“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

AKP programı ve ekonomik yaşam

AKP, “Seçim Beyannamesi”nden başlayarak IMF Programı’nı tartışma konusu yapıyor göründü. Derviş eliyle ve “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” adı altında uygulanan IMF’nin ekonomik yıkım programını karşısına almadı, kökten eleştirmedi, suçlamadı; ama örneğin beceriksizce uygulandığını söyledi, “reel ekonomi”yi gözetmediğini, yalnızca finans sistemi ile ilgilendiğini, bu nedenle beceriksizce ele alındığını ileri sürdü. Bir de “sosyal boyut”a gereken ilgi gösterilmeden uygulanmaya çalışılmıştı!
AKP, temel bir veriyi görmekte, saptamaktaydı. Geniş emekçi yığınlar, sonuçlarını düşük ücret, işsizlik, yoksulluk, eğitimsiz, sağlıksız kalma ve hatta açlık olarak yaşadıkları IMF ve Programı’ndan nefret etmekteydiler. AKP Programı’nda saptama olarak dile getirilen gerçek, yoksulların sosyal huzursuzluğunun artışı, kutuplaşma ve umutsuzluğun yaygınlaşmasıydı: “Son yıllarda, özellikle ekonomik krizlerin etkisiyle, kesimler arasındaki gelir dağılımı büyük oranda bozulmuş, ücretlerde meydana gelen reel kayıp ve artan işsizlik sonucu halkımızın refah düzeyinde önemli düşüşler meydana gelmiştir. Krize karşı dayanma gücü aşınan yoksul kesimlerde sosyal huzursuzluklar artmıştır... Özellikle kentlerde artan yoksulluk, geniş halk kitlelerinin ekonomik, siyasal ve sosyal hayattan dışlanması ve giderek marjinalleşmesine neden olmaktadır. Bu durum, kentlerde asayiş ve huzurun bozulmasına, zenginle yoksullar arasındaki yaşam standardı farkının açılmasına, toplumsal kutuplaşmaya ve ‘umutsuzluk’ duygusunun yaygınlaşmasına neden olmaktadır.”
3 Kasım Seçimleri, bu gerçeği, doğrudan IMF Programı’nın uygulanmasının ürünü olduğunu, sadece uygulayıcılarının tümünü değil ama bu programa yeterince muhalefet yapmayan partileri de cezalandırarak, halkın geniş kesimlerinin bilip gördüğünü gösterdi. Ellerinde anket kuruluşları ve geniş araştırma imkanları olan yönetenler, yönetime talip olanlar ve bu arada AKP, bunu saptamadan edemezdi. Bu nedenle, olası yükselişi ve “umut” olabilmesinin IMF’ci görünmemesine ve farklılık beyan etmesine bağlı olduğu sonucunu kolaylıkla çıkardı. IMF Programı ile tamamen hemfikir değilmiş ve eleştirileri varmış gibi yaptı. “İşsizlik ve yoksulluğa çözüm arayışı”ndan söz etti, işsizlik sorununa istihdamın önünü açarak çözümü ima eden “reel sektörün desteklenmesi” gereği üzerinde durdu, yalnızca finansal uygulamaların yetersizliğinden söz açtı ve köylüyle esnafları da kapsayan “sosyal boyut” eksikliği üzerinde durdu. Bunlar, yeterince inandırıcı ve güçlü bir halk muhalefetinin geliştirilememesi ile birlikte, AKP’nin en azından IMF Programı’nın uygulanması bakımından suçsuz bulunmasına kaynaklık etti, sonuçta “oy patlaması” için yeterli oldu. Ve seçim sonrası açıklanan “Acil Eylem Planı” ile 58. Hükümet Programı’nda görünürde temel bir yaklaşımı ve maddeler halinde kendisine yer buldu.

AKP VE “GÜÇLÜ EKONOMİYE GEÇİŞ PROGRAMI”
AKP Programı, doğrudan IMF dayatması olan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” ile ilişkisini ustalıkla kurmuş gibidir. IMF Programı’ndan başka bir şey olmayan bu Program’a hem eleştirisi hem onayı vardır AKP’nin. Tıpkı Irak’a yönelik Amerikan saldırısı karşısında “sonuna kadar barışı savunma” lafı edilirken üs, liman ve asker konuşlandırma “kolaylıkları”yla fiilen ABD saldırganlığı onaylanması ve onun temel bir dayanağı olunması gibi. AKP, “sosyal boyut” vb. eleştirilerini havaya uçuştururken “geniş bir mutabakat”tan da söz edebilmektedir. Önce eleştiriler:
“Son yıllarda koalisyon hükümetleri tarafından uygulanan ekonomi politikaları başarısızlıkla sonuçlanmış, Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik krizleri yaşanmış ve halkımız görülmemiş bir şekilde yoksulluğa maruz bırakılmıştır. Krizin ekonomik ve sosyal maliyeti çok yüksek olmuş; iç ve dış borç yükü inanılmaz bir şekilde büyümüş, on binlerce iş yeri kapanmış, yüz binlerce insan işini kaybetmiştir. Daha da önemlisi, insanımızın devlete ve siyaset kurumuna olan güveni sarsılmış, geleceğe ilişkin umutları kırılmıştır.”
Burada oldukça net bir suçlama var. Son koalisyon hükümetlerinin IMF tarafından önlerine konulduğu bilinen programları, krizle bağlantısı kurularak, Derviş’in gidip ABD’den getirdiği, 57. Hükümet’in tam bir IMF patenti taşıyan “Geçiş Programı” da içinde olmak üzere, başarısızlıkla suçlanmaktadır. Burada programlar değil, ekonomi politikaları suçlanıyor denebilir. Bütün olarak “ekonomi politikaları”nın sözü edildiğine dikkat edilirse, suçlananın, ardında IMF olduğu bilinen programlar olduğu ortadadır. Ve zaten AKP Programı, bir başka paragrafında açıktan “programları” da suçlamakta ve “yeni bir ekonomik program uygulayacağı”nı ilan etmektedir:
“Uygulanan yanlış programlar ve yönetim hataları yüzünden gerekli reformlar yapılamadığı için ülkemiz, yüksek enflasyon, büyük bir kamu borç stoku, düşük büyüme ve dengesiz gelir dağılımı, yüksek işsizlik gibi ciddi sorunların içine düşmüştür.
“Hükümetimiz, enflasyonu tek haneli rakamlara indirmek, kamu borç stokunu düşürmek, yüksek ve istikrarlı bir büyüme performansına ulaşmak için yürürlükteki ekonomik programın aksayan ve yetersiz bölümlerini de dikkate alarak toplumumuzun desteğini alacak yeni bir ekonomik program uygulayacaktır.”
AKP Programı, Derviş Programı ile önceki koalisyon hükümetleri programlarını açıkça “yanlış programlar” olarak ilan etmektedir. Üstelik hem “Acil Eylem Planı”nda hem de 58. Hükümet Programı’nda, sadece sonuncusu başta olmak üzere geçmiş hükümet programları eleştirilmekle kalınmamakta, bu programlarla IMF ve Programı arasında bağlantı da kurulmaktadır. AKP Hükümet Programı’nda; “IMF ile birlikte uygulamaya konulan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programında ağırlık finans sektörüne verilmiş ve sosyal boyut ihmal edilmiştir. Sonuç olarak, sosyal politikalar alanında bir gelişme sağlanamadığı gibi, özellikle dar gelirli kesim ekonomik krizden daha çok etkilenmiş ve bu zamana kadar yaşanmayan bazı sosyal tepkilerle karşılaşılmıştır. Bu kesimleri krizin etkisinden kurtarmaya yönelik bazı sosyal tedbirler alınmazsa gelecekte ortaya çıkacak sosyal tepkilerin boyutunu tahmin etmek güç hale gelecektir.” denerek IMF’ye gönderme yapılmaktadır. Bu paragrafı, “finans kesimine ağırlık verilmesi” ile “sosyal boyut ihmali” arasında kurduğu ters ilişki ya da başka bir deyişle sosyal boyutun gözetilmesini reel sektörün desteklenmesiyle eşitlemesi bakımından ele alacağız. Ancak şimdi şu söylenmelidir ki, Program’ın görünümü, “dar gelirli kesimlerin ekonomik krizden daha çok etkilenmiş” olması ve güçlü sosyal tepkiler dolayısıyla IMF ve Programı’nı suçladığı şeklindedir.
“Acil Eylem Planı”, üstelik eleştirmekle kalmamakta, icraatı da öngörmektedir:
“IMF ile yürütülmekte olan Stand-By Anlaşmasına yönelik hazırlıklar hızla yapılacaktır. Bu görüşmelerde programın temel çatısını bozmadan mevcut ekonomik programda temel eksiklikler olarak görülen reel sektör, sosyal politikalar ve tarım konularında farklı çözümler konusunda IMF ile müzakereler yapılacaktır.”
“Acil Plan”, IMF Programı’nı “temel eksiklikleri” üzerinden eleştirirken, “esneklik” ustalığı yine burada ortaya çıkmaktadır. “Ekonomik programda temel eksiklikler”le ilgili “farklı çözümler”i vardır AKP’nin; ancak tantanayla üzerinde konuştuğu bu “temel” eksiklikleri IMF Programı’nın “temel çatısını bozmadan” düzeltmeyi düşünmektedir, bunun için “IMF ile müzakereler yapılacaktır”. “Temel çatı” bozulmadan düzeltilecek “temel eksiklikler”! Ya sözü edilenler “temel”e ilişkin eksiklikler değildir, o halde krizin dar gelirliyi kesimleri daha çok ezmesi” türünden temelli sonuçları olmamalıdır; yok eğer “temel”e ilişkin iseler IMF Programı’nın “temeli”ni de “çatısı”nı da değiştirmek, “bozmak” gerekecektir. Ama Erdoğan “Plan”ı, hem “temel eksiklikleri”ni düzeltmeyi hem de “temel çatısını bozmadan” IMF Programı’nın savunulup uygulanmasını bağdaştırabilmektedir. Bu, “barış, barış” diyerek savaşa katılmaya, savaşmaya benzemektedir. AKP bağdaşmazları bağdaştırma “ustası” rolündedir.
Aynı yaklaşım, daha da yumuşayarak AKP Programı’nda görülmektedir. Program’da “yeni ekonomi programı”na ilişkin olarak ele alınan konuların öteden beri bilinen, tartışılmış ve üzerinde geniş bir mutabakat sağlanmış konular olduğu söylenerek, seçim propagandalarında da en çok vurgu yapılan AKP’nin ayırt edici yanının “basiret” olduğuna değinilmektedir. Böylece IMF Programı ve yanlışlığına ilişkin koca koca laflardan geriye “hayata geçirilme basiret ve kararlılığı” kalmaktadır: “Esasen ortaya koyacağımız konuların birçoğu uzun zamandır tartışılan, üzerinde geniş bir mutabakat olan, ancak, yeterli siyasi basiret ve kararlılık gösterilemediği için bugüne kadar hayata geçirilememiş konulardan oluşmaktadır.”
