasına bağlanacağı ve 2002 Bütçesi'nin bütünüyle borç, anapara ve faiz ödeme bütçesi olarak hazırlandığı, ülkeyi yönetenler tarafından açıkça ilan ediliyor.
Bütün bunlar ve burada alt alta sıralamadığımız emek ve ülke düşmanı benzeri politikaların TÜSİAD, TOBB ve TİSK gibi büyük patron örgütlerinin haberi olmadan, onların rızası olmadan gündeme gelmesi mümkün müdür? Dahası, onların emperyalist sermayenin işbirlikçileri olarak, bu politikaların asıl sahipleri olduklarını söylemek, gerçeği ifade etmek olacaktır.
Dolayısıyla bugün saptırıcı bir tartışmanın konusu haline getirilen hükümet istifa etsin veya etmesin, erken seçim olsun veya olmasın, kapitalist sömürünün ve emperyalist yağmanın önümüzdeki yıl içerisinde nasıl katmerleşerek devam edeceğine ilişkin planlar ABD'de hazırlanmış, program haline getirilmiş ve hatta takvimlendirilmiş durumdadır. Var olan da veya her ne şekilde olursa olsun gelecek olan da bu hazır programı uygulayacaktır.

BURJUVA SİYASETİN YENİDEN YAPILANDIRILMASI ÇABALARI
Sorunu, patron örgütlerinin hükümete ilişkin tutumunun yakın geçmişteki örnekleri ile birlikte irdelemeye devam edelim.
Hatırlanacağı gibi, Kasım ve Şubat krizlerinin yaşandığı günlerde, Türkiye'nin büyük patron örgütlerinden biri olan TÜSİAD, hükümette revizyona gidilmesini isterken, diğer büyük patron örgütü TOBB, hükümeti istifa etmeye çağırıyordu.
O güne kadar her iki patron örgütünün defalarca arkasında olduklarını açıkladıkları IMF programı çökmüş, TL bir gecede dolar karşısında % 45 değer kaybetmiş ve halk bir gecede % 45 yoksullaşmış, yerli ve yabancı spekülatörler milyarlarca dolarlık vurgunlarla Merkez Bankası'nı ve Hazine'yi soymuş, enflasyon fırlamış ve toplu işten atmalar hız kazanmıştı, işte bu koşullarda, sanki IMF ve Dünya Bankası'nın istekleri doğrultusunda uygulanan politikalara destek veren ve hükümete sürekli "programdan sakın sapmayın" diyerek sistemin dümeninde kendilerinin olduğunu her fırsatta hatırlatanlar kendileri değilmiş gibi, kabinede revizyon ve hükümetin istifasını isteyerek ortaya çıktılar.
Ardından Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş, ABD'den ithal edilip, çöken programdan hiçbir farkı olmayan, hatta işçi, emekçi sınıflara ve ülkenin bağımsızlığına ilişkin saldırıları daha kapsamlı olarak içeren "Cilalı IMF-Derviş Programı" ilan edildiğinde en büyük desteği yine onlar verdi. Ancak, işçi ve emekçi yığınların, esnafın ve köylülerin öfkesi sokağa taşıp, mücadelenin yükseldiği her durumda da, hükümetten rahatsız olduklarını, revizyon veya istifa istediklerini söylemeyi ihmal etmediler. Gerekçeleri ise şöyleydi; "Ekonomik krizin nedeni siyasilerdir. Kriz asıl siyasette yaşanmakta ve bunun sonuçları da ekonomiyi olumsuz etkilemektedir. Siyaset yeniden yapılandırılmadığı sürece de bu böyle olacaktır, vb."
