“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

YAKLAŞAN TEHLİKE VE SAVAŞ HÜKÜMETİ

ABD’nin Irak’ı işgal planı artık senaryo olmaktan çıkıp büyük bir tehlike olarak hemen yanı başımızda duruyor. Dünyadaki ekonomik, siyasal alandaki gelişmelerin seyri, meselenin sadece Irak’la, petrol rezervleri ile sınırlı olmadığını, hatta petrol bölgesiyle de sınırlı kalmayacağını, Rusya, orta ve uzak Asya’yı da hesapların içine kattığını, bu bölgelerde yeni hesapların ve çatışmaların mayalandığını haber veriyor. Artık bu saatten sonra gerek petrol bölgesinde gerekse diğer bölgelerde yaşanacak savaşlar ve çatışmalar sürpriz olmayacaktır. Çünkü ABD’nin Irak işgali, emperyalist-kapitalist sistemin günahlarını örtmekle görevli burjuva analistlerin, yazar çizer takımının göstermeye çalıştığı gibi meselenin sonu, istikrarın müjdesi değil, ama tersine yeni kavgaların, bölgesel savaşların başlangıcıdır.
Dünya kapitalist sisteminde son dönemlerde giderek daha sıklaşan ekonomik krizler, pazar alanlarının daralması, tekeller arası sertleşen kıyasıya rekabet, haritaların yeniden elden geçirilmesini zorlamaktadır; Dünya ekonomisindeki son gelişmeler bu noktayı işaret etmektedir. Dünyanın en büyük ve canlı ekonomisi olan ABD ekonomisinde daha önce olumlu gözüken bütün göstergeler tersi bir eğilim içine girmiştir. Büyüme hızı 0 noktasına gerilemiş, önümüzdeki yıllar için eksi seyir beklenmektedir. Dış ticaret açığı büyümekte, bütçeden üretken olmayan alana, silahlanmaya ayrılan pay sürekli artmakta, buna karşın sosyal alanlara ayrılan paylar kısılmaktadır. ABD’nin en büyük şirketlerinden bir biri ardına iflas haberleri gelmekte, her iflas haberiyle birlikte yeni yolsuzluk dosyaları ortalığa saçılmaktadır. Bu görünümüyle ABD ekonomisi yolsuzluk, hile, hurda, bilanço oyunları, borsa oyunlarıyla dolu bir ekonomi olarak tarafsız gözlemcilerin gözünde bile şüpheli bir yere oturmuştur.
Yine dünyanın güçlü ekonomilerinden biri olarak gösterilen Japonya bir yandan iflaslar, rüşvetlerle çalkalanır, devlet adamlarının intiharlarına sahne olurken, geri ödenmeyen kredilerin büyük oranlara ulaşması bankacılık alanında büyük krizlere neden olmakta, kapitalist ekonominin temellerinden bankacılık sektörü sarsılmaktadır. Diğer yanda Amerika’nın bu ülke ekonomisi üzerindeki baskıları, Japon para birimi Yen’i köşeye sıkıştırma girişimleri, krizlerle sarsılan “Asya Kaplanları” olarak nitelenen ülkelerde en fazla Japon yatırımlarının ve ekonomik bağların olması bu ülkeyi zor duruma düşürmüştür.
Elbette en olumlu seyreden ekonomi durumundaki Avrupa Birliği ülkelerinde, esas olarak da AB’nin başında bulunan Almanya, Fransa gibi ülke ekonomilerinin son gelişmelerden etkilenmemesi düşünülemezdi. Emperyalizm döneminde zincirin halkaları gibi iç içe  geçmiş kapitalist ekonomilerin, birinde başlayan durgunluğun, küçülmenin, daralmanın, ödemelerdeki aksamaların, kredi sisteminde görülen geri dönüşlerdeki teklemelerin, ödeme sıkıntılarının diğerlerini etkilemesi kaçınılmazdır. Nitekim de öyle oldu. Son dönemde kapitalist ekonomilerdeki çözülme, AB ülkelerinde de hissedilmeye başlandı. Çöken şirketlere ve bunların yolsuzluklarına dair haberler gazetelerin ekonomi sayfalarında önemli yerler işgal etmeye başladı. Son olarak Alman medya devinin iflas haberleri, birbiri ardına kapanan işletmeler, İtalya’da otomobil devi Fiat’ın içine düştüğü durum vb., sıkıntılı günlerin Avrupa için de başladığını ilan ediyordu.
Bir yandan plansız, anarşik, aşırı üretimin yarattığı stoklar ile  pazar alanlarının sınırlılığı, zenginliklerin küçük bir azınlık elinde toplanması ile yığınların hızla yoksullaşması arasındaki çelişki nedeniyle sarsılan ekonomiler kapitalistler arasında yeni arayışları beraberinde getirirken, rekabet ortamını keskinleştirmekte, yeni birlikler, yeni ittifakları doğurmaktadır.
Diğer yandan kapitalist ekonominin enerjiye olan talebi her geçen gün daha vazgeçilmez bir hale gelmiştir. Tekeller açısından enerji kaynaklarını elinde bulundurmak demek hem geleceği güvence altına almak, hem de rakiplerine karşı üstünlük sağlamak demektir. Enerji kaynakları üzerinde söz sahibi olmak, rakiplerine karşı baskı ve şantaj silahına da sahip olma anlamındadır. Çatışmaların, savaşların, katliamların genel olarak enerji kaynaklarının, hammadde kaynaklarının çevresinde gelişmesinin nedenini burada aramak gerekir. Bu bakımdan önümüzdeki süreçte enerji kaynakları çevresindeki egemenlik mücadelelerinin sertleşeceğini söylemek için çok şey bilmek gerekmez. Kapitalizm geliştikçe hammadde eksikliği kendini o denli hissettirmekte, rekabetin koşulları o denli sertleşmekte, bütün yeryüzünde hammadde arama çabaları o denli alevlenmekte, sömürgelere sahip olma savaşımı o denli amansız olmaktadır.
Arap yarımadasındaki hegemonya mücadelesinin, bölgenin emperyalistlerin gözünde bu kadar değerinin olmasının nedeni bölgenin dünya petrol rezervlerinin büyük bölümünün burada olmasıdır. Son zamanlarda dünyanın gündemine oturan, ABD’nin başarısız darbe girişimine ve şimdilerde hükümetin devrilmesi için çeşitli senaryolara  sahne olan Venezuella’nın önemi de Arap yarımadasından sonra en önemli petrol kaynaklarına sahip olmasındandır. Daha önce ABD’nin Somali işgalinin, ABD uşağı Endonezya’nın kanlı diktatörü Suharto’nun yüz binlerce Doğu Timor’luyu katletmesinin en büyük nedenlerinden birisi ve Filipinler adının daha sıklıkla telaffuz edilmesinin nedeni de buralarda ki petrol yataklarıdır. Önümüzdeki günlerde Arap yarımadasına ek olarak çatışmaların, kaynaşmaların, hesaplaşmaların yaşanacağı bölgelerden birinin, Rusya ve bağlı federasyon ülkeleri, Hazar petrolleri olacağını söylemek fal açmak olmayacaktır.

