“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

İşgalin ortaya çıkardığı gerçekler

ABD’nin Irak işgali, kendisiyle sınırlı bir harekat olmaktan çıkıp bir yandan emperyalistler arasında yeni kamplaşmaları, bölünmeleri, birleşmeleri, yakınlaşmaları netleştirdi. Ama aynı zamanda, uzun yıllardan beri “küreselleşme”, “yeni dünya düzeni” gibi propaganda bombardımanı altında uyuşturulan, kendilerine güvenleri kaybettirilen, şaşkın ve sessiz bırakılan kitlelerin yeniden toparlanmasına, güçlerini ve seslerini ortaya çıkarmalarına vesile olan bir etki gücü haline geldi.
Öyle oldu ki, uzun zamandan beri sessiz görünen yığınlar, bu harekat vasıtasıyla, hem de bugüne kadar herhangi bir savaş sırasında görülmedik bir biçimde dünya çapında aynı duygu ve eylem etrafında birleştiler. Dünyanın bir ucundan diğer ucuna aynı sloganlar yankılandı, aynı talepler etrafında birleşildi. Bugüne kadar bundan daha kapsamlı savaş ve işgallere karşı da büyük eylemler, kitle gösterileri olmuştu ama, bir savaşa veya bir işgale karşı dünya çapında böylesine bir birlik, böylesine bir duygu bütünlüğü yakalanamamıştı.  
Öte yandan burjuva ideologların büyük bir yaygarayla piyasaya sürdükleri “küreselleşme”, “yeni dünya düzeni” laflarının nasıl bir palavradan ibaret olduğunu göstermesi yanında, Sovyetler’in kapitalist yola tam olarak girdiğini açıklamasının ardından tek kutuplu dünya ve onun faziletleri üzerine döktürülen incilerin de sonu oldu bu saldırı. Çünkü eğer burjuva ideologların dedikleri gibi olsaydı, Sovyetlerin çöküşünün ardından tek kutup haline dönüştüğü söylenen dünyada bu gün bu saldırının olmaması, emperyalistler arasında bu yeni kamplaşmaların meydana gelmemesi, dünyanın süt liman olması, iddia edildiği gibi “sonsuz barış” döneminde yaşanması ve savaşın esamesinin okunmaması gerekirdi.
Eğer burjuva ideologların dediği gibi olsaydı, bugün dünyada gelir dağılımındaki adaletsizliklerin, hadi temelli düzelmesini bir yana bırakalım, düzelmesi yolunda adım atılması gerekirdi. Ancak son birkaç yıllık gelişmeler bile, bırakın bu yönde adım atılmasını, tersine gelir dağılımındaki adaletsizliğini çok daha büyüdüğünü işaret etmektedir. Kaldı ki, emperyalist kapitalist sistemde bu kaçınılmazdır. Çünkü kapitalizm, kitlelerin refahını değil, tekellerin kârını esas alan bir sitemdir. Kapitalistlerin kârlarını bırakıp da, kitlelerin refahını, gelir dağılımındaki adaleti sağlamayı düşüneceğini sanmak, tam anlamıyla aptallıktır.
Diğer yandan, dünyanın tek kutuplu olduğu, artık birbirine rakip sistemlerin kalmadığı, emperyalistlerin kendi aralarında anlaşarak, uzlaşarak, birbirlerine ve diğer ülkelere saygı ve kaderlerine rıza göstererek barış içinde, kardeşçe yaşayacağını sanmak da böylesi bir palavraydı. Bunu söylemek, emperyalizmin, tekelleşmenin, tekelleşmedeki yoğunlaşmanın çelişkileri azaltacağını söylemektir ki, tekelleşme, çelişkileri azaltmak bir yana arttırır. Nitekim ABD’nin Irak saldırısıyla birlikte ortaya çıkan tablo, tam da bunu göstermektedir. Çıkarları sarsılan ya da yeni etki ve nüfuz alanları peşinde koşan, rakiplerinin etki gücünü azaltmak isteyen emperyalistler birbirlerini köşeye sıkıştırmak, kendi cephelerini güçlendirmek için değişik manevralara girişmişlerdir. Bir kez daha, ama bu kez çok daha somut ve çarpıcı biçimde emperyalistler arasındaki çelişkilerin azalmadığı, ama tersine arttığı meydana çıkmıştır. Önümüzdeki süreç açısından değerlendirecek olursak, bu çelişkiler giderek daha da keskinleşecek, emperyalistler güçleri oranında dünyayı paylaşma, hammadde kaynaklarına el koyma mücadelesinde daha sert hamlelere girişeceklerdir.