Bu tutumlarıyla büyük patron örgütleri "bir taşla birkaç kuş birden vurmayı" amaçladılar. Emekçilerin, kapitalist sömürü düzeni ve emperyalist saldırganlığın dizginlerinden boşalmış ifadesi olan yeni liberal politikaların yarattığı yıkım karşısında kabaran kitlesel öfkesinin, kapitalist, emperyalist sistem karşıtlığına dönüşmesini engellemek; amaçlarının başında geliyordu. Kapitalist, emperyalist sömürü zincirine tam entegrasyonun kesintiye uğramaması ve işbirlikçi büyük patronların çıkarlarının mutlak savunuculuğundan taviz verilmemesi, bir diğer amaçtı. Bunlara bağlı olarak da, burjuva siyasetin yeniden yapılandırılması ve burjuva siyasetin yürütme gücünün tahkim edilmesi, buna yönelik düzenlemelerin hızla yapılması, bunun için de parlamento ve hükümetin daha fazla çalışması, bir diğer önemli hedef idi.
Bunun için ayak bağı olan ve çıkardıkları yerli yersiz pürüzlerle halkın gözünde sisteme dair kuşkular yaratan bakanlar (aktörler) temizlendi, burjuva siyasetin yeniden yapılandırılması fikrinin halktan destek görmesi için çalışıldı; IMF ve Dünya Bankası'nın emirleri doğrultusunda 15 günde 15 yasa çıkarmak için gece gündüz çalışan Meclis alkışlandı. Revizyona gitmesi, istifa etmesi istenen, siyasette kriz yaratarak ekonomiyi krize sürükleyen (!) hükümet işini yapmaya devam ediyor, işbirlikçi büyük patronlar için borç para dileniyor, memleketi ABD ve Avrupa kapılarında uluslararası emperyalist tekellere pazarlamayı sürdürüyordu.
Büyük patron örgütlerinin "bir taşla birkaç kuş vurma" amacıyla gündeme getirdiği ve burjuva siyasetin yeniden yapılandırılmasına bağlanan hesapları, bugün de geçerliliğini koruyor ve daha önümüzdeki bir kaç yıl için de güncelliğini sürdürecek gibi görünüyor, ihtiyaca göre, hükümetin istifası, erken seçim, başkanlık sistemi ve şimdilik en ideal gibi gördükleri teknokratlar hükümetine ilişkin kartlar şu veya bu açıklıkta kullanılmayı sürdürecek. Dahası, burjuva siyasetin güçlü bir yürütme gücüne sahip olabilmesi için en uygun formülün bulunması yolunda, siyasi partiler yasasında ne gibi değişiklikler yapılması gerekeceği konusu, kısa sayılmayacak bir süre daha gündemde kalacak. Çünkü baraj kaldırılsın mı, ne kadar kaldırılsın, kaldırılmazsa ne olur vb. gibi birçok soru üzerinden, emperyalizme bağımlı, vahşi kapitalist sömürü düzeninin siyasi üstyapısını en ideal nasıl şekillendirebileceğinin yanıtları aranıyor ya da var olan yanıtlar içerisinden en işe yarayanının belirginleşmesi isteniyor.
Yani, büyük patron örgütleri bir yandan, burjuva siyasetin yeniden yapılandırılması ve emekçi yığınların yeniden ve yeniden sisteme bağlanması için hükümetin gitmesi, erken seçim, seçim yasasının değiştirilmesi vb. tartışmalarım canlı tutuyor, diğer yandan da hiç gitmeyecekmiş gibi çalışması ve sermayeye hizmette kusur etmemesi için, "gelmiş geçmiş en uyumlu koalisyon bu" diyerek hükümetin sırtını sıvazlıyor.
Bir bakıyorsunuz, büyük patron örgütleri hükümetin istifasından söz ediyor, erken seçim, seçim yasalarının değiştirilmesi, siyasi partilerde lider sultası vb. tartışılıyor, bir bakıyorsunuz, başta patron örgütleri olmak üzere hükümet savunucularının sesi gür çıkıyor, işte, "bir bakıyorsunuz öyle bir bakıyorsunuz böyle" durumlarının neye göre, nasıl belirlendiği ve neye hizmet ettiği, ortada bir kaos gibi görünenin altında hangi hesapların yattığı, yukarıda ortaya konulanların ışığında daha anlaşılır bir duruma geliyor.