NEDEN IRAK
Dünya petrol rezervleri bakımından birinci zengin ülke S.Arabistan, ikinci zengin ülke ise Irak’tır. Petrol rezervleri tablosuna şöyle bir göz atmak, çatışmalarla, çatışma alanları arasında bağ kurmak için yeterli olacaktır.


DÜNYA PETROL REZERVLERİ
ÜLKE                                           VARİL                  YÜZDESİ
S.Arabistan                                    262.699                  % 24,4
Irak                                               112.500                  % 10,5
İran                                                  99.080                  %   9,2
BAE                                                 97.800                  %   9,1
Kuveyt                                             96.500                  %   9,0  
Venezuella                                        77.685                  %   7,2
Rusya Fed.                                       65.405                 %   6.1
Nijerya                                              31.505                 %   2.9 
Meksika                                            26.941                 %   2,5
ABD                                                 22.045                 %   2,1

Arap yarımadasındaki Irak ve İran dışındaki ülkeler üzerinde ABD’nin egemenliği söz konusudur. Bu ülkelerde, ABD, bir yandan ekonomik gücünün kendisine tanıdığı avantajları kullanarak, diğer yandan bu ülkelerin yönetimlerine, krallıklara, prensliklere ve aile çevrelerine ödediği komisyonlar, rüşvetler, ABD’de de tanıdığı ayrıcalıklar, acentalar, şirket ortaklıkları vasıtaları ve alacak borç ilişkisinin kendisine sağladığı avantajla enerji kaynakları üzerinde denetime sahip olmuştur.  
Ancak İran Şahının devrilmesiyle, ABD bölgede en yakın müttefikini ve bu ülkenin enerji kaynaklarının üzerindeki denetimini  kaybetti. Aynı kötü son bu kez Irak yönetiminin arayı açması, ipleri koparmasıyla yaşandı. Bu durum birkaç açıdan ABD için sıkıntı  yarattı.
Birincisi, petrol ve doğalgaz rezervleri bakımından dünyada en zengin enerji kaynaklarına sahip ikinci ve üçüncü sıralardaki kaynaklar denetimden çıkmış oldu.  Bu ABD açısından hem ekonomik, hem de prestij ve güç kaybı demekti.
İkincisi; ABD’den boşalan bu alanlar, diğer emperyalistler ve aynı zamanda ABD’nin rakipleri tarafından doldurulmaya başlandı. Nitekim bu süreçte Fransa, Almanya, Japonya ve Çin, Irak ve İran ile ciddi işbirliklerine girişti, ticari ilişkileri gelişti, ortak ticaret ve yatırım anlaşmaları imzalandı. Putin ile birlikte yeniden toparlanma sürecine giren Rusya, çevre ülkelerle ilişkilerini geliştirmek yönünde yeniden bir canlanma sürecine girerken, AB ülkeleri, Çin gibi ülkelerin yanısıra İran ve Irak ile ilişkilerini güçlendirmeye başladı. Bunlar ABD için göz yumulacak gelişmeler değildi. Çünkü emperyalizm açısından başta gelen şey, egemenlik için çalışan büyük güçler arasında rekabettir. Yani doğrudan doğruya kendisi için olmasa bile, rakiplerini zayıflatmak, sömürge ve pazar alanlarından püskürtmek için de egemenlik ve ilhaklar peşinde koşmaktır. Sadece kendisinin güçlenmesi için çalışmakla sınırlı değil, ama aynı zamanda rakiplerinin güçlenmesini önlemektir. 
Üçüncüsü, Irak, İran gibi ülkelerin varlığı bölgedeki diğer ülke ve halklara kötü örnek oluşturmaktadır. Halklarda anti-Amerikancı, anti-emperyalist duyguları kışkırtmakta, bağımsızlıkçı fikirler gelişebilmekte, ABD uşağı olmadan, emperyalizmin körü körüne kölesi olmadan da pek ala yaşanabilineceği düşüncelerine ön ayak olmaktadır.
Üstelik, Arap yarımadasında Başta S.Arabistan olmak üzere enerji kaynaklarına sahip tüm ülkeler hala krallık, prenslik gibi yönetim biçimleriyle yönetilmekte, ülkelerin gelirlerinin büyük bölümüne hanedanlıklar el koymakta, geniş halk kitleleri ile hanedanlıklar arasında ciddi kopukluklar, hoşnutsuzluklar yaşanmakta, halk içindeki huzursuzluklar büyümektedir. Diğer yanda ise hanedanlıkların kendi içinde, aile içi  kargaşalar, bölünmeler, iktidar sürtüşmeleri yaşanmaktadır. En basitinden halkın beklentileri ile, yönetim politikaları ters düşmektedir. Örneğin bu ülkelerde en son yapılan kamu oyu yoklamaları, halkın büyük bölümünün ABD’nin Irak’a saldırısına ve ülkelerinin yönetimlerinin bu saldırıya destek vermelerine karşıdır. Ama yönetimler ABD’nin yanındadır!
Dördüncüsü; İsrail’in güvenliğini sağlamaktır. Her ne kadar bölgede ABD’nin temel müttefiki, silahlı gücü, tetikçisi olarak gözükse de, ABD ekonomisinin kilit noktalarının yahudiler tarafından tutulduğu, ABD’nin en büyük tekellerinde ve finans merkezlerinde yahudi sermaye sahiplerinin etkin olduğu göz önüne alındığında ABD politikalarının belirlenmesinde bunlar önemli derecede söz sahibidir. Dolayısıyla ABD, İsrail ilişkisi değerlendirilirken, tavuk mu yumurtadan, yoksa yumurta mı tavuktan çıktı deyişinden hareket  edilebilir.

ENERJİ KAYNAKLARI  VE KAPİTALİZM
Venezuella, Latin Amerika’da bölgenin en zengin petrol rezervlerine sahip ülkesidir ve yukarıda ki çizelgede de görüleceği üzere dünya petrol üretimi ve rezervleri açısından oldukça önemli bir yere sahiptir. Latin Amerika’yı arka bahçesi olarak gören ve burada her istediğini yapma, yönetimler belirleme, darbeler düzenleme, katliamlar yapma, karşı ordular örgütleme hak ve yetkisini kendinde gören ABD, petrolünü de istediği gibi kullanıyor, denetliyordu. Hugo Chavez’in devlet yönetimine gelmesiyle birlikte, en önemli petrol işletmeleri devlet kontrolüne alındı. Bu durum ABD’nin yağmasına sekte vurdu. ABD petrol tekellerinin çıkarları sarsıldı. Üstelik Chavez, ABD’nin her dediğini onaylamıyor, örneğin Küba ile sıkı ilişkiler geliştiriyor, ABD’nin Afganistan işgaline açıkça karşı çıkıyor,  yola taş koyuyordu. Hiç şüphesiz bu  ABD için hoş görülecek bir tutum olamazdı. Venezuella’da ABD bir darbe düzenledi. Darbede ABD’nin yanına aldığı güçler, Venezuella medyası, generaller ve zenginlerdi. Halk sokaklara dökülünce darbe başarısızlıkla sonuçlandı. Chavez görevinin başına döndü. Şimdi ABD petrol tekellerinin, medyanın ve zenginlerin kışkırtmasıyla yönetime karşı gösteriler düzenleniyor. Bu tablo bizlere Şili’de Allende’nin devrilmesi ve kanlı Şili faşist cuntasının işbaşına getirilmesini anımsatıyor.