Geniş emekçi yığınları aldatmaya yönelik onca lafın ardından, anlaşılmaktadır ki, IMF ve Programı ile AKP’nin bir problemi yoktur. Sorun, IMF Programı’nda değil, onu hayata geçirecek kadrolarda, onların “basireti” ve “ehliyeti”ndedir: “Hükümetimiz, dürüst, cesur, bilgili ve ehliyetli kadroların öncülüğünde, siyaseti ve devleti yeniden milletle buluşturmak için kapsamlı bir programla, umut ve güven dolu bir geleceği yeniden tesis etmek üzere yola çıkmıştır.”
Söylediklerimiz, kuşkusuz yalnızca AKP Programı’nın bir yorumuna dayalı değildir. Geniş emekçi kesimlerin, bütün halkın nefret duyduğu ve savunucularını cezalandırdığı, üstelik dar bir burjuva kesim olan mali oligarşi, tekelci büyük sermaye dışında kalan burjuva kesimlerde itirazlara neden olan, hatta oligarşi içinde bile tartışılan IMF ve Programı’na ilişkin “eleştirel” yuvarlamaların ötesinde AKP Programı’nın içeriği, sorunlara ve çözüm yollarına ilişkin yaklaşımları yanında Hükümet’in iki aylık somut icraatları da net bir biçimde söylenenleri doğrulamaktadır.

AKP VE IMF İTİRAZCILIĞI
İşsizliğe, yoksulluk ve sefalete, açlığa, ülke ve halkın içine sürüklendiği batağa “acaba çare olabilir mi” arayışı, umutsuzluğun “umudu” ve “inşallah” beklentisiyle iktidara taşınan AKP, ezici çoğunlukça “yılanın başı” olarak bilinen IMF ve Programını tartışma konusu yapmadan edemezdi! Yanı sıra IMF ve Programı’na itirazları olan sermaye kesimlerinden önemli ölçüde güç alan AKP, bu açıdan da tartışma ihtiyacındaydı. Tekelci büyük sermaye en son Derviş eliyle ortaya konmuş olan IMF Programı etrafında birleşmişti; ancak “reel sektörün desteklenmesi”, “kur politikası” vb. konularda bir dizi tartışma yaşamıştı ve bu pozisyonuyla işine gelecek düzenlemelere en azından yatkındı. AKP’nin IMF itirazcılığı ve tartışmacılığı bu üç etkenden kaynaklandı.
Bu “itirazcılık”ın somut şekillenişi, kaynaklandığı üç etkenin özellik ve gereklerine dayandı ve üç belirgin yönüyle göründü.
Birinci yönü, sermaye kesimlerinin, kendilerini de olumsuz etkileyen Program’ın bazı yönleriyle revize edilmesine yönelik isteklerini ifade edişidir. “Reel sektör” üzerinden ileri sürülen itirazda olduğu kadar “karar mercii”nin doğrudan IMF ve –“üst kurullar” türünden– bağlı kuruluşları değil ama Hükümet olmasına ilişkin itirazda da dile gelen bu yöndür. Bu yönlü itirazlar, küreselleşme ya da uluslararası sermaye ve emperyalizm karşısında, başlıca IMF dayatmaları ve krizden olumsuz etkilenen tekel-dışı sermayenin yakınmaları durumundadır. Ulusal ya da daha doğru deyişle “yerli” özellik taşımaktadır; çünkü bir dizi yükleri emekçilerin yanında tekel-dışı sermayeye de yıkmış olsa bile, sözü edilen türden itirazlar, tekel-dışı sermaye ile tekelci sermayenin birbirine bağlanma noktasından yükselmekte, iki türden sermaye kesiminin kesişme noktasına dayanmaktadır. Tekelci sermaye, tüm varlığıyla uluslararası sermayeye bağlanmıştır; ancak yabancı sermaye lehine gerçekleştirilen düzenlemeler, onun da hareket alanını, dolayısıyla tatlı kârlarını sınırlandırmaya yöneliktir. Buradan da bir “yerli” tartışmacılık eğilimi gelmektedir. Tekel-dışı sermaye kesimlerinde görece yüksek tekelci sermaye kesimlerinde –hele emperyalist sermaye ve IMF’nin Uzan ve Çukurova grupları vb. gibi canına kast ettiği bazı kesimlerden daha sert olmak üzere- görece düşük düzeyli, ancak bir çok yönüyle ortaklaşan, IMF Programı’na yönelik tepkiler oluşmuş olması anlaşılmaz değildir. AKP bu tepkileri dillendirmiştir.
Ancak itirazlar yöneltir ve tartışırken bile “temel çatı”sını sahiplendiği IMF Programı’na “rötuşlar” peşine düşerek, bu rötuşları da IMF ile müzakerelere, dolayısıyla IMF’nin onayına bağlayarak, cesaretsizliğini ve kararsızlığını ya da programın genel çerçevesinin dışına çıkmama tutumunu ortaya koymuştur. Bu, tartışıyor olsa bile, kendisini ve geleceğini, çıkarlarıyla birlikte uluslararası sermayeye bağlamış tekelci sermayenin tutumuna denk düşmektedir. Bu arada, görece daha üst perdeden programa itiraz yönelten tekel-dışı sermayenin itirazları da “güme gitmiştir”. Çıkarları uluslararası tekelci sermaye ile çelişme halinde olan, ondan ve programından, politikalarından zararlar gören, hatta kapanan ya da yutulan çok sayıda orta büyüklükte işletme ve şirket örneğinde olduğu gibi krizin iflasına yol açtığı tekel-dışı sermaye burjuvazi, tepki vermiş, itiraz etmiştir ama bir başka programatik genel çerçeve oluşturma yeteneğiyle uluslararası tekelci sermayenin dayattığı çerçeve dışına çıkma cesaret ve tutarlılığı gösterememiş; onun çizdiği sınırlar içindeki karşı çıkışları başarısızlıkla sonuçlanmıştır. AKP itirazlarında bu tutum da yansımıştır.
AKP itirazcılığının birinci yönüne ilişkin söylenebilecek olan budur ve AKP’nin muhalefetten iktidara yürüyüş macerasında, itirazlar yöneltmekten bunları hayata geçirmeye geçişte başarısızlığını, burjuva dayanakları ve niteliği belirlemiştir. Bir kez daha kanıtlanmıştır ki, tutarlı IMF karşıtlığı, kararlı bir anti emperyalizmle mümkündür ve bu, çıkarları IMF ve ardındaki uluslararası sermaye ve emperyalizmle kökten çelişen işçi ve emekçilere, halka dayanmadan olanaksızdır.
Emperyalist çerçeve, uluslararası sermayenin dayattığı küresel neoliberal politikalar ve bunları maddeleştiren IMF/DB programı benimsenerek, “temel çatı bozulmadan” düzenlemeler, program koyucu/dayatıcılar tarafından istenmediği durumda, çok özel koşullar dışında, yapılabilir değildir. Özel koşullardan başlıcası, “itirazcılar”ın da kontrol etmeye güç yetiremez olacağı, halkın, kendi çıkarlarını dayatan ayağa kalkışı olabilir. “İtirazcılar” ve dayanaklarının kendilerini bağlamış oldukları uluslararası sermayenin çıkarlarının ifadesi olan küreselleşme politikaları ve şekillendirdikleri programın genel çerçevesiyle dokunulmaz sayıldığı, hele düzeltilmesinin IMF dolayısıyla uluslararası sermayenin “olur”una bırakıldığı durumda, değiştirilmesi ya da düzeltilmesinin mümkün olmadığı, AKP’nin itirazcılığı aracılığıyla bir kez daha görülmüştür. Bu süreç, AKP’nin, daha da çok dayanaklarının açmazını da ortaya koymuştur. Tekelci ya da tekel-dışı yerli sermayenin itirazsız ya da itirazlarla kendilerini bağlamış oldukları uluslararası sermaye düzeni, bugünkü kapitalizm içinde, kendileri tarafından da yüceltilen “piyasa”nın görece küçükleri ve çıkarlarını büyükler lehine örseleyip öğüten “görünmez eli” tarafından püskürtülmeleri kaçınılmazdı, böyle olmuştur.
AKP, seçim öncesinde IMF kuruluşları olduğunu herkesin bildiği, doğrudan ondan emir alan ve ona bağlı olan “üst kurullar” denetim altına alınmasından, hatta hükümete bağlanması gereğinden söz açmıştır. Aynı şeyi bankalar, BDDK ve Merkez Bankası ile ilgili olarak da yapmıştır. Hatta “üst kurullar”ın denetimi lafı, yumuşasa da, “Acil Plan”da hala vardır: “Sayıştay’ın denetim yetkisinin kapsamı, Cumhurbaşkanlığı, TBMM ve Üst Kurullar dahil olmak üzere tüm kamu kurum ve kuruluşların hesaplarını içine alacak şekilde genişletilecektir.” Ama “Plan”dan birkaç gün sonra açıklanan Program, “bağımsız ve özerk kurumlar ve kurullar düzenleme ve denetleme işlevini sürdürecek; özerk kurumların kamuoyuna, hükümete ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne düzenli bilgi vermeleri sağlanacaktır.” noktasına gerilemiş; “denetim” “üst kurullar”da kalırken, hükümet ve TBMM’nin bilgilendirilmesiyle yetinme benimsenmiştir. Hükümet’in, IMF “talebi” olarak Derviş’in bağımsızlaştırdığı Merkez Bankası’na ilişkin “hak” iddiaları yine Program’da sonucuna ulaştırılmıştır: “Merkez Bankası’nın bağımsızlığı korunacaktır.”
“Temel” eksikliklerini düzeltmek bir yana, AKP’nin, IMF ve Programı’nın noktasına bile dokunamayacağı, bir hafta içinde görülmüştür.
“Üst kurullar” bir yana bırakılsa bile, IMF Programı’nın “temel eksiklik”i olarak sayılan üç başlıca konuda, “reel sektör”, “sosyal politikalar” ve “tarım” konusunda henüz bir “düzeltme” ya da düzeltme girişimi görülmediği gibi Başbakan’ın 20 Ocak tarihli açıklamaları, IMF ve DB’ne bağlılık andı içeriklidir. IMF ile yeni Stand-by anlaşması için tam uyum görüntüsü egemendir. Kaynakları örneğin “reel sektör”e değil ama borç faizlerine yönlendirmek anlamına gelen yüksek faiz dışı fazla, makro ekonomik dengenin temel ölçütü olarak benimsenmiştir. Bu fazlanın hedeflenmesi, aynı zamanda, sosyal politikaların reddi anlamındadır.
AKP itirazcılığı, şimdilik bir noktada ısrarlı durmaktadır. “Duble yol” başta olmak üzere ihalelerde AKP özellikle yakın dayanağı ya da çevresi durumundaki sermayedarları, ama genellikle yerli sermayedarları gözeten bir tutumu sürdürmekte ve “devlet ihale yasası”na bu yönüyle yaklaşmaktadır. Erdoğan “ihaleleri 60-70 firmaya yedirmem” mevziinde durmakta ve henüz kesin bir sonuca varmamış olsa bile, bu noktada geçici bir “taviz” koparacak gibi gözükmektedir.
AKP itirazcılığının ikinci yönüne gelince, bu, AKP ile emekçiler arasındaki ilişkiye ilişkindir.