TÜSİAD'IN, EMEKÇİLERİ YEDEKLEME MANEVRALARI
Sisteminin ayakları altından kayan toprağa tutunmak ve işçi sınıfı ve emekçi yığınları yedeklemek için bütün bunlar yetmiyor olsa gerek ki, TÜSİAD, bir de, Emek Platformu'nun (EP) son eylem kararlarının ardından, TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ ile görüşerek, EP içerisinde yer almak istediğini açıkladı.
Yukarıda da kısaca ortaya konulduğu gibi, TÜSİAD'ın bugünkü talep ve hedeflerinin, işçilerin, emekçilerin, kırın ve kentin yoksullarının talepleriyle hiçbir ortak yanı yoktur.
Büyük patron örgütleri, kendi çıkarlarının, kapitalist sömürü sisteminin devamından ve emperyalizm işbirlikçiliğinden yana olduğunu lisanımünasiple, defalarca ve defalarca ortaya koymuşlardır.
Ancak bu gerçeğin, işçi, emekçi yığınlar tarafından bu kadar açık ve somut olarak bilinmesinin de TÜSİAD açısından bir faydası yoktur. Aksine, böyle değil de, sınıf çıkarları ve çelişkileri açısından belirsiz, karışık ve tersyüz edilmiş fikirlerin emekçilerin saflarında yaygın olarak egemen olması, büyük patronların her zaman işine gelmiştir. EP'te yer alma isteği de, bu doğrultuda yeni bir hamledir.
TÜSİAD'ın bu girişimi, emek ile sermaye arasındaki çatışma ve mücadele sürecinde, sermayenin saldırı politikalarının kaçınılmazlığını emekçilere kabul ettirme ve emek cephesini kontrol etme amacıyla oluşturulan "5'li Sivil İnisiyatif ve "Ekonomik Sosyal Konsey" (ESK) gibi bir dönemin sözde "uzlaşma-diyalog platformlarının, mevcut biçimleriyle ve en azından bugün için bir işe yaramadığının, beklenen işlevi yerine getirmediğinin düşünüldüğünü gösteriyor. Bu "ileri" mevzilerde tutunamayan TÜSİAD, daha "geri" bir mevziiye çekilmek ihtiyacını hissetmiştir. Yine bu girişimiyle, TÜSİAD, mevcut koşullarda işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesini zayıflatma işini, sadece sendika bürokrasisine bırakmama, doğrudan işin başında yer alarak duruma müdahale etme yönünde bir adım atmış oluyor. Hem EP'in, işçi sınıfının, emekçilerin tabandan gelen baskıları sonucunda, sermayeden bağımsız bir mücadele cephesi olarak ortaya çıkması ve sermaye karşıtı politikaların uygulanması isteğinin yüksek sesle dile getirildiği bir platforma dönüşmesine karşı tedbir alıyor, hem de işçi, emekçi halk kitlelerinin gücüne ve işçi sınıfının dünya görüşüne dayanarak, somut talepler için kararlıca mücadele eden bir merkez olmaktan bugünkü durumuyla uzak olan EP'in zayıflıklarına oynayarak, emekçileri yedekleme manevraları yapıyor.
Büyük patron örgütlerinin gerek burjuva siyasetin yeniden yapılandırılması, gerekse TÜSİAD'ın EP'e girme konusundaki tutumları; işçi, emekçi hareketinin "hükümetin istifası ve erken seçim"in ötesinde bir anlayışla hareket etmesi gerektiğine, aksi takdirde, büyük patronların, şu hükümetin gitmesi yerine bu hükümetinin gelmesinden fazlaca bir rahatsızlığının olmayacağına, bu durumda da, sermayenin hükümet konusundaki manevralarının sonuç vermesi ihtimalinin kuvvetle muhtemel olduğuna işaret etmektedir.