1993 yılında ABD, Somali’yi işgal etti. Bu işgalde ABD’nin yanında Barış Gücü adı altında Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı birlikler de yer aldı. Hatta bir dönem komutanlığı, sonradan MGK sekreterliği de yapan ve vatan-millet adına mangalda kül bırakmayan Çevik Bir yürüttü. ABD’nin Somali’yi işgalini dönemin ABD Başkanı, şu andaki başkan Bush’un babası George Bush şöyle açıklıyordu: “ Yiyecek dağıtımının güvenliğini sağlamak.”
Evet açıklama aynen böyleydi. İyi yürekli ABD, Somali’de açlığa, yoksulluğa yüreği dayanamamış, yiyecek yardımı göndermeye karar vermişti! Ancak ABD’nin iyi yürekliliği bu kadarla da sınırlı olamazdı! Yiyecekleri gönderip, nasıl dağıtırsanız dağıtın diyemeyecek kadar sorumluluk sahibiydi! Yiyecekler ABD ordusu ile birlikte, tanklarla, toplarla, jetlerle, bombalarla gönderildi! Gerçi askerlerin sayısı ve cephanelerin ağırlığı yiyeceklerden kat be kat fazlaydı, ama olsun, o kadar kusur kadı kızında bile olurdu! Yiyecekler halka sus payı olur mu diye dağıtıldı, ama halk susmadı. İyi yürekli Amerikan askerleri ve başında Çevik Bir’in bulunduğu Barış Gücü, Somali’lere kurşun yağdırdı. ABD, petrol kuyularına el koydu.
Somali’nin ABD yanlısı Devlet Başkanı Muhammed Siad Barre bile şöyle diyordu: “ Somali’nin yaklaşık üçte ikisi Conaca, Amoca,  Chevron ve Philips gibi Amerikan petrol devlerine ayrılmıştır.”
Endonezya’nın kanlı diktatörü Suharto emriyle Doğu Timor’a bombalar yağdıran yüz binlerce Doğu Timorluyu katleden Endonezyalı subaylar ABD tarafında eğitilmişti ve silahları ABD tarafından verilmişti. Doğu Timor’un önemi, petrol yataklarına sahip olmasından ileri geliyordu.
Filipinler adını sık sık duymamızın nedeni de aynı gerekçedir.
Ve şimdilerde Hazar çevresinde kopan fırtınanın Hazar Petrollerinden kaynaklandığını söylemeye bile gerek yok.
Bunları yapan, Irak yönetimini ve Saddam Hüseyin’i “demokratik olmamak ve insan haklarına  saygılı davranmamak”la suçlayan, bunu Irak’a saldırının gerekçelerinden biri haline getirip kendisini demokrasi tutkunu ve insan hakları savunucusu olarak pazarlamaya çalışan ABD’nin sicil kaydı hiç de böyle söylememektedir. Tersine ABD’nin bu güne kadar tüm dünyada yaptıklarına şöyle kabaca göz atmak bile bu ülkenin sicilinin nasıl bozuk, nasıl vahşi bir demokrasi ve özgürlükler düşmanı olduğunu kanıtlamaktadır.    
Arjantin ve Şili’de  darbeler düzenleyip, askeri faşist diktatörleri işbaşına getirenin ABD olduğu herkesçe bilinmektedir. Bu darbeler hakkında sayfalar dolusu belgeler, kitaplar yayınlanmış, filmler çevrilmiştir. Arjantin ve Şili faşist diktatörlüğü altında bu ülkeler tam bir insan mezbahanesine çevrilmiş, on binlerce insan katledilmiş, yargısız infazlara kurban gitmiş, kaçırılmış, yüz binlerce insan tutuklanarak en vahşi işkencelerden geçirilmiştir.
Hitler döneminin takipçisi ırkçı Güney Afrika yönetiminin arkasında ABD vardı. Endonezya’nın kanlı diktatörü Suharto’nun patronu yine Amerika’ydı. Dünyada en cani diktatörlerden biri olarak tanınan Somoza’nın arkasında da ABD vardı. Zaire’de katil Mabutu, Uganda’da cani İdi Amin’in ipleri ABD’nin elindeydi. Peru, Uruguay, Paraguay, Kolombiya, Bolivya, Meksika ve diğer Latin Amerika ülkelerinde halk hareketlerini bastırmak için kontrgerillayı, paralı katilleri örgütleyen, eğiten ve katliamlar düzenleyen, sendikacılardan aydınlara, demokratlardan devrimcilere kadar binlerce insanı katleden güç Amerika’ydı.
Kamboçya’yı bombalayıp 600 bin Kamboçyalıyı, Laos’ta 350 bin Laosluyu katleden yine aynı adresti: Amerika.
14-Ekim-1984 yılında dünya basınına yansıyan bir haberde CIA’nın Nikaragua’da kontrgerillalara dağıttığı bir el kitabından bahsediliyordu. “Psikolojik Savaş Kılavuzu” adlı bu kitapta, kontrgerillalara Sandinistlerin nasıl öldürüleceği ve kimlerin hedef seçileceği anlatılıyordu.  Bu kitaba uygun olarak, CIA tarafından yönetilen kontra saldırıların hedeflerinden çoğunluğunu sağlık personeli, öğretmen ve kooparatif  yöneticileri oluşturmuştu. Çünkü,  Sandinist devrimi sağlık ve eğitim alanlarında büyük bir başarı sağlamıştı. Somoza diktatörlüğünde nüfusun sadece yüzde 25’i sağlık hizmetlerinden faydalanabilirken, Sandinistlerin yönetiminde 1982’de nüfusun yüzde 70’i düzenli sağlık hizmetlerine kavuşmuştu.
Nikaragua’da ki kirli savaşın komutanı CIA’nın üst düzey şeflerinden Duare Clarridge, Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesine verdiği ifadede, doktor ve hemşirelerin öldürüldüğünü doğruladı ve şöyle dedi: “ Bu bir savaş.”
ABD’nin demokrasisi böyle bir demokrasiydi, onun demokrasisinde halka hizmet götürenler cezalandırılırdı!
Ve yine mazlum Filistin halkını kana boğan, topraklarında eden, tanklarla evlere dalıp minicik bebeleri, yaşlı ihtiyarları kurşuna dizen, tank paletleri altında ezen İsrail’in arkasındaki güç ABD değil midir.
Hadi çok uzaklara gitmeyelim. 12 Eylül askeri faşist diktatörlüğünü örgütleyen gücün ABD olduğu bilinmiyor mu? Yüz binlerce insanımızı işkencelerden geçiren, ceza evlerine dolduran, yüzlerce insanımızı işkencelerde, baskınlarda katleden 12 Eylül rejimi insan haklarını, demokrasiyi mi sağladı?
