“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Kıbrıs’ta açmaz ve federatif, bağımsız bir Kıbrıs seçeneği

Kıbrıs sorunu söz konusu olduğunda, bilimsellik iddiası taşıyan hiçbir değerlendirmenin üzerinden atlayamayacağı temel gerçeklik şudur: Tartışılan coğrafya, tarihi boyunca işgale uğramış bir coğrafyadır ve bu coğrafyanın halkının kendi kaderini tayin hakkı tarih boyunca bu coğrafyanın stratejik konumuna kurban edilmiştir. Kıbrıs Adası'nda yaşayan toplulukların kendi aralarında yaşadığı gerilim, (hiçbir topluluk için olamayacağı gibi) onların genlerinden gelen bir özellikten kaynaklanmaz, bu stratejik ada üzerinde hegemonya mücadelesi veren güçler tarafından üretilen gerilimlerdir. Ada'nın sahip olduğu jeopolitik konum onu, Akdeniz'in doğusu ve Ortadoğu dengeleri bakımından stratejik bir uçak gemisine, stratejik bir üsse dönüştürmektedir. Onu, bu bölgeleri kontrolü altında tutmak isteyen tüm büyük güçler için çekim merkezi haline getiren de bu jeostratejik konumudur. Ada'ya ilgisi NATO üyeliği ile birlikte artan Türkiye Cumhuriyeti de, müdahalelerini Ada'daki "Kıbrıs Türklerini korumak, kollamak" bahanesi üzerinden gerçekleştirmiş, ancak bu konuda uyguladığı müdahaleci politikalar onu "kurtardığını iddia ettiği Kıbrıs Türkleri nezdinde bile ciddi bir meşruiyet krizine sürüklemiştir.
Son dönemde, Dışişleri Bakanı İsmail Cem'in "Kıbrıs için bedel ödemeye hazır olmalıyız" sözleri ile ifade ettiği çıkışı, Başbakan Ecevit'in "ilhak" tehditleri, Ada'ya ilişkin resmi politikada yaşanan tıkanıklığı gözler önüne sermekte, ancak öte yandan Ada'da yaşayan Kıbrıs Türkleri, Ada'daki Rumlarla federatif bir yapıyı tercih ettiklerini dile getirmektedir. Ortaya çıkan tablo, kendisini "kurtardığını" iddia eden Ankara'nın politikalarından yakasını kurtarmaya çalışan bir Kıbrıs Türkü gerçeğidir ve bu dile getirenler üzerinde baskı kurulması bu gerçeği değiştirmemektedir.

BİR İŞGALLER TARİHİ
Tekrar konunun güncel yanına dönmeden ve çözüm önerisine geçmeden önce Ada'nın tarihine ilişkin kısa bir özet, üzerinde tartıştığımız konunun anlaşılması bakımından yararlı olacaktır.
Yazının girişinde de belirtildiği gibi, Kıbrıs'ın tarihi bir yanıyla işgaller tarihidir.
Ada, MÖ 1000 yılında Fenikeli Tir Kralı Hiram tarafından işgal edilmiş ve Fenike'nin bu hakimiyeti yaklaşık MÖ 709 senesine kadar devam etmiştir. Fenikelilerin yanı sıra Ege, Yunan, Asur ve Pers medeniyetleri de, Kıbrıs üzerinde uzun yıllar egemenlik kurmuştur. Ada'da Bizans yönetimi MS 395–1184 yılları arasında aralıklı olarak devam etmiştir. Kıbrıs, 1192–1489 yılları arasında Lüzinyanların, 1489–1571 yılları arasında Venediklilerin, 1571–1878 yılına kadar Osmanlıların, 1878'den 1960'a kadar da İngilizlerin işgalini yaşamıştır. Ada'nın işgal edilmiş konumu bundan sonra da çok başlı olarak sürmüştür.
Ada üzerinde hegemonya mücadelesi veren tüm emperyalist güçlerin üzerinde birleştikleri temel tez, kendi müdahaleleri olmasa, Ada'da yaşayan iki toplumun bir arada yaşamasının da mümkün olmayacağı şeklindedir. Çünkü bu yaklaşım, onların adaya müdahalelerini meşrulaştırmalarının temel gerekçesidir.
2. Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemde Kıbrıs üzerinde oluşacak çok başlı yapının temelleri, yine savaşın dengeleri içinde şekillendi. Ada'yı egemenliği altında bulunduran İngiliz emperyalizmi, bir yandan savaşta Yunanistan'ı Almanya'ya karşı kendi yanına çekmek için ona yarım ağızla da olsa Kıbrıs'ı teklif ederken, diğer taraftan da Almanya'nın 1941'de Girit'i işgal etmesiyle birlikte dikkatlerini stratejik önemi tartışılmaz olan Kıbrıs'a daha fazla yöneltti. Hem Kıbrıs'taki asker sayısını artırdı, hem de savunmaya yönelik altyapı çalışmalarına hız verdi. Bu çalışmalarda 17.000 dolayında Kıbrıslı işçinin iş olanağı bulması, İngiliz askerlerin yaptıkları harcamalar ve Londra'dan gelen mali yardımlara Almanların denetimindeki Akdeniz'de ithalat yapma zorunlulukları sonucunda Ada'nın küçük çaplı endüstrisinin gelişmesi de eklenince, Kıbrıs ekonomisinde ciddi canlanma yaşandı. Bu, siyasal canlanmayı da beraberinde getirdi.

KIBRIS'TA İŞÇİ HAREKETİNİN DOĞUŞU VE SAĞLADIĞI DEMOKRATİK KAZANIMLAR
1941'de kurulan Kıbrıs Sendikal Komitesi (PTUC) savaş sonrasında Ada'nın siyasal yaşamında etkili olacak sendikal hareket ve sosyalizmin canlanması yönünde bir süreci başlattı. Bu alttan gelen dalga Ada'da İngiliz emperyalizminin hâkim kıldığı yasaklı yapıyı zorlayacak bir siyasal iklim yarattı, İngiliz yönetimi, bu itmenin etkisi ile 1941 yılında yerel yönetimler için seçim yapılmasını ve bu bunun için yapılacak siyasal faaliyetlere izin vermek durumunda kaldı. İngiliz yönetiminin siyasal faaliyetlere izin verileceğini açıklaması ile Ada'daki siyasal faaliyetler hız kazandı. 1941'de kurulan AKEL (Halkın İlerici Partisi) etkinliğini artırdı ve 1943 Mart'ında yapılan belediye seçimlerinde beş büyük kentten Limasol ve Magosa'nın belediye başkanlıklarını kazandı.
Ancak AKEL bir yandan Sovyet merkezli bir siyasal yapıyı savunurken, diğer yandan da, Kilise ile aynı platforma düşerek, Yunanistan'la birleşmeyi öngören "Enosis"i sıklıkla dile getirmiş, bu da, sendikal bağlantılar dolayısıyla Ada'daki Türk işçiler içinde de güçlenen AKEL'e karşı, Kıbrıs Türk milletçiliğinin güçleneceği bir zemini kışkırtmıştı.
Türkiye'de CHP'ye yakınlığı ile tanınan Necati Özkan ve Kıbrıs Türkçülüğünün babası kabul edilen Fazıl Küçük 18 Nisan 1943'te Kıbrıs Türk Azınlığı Kurumu'nu (KATAK) kurdular. Ancak "Enosis"e karşı sert bir politika izlenmesi gerektiğini savunan Fazıl Küçük liderliğindeki grup KATAK'tan ayrıldı ve 23 Nisan 1944'te Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi'ni (KMTHP) kurdu. KATAK ve KMTMP de 6 Kasım 1949'da birleşti ve 1955'te Enosis karşıtlığını vurgulamak için Kıbrıs Türk’tür Partisi (KTP) adını aldı.
Bunun sendikal alandaki izdüşümü olarak da 1945'te Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Kurumu kurulmuş ve bu sendika Ada'daki Türk emekçilerin sınıf çıkarlarını değil, Enosis'e karşı mücadeleyi ve AKEL'in Türk işçileri arasındaki "gizli faaliyetleri"ni etkisizleştirmeyi ön plana almıştı.