Öncelikle, IMF’ci neoliberal iktisatçılarla ve genel olarak göbeğinden bağlı köşe yazarlarının “hani kaynak” haykırışlarıyla ortaya dökülmelerine neden olan emekli maaşlarına yapılan zamma değinilmelidir. “Yoksulların gözetilmesi” ya da “sosyal politikalar”ın bir örneği bu olmalıdır. Anlaşılan AKP böyle gösterilerle aldatıcılığını sürdürmek eğilimindedir. Bu zam iyidir ama, IMF Programı’nın “temel çatısı”nın bozulmaması düstur edinildiği için, hemen ardından otomatiğe bağlanan petrol zamlarıyla birlikte, ÖTV yoluyla sigara ve içkiye yüksek oranlı zamlar gelmiştir. Zammın öncesinde ise, memurlara enflasyonun çok altında kalan yüzde 5’lik zam ve zorunlu tasarruf nemalarının ödenmesinden kaçınılarak “yaratılan ek kaynaklar” vardır. Değineceğiz. Sonuçta “temel çatı”nın bozulmaması için, başlıca yüzde 6,5’luk faiz dışı fazlanın gerçekleştirilmesi için önlemler alınmıştır. Bu “ek kaynaklar”, başka bir yerden değil, ama yoksulların sırtından sağlanmıştır. “Sosyal politikalar” yönüyle de IMF Programı’ndan sapma olmadığı gibi, temel tutum, zaten “üzerinde geniş bir mutabakat olan” konulardaki, kısacası IMF Programı’ndaki kararlılıktır. Evet, AKP, ekonomi programında “basiretli ve kararlı” durmaktadır. Bir sorun vardır: Kararlılık, IMF ve Programı lehinedir!
Programı’nın maddelerini ele alırken AKP’nin “yoksullukla mücadele” ya da “sosyal boyut”tan, tarımın göz önünde bulundurulmasından ne anladığını göreceğiz. Ancak burada, itirazcılığının ikinci yönünü doğrudan halkın aldatılmasının oluşturduğu söylenmelidir. IMF Programı’nın “temel çatısının bozulmaması” şartına bağlanan IMF itirazcılığı, bu “temel çatı” dolaysız olarak geniş emekçi yığınların, halkın çıkarlarını hedef aldığından, işsizlik, yoksulluk, sefalet, açlık üretmesi yanında, ücretlerin düşürülmesi, çalışma koşullarının kuralsızlaştırılması, tarımda küçük üretici köylülüğün ve esnafların desteklenmesine son verilmesi, memurların sözleşmeli personel haline getirilmesi, gelirlerinin enflasyona ezdirilmesi gibi hak gaspları üzerine kurulu olduğundan, tam bir aldatmacadır. Laf olarak “itiraz”da bulunmanın, “sosyal boyut” ya da “işsizlik ve yoksullukla mücadeleden söz etmenin beklenticiliği diri tutacağı gözetilerek, oynanan oyun kategorisindendir.
Artık AKP itirazcılığının bu ikincisiyle bağlantılı üçüncü yönüne gelebiliriz. Aslına bakıldığında AKP itirazcılığı, itiraz yöneltmekle ilgisizdir. Özünde, AKP IMF Programı’nı savunmaktadır. Bu, yalnızca “temel çatısı”nı benimseme açıklaması nedeniyle söylenmiyor. AKP, seçim öncesinden beri savunduğu “ne yapacaksak, IMF istedi diye değil kendimiz istediğimiz için yapacağız” aldatmacasıyla, aynı şeyi, “IMF istediğinde” farklı “kendimiz istediğimizde” farklı olarak sunmaya yönelerek, aslında IMF Programı’nı AKP Programı haline dönüştürmüştür. “Temel çatısı”nı savunması, bu noktada anlam kazanmakta, AKP gerçekte, eğer mümkün olabilirse yerli sermayenin birkaç isteğinin elde edilmesinin ötesinde, zerrece farkı olmadan, IMF Programı’nı savunmuş ve 58. Hükümet Programı olarak da, bu programı getirip önümüze koymuştur. Şimdi maddeler halinde programı bu yönüyle ele alalım.

KAMUNUN YENİDEN YAPILANDIRILMASI YA DA “DEVLETİN KÜÇÜLTÜLMESİ”
Program, kamusal üretim ve hizmetlerin kamu kaynaklarını tükettiği fikri üzerine kuruludur. Bu, on yıllardır yalnızca Türkiye’de değil ama tüm dünyada neoliberal iktisatçılar tarafından propagandası yapılan ve a priori doğru kabul edilen bir “saptama” durumundadır. “KİT’ler ülke ekonomisinin sırtındaki kamburdur”, “SSK devleti batırmıştır”, “hantal devlet, masraf kapısıdır”, “devlet, arpalık haline getirilmiştir”, “bir kişinin yapacağı işi on kişi yapmaktadır” türünden yıllardır kulaklara üflenen, bazılarında gerçek payı da olan propaganda malzemeleri, 58. Hükümet yetkilileri tarafından da sık sık tekrarlanmaktadır. Program da “ekonomik rasyonelliğini yitirerek kamuya yük haline gelen KİT’ler”den söz etmektedir kuşkusuz.

Borç Sarmalı ve Faiz Dışı Fazla
Türkiye’nin bir borç çıkmazı vardır. Program, buna kökten bir çözüm bulma yerine, “borç stokunun sürdürülebilir bir yapıya gelişmesine imkan verecek düzeye çekilmesi”ni çözüm ilan etmiş ve “bu kapsamda, faiz dışı fazla hedefi içinde kalmak şartıyla, verimsiz harcamalar kısılarak üretken harcamaların artırılması veya ekonomik aktiviteyi canlandıracak vergi indirimlerine gidilmesi” gibi “önlemler” peşine düşmüştür. Üretken harcamaların artırılması, “kaf dağının ardında”dır, zaten göreceğiz, Program da bunu ileriye ertelemektedir. Ama bununla birlikte vergi indirimleri, her ikisi de “reel ekonomi”yi hareketlendirecek sermayeyi teşvik önlemleridir ve koşulludurlar: “faiz dışı fazla hedefi içinde kalmak şartıyla”. “Verimsiz harcamalar” kategorisi ise; 3 Aylık Geçici Bütçe, “kaynakların stratejik hizmet önceliklerine göre tahsisi”ni öngören “kamu harcamaları reformu” hedefi ve en son “zorunlu emeklilik” istisnalarını sıralayarak bu “önceliklere” –askerler, emniyet, istihbarat gibi “güvenlik” elamanları, savcı ve hakimler, YÖK’e bağlı olanlar– açıklık getiren hükümet sözcüsünün açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla, hemen tüm devlet yatırımları ve hizmetlerini kapsamaktadır. Tüm kamu yatırım ve hizmetleri kısılması düşünülen “verimsiz harcamalar”dandır.
Program, hem iç hem de dış borçlara, faiz ödemeleriyle birlikte borçların “yönetilmesi”ne ve kuşkusuz alacaklılarına sadakat belgesi niteliğindedir. Beceriyle bu borçları halkın sırtından çıkarma yönelimindedir. Borçların ödenmemesi, ertelenmesi gibi önlemler bir yana, “maliye politikasının temel önceliği”ni, “mali disiplini sağlayarak, borç stokunu sürdürülebilir seviyeye indirmek ve makro ekonomik istikrarı koruyacak faiz dışı fazlalığı vermek” olarak ilan etmiştir.
“Faiz dışı fazla”nın anlamı açıktır. Bütçenin gelir-gider dengesini oluşturan kalemler içinde, faiz ödemelerine ayrılmış fon ya da kaynaklar dışında kalan kamu harcamalarının kısılarak bir fazla yaratılması ve bunun da “borç stokunu sürdürülebilir seviyeye indirmek” için kullanılmasına bu ad verilmektedir. Faiz dışı fazlanın hedeflenmesi ve üstelik bunun “makro ekonomik istikrarı koruma”nın temel önceliği olarak belirlenmesi, devletin vatandaşları karşısında vazgeçilmez görevi olan –Anayasal olarak da vazgeçilmezliği hala geçerliliğini koruyan– kamusal mal ve hizmetleri sunmaktan vazgeçmesi anlamına gelmektedir. Vergilerin tamamını götüren ve yarısından çoğu borç faizi ödemelerine ayrılan bütçenin IMF tarafından dayatılan yüzde 6,5’unu kamu harcamalarını kısıp artırarak yaratılan “fazla”nın borç ödemelerinin desteklenmesine tahsis edilmesi, AKP Programı’nın “sosyal boyutu”na dair önemli bir belirtidir! Önceki Hükümet’in ya da Derviş eliyle gündeme getirilen IMF’nin “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”nın, faiz dışı fazlanın temel öncelik ilan edilerek sürdürülmesi; AKP Programı’nın kurgusuna olduğu kadar ekonomik yaşama ilişkin tüm sorunlara yaklaşımına damgasını vurmaktadır.
Faiz dışı fazla hedefinin tutturulması, savaş önlemleri yanı sıra, AKP ve Hükümeti’nin son haftalarda, başlıca uğraş konusu olmuştur. Seçim dolayısıyla gevşeyen devlet harcamaları musluğunun kısılması ve Program’da öngörülen yeni kaynakların yaratılması çabaları, AKP’nin yoğunlaştığı asıl sorun durumundadır. Program, “Kamu borç stoku kabul edilebilir ve sürdürülebilir seviyelere indirilecektir. Bunu sağlamak için; faiz dışı dengede fazla verilmeye devam edilecek, özelleştirme hızlandırılacak, ilave gelir kaynakları bulunacak...” demektedir.
Gerisi palavradır; ülkenin ve kuşkusuz halkının borç sarmalından kurtarılmasını aklının ucundan geçirmeyen AKP, borç ödemelerinin garanti altına alınması üzerine kurduğu Programı’nı, bunun gereklerini yerine getirmeyi öngörerek kaleme almıştır. Borç sarmalı ise, emperyalistlerin, uluslararası mali sermayenin, IMF’yi muhasebeci olarak kullanıp başına bekçi diktiği Türkiye’nin yağmalanmasının başlıca yolu durumundadır. Halkın sağlık, eğitim gibi yaşamsal tüm ihtiyaçları, faiz dışı fazlanın oluşturulmasına kurban edilerek; kuşkusuz emekçilerin, halkın yarattığı değerler başta olmak üzere, ülke kaynakları, dayatılan borç sarmalı dolayısıyla uluslararası tekellere aktarılmaktadır. IMF’nin girdiği ülkelerdeki başlıca görevi budur ve AKP Programı, bunu garanti etmektedir. IMF’ye ve Programı’na “eleştiri” yöneltmek laf olarak güzeldir, ama faiz dışı fazla ve borç sarmalının devamı garanti edilerek “güzellik”in ardına aldatma ve IMF’cilik gizlenmeye çalışılmıştır.
AKP Programı, borç sarmalının ve dayanağı faiz dışı fazlanın yeniden üretilmesi programı olarak, ulusal bağımlılığın pekiştirilmesi programıdır.
“İlave gelir kaynakları bulunması”na gelince.. Bunlar bilinen, çok tartışılmış ve “üzerinde geniş bir mutabakat olan” kaynaklardır!

Kamu Harcamalarında Kısıntılar..
AKP Programı, “Faiz dışı fazlanın... bileşimi, ekonomik verimlilik, büyüme ve sosyal politikalar dikkate alınarak şekillendirilecektir. Bu kapsamda,.. verimsiz harcamalar kısılarak...” demektedir.