Örnekler çoğaltılabilir. ABD’nin dünya halklarına yaptıkları hakkında yüzlerce kitap yazılmıştır ve yazılabilir. Öyleyse ABD’nin Irak’ı demokratik olmamakla, insan haklarına saygılı davranmamakla suçlamasının en küçük bir inandırıcılığı olabilir mi?
Oysa nerede bir ABD müdahalesi varsa orada ABD çıkarları, emperyalist politikalar, egemenlik, hegemonya isteği vardır. Nerede bir ABD müdahalesi varsa orada faşist diktatörler, insan cellatları iş başına gelmektedir.
ABD’nin demokrasi yok diye işgal etmeye kalktığı Irak’ta  demokrasinin olmadığını varsayalım, peki ABD’nin dostu S.Arabistan’da demokrasi mi vardır? Kuveyt’te, Katar’da, Ürdün’de ve diğer bölge ülkelerinde demokrasi mi vardır? Katil İsrail devleti mazlum Filistin halkına bomba değil de insan hakları beyannameleri mi atmaktadır?
Buralarda elbette demokrasi yoktur, en gerici türden krallıklar, prenslikler, hanedanlıklar vardır. Gel gelelim ABD’nin bunlara ilişkin itirazı olmadığı gibi, tam destekle arkasındadır. Çünkü, ABD’ye lazım olan şey, demokrasi, insan hakları değil, sömürü sahaları, enerji kaynakları, kendisine bağlı yönetimlerdir. Daha 1948’de hazırlanan bir gizli raporda ABD’nin önemli devlet adamlarından George Kennan şöyle diyordu: “ İnsan hakları, yaşam standartlarının yükseltilmesi ve demokratikleşme gibi belirsiz ve gerçek dışı amaçlar hakkında konuşmayı bırakmalıyız. Eğer olağanüstü zenginliğimizi diğerlerinin sefaletinden ayıran farklı konumumuzu sürdürmek istiyorsak özgecilik ve dünyanın yararı türü idealistçe sloganların ağzımıza dolaşmasına izin vermeden açık açık güç gösterisine baş vurmalıyız.”  
ABD, Kennan’ın dediği gibi, “demokrasi, insan hakları, dünyanın çıkarları, yaşam standartlarının yükseltilmesi” gibi  palavraları bir kenara bırakmalıdır.
Irak’ın da içinde yer aldığı petrol bölgesi, dünya petrol rezervlerinin yarısından fazlasına sahiptir.  Dünyanın irili ufaklı pek çok ülkesi ihtiyacını bu bölgeden karşılamaktadır. ABD içinde rakipleri içinde enerji ihtiyacı açısından son derece stratejik öneme sahiptir. ABD tükettiği petrolün yüzde 50’sinden fazlasını dışarıdan ithal etmektedir. Önümüzdeki yıllarda bu oranın yüzde yetmişleri geçeceği varsayılmaktadır. Ve ABD, petrol ihtiyacının yüzde 32’sini Arap yarımadasından sağlamaktadır. Önümüzdeki yıllarda bu rakamın yüzde 50’lere ulaşacağı hesaplanmaktadır. İngiltere petrol ihtiyacının yüzde 45’ini, Japonya yüzde 76’sını, Fransa yüzde 89’unu, Çin de petrol ihtiyacının çok büyük bölümünü buradan karşılamaktadır.
Demek ki, bölgeyi elinin altında tutmak, enerji kaynaklarını denetim altına almak demek, hem emperyalist ülke ve tekeller açısından geleceğe daha güvenle bakabilmek, hem de bu gücü rakipleri üzerinde sağlam bir tehdit, baskı ve şantaj aracı olarak kullanma şansına sahip olmak demektir. Nitekim de öyle olmaktadır.
Bunun acısını çeken rakipler için çare, bölgeye sızmak, güç ve etki sahibi olabilmekte yatmaktadır. Ancak ekonomik gücün kendisine sağladığı avantajla ABD, rakiplerini bölge dışına atmak, köşeye sıkıştırmak ve kendine muhtaç haline getirebilmek için her şeyi göze almaktadır.
Petrol bölgesiyle birlikte enerji  nakil yolları da ABD’nin kontrolü altındadır. ABD bölgeyi askeri istila  altına almış, askeri üslerle denizden, karadan, uçak gemileri aracılığıyla havadan kuşatmıştır. Sürekli gerginliklerin, çatışmaların, savaşların yaşandığı bölgeden en fazla çıkar sağlayanlar petrol tekellerinin yanısıra ABD’li silah tekelleridir. Bölge ülkeleri büyük bir hızla silahlanmaktadır. Bölge tam bir cephaneliğe çevrilmiş durumdadır. ABD’li silah tekellerinin en büyük müşterisi bölge ülkeleridir. ABD’li silah tekellerinin bölgede uyguladıkları en basit ve bilinen taktiklerden biri, yeni üretilen silahlardan bir miktarını hibe yoluyla veya indirimli olarak İsrail’e vermektir. Böylece İsrail’in sahip olduğu silahlara Arap ülkelerinden müşteri çıkmaktadır. İsrail, Filistin halkının katili istilacı güç ve ABD’nin bölgedeki en yakın müttefiki olmakla birlikte savaş kışkırtıcısı rolüyle, silahlanma yarışının da ateşleyicisi, silah tekellerinin pazarlama aracıdır.  

IRAK İŞGALİ YENİ SAVAŞLARIN HABERCİSİDİR
İsrail doğal bir ABD üssüdür. Bunun yanı sıra ABD’nin 200 bin hazır kuvvet, 100 bin ihtiyattan oluşan Çevik Kuvvet Gücünün sorumluluk alanları Güney Asya, Basra Körfezi ve Kızıldenizdir.  ABD’nin  S.Arabistan ve Katar’da üsleri bulunmaktadır. Irak işgalinin gündeme gelmesiyle birlikte, S.Arabistan yönetiminin halktan gelen tepkiler üzerine ABD’ye beklenen düzeyde güçlü bir destek sunamayacağının belirginleşmesiyle Katar’da ki üslerin güçlendirilmesi yoluna gidildi. Ancak, Katar yönetiminin İran ile iyi ilişkiler içinde olması ABD’yi hoşnut etmiyor. Ünlü El-Cezire televizyonu da Katar’da bulunuyor.
Yine bölgede ABD’nin yakın dostu ve üslerin bulunduğu ülkelerden birisi Bahreyn. Bahreyn, Bush yönetimi tarafından, “NATO üyesi olmayan müttefik” ilan edilmişti. ABD’nin “NATO üyesi olmayan müttefikler”listesinde Mısır ve Ürdün de bulunuyor. Halen ABD 5.Filosunu barındıran Bahreyn’e yeni askeri yığınaklar yapılıyor.