Bu süreç, Türkiye'nin resmi olarak Kıbrıs'la ilgilenmeye başladığı dönemdir aynı zamanda. Türkiye'nin resmî olarak Kıbrıs'a ilgisi 1950'lerin ortalarından sonradır. Türk yönetenleri daha önceleri Kıbrıs'ı Türkiye'nin bir sorunu olarak görmüyorlardı. Türkiye'de öğrenim gören ve Enosis'e karşı Taksim'i savunan Fazıl Küçük'ün başını çektiği hareketten etkilenen Kıbrıslı Türk öğrencilerden bazıları 1948'den itibaren Ankara ve İstanbul'da Kıbrıs Türk Kültür Dernekleri'ni kurdular. Bu derneklerin basınla da temasa geçmesi üzerine Türkiye'de Tasvir, Vatan ve Hürriyet gazetelerinde Kıbrıs'la ilgili haber ve yorumlar yer almaya başladı. İngilizlerce ve o dönemki dengeler içinde Yunanistan'la iyi geçinmek isteyen Türk hükümeti, o dönemlerde Türkiye'deki Kıbrıslı derneklerin ve gençlerin taleplerine temkinli yaklaşıyordu. Örneğin, Melek Fırat "Yunanistan'la ilişkiler" başlığıyla editörlüğünü Baskın Oran'ın yaptığı Türk Dış Politikası adlı kitapta, 23 Ocak 1950'de Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak'ın (CHP) şöyle dediğini aktarıyor: "Kıbrıs meselesi diye bir mesele yoktur... İngiltere hükümeti Kıbrıs adasını bir başka devlete terk etmeyecektir. Böyle olunca, gençlerimiz beyhude yere heyecana kapılıyorlar. Lüzumsuz yere yoruluyorlar." (sf. 598, İletişim, 2001)
Aynı biçimde, 1950 seçimlerinde ne CHP ne de DP seçim programında Kıbrıs sorununa değinmediler. DP hükümetinin Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü de, selefinin politikasını sürdürerek, 20 Haziran 1950'de gazetecilerin Kıbrıs'la ilgili sorularına verdiği yanıtta, Kıbrıs sorunu diye bir sorunun mevcut olmadığını açıkladı, (agy. sf. 598)
Ancak 1950'lerin ortalarından itibaren Kıbrıs sorunu uluslararası bir sorun durumuna yükseldi. 28 Temmuz 1954'te İngiliz Koloniler Bakan Yardımcısı Henry Hopkinson, Avam Kamarası'nda yaptığı konuşmada, Kıbrıs'ı kastederek "İngiliz Uluslar Topluluğu içinde öyle topraklar vardır ki, özel koşullar yüzünden hiçbir zaman tam anlamıyla bağımsız olmayı bekleyemezler" dedi. Aynı dönemde İngiltere'nin, Mısır üzerindeki etkisinin kırılması ve Süveyş Kanalı konusunda Nasır'ın güttüğü "ulusal politika" dolayısıyla, Süveyş kanalının elinden çıkması nedeni ile İngiltere'nin elinde kala kala Kıbrıs sömürgesi kalmıştı. Kıbrıs'ı da yitirmesi İngiltere için Ortadoğu'daki nüfuzuna elveda demek gibi bir şey olacaktı.
1950'lerden sonra, Soğuk Savaş dengeleri içinde Kıbrıs, kapitalist bloğun patronu ABD için de stratejik konumu ile çekim merkezi olmaya başlamış, özellikle Ortadoğu'da İsrail devletinin geleceği konusundaki belirsizlikler, bölgenin kontrolü ve SSCB'nin etkisini kırmak için ABD de kendisini Kıbrıs sorununa dâhil etmeye başlamıştı.
Hopkinson'un yukarıda aktarılan demecinin Yunanistan'da ve Kıbrıslı Rumlarda yarattığı tepki üzerine Yunanistan'da iktidarda bulunan Papagos, 16 Ağustos 1954'te BM Genel Sekreterliği'ne başvurarak, IX. Genel Kurul'un gündemine "Eşit haklar ve self determinasyon ilkelerinin, BM koruyuculuğu altında Kıbrıs adasında yaşayan nüfusa uygulanması" maddesinin konulmasını istedi ve böylece Kıbrıs sorunu ilk kez uluslararası bir sorun olarak dünya kamuoyunun gündemine girdi.
AKEL gibi Sovyetlere yakın duran bir partinin Kıbrıs'ta etkin bir güç olması da hem İngiltere, hem de ABD'yi Kıbrıs konusunda hareketlendiren faktörlerdendi ve Papagos'un bu tutumu üzerine İngiltere, ABD'nin de bilgisi dâhilinde Türkiye'yi de soruna dâhil etti. Papagos'un önerisi BM Genel Kurulu'nda reddedildi. Bu süreçle birlikte Ortadoğu ve Akdeniz'de çok çıkarlı hegemonya mücadelesinin yarattığı gerilim içinde Kıbrıs bir kazan gibi kaynamaya başladı. Yunan hükümetinin onayı ile Kıbrıs'ta Enosis'i gerçekleştirmek hedefi ile Kıbrıs Mücadelesi Ulusal Örgütü (EOKA) kuruldu. 1 Nisan 1955'te ilk sabotaj eylemlerine başlayan EOKA'nın hedefinde sadece Kıbrıs Türkleri değil, İngiliz subay, polis ve hükümet görevlileri, hain ilan edilen AKEL üyesi siviller de vardı. Bu gelişmeler üzerine bir süredir İngiltere ve ABD tarafından Sovyet etkisinin önünü kesmek için soruna dâhil edilen Türkiye hükümeti de Türk Mukavemet Teşkilatı'nı (TMT) kurdurdu, İngiliz yönetiminin memurluğunu yapmış olan şu anki KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş da TMT'nin kurucuları arasındaydı. Enosis'e karşı Taksim'i savunan TMT'nin hedefinde ise hem Kıbrıslı Rum milliyetçileri, işçi önderleri ve solcuları hem de hain ilan edilen Kıbrıs Türk'ü sendikacı ve ilericileri vardı. EOKA ve TMT karşılıklı cinayetlerle, karşıt kontra örgütler olarak Ada'nın kanlı tarihinde yerlerini aldılar. Bunu Türkiye'de Rumlara karşı tezgahlanan 6–7 Eylül olayları izledi.