Önceki hükümet döneminde, kamunun Karayolları, Köy Hizmetleri, MTA gibi üretim ve hizmet birimleri “gereksiz masraf kapısı” sayılarak kapatılmıştır. Bu hükümet döneminde bunlara Diyarbakır’da TMO’nin kapatılması eklenmiştir. “Verimsiz harcamaların kısılması”nın bir yöntemi, üretimin sürdürülebilmesini ve halkın olağan yaşamının devamını sağlayan koşullardan olan kamusal üretim ve hizmetlerden vazgeçilmesidir. Köy yolları ve su şebekesinin yapımı ve bakımı, hatta anayolların kışın açık tutulması, maden arama, tüm bunlar karşılığı olmayan ve tasarruf konusu yapılması gereken masraf olarak görülmektedir. Program ayrıntılandırmamakta, ama hem “tasarruf” zorunluluğunun hem de “verimsiz harcamaların kısılması”nın altını çizerek, örneğin köylerdeki üretimi ve halkın yaşam koşullarını hiçe saydığını ortaya koymaktadır. “Tarım”ı ihmal ettiği için sözde IMF Programı eleştirilmektedir ama, kastedilen, büyük çiftliklerdeki makineli tarım olmalıdır!
Eğitim ve sağlığa yapılan harcamaların da “verimsiz” sayılıp kısılmasının öngörüldüğü, zaten özele devredilerek ve giderler velilere, genel olarak halka yıkılarak kısıldığı bilinmektedir. Bütçeden bu alanlara ayrılan pay sürekli azalmaktadır.
Program’a göre, “etkin, verimsiz ve şeffaf olmayan kamu harcama sistemimizin iyileştirilmesi için yapılacak kamu harcama reformu” başlıca “makro ekonomik istikrarın sağlanması”nı ve “kaynakların stratejik hizmet önceliklerine göre tahsisi”ni hedeflemektedir. AKP uygulamalarının şeffaflığı hiçe sayışını biliyoruz. “Etkin ve verimli olmayan” kamu harcamaları sisteminin düzenlenmesi, makro ekonomik istikrarın temel kaldıracı ya da önceliği sayılan faiz dışı fazlanın garanti altına alınması hedefiyle gerçekleştirilecek ve ancak “güvenlik” harcamalarına kaynak ayrılacaktır. Zaten faiz dışı fazlanın yüzde 6,5 gibi bir büyüklükte gerçekleştirilmesinde ve borç ödemelerinin sürdürülmesinde, özetle IMF ve emperyalizme kölelikte kararlılık programı olan AKP Programı’nın, geri kalan kamu harcamaları için kaynak oluşturması değil ama bu harcamaları kısarak ya da kaldırarak “ilave gelir kaynakları”na dönüştürmesi olanaklıdır. AKP’nin bir “ilave gelir kaynağı”, kapatılarak ya da kısılarak “tasarruf edilecek” kamu üretim ve hizmetleridir. Köye hizmet götürmekten tasarruf edilebilir mi? Halkın sağlığından tasarruf eden, köye hizmetten neden tasarruf etmesin!
AKP Programı, “eğitim ve sağlıkla ilgili temel hizmetleri yürütmek, temel altyapı hizmetlerini yapmak ve yaptırmak” görevlerine de sözde yer verdiği “devletin rolü”nü tanımlarken nelerden “tasarruf” edeceğini açıklamaktadır:
“Devletin rolü;
· Adaleti tesis etmek,
· İç ve dış güvenliği sağlamak,
· Makro düzeyde, esnek ve katılımcı özelliklere sahip stratejiler geliştirmek,
· Makro ekonomik dengeleri ve istikrarı sağlamak,
· Gelir dağılımı başta olmak üzere sosyal ve bölgesel dengesizlikleri gidermeye yönelik tedbirleri almak,
· Koyduğu standartlara göre denetim yapmakla sınırlı kalacaktır.”
“Gelir dağılımının giderilmesi”ne ilişkin rolünün nasıl ele alındığına da değineceğiz. Ancak ekonomiyi, IMF ve DB ile tam bir uyum halinde bütünüyle “serbest piyasa” kurallarının işleyişine terk etme peşinde olan AKP’nin, devletin küçültülmesini son sınırına kadar vardırma niyet ve kararlılığını program edindiği görülmektedir. AKP’ye göre, devlet, güvenlik, adalet, strateji geliştirme, makro dengeleri sağlama ve standart denetimi dışında bir işle uğraşmayacak küçüklüğe ulaştırılmalıdır. AKP kamunun tüm halk yararına iktisadi etkinlikten, tamamını “verimsiz harcama” sayarak, elini çekmesi yanlısıdır, IMF’den çok IMF’ci, sonuna kadar neoliberaldir. Burada “IMF istedi diye değil biz istedik diye” tekerlemesi anlam kazanmaktadır.
AKP’nin bu yaklaşımıyla, kamu harcamaları, verimli-verimsiz ayrımının da ötesinde, güvenlik-adalet dışında, kategorik olarak reddedilmektedir. Devlet, silahlı ve onaylayıcı kurumlarının yanında bir idari bürokrasiden ibaret kılınmak istenmektedir. Devletle küreselleşme ve piyasa arasında kurduğu ilişki buna işaret etmektedir:
“Küreselleşme ve bilgi toplumuna dönük gelişmeler, geleneksel devlet ve yönetim yaklaşımlarını büyük ölçüde geçersiz hale getirmiştir.
Hükümetimiz, bu yeni süreçte devletin, ekonomiye doğrudan müdahale ve üretim yapması yerine, politika oluşturma, altyapı ve kaynak yaratma, standart koyma ve denetim yapmasından yanadır.
Devletin ekonomideki temel rolü, piyasalarda serbest rekabet koşullarını sağlamak ve teşebbüs gücünün önündeki engelleri kaldırmaktır.”
Artık küreselleşme koşullarında ekonomiye müdahale eden devlet yerine serbest piyasanın işleyişine bekçilik eden devlete ihtiyaç var! Devletin rolü; piyasaları gözetmek ve serbest rekabet koşullarını sağlamak, her şey teşebbüs gücünün engelsiz kılınmasına bağlı! Emekçilerle teşebbüs gücü olan müteşebbisler, burjuvazi arasında net taraf olan, emeğiyle geçinenlere, işçilere, memurlara, tüm yoksullara piyasanın zalim dişlileri arasında öğütülmekten başka seçenek bırakmayan, devletin bugüne kadar kendilerine sağlayageldiği hizmetleri verimsizliğini ileri sürerek kaldırmayı öngören parti ve hükümeti, bir de kalkmış tüm kesimlere eşit mesafede durmaktan, tümüyle diyalogdan söz açıyor!
Net. Devlet tüm kamusal üretim ve hizmetlerden çekilecek. Tarım da, köy hizmetleri de, sağlık ve eğitim de, enerji üretim ve dağıtımı da, devletin kâr kaygısı gütmeden toplumsal bir yaşam için, sübvanse ederek sunmak durumunda olduğu hizmetlerin tümü piyasaya, serbest rekabet halinde, birbirini, halkın sırtından en yüksek kârı kendisi elde etmek üzere boğazlayan “müteşebbisler”e bırakılacak. Program, başka yerlerde “eğitim ve sağlık hizmeti sunma”, “gelir dağılımı dengesizliğini gidermek üzere tedbirler alma” gibi görevlerinden söz etse de, bunların sadece laf olduğunu itiraf ederek devletin ekonomideki temel rolünü belirliyor: “piyasalarda serbest rekabet koşullarını sağlamak ve teşebbüs gücünün önündeki engelleri kaldırmak”! Güvenlik, adalet, stratejistler, makro denge kurucuları, devleti devlet kılan ve vazgeçilmez olanlar, devlet, piyasanın işleyişini garanti etmek içindir!
Devletin tüm ekonomik etkinliğinden çekileceği böylelikle açıklanmıştır. Çünkü tümü “verimsiz”dir! Verimliliğin piyasada ölçüldüğü, dolayısıyla kâr ölçütüne bağlandığı koşullarda, kapitalizmde, Program, bu yönüyle pek de “aşırı” sayılmaz!
İki sorun vardır. Sağlık hizmetlerini örneğin verimliliği, yani kârlılığı ile ölçebilir misiniz? Ya da eğitimi? Ya da köye hizmet verilmemeli ve köyler, yakılıp yıkılan Güneydoğu’daki benzerleri gibi harabeye mi döndürülmelidir? TMO, verimliliği yani kârlılığı nedeniyle mi yoksa örneğin beslenmenin ve köylünün belirli bir gelir düzeyine sahip kılınmasının vazgeçilmez toplumsal ihtiyaçlar olması nedeniyle mi ele alınmalıdır? Yolların bakımı gereksiz midir, gerekliyse, bu hizmet, desteklenen Karayolları tarafından karşılanmamalı piyasanın dişlileri arasında bundan en yüksek kârı amaçlayan müteşebbislere mi bırakılmalıdır?
Birincisi, devletin vazgeçemeyeceği hizmetleri olduğu, bunların kârlılıklarıyla ölçülemeyecekleri açık olmalıdır. İkincisi, kamusal hizmetlerde verimlilik gözetildiğinde, en yüksek kârın amaçlanacağı, ama bu yüksek kârlılığın yine devlet tarafından, halkın sırtından toplanan vergilerle finanse edilmek durumunda kalınacağı bellidir. Adı üstünde kamusal olan hizmetlerde verimliliğin ölçüsü kârlılık değil ama halkın insani ve yaşamsal ihtiyaçlarının en uygun koşullarda ama en yüksek düzeyde karşılanması olabilir. Ama halkla ilişkisi aldatıcılıkla sınırlı olan AKP, bu ihtiyaçların karşılanmasını piyasaya, kâr hırsına sınır tanımadığını, devleti  iktisat alanından bütünüyle çekerek ortaya koymaktadır.
Üstelik AKP, halkın ihtiyaçlarının karşılanmasını sadece yerli sermayeye açmakla da kalmamakta, emekçileri, azgın uluslararası rekabetin pençesine atmakta; bunu “büyümenin temel kaynakları”ndan saymaktadır:
“Büyümeyi sağlayacağımız temel kaynaklar; verimlilik artışı, atıl üretim faktörlerinin harekete geçirilmesi, uluslararası ölçekte rekabet edebilir mal ve hizmet üretimi ile doğrudan yabancı sermaye girişi olacaktır.”
Büyümenin temel kaynağı olarak “uluslararası ölçekte rekabet edebilir mal ve hizmet üretimi”, DB’nın GATTS kararları çerçevesinde tüm hizmet alanlarının yabancı sermayeye açılması kapsamındadır. Somut bir uygulaması Antalya’da bir Fransız firmasına verilen şehir suyu dağıtımının, hala eski uygulamanın sürdüğü çevreye göre suyun tonunun on misli pahalılaşmasına  götürmesi olan bu Program yaklaşımı, görülmektedir ki, IMF ve Programı’na başlıca “itiraz” noktalarından olan “sosyal boyut” titizliğinin de hakkını vermektedir!
Nasıl olacaksa, büyümenin temel kaynaklarından olacak “uluslararası ölçekte rekabet edebilir mal ve hizmet üretimi”; iki temel programatik ya da makro yaklaşımı daha gerektir ki, ikisi de programın baş köşelerine kuruludur. Biri, yine büyümenin “temel kaynakları”ndan sayılan “doğrudan yabancı sermaye girişi”ni özellikle öngören özelleştirme, diğeri kamu emekçilerinin sömürüsünün yoğunlaştırılmasıdır.