Ürdün de ABD’nin sadık dostu. Ürdün yönetimi ABD’nin Irak’ı işgaline açık bir destek vereceğini ilan etti. Ürdün, Türkiye ile birlikte bu saldırı da ABD’nin en temel vurucu gücü olarak ileri çıktı. Yine Kuveyt’te ABD üs ve askerleri bulunuyor. İçinde bulunduğumuz günlerde, ABD ve Kuveyt ordusu ortak bir tatbikat yapıyorlardı.
Ancak ABD’nin silahlı gücü bunlarla da sınırlı değil. ABD ordusu dev bir ahtapotun kolları gibi dünyanın dört bir yanına kollarını uzatmış, savaş aletlerini taşımış durumda.  ABD’nin Bosna’da, Yunanistan’da askeri üsleri var. Ayrıca Norveç’te dinleme istasyonları bulunuyor.
Afganistan saldırısıyla birlikte ABD, bu bölgeye tahminlere göre, 8 ile 10 bin ABD ve NATO askeriyle üsler kurarak yerleşti. Ayrıca Afganistan saldırısı, ABD ve İngiliz birliklerinin Türkiye, Kıbrıs, Arap Yarımadası, Japonya ve Güney Kore’ye yığınak yapmasıyla sonuçlandı. NATO üyesi ülkelerin deniz kuvvetleri varlığı bir yıl öncesine göre yüzde 50 arttı.
Japonya’da 30’u Okinawa’da olmak üzere 65 ABD tesisi bulunuyor. Japonya topraklarındaki ABD askeri sayısı 70 bini aşıyor. Güney Kore’de 30 ABD askeri üssü ve 25 bin ABD askeri var. ABD’nin Tayvan, Filipinler, Pakistan, Doğu Avrupa ve balkanlarda da üsleri var. Türkiye zaten ABD için serbest bölge!
ABD Afganistan işgaliyle stratejik bir bölgeye egemen oldu. Çünkü Afganistan yeri konumuyla, bir yanıyla Rusya Federasyonuna, diğer yanıyla Çin’e, bir tarafıyla Irak ve İran’a yakınlığıyla tam bir hakim tepe konumundaydı. ABD bu harekatla tam orta yere yerleşti. Böylece hem Rusya ile  Çin arasına girdi, Rusya Federasyonuna bağlı topluluklarla sınır edindi, hem doğu ve güney Asya’ya   enerji nakil yolu olan Hint Okyanusunu karadan da denetleme olanağını kolaylaştırdı, hem de Basra körfezini bir başka noktadan da sıkıştırma imkanına kavuştu.
Uzak Asya ülkeleri, başta Çin ve Japonya olmak üzere enerji talebini esas olarak petrol körfezinden karşılıyor. Üstelik  önümüzdeki dönemde dünya enerji talebindeki artışın büyük bölümünün Çin ve Japonya’nın bulunduğu bu bölgeden geleceği hesaplanıyor. Buraya enerji nakli için tek yol Hint okyanusudur ve burası da ABD 7. filosu tarafından denetleniyor. Bu durum söz konusu ülkeler açısından son derece sıkıntılı bir durum. ABD’nin sopası her zaman enselerinde. Başta Çin ve Japonya olmak üzere bu çemberi kırmak, tek yönlü bağımlılıktan kurtulmak istiyor. Son dönemlerde Rusya, Çin, Japonya arasında geliştirilmek istenen Türkmenistan petrol ve doğalgazının Çin’den geçirilerek doğu sahillerinden Japonya’ya taşınmasına yönelik, Rus, Çin, Japon ortak petrol ve doğal gaz hattı projesi ABD’yi rahatsız etti. Yine İran ile Çin, Rusya-Irak ve Rusya-İran ticari anlaşmaları, Çin’in İran’a silah verip petrol alması, aynı biçimde Rusya İran alışverişi ABD’yi endişelendirdi.
Yine son yıllarda hızla yakınlaşan Çin ve Rusya, hem ticari ilişkilerinde önemli sıçramalar yapmışlar, hem ortak yatırım anlaşmaları imzalamışlardır. En son olarak Çin Devlet Başkanı Jiang Zemin”in Rusya ziyaretinde iki ülke başkanlarının ortak açıklaması önümüzdeki süreçte yaşanabilecek gerginlikler, arayışlar hakkında açık bir fikir vermektedir. Yine Rusya Federasyonuna yönelik ABD’nin kışkırtıcı girişimleri, bağlı ülkeler, Türkmenistan, Azerbeycan, Kazakistan, Özbekistan, Çeçenistan üzerinden yürüttüğü faaliyetler, bu ülkelerde üs alanlarına yönelmesi, eski NATO üslerinden yararlanmaya başlaması ve NATO aracılığıyla girişimlerini yoğunlaştırması yangına körükle gitmektir. Nitekim özellikle son dönemlerde gündeme gelen Hazar petrolleri ile ilgili tartışmalar, anlaşmazlıklar önümüzdeki süreçte çatışmaların yönünün bu bölgeye doğru kayacağını işaret etmektedir. Etmektedir çünkü, aynı bölgede Hazar petrollerinden hak talep eden İran da bulunmaktadır. Ve o İran ABD’nin hedef ülkeler listesinde baş sıradadır. ABD’nin hedefi Irak’tan sonra İran’dır.
Örneğin Çeçenistan’ın karışıklıkların odak noktalarından biri haline gelmesinde, ABD’nin Rusya Federasyonunu bölüp, parçalama, ayrılıkçılığı kışkırtma planlarının yanı sıra, Çeçenistan’ın Hazar Petrollerine açılan son kapılarından biri olması yatıyor. Çünkü ABD, Hazar petrollerinin ve doğal gazının batıya taşınmasında Rusya’yı saf dışında bırakmak istiyor.
Tüm bu oluşumlar artık gerçeği daha açık bir biçimde ortaya seriyor; emperyalistler arası  pazar kavgaları, enerji ve hammadde kaynaklarına olan talep  kızışıyor, rekabet kıyasıya sertleşiyor, çelişkiler keskinleşiyor. Her yeni yerel, küçük çaplı çatışmalar, daha büyük çaplı çatışma ve bölgesel çatışmaları mayalıyor. ABD’nin Irak işgali bu süreci hızlandıracaktır.