Bu yıllar İngiltere’nin bölgedeki konumunun sarsıldığı yıllardır aynı zamanda. 1957 Eisenhower Doktrini ile İngiltere artık bölgede batının çıkarlarını koruma görevini ABD'ye devretmişti. Bundan sonra İngiltere için temel strateji, Ada'daki askeri üslerini koruma esası üzerine kuruluydu. 19 Aralık 1956'da Atina ve Ankara'yı ziyaret eden İngiliz Koloniler Bakanı Lennox-Boyd, İngiliz hükümetinin self determinasyon ilkesinin Kıbrıs'a uygulanmasını kabul ettiğini, ancak seçenekler arasında Kıbrıs'ın bölünmesinin de yer aldığını bildirdi, İngiltere böylelikle diğer sömürgelerinde uyguladığı "böl ve yönet" politikasını şimdi de Kıbrıs'ta uyguluyordu. Bunun üzerine Türkiye'de iktidarda bulunan Menderes de 28 Aralık 1956 günü bir açıklama yaparak, Türk hükümetinin yeni politikasının "Taksim" olduğunu bildirdi. Muhalefette bulunan İsmet İnönü de bunu destekledi. Artık Kıbrıs'la ilgili olarak Türkiye'de düzenlenen toplantılardaki temel slogan da "Ya Taksim Ya Ölüm" sloganı oldu. 1956'da Yunanistan hükümeti BM'ye yeniden başvurarak Kıbrıs'a self determinasyon hakkının tanınmasının gündeme alınmasını istedi. İngiltere de, Yunanistan'ı Kıbrıs'ta "terör" eylemlerini desteklediği gerekçesiyle BM'ye şikâyet etti. İki başvuru birleştirilip tek bir gündem haline getirilerek görüşüldüğü Genel Kurul'da, "barışçıl demokratik ve adil bir çözüm" için görüşmelerin başlaması ve sürmesi karan çıktı. Türk hükümeti bu kararı Enosis'in reddi ve Kıbrıs Türk toplumunun eşit hak sahibi bir birim olduğunun teyidi olarak yorumladı. Yunanistan'ın tepki ile karşıladığı bu soncun ardından taraflar arasındaki gerilim bitmedi ve İngiltere tarafından arka arkaya ortaya atılan formüller de soruna çözüm getirmedi. Gelişmeler giderek Türkiye-Yunanistan çatışmasına doğru evrilmeye başlayınca NATO'nun güney kanadının zayıflaması ve SSCB'nin bölgede güçlenmesinden korkan ABD, Ankara ve Atina nezdinde "bağımsızlık" konusunda görüşmelere başladı.
Tabii burada söz konusu olan "bağımsızlık" gerçek anlamda bir bağımsızlık değil, SSCB'nin soruna dâhil olup Akdeniz'de güç kazanmasının önünü kesmeye dönük, ABD himayesinde bir "bağımsızlık"tı. Kendi "ulusal çıkarlarını" NATO'nun genel çıkarları içinde erittikleri bir dış politikayı benimseyen Türkiye ve Yunanistan egemenleri ABD formülünde birleştiler. 1959'da Zürich’te yapılan görüşmelerde Türkiye'nin Ada'da üs ve Ada'daki Türk askerlerinin sayısının artırılması ile ortak bir komutanlık isteği toplantıyı dağılma noktasına getirdi. Ancak Yunanistan'ın ortak komutanlığı kabul etmesi, Türkiye'nin üs’ten vazgeçmesi ve Ada'daki Türk askerlerinin sayısının azaltılması ile bir "çözüm"e ulaşıldı ve 11 Şubat'ta ortak bir bildiri yayınlanarak, çözüm için genel bir plan etrafından Türkiye ve Yunanistan'ın anlaştıkları duyuruldu.

KIBRIS CUMHURİYETİ'NİN KURULUŞU
Ardından 19 Şubat'ta İngiliz, Yunan ve Türk başbakanları ile Kıbrıs Rum toplumu adına Makarios ve Kıbrıs Türk toplumu adına Fazıl Küçük tarafından imzalanan Londra anlaşmaları ise şu belgelerden oluşuyordu: Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Kuruluşu'na İlişkin Temel Antlaşma, İngiltere, Yunanistan, Türkiye ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasında Garanti Antlaşması, Kıbrıs Cumhuriyeti, Yunanistan ve Türkiye arasında ittifak Antlaşması, İngiltere hükümetinin bu belgeleri üslere ilişkin bazı esaslar eklenmesi koşuluyla kabul ettiğine dair 17 Şubat 1979 tarihli bildirisi, Makarios'un Londra'da imzalanan belgeleri kabul ettiğine ilişkin bildirisi, Küçük'ün Londra'da imzalanan belgeleri kabul ettiğine dair bildirisi, Kıbrıs Anayasası ve ilgili bölgelerin yürürlüğe konması için alınacak geçici önlemlerle ilgili sözleşme.