Özelleştirme Programı
AKP’nin ekonomide “yapısal reform programı”nın ilk dört ayağı, bütünüyle tartıştığımız AKP yaklaşımını ortaya koymaktadır:
“Hükümetimizin ekonomide gerçekleştireceği yapısal reform programı;
· Kamunun yeniden yapılanması,
· Kamu harcamalarında disiplin, tasarruf ve şeffaflığın sağlanması,
· Özelleştirmenin hızlandırılması,
· Yerli ve yabancı yatırımlar için ortamın iyileştirilmesi,
· Mali sektör ve sosyal güvenlik sisteminin ıslahı,
· Tarımda yeniden yapılanma ve verimliliğin artırılması
gibi alanları kapsayacaktır.”
“Kamunun yeniden yapılandırılması”na kamunun tasfiyesi yönüyle değindik ki, bu, doğal olarak bazı tümden vazgeçilen hizmetler dışında kalanların özele devredilmesi, özelleştirilmesi anlamına gelmektedir. Kamu emekçilerinin durumu açısından öngörülenlere geleceğiz. “Kamu harcamalarında disiplin, tasarruf ve şeffaflık”a, yine hizmetleriyle birlikte kamunun tasfiyesi açısından değindik. “Sosyal güvenlik sisteminin ıslahı” yine bir tasfiye ve özelleştirme yaklaşımına bağlanmıştır. Tarıma da öyle. Ele alacağımız “özelleştirmenin hızlandırılması” ve “yerli ve yabancı yatırımları için ortamın iyileştirilmesi” ile birlikte, “yapısal reform programı” ve toplam olarak AKP Programı’nın; ülke ekonomisinin kapitalist dünya ekonomisine tamamen entegrasyonu ile birlikte, bir kamunun tasfiyesi ve liberalizasyon programı olduğu söylenebilir ki, IMF ve Programı’nın temel içeriği budur. AKP’nin IMF’ye “itirazları”, tuluattan ibarettir.
Gerçekten AKP Hükümeti, gelmiş geçmiş en kapsamlı ve hızlı özelleştirmeci hükümet olacağa benzemektedir. 2003 özelleştirme takvimini övünerek açıklayan sözcü ve Başbakan Yardımcısı Şener ve ardından grup toplantısında Erdoğan 17 yılda yapılmış 8 milyar dolarlık özelleştirmenin en az yarısını bu yıl içinde gerçekleştireceklerini ilan etmişlerdir.
Açıklanan takvim; Turban, TZDAŞ, TDÇİ gibi bazı kuruluşların tümden kapatılarak tasfiyesini de kapsamakta, çok sayıda varlık ve işletmesiyle birlikte 34 kuruluşun özelleştirilmesini öngörmektedir. Bunlara kamu bankaları, belediye ve kamu vakıflarının varlık ve şirketleri dahil değildir, onların da özelleştirilmesi gündeme alınmıştır. Özelleştirme takvimine alınan kuruluşlar arasında ülkenin en büyük petro-kimya tesislerine sahip işletmelerinden PETKİM, SEKA’nın çok sayıda işletmesi, TEKEL, TDİ’ne bağlı limanlar, Sümerbank (Sümer Holding) işletmeleri, THY, AKP’nin tarıma verdiği “önem”den olsa gerek, çok sayıda gübre sanayi işletmesi ve TZDK işletmeleri, eski Etibank’a bağlı maden ve metalürji işletmeleri, şeker fabrikaları, enerji üretim ve dağıtım tesisleri, Halk Bankası ve Milli Piyango bile vardır.
Özelleştirme, kuşkusuz AKP Programı doğrultusunda bu hıza kavuşmuştur!
Gördüğümüz gibi “piyasanın üstünlüğü” fikri üzerine kurulu olan AKP Programı, piyasa ve “serbest rekabet”in gerekleri ile çeliştiği ve üstelik kamuya “yük” oluşturduğu için özelleştirmenin kaçınılmaz hale geldiğini saptamakta, gereğinin yapılmasını öngörmektedir, hızlı özelleştirme.
“Kamu İktisadi Teşebbüslerinin (KİT) bir çoğu faaliyette bulundukları sektörlerde tekel veya belirleyici konumdadır. Kamu mülkiyetinin avantajlarını kullanarak riski olmayan bir ortamda çalışmaları, piyasa mekanizmasının işleyişini bozmaktadır. Siyasi müdahaleler sonucu ekonomik rasyonelliğini yitirerek kamuya yük haline gelen KİT’lerin özelleştirilmesi kaçınılmaz hale gelmiştir.
“Özelleştirmenin temel amacı, ekonomide serbest piyasanın daha iyi işlemesi için gerekli koşulların oluşumunu sağlamak, etkinlik ve verimliliği artırmaktır. Piyasa ekonomisinde kamunun iktisadi rolü, piyasa mekanizmasının iyi çalışması için gerekli düzenleyici ve denetleyici mekanizmaları oluşturmaktır.”
Siyasi müdahalelerle KİT’lerin “arpalıklar”a dönüştürüldüğü ve bir “rasyonellik” sorununun ortaya çıktığı doğrudur. Ama “milli eğitimi düzeltmek için okulları kapatmak” türünden tüm KİT’leri elden çıkarma çözümü, ancak piyasacı ve emekçileri, tüm yaşamsal ihtiyaçlarının desteklenmesinden yoksun bırakarak piyasanın dişlileri arasına atmanın yanında ulusal ekonomiyi temel dayanaklarından yoksun bırakıp yerli ve özellikle yabancı tekelci sermayeye peşkeş çekici kafaların ürünü olabilir.
Ve gören de sanacaktır ki, AKP tekellere karşıdır ve piyasa söylemi gerçekten serbest rekabeti öngörmektedir. Öyle olmadığı kuşkusuzdur. Halkın birikimleriyle kurulmuş örneğin TEKEL’i Sabancı-Philippe Morris lehine elden çıkarmak, ne kadar serbest rekabeti savunmak ya da piyasa mekanizmasının iyi çalışması için gerekli düzenleme” yapmaktır? PM mi tekelci değildir Sabancı mı? Devir, devlet tekelinden özel tekele yapılmaktadır. Palavraya gerek yoktur! Ama olan, kazanılmış haklarıyla birlikte tekel işçi ve memurlarıyla 2,5 milyonluk bir kitle olan tütün üreticilerine ve bütün bir sigara-içki piyasası yabancı tekellere açılarak birikimleriyle yabancı kasaları doldurmak zorunda bırakılan tüketici halka ve yaklaşık 3 katrilyonluk bir kaynaktan yoksunlaşan ulusal ekonomiye olmaktadır. “İlave kaynak yaratılacak”tır ya! Bırakalım yenisinin yaratılmasını eldekileri har vurup harman savurmaktadırlar.
Üstelik KİT’ler, örneğin elektrik üretimi ve dağıtımı yapan TEAŞ ve TEDAŞ nasıl piyasa mekanizmasının işleyişini bozmaktadır? Eskiden TEK nasıl bozmaktaydı? Özelleştirme adımları atıldıkça ürün ve hizmetlerinin fiyatları arttığında mı bu “mekanizma” sağlamlaşmış oluyor? Eskiden ucuz elektrik üretilmesi ve dağıtımı piyasacı kafaları bozabilirdi, ama elektrik üretim ve dağıtımı kamunun elinden örneğin Uzan ya da Çukurova gruplarının tekeline geçtiğinde ve fiyatlar piyasada belirlenmeye geçildiğinde, önünde övgülerle diz çökülen piyasa, tekellerin egemenliğindeki piyasadır, buradaki “rekabet” de serbest değildir, fiyatlar dikte edilip dayatılır.
EMO Adana Şube Başkanı’nın açıklamasına göre, Türkiye’de elektriğin kilovat saat fiyatı gelişmiş ülkelerin 2 katı yüksektir ve ülkemizde dünyanın en pahalı elektriği satılmaktadır. (Bkz. Evrensel, 13 Ocak, sf. 6) Elektrik üretiminin devredildiği özel tekellerle yapılan piyasa ve serbest rekabet kurallarına pek uygun (!) anlaşmayla tekellere tanınan haklar sonucu hem kamu kaynakları peşkeş çekilmekte hem de halka pahalı elektrik kullanımı dayatılmaktadır. 2002’de 129 milyar kws elektrik üretiminin 52 milyar kws’lik bölümünü özel tekeller karşılamış ve bu elektriği devlete 3 milyar 120 milyon dolara satmıştır. Oysa aynı miktar elektriğin devlet tarafından üretilmesi durumunda maliyeti 1.2 milyar dolar olacaktı. Yaklaşık 2 milyar dolarlık kaynağın (kuşkusuz vergilerle halktan toplanan kaynağın) tekellere peşkeş çekildiği ve aradaki bu farkın doğrudan tüketiciye yüksek fiyat olarak yansıtıldığı açıktır. Bu, piyasadır! Yüceltilen ve AKP Programı’nın her şeyi çerçevesine sıkıştırmayı amaçladığı aynı piyasa mekanizmasının 2003’deki işleyişi, elektrik tüketicileri için tam bir felaketi haber vermektedir: Bu yıl üretilecek 139 milyar kws elektriğin yüzde 60’ını oluşturan 79 milyar kws’lik bölümü özel tekellerce sağlanacaktır. Devletin elektrik için ödeyeceği rakam, 4 milyar 700 milyon dolardır. Anlamı açıktır: bu yıl elektrik fiyatları aşırı yükselecektir, fiyatların en az 4-5 kat artırılmaması durumunda sübvanse edilmesi gerekecektir ki, bunun için ne kaynak vardır ne de piyasaya böyle bir müdahaleye piyasacı AKP Programı ve yaklaşımında bir yer. Program’da tam tersini okuyoruz: “Enerji piyasasının rekabete açılması hızlandırılacaktır.(..) elektrik enerjisi üretim ve dağıtım tesislerinin özelleştirilmesi hızlandırılacaktır.” Program bir de kalkmış, “elektrik enerjisi satış fiyatının ucuzlatılması ve özellikle sanayi sektörüne ucuz enerji temin etmek üzere satış fiyatlarının içindeki fon ve payların düşürülmesine yönelik çalışmalar sürdürülecektir.” demektedir! Ucuzluk ancak elektrik üretiminin kamu eliyle yapılmasına bağlıdır. Elektrik üretimini piyasa üzerinden tekellere aktararak pahalı elektriği dayatanların “ucuzluk” lafları tam bir aldatmacadır.
Diğer alanları tek tek ele almak gerekmiyor. Petrolden gübreye, limanlardan şekere, madenlerden demiryollarına tüm KİT’leri özelleştireceğini açıklayan AKP; özelleştirmeleri, üstelik “kaynak yaratmak” adına savunmaktadır! Şimdiye kadar yapılan özelleştirmelerden ülke kaynakları sadece talan edilmişken, kendi başına KİT satışlarından elde edilen gelirler satış masraflarını karşılamazken, bu savunma da, aldatıcılıktan başka bir şey değildir.