ABD SİLAHININ UCUNDAKİ SÜNGÜ: TÜRKİYE
Türkiye, Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulamaya çalıştığı çevreyle eşit mesafeli, dengeleri gözeten geleneksel dış politika çizgisini uzun süreden beri terk etmiş bulunuyor. NATO üyesi olma sürecinden önce Kore’ye asker göndermekle başlayan,  NATO üyesi olmakla devam eden süreç, emperyalizmin, esas olarak da ABD’nin uydusu haline gelmekle noktalandı. Bir dönem Sovyetler Birliğine komşu olması dolayısıyla ABD’nin buraya yönelik planları çerçevesinde jeopolitik bir öneme sahipken, Petrol bölgesinde İran şahının devrilmesiyle önemli müttefiklerinden birini kaybeden ABD, Ortadoğu da Türkiye’yi daha fazla öne sürmeye başladı. İsrail ile ilişkilerde hızlı bir yakınlaşma ve işbirliği süreci başladı. Daha önce gizli, el altından yürütülen Türkiye-İsrail ilişkileri masa üstüne çıktı. Bölgede ABD-Türkiye-İsrail üçgeni kuruldu. Aynı Türkiye, Amerikan çıkarlarına endeksli dış politikası nedeniyle, Rusya Federasyonunun bölünme girişimlerinde, “Türki Cumhuriyetler” içinde pis işlerin içine girdi, operasyonlar yürüttü. Çeçenistan’dan, Özbekistan’a, Gürcistan’dan Türkmenistan’a kadar ülkelerin içişlerine burnunu soktu, Azerbeycan da darbe örgütlemeye kadar işi vardırdı. Aynı Türkiye egemenlerinin bir eli Bosna’da, Irak, İran içindeki Türkmenlerde, Afganistan’daydı. Çin Uygur Özerk Bölgesinde Uygurları Çin’e karşı örgütlediği ve kışkırttığı için defalarca Çin tarafından protesto edildi. Türkiye’nin ABD’nin taşeronluğuna indirgenen dış politikası, ciddi bir devletin dış politikasında çok, çete devletlerin, kabile yönetimlerinin politikasını andırıyordu. Bu yüzden de Türkiye çevresinde ne kadar komşu ülke varsa hepsiyle sorunlu hale geldi.
İsrail ile izlenen yakınlaşma, birlikte hareket etme politikaları, Türkiye’yi Arap halkların gözünde düşürürken, Türkiye’nin ismi ABD, İsrail ile anılır oldu. Türkiye ABD ve İsrail’le ortak davranabilme adına, bölgeden tecrit oldu. Bu üçlü ittifak Türkiye’yi beladan belaya sürüklüyor. Türkiye, Ordunun modernizasyonu çerçevesinde tank ve uçak yenilenme ve geliştirme ihalesini İsrail’e verdi. Türkiye, İsrail ile ortak deniz tatbikatları yapıyor. Türkiye hava sahasını İsrail hava kuvvetlerine açtı. Yapılan anlaşmalar sonucu., İsrail, Türkiye’nin Iran, Irak ve Suriye sınırlarında istihbarat, casusluk faaliyetleri yürütme serbestisi kazandı. Sınırlarda dinleme noktaları oluşturdu. İsrail, buralardan İran, Irak ve Suriye’deki hareketleri takip ediyor, bilgi topluyor, içeriye sızmalar gerçekleştiriyor. Elbette bu durum komşu ülkeler tarafından hoş karşılanmıyor, Türkiye’yle ilişkiler geriliyor.
İsrail, İran, Irak ve Suriye’yi kendisine zarar verecek güçler olarak görüyor. İran, Suriye ve Irak ise Türkiye’yi ABD ve İsrail’in sadık dostu, kendisine yönelik tehlike olarak değerlendiriyor. İsrail Devlet Başkanının geçtiğimiz günlerde yaptığı, “Irak’ın kitle imha silahlarının Suriye’de saklandığı” açıklamaları, yine bu cenahtan sık sık gündeme getirilen El-Kaide militanlarının İran’da saklandığı suçlamaları, bu ülkelerin kaygılarının boş bir kuruntu olmadığını gösteriyor.
Enerji kaynaklarına el koyma mücadelesi, emperyalistler arası kıyasıya rekabet, ABD ve İsrail’in açıklamaları, Türkiye’nin pozisyonu; ABD’nin planlarında Irak sonrası hedefin İran ve Suriye olduğunu gösteriyor. Bu durumda önümüzdeki süreç de Türkiye’nin bölgede kendisine komşu ülkelerin hepsiyle savaş durumuna girmesi kaçınılmaz hale gelirken, ABD ve İsrail ile ilişkilerini koparmadan, bağımsız bir ülke durumuna gelmeden başının beladan kurtulamayacağı net bir şekilde görülüyor.
Oysa Türkiye’yi yöneten güçler, kişilikli, ülkenin çıkarlarını düşünen, çevreyle olumlu ilişkiler geliştiren, barışçı bir dış politika yerine, ABD’ye kölece bağlı bir dış politika sürdürmekte ısrar ediyor. Bunun sonucunda da gittikçe daha fazla batağa saplanıyorlar.
Seçimlerde tek başına hükümet olma şansına erişen AKP’nin ABD’nin savaşçı ve ilhakçı politikasına hizmet etme gayretiyle, kendinden önceki hükümetlerin bile çok önüne geçtiği ve ülkeyi tam bir sömürgeleştirme sürecine, hem de gönüllü biçimde soktuğu görülüyor. Yaşlı ve hasta Ecevit’i bile sıkıntıya sokan ABD istekleri, AKP hükümeti tarafından üst makamın emri olarak kabul ediliyor. Hatta, ABD’nin Irak işgali konusunda Türkiye’den isteklerinin hükümetin daha konuşma aşamasındayken işleme konması, hükümet konuşurken işlerin yürümesi karşısında, Başbakan Gül’ün “ iş kontrolümüzden  çıktı” sözleri ve hükümetin bundan rahatsızlık duymak yerine, ABD isteklerini yerine getirebilmek için gaza basması hükümetin vahametini gösteriyor.
Günler ilerledikçe ABD’nin isteklerinin sınırsızlığı belirginleşirken, aslında pek çok şeyin karara bağlandığı, ABD’nin taleplerinin çok öncelerden bilindiği ve Genelkurmayın uzun süreden beri hazırlıklarını bu talepler doğrultusunda yaptığı bir sır olmaktan çıkıyor.
İlk önceleri, ABD’nin Türkiye’den sadece İncirlik gibi birkaç üs istediği dillendirilirken, zaman içinde bunun hiç de böyle olmadığı meydana çıktı. ABD’nin istekleri dudak uçuklattıran cinstendi. Türkiye, ABD’nin Irak işgali planlarında en aktif rolü üsleniyordu. Hükümet, ülke yönetimini elinde bulunduran siyasi erk, ABD’nin isteklerini karşılamak için tüm varlığıyla seferber olmuştu. Bu öyle canhıraş bir seferberlik ve gönüllülüktü ki, ABD’nin Arap yarımadasında en sağlam müttefikleri olan ve hem de ülkenin kaderi iki dudaklarının arasında olan krallar, prensler bile, ABD’nin isteklerini karşılamakta daha çekingen ve temkinli davranmak ihtiyacını hissediyorlardı. Oysa Türkiye devleti ve AKP, bu konuda krallardan bile daha fütursuz davranabiliyor, gözleri bağlı bir adam gibi ABD nereye yönlendirirse o yöne koşuyorlardı. Bu davranış hem ülkenin başına geri dönülmeyecek, ileride yeni hesaplaşmalar ve karşılaşmalarda önüne konacak faturaların sayısını çoğaltıyor, ülkenin ciddiyetini ortadan kaldırıyor, hem de itibarsızlaştırıyordu. Artık gelinen nokta da, hem bölge, hem Avrupa, hem genel olarak dünya nezdinde, Türkiye dış politikası diye bir şey olmadığı, Türk dış politikası denilen şeyin, ABD dış politikasının bölgesel versiyonu olduğunda kesin bir görüş birliği hakim oldu. Nitekim, AB bile, Türkiye’yi ABD’nin Truva atı olarak gördüğünü ilan etti. Herhalde bir ülkenin itibarı ancak bu derece sıfırlanabilir, dış politika denilen şey ancak bu kadar şahsiyetsizleştirilebilir ve alay konusu ettirilebilirdi.