Kapitalist sömürü sisteminin, emperyalistlerin ve işbirlikçi büyük patronların ihtiyaçlarıyla, işçi, sınıfı ve emekçilerin ihtiyaçları arasındaki çelişki ve çatışmalar, hiç olmadığı kadar keskinleşmekte ve derinleşmektedir. Bu koşullarda işçi sınıfı ve emekçilerin talepleri ve mücadelenin ufku açısından en küçük bir belirsizliğe bile izin verilmemelidir. Dolayısıyla, sınıfın ve emekçilerin taleplerine uygun politikaların yaşama geçmesinin yolunun, hükümetin istifası ve erken seçimin ötesinde, bazı koşulların oluşmasından geçtiği bir an bile unutulmamalıdır.
Sınıf bilinçli ileri işçilerin, sınıftan yana, mücadeleci sendikacıların, emekten yana politika yaptığını söyleyenlerin ve sınıf partisinin örgütlerinin tutumunun da, bu koşulların olgunlaşmasını sağlayacak yönde olması; bunun için de, işçi sınıfını ve emekçileri iktidara götürecek bir perspektifle hareket edilmesi zorunludur.
Yani bir yandan, işçi sınıfı başta olmak üzere kentin ve kırın yoksullarının talepleri kararlı bir biçimde savunulmak ve sermayenin saldırılarına karşı emek cephesinin daha etkili ve sonuç alıcı eylemler gerçekleştirmesi için çaba sarf edilmeli; bir yandan da, işçilerin, üretim birimlerindeki, fabrika ve işyerlerindeki örgütlenmesinin düzeyi, ekonomik ve politik yönden ilerletilmelidir. Bütün bunlar yapılırken de, ülkenin ve emekçilerin geleceğinin, hükümetin istifası ya da erken seçimde değil, emeğin iktidarında olduğu gerçeği bütün açıklığıyla ortaya konulmalıdır.

EMEKÇİLERİN TALEPLERİ AÇIK VE KESİNDİR
Bu noktada, sermayenin saldırıları karşısında emek cephesinin, gerisine düşmeden ve daha ileri olanları da ekleyerek, öne sürmesi gereken belli başlı talepleri bir kez daha hatırlamak anlamlı olacaktır.
1) Gümrük Birliği, MAI, MIGA ve Türkiye'yi açık pazar haline getiren öteki antlaşmalardan çıkılmalı, diğer ülkelerle ticarette tam eşitlik sağlanmalı, IMF ve Dünya Bankası ile olan antlaşmalar iptal edilmelidir.
2) İç ve dış borç ödemeleri durdurulmalı, bu durumda bütçede serbest hale gelecek borç ve faiz ödemelerine akıtılmakta olan kaynaklar, sosyal güvenlik, eğitim, sağlık gibi kamu hizmetlerinin iyileştirilmesi için kullanılmalı, herkese insanca yaşayabileceği bir ücret ödenmeli ve çalışma koşullarının düzeltilmesi sağlanmalı, yeni iş olanakları yaratılmalıdır.
3) Sahipleri tarafından hortumlanan bankalar yüzünden uğranan zarar hortumculardan tahsil edilmeli; bu amaçla hortumcuların tüm mal varlıklarına el konulmalıdır.
4) Nüfusun en yüksek gelir sağlayan yüzde 20'lik kesimine girenlerden bir kereye mahsus servet vergisi alınmalıdır.
5) Özelleştirmeye son verilmeli, özelleştirilen kurumlar yeniden kamuya devredilmeli; sanayi ve hizmet KİT'lerinin modernize edilerek verimlilikleri ve üretimdeki etkinlikleri artırılmalı, bu kuruluşlar düzen partilerinin ve hükümetlerin arpalığı olmaktan çıkarılıp "işçi denetimi"ne açılmalı, tarım KİT'leri (Devlet Üretme Çiftlikleri, TİGEM) araştırma ve geliştirme kurumları ve tarımın modernleştirilmesinin dayanakları olarak yeniden örgütlenmeli, Tarım Birlikleri (TARİŞ, Pankobirlik, Fiskobirlik vb.) gerçek üreticilerin denetimine verilmeli, bağlı sanayi kuruluşları modernize edilerek üretime katkıları artırılmalı, kooperatifçilik desteklenmeli, bir tarım reformuyla, topraksız köylüye toprak dağıtılmalı, yoksul köylülerin ve tarım işçilerinin yaşam düzeyi yükseltilmeli ve sosyal güvenceye kavuşturulmaları için gereken önlemler alınmalı, Ziraat Bankası, köylülüğü destekleyen bir banka olarak yeniden organize edilmelidir.