Bunun en açık ve yakın işareti, Irak saldırısı öncesi yaşanmıştır. Uzun yılların ardından Almanya ve Fransa ilk kez ABD’ye ciddi biçimde kafa tutmuşlar, safları ayrıştırmayı göze alabilmişlerdir. Hatırlanacağı üzere bundan önce pek çok kez görüldüğü gibi, Almanya, Fransa bazı konularda Amerika’yla ayrı düşseler de, bunun yansıması daha çok “mızmızlanma” biçiminde olmuş, ABD sopayı gösterince bu ülkeler seslerini kesmek, ABD politikalarını onaylamak zorunda kalmışlardı. Nitekim ABD’nin 1. Irak saldırısında tam da böyle bir durum yaşanmıştı. Fransa ve Almanya, önceleri Irak saldırısına itiraz etseler, biraz ayak sürümeye çalışsalar da, ABD’nin baskısına kös kös boyun eğmiş, sonunda saldırıyı onaylamak, istemeden de olsa destek vermek zorunda kalmışlardı.
Daha pek çok başka olayda değişik zamanlarda aynı şeyler yaşanmış, tabiri caizse, her itirazdan sonra ABD; Fransa ve Almanya’nın burnunu sürtmüştü. Ama bu kez öyle olmadı. Almanya ve Fransa, ABD karşısında ciddi bir karşı koyuş sergilediler; ABD’nin tehdit ve şantajlarına pabuç bırakmadıkları gibi, geri adım atmadılar. BM’de ağırlıklarını sergilediler. Bu arada, uzun süreden beri yeni kamplaşmalara, açık ve gizli ittifaklara sahne olan dünyada, Almanya, Fransa, Rusya, Çin yakınlaşması, ciddi bir ittifaka dönüştü. Bu dört büyük güç, ABD’ye karşı ortak hareket ettiler.
Peki ne oldu da daha önce ABD’nin baskılarına, tehdit ve şantajlarına boyun eğmek zorunda kalan Almanya ve Fransa, bu kez daha dişli çıktı. Bu sorunun yanıtı tam da emperyalistlerin dünyayı güçleri oranında paylaştığı veya paylaşacağı yanıtında yatmaktadır. Dün ABD ekonomik üstünlüğünün kendisine tanıdığı avantajı diğerlerinin üstünde silah gibi kullanıyor, diğerleri de güçleri oranında davranıyorlardı. Ancak son zamanlarda ABD ekonomisindeki düşüş trendi, yavaşlama, büyüme hızının neredeyse sıfırlara oturması, bütçede tahminlerin çok üstünde açık verilmesi, diğer yandan Almanya ve Fransa’nın ekonomik anlamda güçlenmesi, Avrupa Birliği şemsiyesi altında ABD’ye karşı yeni bir güçle ortaya çıkmaları, Rusya’nın toparlanmaya başlaması, Çin’in büyüyen ekonomisi, hem iç pazarının büyüklüğü, hem de bölgede etkinlik kurma çabaları, Rusya ile Çin yakınlaşması, AB ile Rusya arasındaki yakınlaşma, Almanya ve Fransa’nın bu desteğin verdiği moral ve güçle meseleye asılması, son gelişmelerde etkili olmuştur. Öyleyse, bir kez daha görülmektedir ki, emperyalist kapitalist sistemde sonsuza değin hükümdarlık, sonsuza değin hakimiyet yoktur. Dün güçlü olan bugün zayıflayabilmekte, dün daha güçsüz gözüken yarın güç olabilmektedir. Bu, kapitalizmin eşit olmayan gelişim yasasının işlevselliğidir.
Gelişmeler göstermektedir ki, önümüzdeki dönemde dünyayı çok daha kalın çizgilerle birbirlerinden ayrılmış kamplaşmalar, ittifaklar ve bu kamplar arasında çok daha sert çatışma ve hesaplaşmalar beklemektedir. Bir anlamda denilebilir ki, Irak saldırısı, bölge ve dünya açısından suların durulması, istikrarın sağlanması değil, tersine yeni ve kanlı hesaplaşma sürecinin başlangıç noktasıdır. Denilebilir ki, taşlar yerinden oynamıştır. Ortaya çıkan tabloda bundan böyle kimse konumuna, kaderine razı olmayacaktır. Zaten olması da beklenemez. Ortaya çıkan bir başka gerçek de şudur: ABD, Irak harekatıyla birlikte ciddi ve geriye dönüşü olmayan bir bataklığın içine saplanmıştır. 

ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEMİN KAÇINILMAZ AYRIŞMALARI
Emperyalizm ve kapitalizm açısından hammadde kaynaklarına sahip olmak, bu kaynaklar üzerinde söz sahibi olabilmek ve denetimi altında tutabilmek, temel ve vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Bugünkü kapitalist üretim açısından enerji kaynaklarına sahip olabilmek, geleceği güvenceye almanın ifadesidir. Ancak emperyalizm açısından enerji kaynaklarına sahip olmak, kaynaklar üzerinde söz ve denetim hakkını elinde bulundurmak, yalnızca kendisinin ihtiyaçlarıyla sınırlı değildir. Bu durum, rakipleriyle giriştiği rekabet açısından belirleyici bir önem arz eder. Emperyalist ülke ya da tekel, kendisinin ihtiyaçlarını sağlamanın, geleceğini garantiye almasının yanı sıra, rakiplerini bu alanlardan dıştalamaya, hammadde ve pazar alanlarının dışına atmaya, püskürtmeye çalışır. Böylece o, hem bu alanda kendi çıkarlarını garantiye almış olur, hem de enerji veya hammadde kaynakları üstündeki denetimini rakiplerine karşı silah, şantaj ve tehdit aracı olarak kullanır.