Her gün yeni bir isteğinin kamuoyuna yansıdığı, bu kadar da olmaz derken yeni ve daha aşırı isteklerini art arda dizen ABD’nin, Türkiye’den altı üs, iki liman, Mersin Irak demiryolu ve 90 bin Amerikan askerini barındıracak toprak talep ettiği açıklandı. Ancak taleplerin altı kazındıkça isteklerinin bunlarla da sınırlı olmadığı, aslında ABD’nin Türkiye’nin tamamını istediği ortaya çıktı. Başlangıçta, İncirlik, Diyarbakır, Batman, Muş ve Malatya Erhaç üsleri telaffuz edilirken, ABD’nin 14 üs ve sivil havaalanlarını sınırsız kullanımını istediği meydana çıktı. Böylece, yukarıda adları belirtilen üslerin dışında, Çanakkale, Balıkesir, Konya, Eskişehir ve diğer hava üsleri ABD’nin emrine tahsis ediliyordu. Ayrıca İstanbul Atatürk Hava Alanı dahil, pek çok sivil hava alanı ikmal, kargo vs. amaçlı kullanılmak üzere ABD’nin istekleri kapsamındaydı. Bu arada bilinmeyen gizli anlaşmalar da meydana çıkmaya başladı. Örneğin, Çorlu ve Sabiha Gökçen hava alanlarının aslında ABD’nin Afganistan işgalinden bu yana ABD Hava Kuvvetleri tarafından kullanıldığı açıklandı. ABD’nin istekleri arasında beş liman vardı. Daha hükümetin bu istekleri konuşacağı, isteklere ilişkin ABD’ye henüz yanıt verilmediği söylenirken, ABD ve Türk yetkililer, Mersin ve İskenderun limanlarında savaş düzenlemesine başlamışlardı bile. Mersin limanında altı bölüm sivil trafiğe kapatıldı, ABD savaş gemilerinin ihtiyaçları doğrultusunda düzenlemelere başlandı. Hangarlar, depolar inşa edilmeye girişildi. Bununla da kalınmayarak, Mersin limanının NATO limanı olduğu duyuruldu.  Aynı düzenlemeler İskenderun limanında da yürütüldü.
ABD’nin istekleri arasında Trabzon ve Samsun limanları da yer alıyordu. Irak nereydi, Trabzon ve Samsun nere? ABD bu limanları neden istiyordu? İstiyordu çünkü, bundan sonraki hedefi Hazar petrolleri ve İran’dı. Şahsiyetini yitirmiş, kendi başına olmaktan çıkıp ABD için olmaya sürüklenmiş Türkiye’nin önümüzdeki dönem açısından nasıl bir bataklığa doğru sürüklendiğinin ve ülkeyi ne büyük belaların beklediğinin göstergesiydi bu limanların ABD listesinde yer alması. Böylece Akdenizdi, Egeydi, batıydı, doğuydu derken, Türkiye’nin tamamı ABD’nin savaş üssü haline geliyordu.
ABD, Türkiye’yi Irak işgalinde kuzey üs olarak belirlemişti. Irak’ı vurup çekilmek gibi bir niyeti olmadığını zaten ilan etmişti. Irak’a kalıcı amaçla giriyordu. Planında Irak yönetiminin devrilmesi, yeni bir kukla yönetiminin iş başına getirilmesi vardı. Yönetim kim ve ne olursa olsun yönetimin iplerini elinde tutan ve karar verici ABD olacaktı. ABD işgalin ardından Irak’a vali olarak Afganistan işgalcisi ABD birliklerinin komutanının atanacağını bile ilan etti. Yani, tam bir sömürge sistemi düşünülüyordu. Enerji kaynakları tam bir güvenceye alınmadan ABD geri çıkmayacaktı. Çıkmak bir yana, İran köşeye sıkıştırılmaya çalışılacak, İran yönetimi ve halkına boyun eğdirilmek için çeşitli oyunlar, manevralar ve provokasyonlara gidilecek, eğer bunlar da sonuç vermezse işgale başlanacaktı.
ABD’nin plan ve isteklerine göre, 90 bin ABD askerinin Irak kuzeyi, Türkiye’nin güney doğusuna yerleştirilecekti. Diyarbakır savaşın merkez üssü oluyordu. Batman, Şırnak, Mardin, Van ve Hakkari, Diyarbakır’a bağlı üsler olacaktı. Kısaca bütün bir bölge ABD savaş üssü, cephanelik haline geliyordu. Üstelik beş yıllık bir süre boyunca.  Kaldı ki, Afganistan’a da geçici bir süre için gireceği duyurulan ABD ordusunun burada kalıcı olduğu bizzat ABD yönetimi tarafından açıklanmıştı. Yine hatırlanacağı üzere, ABD Çekiç Gücü Doğu ve Güneydoğu sınırlarına yerleştirilirken, geçici olduğu, en kısa zamanda gideceği söylenmişti, ama geride kalan zaman içinde görüldü ki, Çekiç Güç çekip gitmek bir yana, bölgede kalıcı ve yerleşik bir ordu haline dönüştü.
Savaş meselesinde temkinli davrandığı, ABD isteklerine henüz net bir yanıtın verilmediğini sayıklayan hükümet, hemen gizli bir genelge yayınlayarak, merkezi Diyarbakır olmak üzere altı ili, “Kriz Yönetim Merkezi” uygulaması kapsamına aldı; Bu illerin valilerine sorumlu vali statüsü verildi. Bu genelge bile, hükümetin ABD’ye her konuda güvence verdiğini, kendisinden istenen bütün görevleri yerine getireceğine dair ABD’ye söz verdiğini, işin çoktan bittiğini gösteriyordu.
Bu arada, Türk Hava Kuvvetlerine bağlı KC-135 tanker uçaklarının ABD savaş uçaklarına havada yakıt ikmaline başlamaları, işlerin bir yandan engelsiz yürüdüğünün bir başka göstergesiydi.
Yine Türk Silahlı Kuvvetlerine bağlı 10 binden fazla askerin Kuzey Irak’a girdiği biliniyordu. Son günlerde bu sayının 50 bine çıktığı basına yansıdı.
Aslında ABD’nin bütün isteklerinin Türkiye’yi yönetenler tarafından karşılanacağı, sadece Musul, Kerkük petrolleri konusunda tartışmaların sürdüğü belli. Türkiye’nin Talabani, Barzani’nin içinde yer aldığı federasyonu,  Türkmenlerin de temsil edilmesi koşuluyla kabul ettiği de belli oldu. Bu arada ABD, KADEK’i “terör örgütleri” listesine aldı. Bu, Türkiye’nin elinin serbest bırakılabileceğini, Irak operasyona sırasında, Türkiye’nin KADEK’e yönelebileceği, imha ve tasfiyeyi amaçlayabileceğini gösteriyor. 