6) Esnafların, tekellerin ve bankaların baskısından kurtulması için gereken önlemler alınmalı; banka borçları affedilmeli, Halk Bankası esnaflarla ilgili olan görevleriyle yeniden yükümlendirilmelidir.
7) Enerji, iletişim, THY, DDY, Deniz Yolları, demir-çelik, petrokimya, makina sanayi gibi ülkenin bağımsızlığı ile de doğrudan ilgili olan temel ve stratejik sanayi ve hizmetler bir ulusal kalkınma programı çerçevesinde ele alınmalı, demir ve deniz yolu taşımacılığını merkeze alan bir politikayla ulaşım sorunu çözülmeli, bunlar çevrenin korunmasını da içeren ulusal bir tarım programı ile birlikte ele alınmalıdır.
8) Teknolojik ilerlemeden emeğin aleyhine değil lehine yararlanılmalı; teknolojideki gelişmeler işçinin, emekçinin çalışma ve yaşama koşullarının iyileştirilmesi, çalışma saatlerinin azaltılması (haftada 5 gün çalışma ve 35 saatlik iş haftası), emekçilerin refah düzeyinin artırılması için kullanılmalıdır.
Bu amaçla;
- Sendikal örgütlenmenin önündeki tüm engeller kaldırılmalı ve tüm emekçilerin grev ve TİS hakkıyla donatılmış olarak sendikalaşmasının yolu açılmalı, baraj kaldırılmalı, sendika seçiminde tam özgürlük için yetkinin referandumla belirlenmesi sağlanmalı, kamu emekçilerine grevli toplusözleşmeli sendika hakkı tanınmalıdır.
- Sigortasız çalışmanın önlenmesi için etkin bir sigorta denetimi kurulmalı, sanayide taşeron sistemine son verilerek, işçi ve emekçilerin haklarını istismar eden her girişim yasaklanmalıdır.
- Sosyal güvenlik sistemi gerçek bir reformdan geçirilerek, tüm halka, insanca bir sağlık ve emeklilik hizmeti sunar hale getirilmeli, bütün emekçiler sosyal güvenlik kapsamına alınmalıdır.
- Eğitim ve sağlık hizmetleri her kademede parasız olmalıdır.
- Vergi sisteminde çok kazanandan çok, az kazanandan az vergi alınması ilkesi benimsenmeli, dolaylı vergiler kaldırılmalıdır.
- Asgari ücret "açlık sınırı”nın üzerine çıkarılmalı ve vergiden muaf tutulmalıdır.
- "Açlık sınırı"nın altında gelire (şimdi bu sınır, 4 kişilik bir aile için net 300 milyon TL) sahip ailelere sosyal yardım yapılarak gelirlerinin açlık sınırının üstüne çıkması sağlanmalıdır.
- Her ne ad altında olursa olsun işten çıkarmalar yasaklanmalı, fazla mesailer geçici bir süre için kaldırılmalıdır.
- İşsiz kalanlara, hiçbir ön koşul aranmaksızın ve acilen işsizlik yardımı başlatılmalı, insanca yaşamalarını sağlayacak bir gelir bağlanmalı, bu doğrultuda genel işsizlik ve sağlık sigortası için gerekli düzenlemeler yapılmalı, herkese iş imkanı sağlanmalıdır.
- İş güvencesi yasa taslağı, günün ihtiyaçları gözetilerek yeniden düzenlenmeli, iş güvencesinin gerçek bir güvence olarak yasada yer alması sağlanmalıdır.
- Belediyeler, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Sanayi Bakanlığı gibi kurumlar, gençlere meslek edindirme amaçlı kurslar açmalı ve iş sağlanması için çalışmalar başlatmalıdır.