Bu belgeler arasında en önemlisi olan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Kuruluşu'na ilişkin Temel Antlaşmaya göre, "Kıbrıs başkanlık rejimi ile yönetilen bağımsız bir cumhuriyettir. Cumhurbaşkanı Rum, yardımcısı Türk olup, Rum ve Türk toplumları tarafından ayrı ayrı, genel oyla 5 yıl için seçilirler. Cumhuriyetin resmi dilleri Yunanca ve Türkçe olup, resmi belgeler iki dilde yayınlanmak zorundadır. Devletin bayrağı cumhurbaşkanı ve yardımcısı tarafından ortaklaşa seçilecek tarafsız bir renk ve biçimde olacaktır. Yasama yetkisi, yüzde 70'i Rum, yüzde 30'u Türk olup, her iki toplum tarafından ayrı ayrı, genel oyla 5 yıl için seçilecek 50 üyeli Temsilciler Meclisi eliyle kullanılacaktır. Yetki konusundaki anlaşmazlıklar, cumhurbaşkanı ve yardımcısı tarafından birlikte belirlenecek 1 Türk, 1 Rum ve 1 tarafsız yargıçtan oluşacak Yüksek Anayasa Mahkemesi tarafından çözülecekti. Seçime, belediyelere, gümrük ve vergi koymaya ilişkin yasalarda Türk ve Rum üyeler arasında ayrı ayrı oylama yapılacaktı. Ayrıca her toplumun kendisi tarafından belirlenecek sayıda üyeden oluşacak bir Cemaat Meclisi bulunacaktı.
Yürütme yetkisi cumhurbaşkanı ve yardımcısı tarafından bir bakanlar kuruluyla birlikte kullanılacaktı. Bakanlar kurulu cumhurbaşkanı tarafından seçilecek 7 Rum ve yardımcısı tarafından seçilecek 3 Türk bakandan oluşacaktı. Dışişleri, savunma ya da maliye bakanlıklarından biri Türklere verilecekti. Cumhurbaşkanı ve yardımcısı, dışişleri, savunma ve güvenlik konusundaki bütün kanun ve kararlar hakkında ayrı ayrı ya da ortak veto hakkına sahiplerdi. Kamu hizmetlerinin her kademesinde, görevlerin yüzde 70'i Rumlara, yüzde 30'u Türker’e verilecekti. Kıbrıs'ta yüzde 60'ı Rumlardan, yüzde 40'ı Türklerden oluşacak yaklaşık 2000 kişilik bir ordu kurulacaktı. Komutanlardan birinin Türk olması zorunluydu. 5 büyük kentte Türklerin ayrı belediyeleri olacaktı. Yargı yetkisi konusunda ise, davalı ve davacının aynı topluma mensup oldukları durumlarda, bu topluma mensup yargıçlardan kurulu bir mahkeme, eğer davalı ve davacı farklı toplumlara mensupsa, Yüksek Mahkeme tarafından belirlenecek yargıçlardan oluşacak bir karma mahkeme yetkili olacaktı.
Bu antlaşmalar TBMM'de 4 Mart 1959'da yapılan oylamada 487 üyenin 347'sinin olumlu oyuyla onaylandı.
16 Ağustos 1960'da Kıbrıs Cumhuriyeti bağımsızlığını ilan etti. Ancak, Ada'nın kendi emekçi yığınlarının iradesi üzerinde değil, Ada'yı bir NATO üssü olarak garanti altına almak amacıyla dış müdahalelerle kurulan bu yapı, bu yapının içerideki egemenlerinin itiş kakışıyla çatırdamaya başladı. Vergilerin toplanması, silahlı kuvvetlerin oluşturulması, kamu hizmetlerine katılım oranlarının belirlenmesi ve ayrı belediye sınırlarının belirlenmesi konusunda çıkan anlaşmazlıklar, bu anlaşmazlıklar üzerine Makarios'un, mevcut anayasa ile devletin işletilemeyeceğini söyleyerek, anayasada değişiklik yapmak istediğini söylemeye başlaması gerilimi büyüttü. Makarios 13 noktada anayasanın değiştirilmesine ilişkin görüşlerini İngiltere, Yunanistan ve Türkiye'ye bir nota ile iletti. Türkiye bu öneriyi kesin bir dille reddetti. Bu gerilim Kıbrıs'ta toplumlararası çatışmalara dönüşmekte gecikmedi. Çatışmalar 31 Aralık tarihine kadar tüm Ada'da iki toplumun birlikte bulunduğu her bölgeye yayıldı. Kıbrıs Rum güçleri, Türklere ait tüm köy ve mahalleleri izole edip, dışardan yardım almalarını önlediler. Buna karşılık Ada'da bulunan Türk askerî güçleri de, Lefkoşa-Gönyeli hattını denetim altına alarak, Kıbrıslı Rumların bu bölgeye girişlerini engellediler. Kıbrıs'ta fiilen iki ayrı yönetimin kurulmasının başlangıcı olarak Lefkoşa'yı iki bölgeye ayıran Yeşil Hat da böylece ortaya çıkmış oldu. Hemen arkasından da Türkiye'nin Ada'ya ilk müdahalesi gerçekleşti. Türk jetleri 8–9 Ağustos'ta 1964'te Ada'da Grivas komutasında Ulusal Muhafız Birliği'ni bombaladı. Bu bombardıman sonucunda 33 Kıbrıslı Rum ölürken, 230'u da yaralandı.