Değinilmesi gereken son şey, “büyümeyi sağlayacağımız temel kaynaklar” arasında “doğrudan yabancı sermaye girişi”nin sayılmış olması ve yabancı sermaye ile özelleştirme bağlantısıdır. AKP Programı’nda, özelleştirme zaten kendi başına “kaynak” sağlayıcı olarak sayılmaktadır. Ayrıca, yerli sermayeden çok yabancılara devir öngörüldüğü ve zaten tatlı kâr olanaklarına başta yabancı sermaye göz diktiği için özelleştirme yoluyla ülkeye girişi de gerçekleşeceği için, aynı nedenle iki kez kaynak yaratılmış olacaktır! Ne mutlu bize! Ama yabancı sermaye girişi ile büyümenin sağlanacağı iddiası tamamen palavradır. Birincisi, yabancı sermaye, doğrudan yatırımlar olarak değil ama “sıcak para hareketleri” de denen mali sermaye girişi, borç, kredi vb. olarak girmekte ve rakamlara göre örneğin 2001’de girdiğinin 50 katını götürmektedir. Ve ikincisi, doğrudan yatırımlar biçiminde girişi de, yoğun sömürünün kâr olarak karşılığını kısa vadede ve sağlanmış transfer kolaylıklarına dayanarak dışarı çıkarmak üzere olmaktadır. Yıllardır bu masal anlatılır, ancak yabancı sermayenin ülke ekonomisinin büyümesine ve ülkenin kalkınmasına bir katkısı görülmemiştir. Üstelik büyüme etkeni olduğu varsayılsa bile, bu büyümenin nimetlerinin dağılımından ülke halkı bir yarar sağlamadığı durumda, kime nedir!

Çalışma Yaşamı ve Kamunun Yeniden Yapılandırılması
“Hükümetimiz, ekonomik faaliyetlerin nihai amacının insanların yaşam kalitesinin yükseltilmesi olduğuna inanır.”
“‘İnsanı yaşat ki devlet yaşasın’ düşüncesinden hareket eden Hükümetimiz, bütün politikalarının merkezine insanı koyacaktır.”
Bunlar, Program’ın vecizeleridir! Elektrik üretim ve dağıtımı ile özelleştirme arasındaki AKP’nin daha ilerisini öngördüğü ilişki, bu vecizelerin açık aldatıcılığını ortaya koymaktadır. AKP insanlarımızın yaşam kalitesini düşürmeye girişmiştir ve bütün politikalarının merkezine insanı değil ama insanı, emeğini ve yarattığı değerleri öğüten piyasayı ve tekelleri koyduğu kesindir. Bu, kamu işçileri ve emekçileri ile ilgili amaç ve hedeflerinde de görülmektedir.
Son açıklanan özelleştirme takvimi ile bu işletmelerde kapsam içi çalışan 64 bin işçi gözden çıkarılmış olmaktadır. Kuşkusuz, sadece işçiler değil ama sendika, sigorta, toplu sözleşme düzeni, kıdem tazminatları, ikramiyeleri, fazla mesai ücretleri, bütün sosyal hakları içinde olmak üzere tüm kazanımlarının üzerine özelleştirilecek işletmelerde çizgi çekilecektir.
Kamu işçileriyle sınırlandırmadan AKP’nin işçilerle ilgili tasarlayıp uygulamaya koymaya başladıklarına bakalım.
En son IMF 1. Başkan Yardımcısı Kruger’in isteğiyle bütün işçi sınıfı açısından da emsal oluşturacak kamu işçilerinin ikramiyelerinin ödenmemesi (2002’den zaten bir ikramiye 2003’e ertelenmişti) ve 2003 zamlarının enflasyonun altında ve düşük tutulması benimsenmektedir. Kuşkusuz mücadele ve güç sorunudur. SSK ve yanı sıra Bağ-Kur harcamalarında, en başta sağlık harcamalarında denetimler sıklaştırılarak örneğin ucuz “eşdeğer” ilaç kullanımına geçilmesi, yine Kruger’in “uyulması zorunlu tavsiyeleri”ndendir. Nemalar sorunundaki Hükümet tutumu ortadadır, yargı kararına karşın ve sermaye açısından pek çok kaynak bulunurken, ödemeler, “kaynak yokluğu”ndan yapılmamaktadır.
Ancak tüm bunlar, 1475 sayılı İş Kanunu’nun 15 Mart’a kadar değiştirilmesinin oluşturduğu büyük saldırı üzerine gelmektedir. Program, “İş Kanunu gibi temel kanunlarımız çağdaş gelişmeler ve AB normları dikkate alınarak güncelleştirilecektir.” demektedir. 1475 değişikliğinin, Mart 15’de yürürlüğe girecek İş güvencesi Yasası ile birlikte uygulamaya sokulması konusunda büyük patronlar ve örgütleri bastırmakta ve hükümet de onları kırmamaktadır. Yasa’dan uzunca söz etmeyeceğiz, öngördüğü değişiklikler dergimizde yer aldı. (Bkz. Özgürlük Dünyası, s. 123, “İşçi Haklarına Saldırı”) Ancak hatırlatmak bakımından, tüm iş yaşamını kuralsızlaştırmayı, kıdem tazminatlarını, fazla mesai uygulamasını kaldırmayı, toplu işsözleşmesi düzenini yok etmeyi hedeflediği söylenmelidir. Esnek çalışma, çalışma yaşamına, bu yasayla tamamen ve hukuksal olarak da yerleştirilmek istenmektedir. Ödünç işçiden, geçici süreli çalışmaya, telafi çalışmasına tüm kazanılmış hakları yok etmeye yönelmiş bu değişiklik, kuşkusuz AB normları doğrultusundadır, ancak ne iş yeri ne iş saati ne de iş günü bırakmakta, Başbakan’ın gerçek dışı “bir kişinin işini on kişi yapıyor” biçimindeki “yakınması”yla haber verdiğini yasallaştırmaya yönelmektedir: Artık on kişinin işini bir kişi yapacaktır, yapmaya başlamıştır. AKP, IMF ve programını tartışıyor görüntüsü altında, onun temel bir amacı olan esnek çalışmanın yerleştirilmesi yoluyla sömürünün yoğunlaştırılmasını ve artı-değer, dolayısıyla kâr oranlarını yükseltme peşindedir. Bunun adını da “insanı merkezine alan politikalar izlemek” takmıştır!
1475 sayılı yasa tasarısını hazırlayan patron-hükümet-konfederasyon temsilcilerinden oluşan “bilim kurulu”nun benzeri, şimdi 2821 sayılı Sendikalar Yasası ile 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası’nda değişiklik için oluşturulmaktadır. 1475’deki değişiklikle ne 2821 ne de 2822’nin bir anlamı kalacağı için bu yasaların değiştirilmesi girişimi anlaşılmaz değildir. 1475 değişikliği sendikaya da yer bırakmamaktadır toplu iş sözleşmesine de. “Kuralsızlığın kurallaştırılması” bu değişikliklerle tamamlanmak istenmektedir.
Sonuçlar, şimdiden yaşanmaktadır: işsizlik, düşük ücretler, sosyal hakların gaspı, tüm toplu iş sözleşmelerinde bugünden 1475’deki değişikliğe ve değişikliklerin uygulanacak olmasına atıf yapılması, sözleşmelerin iş olsun diye yapılır hale gelmesi, sendikalı işçi sayısında düşüş...
Kamu emekçilerine gelince, haklarında tasarlananlar işçilerden iyi değildir.
Devletin küçültülmesiyle (verimin sağlanmasıyla!) tasfiyeye uğrayacak ya da harcamaları kısılacak işletme ve devlet dairelerinde memur kıyımı kapıdadır. Kruger personel alımını yasaklamıştır! Öğretmen ve sağlık elamanından çok savcı-hakim, polis vb. açığı nedeniyle zorunlu olan personel alımı niyet edilen 55 binden 35 bine şimdiden indirilmiştir. Program’da da, “geçici ve nitelik gerektirmeyen işler için ilave personel alımı önlenecektir” demektedir.
Ama asıl 657 sayılı yasa nedeniyle çıkarılamayanların işten çıkarılması için düzenlemeler gündemdedir. Hükümet buna “Personel Reformu” adını takmıştır.
“Ekonomik rasyonelliğini yitirerek kamuya yük haline gelen KİT’ler”de ve genel olarak hantal ve “verimsiz”  kamuda çalışan kamu emekçileri, kuşkusuz verimliliği yükseltecek ve ekonomik rasyonelliği gerçekleştirecek “kamunun yeniden yapılandırılması”ndan zarar göreceklerin başında geliyor. IMF öteden beri devletin küçültülmesinde ve temel unsurlarından biri olarak personel azaltılmasında ısrarlıdır ve dayatmaktadır. Şimdiden memurların işçi yapılması, sözleşmeli personel gibi yöntemlerle 657 sayılı yasa ve sağladığı işgüvencesi sorunu aşılmıştır; zorunlu emekliliği dayatmak üzere emeklilik yaşının indirilmesi bir başka işten çıkarma yöntemi olarak devreye sokulmaktadır. AKP’nin memurların çeşitli yollarla sokağa atılmasında kararlı olduğu görülmektedir.
Peki, ya çalışmasına “göz yumulanlar”a hangi koşullar dayatılmaktadır? Toplu sözleşme yerine toplu görüşme ve devletin bildiğini okuması düzeni yürürlüktedir. Bu çerçevede en son memurlara verilen zam net yüzde 5 olmuştur. Şimdi bunun yılın geri kalan kısmı için yüzde 7 ile tamamlanması üzerinde durulmaktadır. AKP Hükümetince toplam 12 puan, enflasyon karşısında yeterli görülmektedir.
Peki özlük hakları da dahil ne tür çalışma koşulları öngörmektedir AKP?
AKP, “Yönetim ve karar alma sürecinin her aşamasında toplam kalite anlayışını benimseyecek” ve “Kamuda yöneticiler ile çalışanlar arasında yapılacak sözleşmelerle performans yönetimi geliştirilecek, uzun vadede performansa dayalı ücret sistemine geçilecektir.”
“Personel reformu” denilen şey, işgüvencesi kaldırılarak personel sayısının azaltılmasının yanında asıl olarak “performans yönetimi” olan “toplam kalite yönetimi” ve “performansa dayalı ücret” anahtar sözcüklerinde tanımını bulmaktadır.
Esnek çalışma ile birlikte işçilerin başına sarılan bela durumundaki toplam kalite yönetiminin memurlara da uygulanması AKP ile resmileşmektedir. Bu, zaten birçok devlet dairesinde başlanan uygulamadır, ancak AKP genelleştireceğini açıklamaktadır. Kalitenin yükseltilmesi ve verimlilik adına, “kalite çemberi” denen gruplara bölünen kamu emekçileri, grup içi ve gruplar arası yüksek performansı amaçlayan ve hem işgüvencesini hem de ücreti bu performansa bağlayan rekabet içinde yarışmaya ve birbirlerine kırdırılmaya yöneltilmesine, “toplam kalite yönetimi” denmektedir. Performans, birim zamanda daha çok iş ya da hizmet üretmenin adı durumundadır ve sözde “bir kişinin işini on kişinin yapmasının” alternatifi olarak dayatılmakta, tek tek kamu emekçileri ve gruplarından sömürünün yoğunlaştırılmasıyla alınacak verimin yükseltilmesini ve birkaç kişinin işinin bir kişiye gördürülmesini amaçlamaktadır. Personel azaltılmasının başlıca yöntemlerinden biri olarak öngörülmektedir. AKP, toplu görüşmenin ve 657’nin yerini “kamuda yöneticiler ile çalışanlar arasında yapılacak sözleşmelerle” geliştirilecek “performans yönetimi”nin alacağını da açıklamıştır. AKP hedefi, 657 yerine tüm memurların sözleşmeli personel yapılması ve kamudaki “verimsizlik” sorununun da “personel yönetimi” ile aşılmasıdır! Özlük hakları mı? Hayır, piyasa! Yeterli performansı gösteremeyenlerin eleneceği kalite çemberleri, kuşkusuz piyasanın gereğidir. Başka türlü “uluslararası ölçekte rekabet edebilir mal ve hizmet üretimi” olanağı var mıdır? GATTS gereği uluslararası rekabete açılmakta olan hizmetler alanında ne merkezi ne de yerel (belediyeler vb.) birimleriyle kamunun ucuz maliyetli personel istihdam etmeden rekabet olanağı olmadığı açıktır. O halde, asker-polis gibi vazgeçilmezler dışında, en ucuz ve en az ve işgüvencesiz memur- hedef budur ve gerçekleştirilmesine girişilmiştir.