TALEPLER GERÇEKLEŞİNCEYE KADAR MÜCADELE
Şüphesiz yukarıda sıralanan taleplere, demokratik haklar ve Kürt sorununun çözümüne ilişkin bir dizi siyasi talep daha eklenmelidir. Ancak bütün bunlarla birlikte, işçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesinin yeniden yükselişe geçtiği bir süreçte, mücadelenin, talepler gerçekleşinceye kadar, daha da kitleselleşerek ve yaygınlaşarak sürdürülmesi gibi temel bir ihtiyacın olduğu gerçeği unutulmadan hareket edilmelidir. Dolayısıyla işçi, emekçi yığınlar, kentin ve kırın yoksulları için önemli olanın hükümetin istifası ve erken seçim değil, bu taleplerin hayat bulması olduğu üzerinde titizlikle durulmalıdır. İşçi emekçi yığınların sisteme karşı artan öfkesi, burjuva düzen partilerine olan güvensizliği ve onlardan kopuş içerisine girmesi, yaşadığı sosyo-ekonomik koşulları her geçen gün daha fazla sorgulama tutumu, uygun koşullar oluştuğunda tepkisini sokağa taşıma eğilimi vb. yönleriyle birlikte düşünüldüğünde, mücadelenin dünden daha ileri bir noktada olduğu açıktır. Ancak bu durum; işçi sınıfı ve emekçi kitlelerin ana gövdesinin henüz mücadele içerisine çekilemediği, bu açıdan önemli eksiklik ve zayıflıklar olduğu gerçeğini de ortadan kaldırmamaktadır. Dolayısıyla bu süreçte, işçi sınıfı başta olmak üzere, emekçi sınıfların, "kurtuluşun kendi kollarında olduğu"nu görmelerini sağlamak; bunun için fabrika ve işyerleri temelinde bilinç ve örgütlülüklerini geliştirme ihtiyacı, sınıf hareketinin geleceği açısından hayati önemini sürdürüyor.
Burada önemli bir hususa dikkat çekmek gerekiyor. Sınıf bilinçli ileri işçiler, doğal işçi önderleri, Emek Platformu ve onun hazırlamış olduğu Emek Programı'na ilişkin tartışmalara, ilk ortaya çıktığı günlerdekinden daha fazla katılıyor ve ilgi gösteriyor. Bu, şüphesiz Emek Programı'nın mücadelenin ihtiyaçları doğrultusunda yenilenmesi, taleplerin kapsamının genişlemesi ve açık, somut, kesin ifadelerle vurgulanması açısından önemlidir. Ancak bu süreç, işçi hareketinin yukarıda ortaya konan eksiklik ve zayıflığının giderilmesinden bağımsız olarak tartışıldığında, bu zayıflıkların giderilmesi için atılması gereken somut adımların yerini, "hükümetin istifası ve erken seçim gibi çözüm olmayan çözümler aldığında, programa ilişkin tartışmalar çok da anlam ifade etmeyecektir.
Dahası, giderek sınıf bilinçli, ileri işçilerin ve doğal işçi önderlerinin kendilerine düşen pratik sorumlulukları unutup "program her şeyi çözecek" gibi bir beklenti içerisine girmeleri tehlikesini de gündeme getirecektir. Emek Programı'nın yenilenmesine ilişkin çalışmalarda işin bu yönü önümüzdeki dönem daha fazla gözetilmeli, sınıf bilinçli, ileri işçiler ve sınıf partisinin örgütleri; işçilerin, emekçilerin fabrika ve işyerlerinde inisiyatifi ele almaları ve bu temelde örgütlenme çabasını (işyeri komiteleri, genel grev genel direniş komiteleri vb. ile sınıfın bağımsız politik örgütlenmesini) artırmalarının, hareketin geleceği açısından tayin edici olduğunu unutmamalıdırlar.