Öyle bir tasfiye hareketi, içerde yeniden ırkçılığı, şovenizmi kışkırtacak, yeni bir Kürt düşmanlığı dalgası ülke politikasının gündemine oturacaktır. Bu durumda yeni bir kanlı sürecin başlaması kaçınılmazdır. Bu ise, Türk, Kürt ezilenleri arasında son dönemde oluşmaya başlayan kardeşleşme sürecini baltalayacak, birleşik işçi, emekçi hareketinin sekteye uğramasını getirecektir ki, bu sınıf mücadelesine büyük ket vuracaktır. Bu anlamda, Irak harekatının, diğer şeylerin yanı sıra kardeşleşmeye indireceği darbeler açısından da tehlikeli olduğu görülmelidir. Türkiye halkının yüzde doksanının Türkiye’nin ABD ile savaşa katılmasına, Irak işgaline karşı olduğu düşünülürse, halk karşısında sıkıntıya düşecek egemen güçlerin, dikkatleri başka yöne çevirmek,  yeni bir milliyetçilik dalgasıyla pisliklerinin üstünü örtmek ve halkı yeniden bölmek, siyasal iktidara karşı birleşenleri, birbirleriyle karşı karşıya getirmek için böyle bir provokasyona başvurabilecekleri hesaba katılmalıdır. Her ne kadar dışta savaşan bir gücün içte kendisine yeni düşmanlar çıkartmayacağı, cepheleri çoğalmaktan kaçınacağı gibi savlar ileri sürülürse bile, açamaza düşen iktidarın böyle bir yola girmekten kaçınmayacağı bilinmelidir. Kaldı ki, fırsattan istifade Kuzey Irak’a girmiş ve ABD’yle anlaşmışken Türkiye yönetiminin KADEK’i vurmaya yönelmesi ihtimal dışı değildir. Böyle bir yönelimin yukarıda belirtilen tehlikeleri doğurması zaten kaçınılmazdır.

AKP lideri Tayyip Erdoğan’ın, ABD gezisinde söylediği, “Ne verdiğin değil, ne aldığın önemlidir” sözleri aslında Türkiye burjuvazisinin ve AKP hükümetinin ülke meselesine nasıl baktıklarının özlü ifadesinden başka bir şey değildir. Hükümet için, satılmayacak değer, satılmayacak şey yoktur. Buna ülke dahildir. Yeter ki, ederi bulunsun. Yeter ki üç beş dolar gelsin.
Ancak, birinci Irak saldırısına ABD’nin gönüllü gücü olarak katılan Türkiye, bu harekattan zamanın yöneticisi Özal’ın dediği gibi karlı çıkmak bir yana, milyarlarca dolarlık kayıp ve çevresindeki ülkelerle bütün ilişkilerini zedeleyerek, kelimenin tam anlamıyla tecrit olarak çıkmıştı. Bu tecrübelerin ışığında çok rahatlıkla söylenebilir ki, Türkiye bu seferden eskisinden çok daha büyük ve bir daha ekonomik anlamda belini doğrultamayacak kayıplarla çıkacaktır. Sadece savaş nedeniyle fırlayacak petrol fiyatlarının bütçede açacağı deliklerin büyüklüğü bile, toplam 210 milyar dolarlık bir borç yüküyle ezilen ve bırakın borçların ana paralarını faizleri bile ancak yeni borçlar alarak ödeyebilen Türkiye ekonomisinin, bu savaşın yol açacağı zararları karşılaması düşünülemez bile.
Ancak burjuva basının yoksullukla kıvranan halkın gözünde beklentiler yaratabilme ve kandırabilme sevdasıyla giriştiği, büyük paraların geleceğini bir an olsun gerçek saysak bile, ülkenin iyi para verene sunulabileceği düşüncesi, burjuvazinin, sermayenin vatan, ülke konusunda tavrının, bakış açısının görülmesi açısından ibret doludur. Ve bu ibretlik tablo, ibretlik bakış açısı Tayyip Erdoğan’ın, “ ne verdiğin değil, ne aldığın önemlidir” sözlerinde somutlaşmaktadır. Aslında Türkiye’yi yöneten sermaye güçlerine ve AKP hükümetine ve Tayyip Erdoğan’a sorulacak tek soru kalmıştır: Ülkeyi de sattınız. Satılacak başka neyiniz kaldı?

SON  SÖZ
Ülkemiz ABD’nin savaş arabasına bindirildi. Ülkemiz ve bölge yeni bir felakete sürükleniyor. Üstelik, bu saldırı bundan sonraki daha kapsamlı çatışmaların başlangıcıdır. Çünkü, enerji kaynaklarının tek bir gücün elinde toplanması diğerleri açısından sonsuza kadar kabul edilebilecek bir şey olamaz.  
Mali sermaye ve büyük güçlerin dış politikası dünyanın ekonomik ve siyasal yönden paylaşılmasından başka bir şey değildir. Emperyalizm ve tekeller dünyayı sermayeleri, güçleri oranında paylaşmaktadır. Oysa, paylaşıma katılanların gücü aynı şekilde devam etmemektedir. Kapitalist düzende farklı girişimlerin, tröstlerin, sanayilerin, ülkelerin eşit şekilde gelişecekleri düşünülemez. Bir zamanlar Kartal İngiltere’ydi. Almanya bütün dünyayı istilaya kalkışmıştı. Yarın Amerika’nın ne olacağını kimse kestiremez. Kestiremez çünkü dünyada ve bölgede oynamaya kalktığı rol ABD’yi ve eteğine tutunanları bataklığa sürüklemektedir. Irak, ABD için bataklığın kendisidir ve geriye dönüşü zordur. Bu işin nasıl sonuçlanacağı şimdiden kestirilemez. Ancak kesin olan bir şey vardır, dünya son derece tehlikeli bir sürece girmiştir. Haritalar, yeniden çizilmek üzere raflardan indirilmiştir.
Artık belirleyici güç halklar olmalıdır. Halkların gücü, mücadelesi gerçek anlamıyla ortaya çıktığında, artık haritaları bir avuç sömürgen savaş akbabası değil, milyonlarca ezilenin iradesi belirleyecektir.
Türkiye açısından, büyük bir sandalye gücüyle hükümet olan AKP, hızla tükenişe sürükleniyor. AKP’nin ömrünün uzun olmayacağı şimdiden bellidir. Şimdi gerekli olan şey, halkın tepkisini, öfkesini örgütleyebilecek ve doğru kanallara yönlendirecek çekim merkezini ortaya koyabilmektedir. Bunun için ABD’nin Irak’a saldırısına karşı mücadele etmek, ülkeyi yöneten güçlere karşı mücadeledir. Sermaye düzenine karşı mücadeledir. Mücadelenin okları savaş düzenine ve iktidara çevrilmelidir. Bilinmelidir ki, bağımsızlık sağlanmadıkça ülkenin ve halkın başı beladan kurtulamayacaktır.