Başta işgüvencesi sorunu olmak üzere, kamu emekçilerine yönelik AKP tehdidinin bir diğeri, öngörülen “yerel yönetim reformu”nda gizlidir. AKP, “yerinden yönetim” gibi kabul edilebilir olduğunu düşündüğü ve taraftar toplayacağını umduğu yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ardına, Dünya Bankası’nın GATTS kararları doğrultusundaki hizmetlerin peşkeşini amaçlayan projesini gizlemektedir.

“Yerel Yönetim Reformu” ve Kamu Emekçileri
Özgürlük Dünyası’nın 120. sayısında “Yönetişim” üzerine makalede soruna değinilmişti: “Yerelleşme”, “Kent Konseyleri”, “Gündem 21” koduyla; demokrasisiz demokrasi ya da piyasa egemenliğinin örgütlenmesi olan yönetişimin önemli unsur ve dayanakları olarak öngörülmüşlerdir. Amacı, kentlilerin yönetime katıldıkları duygusunun yaratılmasının yanında yerel yönetimlerin, tüm hizmet alanlarıyla birlikte şirketlere ve özellikle uluslararası sermayeye açılmasıdır.
AKP, ulusal ölçekte, Ekonomik Sosyal Konsey vb. kurumlaşmalarında ifadesini bulan “yönetişim” anlayışını uygulayacağını açıklar ve bunu “sivil toplum” ve “devlet-piyasa-toplum” kaynaşmasına ilişkin yönelimleriyle ortaya koyarken, bunu, sözde “kamuoyu denetimi”ne verdiği önemle ifade etmektedir:
“Hükümetimiz, insan haklarına dayanan ve eksiksiz işleyen demokratik bir yönetimin hayata geçirilmesi için sivil toplumun güçlenmesini ve ‘yönetişim’ anlayışı içinde etkili bir kamuoyu denetimini kaçınılmaz görmektedir.”
Ee, peki! Sonra: “Devlet-piyasa-toplum birbirlerinin alternatifi değil, tamamlayıcılarıdır.” Ve Ekonomik Sosyal Konsey türü “diyalog” ve ezilenlerin ezenlere, emekçilerin sermayeye tabi kılınması demek olan “işbirliği” platform ve kurumlarına bağlamak, açıktan sermaye ve emperyalizm yanlılığını gizlemek üzere, “eşit mesafede durma” demogojisine başvurmaktadır. “Yönetişim” kavramı, tam da bunun aracı olarak kullanılmakta; devlet-şirket-sivil toplum kuruluşları ya da AKP formülasyonundaki “devlet-piyasa-toplum” üçlemesi aracılığıyla ve “toplum” ya da “sivil toplum” üzerinden kamuoyu denetimine gönderme yaparak, piyasanın egemenliğini gizlemeye yaramaktadır.
Programı ve uygulamalarıyla piyasa yüceltmesinde sınır ve rakip tanımayacağını gösteren AKP, “Hükümetimiz, tüm sivil toplum örgütlerine eşit mesafede duracak, sivil toplum örgütleri arasında diyalogu ve işbirliğini destekleyecektir.” demekte ve sendika sözcüğünü tek bir kez, sendikaların işverenler ve örgütleriyle işbirliğini, dolayısıyla emeğin sermayeye peşkeş çekilmesini öngördüğünde kullanarak şunu söylemektedir:
“Hükümetimiz, yönetime katılımı engelleyen yasal ve idari etkenleri kaldırarak, kamu yönetimine sivil toplumun daha aktif katılımını sağlayacaktır. İş dünyası, sendikalar, meslek odaları, çiftçi örgütleri ve gönüllü kuruluşların sorunlarını, hizmet alanlarındaki kamu görevlileri ile birlikte çözmelerini kolaylaştırıcı mekanizmaları geliştirecektir.” Kamu emekçilerini kamudan tasfiyeye, çalıştıkları kadarıyla da “toplam kalite yönetimi” ve “performansa dayalı ücret” üzerinden piyasaya bağlayarak köleleştirmeye girişen AKP’nin “kamu yönetimine sivil toplumun aktif katılımı”ne dair söylediklerinde olumlu bir şey olabilir miydi! Sendikaları ve emeği tüm örgütleri aracılığıyla sermayeye ve piyasaya bağlama çabası dışında hiçbir şey... Üstelik devlete biçtiği rol, piyasa mekanizmasının çalışmasının önündeki engelleri kaldırmak olan ve topluma bunda ifadesini bulan piyasa ve üstünlüğünü dayatan AKP Programı’nın “Devlet-piyasa-toplum birbirlerinin alternatifi değil, tamamlayıcılarıdır” vecizesi, devlet ve toplumun piyasanın hizmetinde birbirlerinin “tamamlayıcıları” sayıldıklarından başka anlama gelmez.
AKP, bu yönetişimci anlayışı (yönetişim kavram ve anlayışı, kuşkusuz AKP’nin değil, ilk kez DB raporlarında dile getirilen, DB ve IMF tarafından dayatılan emperyalistlerin neoliberal bir “icadı”dır), yine IMF ve DB’nin yol göstericiliğinde yerele, yerel yönetimlere uygulama peşindedir. İl genel meclislerinin “gerçek anlamda birer yerel meclise dönüştürülmesi” de içinde olmak üzere AKP “kapsamlı bir yerel yönetim reformu” gerçekleştireceğini açıklamaktadır: “Ulusal öncelikler ile yerel farklılıklar barıştırılarak kamu hizmetlerinin yerinden karşılanması temel ilke olacak, merkezi yönetim tarafından yürütülmesi zorunlu olmayan hizmetler, kaynaklarıyla birlikte yerel yönetimlere devredilecektir.”
Kamu emekçilerini en başta ilgilendiren son cümleciktir. Bu sözde “yerel yönetim reformu” kapsamında bazı merkezi yönetim hizmetleri yerel yönetimlere devredilecektir. Memur azaltışının yakıcı bir sorun olarak gündemde olduğu düşünüldüğünde, tıpkı memurların işçi kapsamına alınması ya da sözleşmeli personele dönüştürülmesi örneklerinde olduğu gibi, bu devir sırasında, yerel hizmetlere verilecek memurların tüm haklarını kaybedeceklerini tahmin etmek zor değildir. Bir sürgün uygulaması olarak da anlaşılabilecek yerele devirlerin kamu emekçilerinin başına açacağı ek sorunlar da tahmin edilebilir. Bu devirle memurlar aleyhine elde edilmek istenenler, sürgünlerin kayda bağlanması anlamındaki şu program ifadesiyle de pekiştirilmektedir: “Kuruluş içi, kuruluşlar arası ve bölgeler arası personel dağılımının yeniden düzenlenerek, vatandaşa doğrudan hizmet verilen (yerel yönetimlerde olduğu gibi- K.Y.) noktalardaki personel açığının giderilmesi...” Burada, kuşkusuz, bir kişiye birkaç kişinin işi yaptırılarak “personel açığının giderilmesi” anlamı da gizlidir!

“REEL SEKTÖR”E DESTEK
Programın, hem de IMF’ye itirazları göze alarak en çok üzerinde durduğu konuların başında reel sektörün desteklenmesi gelmektedir. Bunu, burjuvazi ya da sermaye teşvikleri olarak düzeltmek gerekecektir. Program’a sinmiş reel sektör-finans sektörü ayrımı bir soyutlama değeri taşımanın ötesinde anlamsızdır, bu sektörler, tekelci koşullarda ve tekellerin şahsında iç içe geçmiş ayrılmaz bir bütün oluşturmuşlardır. Program, “sermayeye destek” vurgusunun herkese, bu arada ima edildiği gibi sözde emeğe ve sermayeye, açıkça söylendiği gibi “tüm sivil toplum örgütlerine”, herkese “eşit mesafede duruşu”na halel getireceği düşüncesiyle, “reel sektöre destek” söylemini tercih etmektedir. Yoksa, hangi alandan aktarılacak olursa olsun, tüm destek, bir eli yatırımlarda diğer eli finans oyunlarında olan sermayeye yapılmaktadır. İşçisi ve memuruyla emeğin tüm haklarına saldırılırken, “gelir dağılımı dengesizliğinin giderilmesi” tiradları ardında bu dengesizliği daha da bozacak sermayeye desteklerin ardı arkası kesilmemektedir.
Önce “reel sektörün desteklenmesi” vurgusunun gerçek dışılığının itirafını görüp devam edelim: “Kamu borç stokunun  azalmasıyla, kamunun finans sektöründeki fonları emmesi sona erecek, finans sektöründeki kaynaklar özel sektör kuruluşlarına yönlendirilecektir. Böylece yatırım, üretim ve istihdam artışı sağlanacaktır.” Doğrudan üretimi canlandıracak yatırıma yönelik desteklerin “kamu borç stokunun azalmasıyla”, “finans sektöründeki kaynaklar özel sektör kuruluşlarına yönlendirilerek”, yani borç sarmalından çıkıldığında yapılacağı söylenerek, çözümsüzlük ilan edilmiş olmaktadır. İddialı olmak iyidir, ama izlenen ekonomik ve mali politikalar, borç sarmalının ağırlaşarak devamını öngörmektedir ve bu yaklaşımla borç stokunun ancak artışı olanaklıdır.
Yine Program, söylem ne olursa olsun, finans ağırlıklı ekonomi politikaları izleyeceğini ve “büyüme ve istihdam”a, bu politikaların başarısı sonrasında sıra geleceğini açıklamaktadır: “Enflasyonda kalıcı bir düşüşe ulaşılması ve para politikasına güvenin tesis edilmesini müteakip, para politikası uygulamasında Merkez Bankası, fiyat istikrarıyla çelişmemek kaydıyla, büyüme ve istihdamın sağlanmasını da dikkate alacaktır.” İnşallah demek gerekiyor!
Peki sermayeye ne tür destekler sunuluyor?
Vergi kolaylıkları sağlanıyor: “Halen teşvik belgesi kapsamında uygulanan (...) vergisel destek unsurları, (...) teşvik belgesiz ve otomatik olarak KOBİ’ler de dahil tüm yatırımlara uygulanır hale getirilecektir.”