1974 ÇIKARMASINDA ABD, ECEVİT'İN YANINDAYDI
Türkiye'nin Kıbrıs'a ikinci müdahalesi ise, Yunanistan'da iktidara gelen Albaylar Cuntasının Kıbrıs'ta darbe yaparak Makarios'u devirmesinden sonra oldu. Ecevit'in başbakanlığındaki Türk hükümeti bu hareketi Kıbrıs'taki anayasal düzene indirilmiş bir darbe olarak değerlendirildi. Darbe haberinin Ankara'ya ulaşmasının hemen ardından MGK toplandı ve ilk açıklama şu sözlerle yapıldı: "Bu bir Yunan müdahalesidir. Ada'daki anayasal düzen yıkılmış, gayrimeşru bir askeri düzen kurulmuştur. Türkiye0bunu antlaşmaların ve garantilerin ihlali saymaktadır."
Ve her ne kadar daha sonra Türkiye'nin müdahalesi karşısında ambargo koymuş olsa da, ABD, Kıbrıs harekâtı gerçekleştiğinde Türkiye'nin yanındaydı. Çıkarma gemilerinin Mersin'den yola çıktığı 19 Temmuz 1974'te ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Sisco, Ankara'da Başbakan Ecevit'le görüşüyordu.
1974'ten bugüne olan gelişmeler ise Türkiye'nin temel olarak '74 öncesine dönmemek biçiminde belirlediği "çözümsüzlük çözümdür" formülüne dayalı resmi politikasının hem Türkiye egemenlerini, hükümetlerini yalnızlaştırmasına yol açmış, hem de "kurtarıldığı" iddia edilen Kıbrıs Türkleri kendilerini "kurtaranlardan kurtulmak" için adeta feryat eder bir noktaya gelmiştir. 1974'ten bu yana 40 binden fazla Kıbrıs Türkü Ada'yı terk etti. 1997 sayımlarına göre 160 bin olarak saptanan Kuzey Kıbrıs nüfusunun en az yarısının yerli olmadığı, Türkiye'nin stratejik çıkarlarının belirlediği politikalara taban oluşturmak amacıyla Türkiye'den Ada'ya gönderildiği biliniyor. Ada'nın kuzeyi kendisini "kurtaran Anavatandan ihraç edilen kara para aklama, mafya, gazino, kumarhane ekonomisinden kurtaramazken, Ada'nın güneyi ile kuzeyi arasındaki ekonomik fark bir uçuruma dönüşmüş durumda. Hükümetlerinin bile Ankara'nın müdahaleleri ile kurulduğu ve yıkıldığını gören Kuzey Kıbrıs Türkleri açısından 1983'te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti adını almış olmak hiçbir şeyi değiştirmiyor. Ankara'dan başka kimsenin tanımadığı bu cumhuriyet, onların yaşam standartlarında herhangi bir iyileşmeye yol açmadığı gibi yalnızlaşma duygularını da giderek derinleştiriyor.
7 bin KKTC vatandaşının, 16 bin dolar milli gelire sahip Rum yönetiminin pasaportunu almayı tercih etmiş olması da, bu gerçeğin çıplak göstergelerinden birisidir. "Anavatan-yavruvatan" ilişkisinin Kuzey Kıbrıs'ı getirdiği noktayı sergilemek bakımından diğer bir gösterge de, Türkiye'de devletin tepesinde oturan Demirel'in eş dost akrabalarının ayyuka çıkan "hortumculuk"larının kendisini "yavruvatan"ın Demirel'i Denktaş'ta birebir olarak göstermiş olmasıdır. Süleyman Demirel'in, Azerbaycan'daki yatırımlarına kolaylık sağlaması için Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev'e de öve öve bitiremediği "yeğeni" Murat Demirel, sahibi bulunduğu Egebank'ın içini boşaltmış, Denktaş'ın dünürü ve Kıbrıs Kredi Bankası'nın sahibi Salih Boyacı da, Kuzey Kıbrıs'ta "hortumculuk"ta sınır tanımamıştır. Kuzey Kıbrıs'a yaklaşım bakımından "ver kurtul" politikasını benimseyen TÜSİAD sermayesinin kontrol ettiği Türkiye'de gazeteler, Boyacı için, Türkiye'nin KKTC'ye yardım olarak gönderdiği 7 trilyon lirayı da batırması üzerine "Hortum Dünür" başlıklı manşetler atmışlardır. Bu yazının ayrıntılı konusunu oluşturmadığı için Demirel'in "aile fotoğrafı"ndaki Cavit Çağlar gibi "mümtaz" simalarla, Denktaş'ın "aile fotoğrafı"ndaki benzer simalara uzun uzadıya girmiyoruz.