Emek Platformu'nun ortaya koyduğu, "eğer hükümet taleplerimizi kabul etmezse genel greve davetiye çıkarır" tavrı hatırlandığında ve bugüne kadar hükümetin, EP'in beklediği herhangi bir açıklama yapmadığı dikkate alındığında, ilerleyen günlerde, genel grevin somut bir eylem olarak gündeme gelmesi kaçınılmaz görünüyor. Genel grev gibi bir eylemin örgütlenmesi, istenilen etkiyle gerçekleşmesi, işçi sınıfının mücadele mevzilerini ileriye atması vb. gibi olgularla birlikte düşünüldüğünde, hareketin pratik ihtiyaçlarına ilişkin, yukarıda altı çizilen meselelerin, daha iyi kavranacağı muhakkak.

EMEĞİN İKTİDARI PERSPEKTİFİYLE MÜCADELE
Evet! İşçi sınıfı ve emekçilerin mücadelesinin bugün geldiği noktada "hükümetin istifası, erken seçim ve seçim sisteminin yenilenmesi" gibi tartışmalara yaklaşımı, önümüzdeki dönemin görev ve sorumlulukları, yazı boyunca ortaya konulan perspektifle ele alınmalıdır. Bu da, aynı zamanda, mücadeleyi emeğin iktidarı perspektifiyle yürütmek anlamına gelir, işçi sınıfı ve emekçi yığınlar, mücadelenin hedefine sadece hükümeti koymakla yetinemezler. Kapitalist sömürü sistemini, emperyalizmi ve işbirlikçi büyük sermayeyi de içine alan bir şer cephesine karşı mücadele ettikleri gerçeğini de kavramaları gerekir. Burada sınıf bilinçli, ileri işçiler ve sınıf partisinin örgütlerinin taşıdıkları sorumluluğun bir diğer önemli yönü gündeme gelmektedir. Çünkü işçilerin fabrika ve işyerlerinde inisiyatifi eline alması için yürütülecek her günkü çalışma, aynı zamanda, işçilerin; taleplerinin bütünüyle gerçekleşmesinin, ancak emeğin iktidarıyla mümkün olacağı fikri etrafında birleştirilmesi, doğal işçi önderlerinden başlayarak sınıfın ana gövdesinin bu fikre kazanılması çalışması olmalıdır.
Açıktır ki, ülkenin ve emekçilerin bugün içinde bulunduğu durumdan çıkmalarının tek yolu, yukarıda ortaya konan taleplerin ve daha fazlasının yer aldığı bir programın uygulanmasından geçiyor. Bu ise, işçi sınıfı ve emekçilerin iktidarı hedefleyen bir mücadeleye atılmasının kaçınılmazlığı demektir. Öyleyse başta EP'in merkezi olmak üzere, yerel emek platformlarında yer alan sendikalar ve emek örgütleri, sınıf bilinçli, ileri işçiler ve bütün işçi önderlerinin bugünden siyasal bir tutumla hareket etmesi gerekir. Böyle bir tutum benimsenmeden yapılacak bir sendikacılığın ve "Ankara'ya sesini duyurma" eylemciliğinin emekçileri oyalamaktan, öfkelerini boşaltmaktan öte hiç bir anlamı yoktur. Artık bu, emek ve sermaye arasındaki mücadelenin bugün geldiği düzeyde, işçi sınıfı ve emekçiler içerisinde, siyasal bir tutum olarak, "hükümetin istifası" ve "erken seçim" istemenin ötesine geçen; emekçilerin, halkın iktidara gelmesini, ülkenin kaderine el koymasını; iç politika, dış politika, ekonomi ve sosyal yaşamın, emekçilerin talepleri doğrultusunda yeniden düzenlenmesini hedefleyen bir mücadele ufkunun gerisine düşmek, boşa kürek çekmektir.
Sınıfın partisinin bütün örgütleri yürüttükleri çalışmalarda bu gerçeği bilerek hareket etmeli, burjuva siyasetin başta sosyal demokrat olmak üzere şu veya bu renkten savunucularının, onların sendika bürokrasisi içerisindeki uzantılarının, işçi sınıfı içerisinde belirsizlik, kafa karışıklığı ve bulanıklık yaratan etkilerine karşı cepheden savaş açan bir tutumla emekçileri aydınlatmalı ve bilinçlendirmelidir.

Aralık 2001