Yine vergi kolaylığı: “İhracatçı firmaların rekabet gücünün artırılabilmesi için, istihdam ve haberleşme üzerindeki yüksek vergiler düşürülerek ihracatçı firmaların başta enerji olmak üzere girdi maliyetleri aşağı çekilecektir.”
Sanayie sübvansiyonlu elektrik: “Elektrik enerjisi satış fiyatının ucuzlatılması ve özellikle sanayi sektörüne ucuz enerji temin etmek üzere; elektrik üretim maliyetlerinin, kayıp-kaçak oranlarının, verimsiz kullanımların ve satış fiyatlarının içindeki fon ve payların düşürülmesine yönelik çalışmalar sürdürülecektir.”
Yine vergi kolaylığı: “vergi politikaları, reel sektörü ve sosyal politikaları dikkate alan bir anlayış içinde uygulanacaktır (...) kapsamlı bir vergi reformu yürürlüğe konulacaktır.”
Arsa tahsisi ve henüz belli olmayan özendirmelere de “Acil Plan yer veriyor: “Yatırımlarda Devlet Yardımları Çerçeve Kanunu çıkarılacak ve bu kapsamda,
· Yatırımcılara bedelsiz arsa tahsisi sağlanacaktır.
· Doğrudan Yabancı Yatırımların özendirilmesiyle ilgili düzenlemeler yapılacaktır.”
Bir de “duble yol” ve inşaat sektörünün teşviki var: “Emek-yoğun bir sektör olması ve beraberinde yüzü aşkın alt sektörleri harekete geçirmesi nedeniyle inşaat sektörünü canlandırıcı önlemler alınacaktır.”
Görüldüğü gibi, teşvikler ağırlıklı olarak vergi indirimlerinde yoğunlaşmakta, doğrudan yatırımlar bakımından soyut destek düşüncesinin pek ötesine geçilememektedir. Kaynak sorunu mu? Şimdilik finans oyunları, para politikaları revaçta! IMF öyle buyurmaktadır.
Ancak vergi ve kayıt dışı kaynakların “ekonomiye kazandırılması” (!) alanında epey mesafe alındığı görülüyor.
Bu yıl başlayacak “nereden buldun” soruşturması, “Mali Milad”a getirilen çözümle ortadan kaldırılmıştır. Az şey değildir.
“Vergi barışı” sağlanması az şey değildir. Yaklaşık 180 bin ihtilaflı dosya ile ilgili, matrah beyanı, aynı anlama gelmek üzere rüşvet karşılığı son 5 yıllık vergi beyanlarının inceleme dışı bırakılması, faiz indirimleri ve taksitlendirilmesi, bunlara bağlı tüm vergi kaçakçılığı davalarının düşmesi, kuşkusuz destektir. Kaynak kaybı mı? Tartışma konusu işçi ya da memurlar değil ki, kaynak bulunamasın!
Birikmiş vergi borçlarına faiz indirimi getiren vergi affı az şey değildir.
Rantiyeye, borsa oyuncularına teşvik olsa bile, 607 milyar TL’lik hisse senedi, tahvil alım-satımlarının istisna sayılarak vergi dışı ilan edilmesi az şey değildir.
Hükümet, Programı’nda ilan ettiği “kapsamlı vergi reformu”nu bitirmiş gibi görünmektedir! En yoğun mesaisini bu konuda harcadığı görülüyor. Ancak “bu hamur daha çok su kaldırır”, daha çok vergi düzenlemesi görürüz!
Bir sorun kalıyor. Program’da, “bu reformun çıkış noktası vergide adalet ve ödeme gücü ilkeleri olacak” yazılıydı. Bu sermayenin adaletidir!
Dolaylı vergiler, tüm vergi gelirlerinin yüzde 70’inden fazlasını sağlamaktadır. Vergiler dolaylısı ve dolaysızıyla “bordro mahkumları”nın sırtından çıkıyor ve “sosyal boyut” derken neredeyse dili şişecek AKP yöneticilerinin hiçbirinin aklına bunca “vergi reformu” yapılırken örneğin asgari ücreti vergi dışı kılmak gelmiyor! Program’da “Çalışan kesimlerin vergi yükü kademeli olarak hafifletilecektir” yazıyor ama, bu kadar yoğun vergi yasası çıkarma mesaisi içinde böyle bir çabaya tanık olunmuyor.

“SOSYAL BOYUT”
Aslında şimdiye kadar üzerinde durulan konu ve sorunlar, “sosyal boyut” lafının palavradan ibaret olduğunu göstermektedir. Laf düzeyinde söylenenler yok değildir ve görünüşte IMF’ye başlıca itiraz konularından birini “sosyal boyut” sorunu oluşturmaktadır! Ne vergi başka biri, hükümetin bugüne kadar ele aldığı konular içinde ne tek başına ne de bağlı halde “sosyal boyut”a dair tek bir adım atılmıştır. Tersine Kruger’in önerisiyle “eşdeğer” ilaç uygulaması hayata geçirilecektir.
Sosyal güvenlik sisteminin oluşturduğu “yük”ten kurtulma kararlılığı kesindir: “Mevcut sosyal güvenlik sistemimiz, sosyal güvenlik olmaktan çıkarak devletin sırtındaki kambur haline dönüşmüştür”, “Sosyal güvenlik sisteminin bütçe üzerindeki finansal yükü azaltılacaktır.” Neden de saptanmıştır: “Sosyal güvenlik kuruluşlarının asıl yapması gereken işlerini engelleyen sağlık işleri ile uğraşması, bu kuruluşları da verimsiz hale getirmiştir.” Çözüm, hastanelerin tek elde toplanması ve özele devredilmesinde bulunmuştur.
Yine de laf edilmiştir: “Hükümetimiz, üstlendiği sosyal sorumlulukların gereği olarak, krizden olumsuz etkilenmiş kesimlerle yakından ilgilenecek, sosyal yardım projelerini uygulamaya koyacaktır.”
“Kapsamlı bir ‘yoksullukla mücadele’ programı uygulamaya konulacaktır.”
“Açlık sınırı altındaki nüfusa götürülecek hizmetlerin sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilmesi için bir veri tabanı kurulacak ve açlık sınırının altındaki aileler belirlenecek ve desteklenecektir.”
“Eğitimde fırsat eşitliğini sağlamak ve sağlıklı bir nesil yetiştirme hedefleri doğrultusunda yoksulluk sınırı altında olan ailelerin çocuklarına eğitim ve sağlık yardımları yapılacaktır.”
Proje, program, “cek-cak”! Belki tek somut AKP yaklaşımı, finans ve para politikalarının başarısına bağlanmış olsa da, ekonominin hükümet eliyle değil ama kendiliğinden bir canlanmasıyla, meçhul bir gelecekte uygulama şansı bulabilir. Bu, emekçiler, yoksullar ve açlıkla boğuşanların “sosyal politikalar”la doğrudan desteklenmeleri ihtimaline değil, ama “reel sektör destekleri” kapsamı içinde emekçilerin istihdam olanağı bulma ihtimaline ilişkin bir şanstır. AKP’nin, bu nedenle, “işsizlik ve yoksullukla mücadele” kapsamında söylediği tek anlamlı laf da odur. Program’da bu ihtimal, reel sektörün desteklerle canlandırılmasına bağlanmaktadır. Ancak asıl olan, ekonominin kendiliğinden canlanması durumunda yoksullar açısından sağlayacaklarıdır. Örneğin istihdam olanaklarının genişlemesi gibi.
Bu nedenle, AKP’nin “sosyal boyutu” olduğu söylenebilecek tek yaklaşımı, işçi ve emekçilere, yoksullara yönelik “yardım” önlemlerine ilişkin lafları değil ama, doğrudan yoksulları ilgilendirmeyen, çünkü onlara sunulan destek olmayan, tersine sömürülmelerine olanak açabilecek “reel sektöre destek” içerikli söyledikleridir. Bunlardan biri de son derece çarpıktır:
“İstihdamdan alınan vergiler ve primler gözden geçirilerek, gerekli önlemler alınmak suretiyle, haksız rekabete yol açan kayıt dışı istihdam ve yabancı kaçak işçi çalıştırılması önlenecektir.” ve
“İstihdam yaratmadaki etkinlikleri (...) dikkate alınarak, KOBİ’lerin gelişmesi desteklenecektir.”
“Sosyal boyut” ya da “işsizliğin önlenmesi” adına ileri sürülen bu görüşler kuşkusuz işçi ya da işsizlerin değil ama patronların desteklenmesinden başka bir şey değildir. AKP’nin “sosyal politikaları”, “reel sektör” ve “KOBİ’lerin desteklenmesi”ne indirgenmiştir. Anlamlıdır, içi boş değildir, ama AKP’nin bu tek anlamlı yaklaşımı da, genel yaklaşımının bir parçasıdır. Patronun yanında olmak, sermayeye destek sağlamak. AKP, patronun, sermayenin, piyasanın partisidir...
Aynı, yaklaşımını, AKP’nin sözde IMF ile karşı karşıya geldiği tarım konusundaki tutumunda görmek de mümkündür:
“Tarım sektörünün GSMH içindeki payı yüzde 14’e gerilemiştir. Öte yandan, toplam sivil istihdamın yaklaşık yüzde 40’ı tarım sektöründe çalışmaktadır. Bu nedenle, tarım sektörü sadece ekonomik politikalar kapsamında değil, öncelikli olarak sosyal politikalar kapsamında ele alınacaktır.”
Peki bu “sosyal politikalar” lafı anlamlı mıdır? Program; “Tarım politikalarımızın temel hedefleri; ülkemizin temel gıda ürünleri üretimi bakımından sadece kendi kendine yeterli olmakla yetinmemesi, uluslararası piyasalarda rekabet edebilmesi, verimli tarım arazilerinin sürekli işlenir halde tutulması ve tarımsal üretimde verimliliğin artırılmasıdır.” demektedir.
“Verimlilik” artışı ve “uluslararası piyasalarda rekabet edebilirlik” konularını, KİT’ler ve kamu emekçilerinin çalışma ve üretim (ve hizmet) koşulları bakımından tartışmıştık. Bu tarımdaki küçük üreticilerin ölüm fermanı demektir. Hangi küçük üretici uluslararası tekellerle rekabet edebilir ve bunun için gerekli verimlilik düzeyine ulaşabilir? Gereken, tarımın, küçük üreticilerin desteklenmesidir. Fiyat politikasıyla, destekleme alımlarıyla, gübre ve diğer üretim girdisi desteklemeleriyle... Ancak “sosyal politikalar” lafını seven AKP iş lafın ötesine geçtiğinde ve kuşkusuz lafta da en çok piyasayı sevmektedir. Tarıma ilişkin tutumunu da bu belirlemektedir ve en son söyleye söyleye şunu söylemektedir: “Fiyatların serbest piyasada oluşması esas alınarak, üretimin piyasa koşullarındaki talebe göre yönlenmesi sağlanacaktır. Devlet, tarım ürünlerinin ticaretini yapmayı bırakacaktır.”
Ne destekleme alımı vardır ne diğer türden destekler! IMF yasaklamıştır. Piyasasever AKP gereğini yapmaktadır.
Program, her satırında böyledir. Piyasa aşkı ona damgasını vurmuştur. Sermayenin programıdır. Üstelik sermayenin küreselleşme politikalarına uyum programıdır. AKP, IMF partisidir dendiğinde tek eksiği yoktur!