Ancak tüm bunlar, Türkiye egemenlerinin ve onların politikacılarının "stratejik" çıkarları bakımından bulundukları Kuzey Kıbrıs'ı, kendi hastalıklarının tümünü neredeyse kırıp geçiren bir virüs gibi taşıdıklarını göstermektedir. Halkın iradesini baskı altında tutarak sürdürülen Kıbrıs politikası, Kuzey Kıbrıs Türklerini hem Türkiye'den uzaklaştırmaya hizmet etmiş, hem de Ada'nın kara para vb. ilişkilerde bir arka bahçe olarak kullanılması nedeni ile Kuzey Kıbrıs, uluslararası örgütlerin yayınladığı, dünya uyuşturucu trafiği ve kara para cenneti sıralamasında üst sıralarda yer alarak, giderek bir bataklığa dönüşmüştür.
Bunun yanında, 1974 harekâtı ile birlikte Türkiye'nin Kıbrıs politikasında sıkça göreceğimiz Ecevit, bugüne kadar tutarlılıktan yoksun, birbiri ile çelişen önerileri arka arkaya sıralamıştır. Önce Kıbrıs'taki Rum ve Türk cemaatlerin irili ufaklı kantonlar şeklinde örgütleneceği "İsviçre Modeli"ni sunmuş, ardından Federasyon modelini savunmuş, ardından konfederasyon demiş 1997 Haziran'ında KKTC'nin özerk bir cumhuriyet olarak Türkiye ile bütünleşmesini savunmuş, bundan çok kısa bir süre sonra da Ağustos 1997'de "ilhak" yaklaşımını benimsemişti. Sorunun "çözümüne" ilişkin Türk resmi tezi şu anda da, Konfederasyonla "ilhak" arasında günün dengelerine göre sallanmaktadır.

TIKANMIŞLIĞIN ORTASINDA ÇIKIŞ ARAYIŞI VE 11 EYLÜL SONRASI TAKTİKLER
Ancak Türkiye egemenleri, "çözümsüzlük çözümdür" politikası bakımından da denizin sonuna geldiklerini fark etmeye başlamış, dahası buna zorunlu kaldıkları gelişmelerle yüz yüze kalmışlardır. Türkiye'nin AB'ye tam üyelik koşulu olarak 2002 yılına kadar Kıbrıs sorunun çözümünün dayatılmış olması ve bu tarihin de gelip çatması Türkiye yönetenlerinin açmazını büyütmektedir. Ve tam bu süreçte, 11 Eylül'de ABD'de gerçekleşen saldırılarla ortaya çıkan yeni dönemin "olanakları" Türkiye yönetenleri tarafından Kıbrıs açısından da ellerini güçlendirici bir nimet sayılmıştır. ABD'nin, İngiltere’yi de yanma alarak ve NATO'nun da onayı ile Afganistan'a saldırması, ABD'nin Ortadoğu, Kafkasya ve aslında giderek dünya hegemonyasında "terörle mücadele" olarak adlandırdığı konsepti bir manivela olarak kullanmaya başlaması, bu süreçte kendisine önce rol biçilen Türkiye tarafından kendi bölgesel pozisyonu bakımından kullanılmak istenmektedir. 11 Eylül saldırılarından sonra, Türk resmi yetkilileri ile Denktaş'ın Kıbrıs konusundaki demeçlerindeki şu "güncelleme" dikkat çekicidir: "Kıbrıs sorununun sorumlusu, 1963'ten beri adadaki Kıbrıs Türklerine karşı terör yöntemlerine başvuran Rumlardır." Ve bu sözlerin arkası Dışişleri Bakanı İsmail Cem'in "Kıbrıs için bedel ödeyebiliriz" sözleri ve Ecevit'in "ilhakı" dile getirmesi ile sürmüştür. Bu açıklamalar yapılırken, AB'nin Türkiye'yi dışlaması ve zorluk çıkarması durumunda kendi güvenliğini de tehlikeye atacağı dile getirilmiştir. Ancak AB yönetenleri de Türkiye yönetenlerinin bu blöfüne karşılık olarak, Türkiye'nin AB'ye sunduğu "ulusal programı" yetersiz bulduklarını açıklamışlar, buna ek olarak Türkiye Kıbrıs'ta çözüme yanaşmasa da Kıbrıs Rum tarafının 2004'te AB'ye alınacağını açıklamışlardır.
Şu anda Türkiye egemenleri açısından iki seçenek söz konusudur: AB'den vazgeçme uğruna Kıbrıs’tan taviz vermeme, ya da bugüne kadar iç politik dengeleri şoven Kıbrıs politikaları ile biçimlendirmenin yarattığı handikapları aşıcı taktikler geliştirerek, ortamı hazırlayarak bazı "taviz"ler vermek.
Bu hassas dengelerin ortasında 23 Kasım 2001 günü TBMM'de Kıbrıs'ın gizli görüşme ile ele alınması, hem yumurtanın kapıya dayandığının resmidir, hem de bu sorunun Türkiye yönetenleri tarafından nasıl ele alındığının bir göstergesidir. Kuzey Kıbrıs halkının ve yıllardır bu sorunla meşgul edilen Türkiye halkının iradesini tartışmaya dâhil etmeyi bırakın, onlardan gizli kapaklı olarak onların geleceğinin görüşülmesi nereden bakılırsa bakılsın rezaletin boyutunu göstermektedir. Bugüne kadar tarihi boyunca ABD ya da AB ile ilgili gizli bir görüşme yapmamış, bunu aklından bile geçirmemiş olan Türkiye yönetenleri Kuzey Kıbrıs söz konusu olduğunda bunu çok rahatlıkla yapabilmektedirler.
Sorunla ilgili diğer bir önemli nokta Türkiye'nin AB üyeliğinin, AB emperyalistleri açısından da Türkiye egemenleri açısından da Kıbrıs'tan daha stratejik bir önem taşıdığıdır. Türkiye ile köprüleri atacak olan bir AB, oluşan yeni dengeler içinde Kafkaslar ve Ortadoğu'daki konumunun zayıflayacağını düşünecek, Türkiye yönetenleri de AB'nin dışında kalmış bir Türkiye'nin hem Yunanistan'a karşı mevzi kaybedeceğini, hem de "dünya devleti" hedefinin bir ayağının topal kalacağını gözden uzak tutmayacaklardır. Ancak bunlar konunun egemenler açısından ifade ettikleri ile ilgilidir. Asıl önemli olansa Kıbrıs'ta yaşayan her iki toplumdan halk açısından kalıcı çözümün nasıl sağlanacağı, nasıl bir adımın ön açıcı olacağıdır.

FEDERATİF VE BAĞIMSIZ BİR KIBRIS
Kıbrıs tarihi, Enosis ve taksim politikalarının iflası ile birlikte diğer emperyalist çözüm önerilerinin de "böl-yönet" taktiğini içinde taşıdığını ve onların da iflas ettiğini göstermiştir. Ada'da bulunan her iki kesimden "solarlardan bazıları Yunanistan ve Türkiye egemenlerinden farklı bir çıkış olarak umudu AB üyeliğine endeksli olarak düşünmeyi aşamamaktadırlar. Ancak Ada halkı için, her iki kesimin iradesinin hâkim olacağı federatif bir Kıbrıs seçeneği öncesine göre daha da öne çıkmaktadır. Geride bıraktığımız Kasım ayı içinde Kuzey Kıbrıs'ta Yakın Doğu Üniversitesi öğrencilerinin katılımıyla yapılan program da bu gerçeği teyit etmişlerdir. Programa katılan üniversite gençleri, göreceği baskının tedirginliği ile sınırlı kavramlarla da olsa, Türkiye'yi eleştirmiş ve Rum tarafı ile kardeşlik içinde bir federasyonu istediklerini dile getirmişlerdir. Daha sonra üniversite yönetiminin bu öğrenciler hakkında soruşturma başlattığı ve Denktaş'ın bu öğrencilere tepki gösteren demeçleri de basına yansımıştır. Ada'da bu tür konularda, Türkiye'deki MGK iradesine bağlı hareket eden Güvenlik Komutanlığı’nın dediğinin olduğu bilinmektedir ve bu gelişme Ankara'nın bu formülden rahatsızlığını bir kez daha gözler önüne sermiştir.
Ada'da kurulacak bağımsız ve federatif bir Kıbrıs, Balkanlar ve Ortadoğu'da anti-emperyalist mücadelenin imkânlarını güçlendirecektir. Federatif bir Kıbrıs, iki taraf halkının giderek Ada'yı tüm dış güçlerden ve emperyalist üslerden arındıracakları bir sürecin önünü de açacaktır

Aralık 2001