Nitekim bugün karşımızda tam da böyle bir durum vardır. Amerika petrol ihtiyacının yüzde 50’ye yakının dışarıdan karşılamaktadır. Önümüzdeki 20 yıl içersinde bu oranın yüzde 70’e ulaşacağı varsayılmaktadır. Ancak bugün dünyanın enerji deposu durumunda bulunan Ortadoğu’nun petrol üreticisi ülkelerinin, İran ve Irak’ı dışta tutarsak, neredeyse tamamında ABD’nin egemenliği ve denetimi vardır. Öyleyse ABD’nin Irak’ı işgalini, sadece kendi ihtiyaçları açısından değil, rakiplerini bu alana sokmamak, enerji sahalarının dışına püskürtmek amacıyla gündemine aldığı ortadadır.
Enerji kaynaklarına sahip olmalarının yanı sıra aynı zamanda bu ülkelerin her biri emperyalist tekeller açısından pazardır. Söz konusu petrol üreticisi ülkelerin alış veriş tabloları incelendiğinde, bu ülkelerin ticaret ağırlığının da ABD ile olduğu görülmektedir. ABD’nin bu ülkelere ödediği petrol paralarını, yine bu ülkelere silah, diğer ticari mamuller satarak kat kat fazlasıyla geri aldığı, pek çoğunu kendisine borçlandırdığı bilinmektedir. Örneğin ABD’li silah şirketlerinin en büyük müşterileri bu bölge ülkeleridir. Bir anlamda bölgedeki bitmek bilmeyen savaşlar, çatışmalar, sürekli gerginlik ortamı, halkaların birbirleriyle dayanışmasının, ortak bir birliktelik oluşturmasının önüne dikilirken, bölge ülkelerinin sürekli silahlanmasını, gelirlerin küçümsenmeyecek bir oranda silaha yatırmasını sağlamaktadır.
Nitekim söz konusu ülkelerin mali tabloları incelendiğinde, onca petrol gelirlerine karşın her birisinin küçümsenmeyecek oranda borçlu olduğu görülmektedir. Aynı zamanda tüm bu ülkelerde, petrol üretimi dışında gelişkin denilebilecek bir sanayileşmenin olmadığı da gerçektir.
Bölge ülkelerinin birbiriyle kavgalı olmasında, İsrail’in de büyük çıkarı vardır. ABD devlet belgelerinde, ABD’nin bölgedeki görevlerinden birinin İsrail’in güvenliğini sağlamak olduğu açıkça belirtilmektedir.
Bugün ABD’nin Irak işgali vasıtasıyla ortaya çıkan tablo, emperyalizmin temel karakteristik özelliklerinin yansımasından başka bir şey değildir. ABD, dünyanın enerji deposu olarak bilinen bölgeye tek başına hakimdir ve bu hakimiyetini daha da pekiştirme, rakiplerine hayat hakkı tanımama peşindedir. Bölgeye sızma, gedikler açma peşinde olan istisnasız tüm rakiplerini bölgeden püskürtmek istemektedir. Oysa rakiplerinin de en az kendisi kadar enerjiye ihtiyacı vardır. Yalnız ihtiyaç değil, bu varlık koşuldur. Nitekim, Japonya, Çin, Almanya, gibi ülkeler petrol ihtiyaçlarının çok büyük bölümünü bu bölgeden karşılamaktadırlar. Dünyanın gelişen bölgesi olan Uzak Asya ülkelerinin enerjiye olan talebi her geçen gün artmakta, önümüzdeki yirmi yıllık dönemde dünyadaki enerjiye olan talep artışının en çoğunun bu bölgeden geleceği hesaplanmaktadır. Oysa enerji deposu durumundaki Arap yarımadası ABD’nin egemenliği altındadır. Yalnız bölge değil, Uzak Asya’ya, Avrupa’ya petrol nakil yolları da ABD’nin denetimi ve kontrolü altındadır. Hem Akdeniz, hem Uzak Asya’ya enerji yolu, Hint Okyanusu, Amerikan deniz kuvvetlerine ait uçak gemileri, deniz filolarının içinde yer aldığı 6., 7. ve 8. deniz filoları tarafından denetlenmektedir.
Ayrıca bölge ABD orduları, ABD üsleri tarafından kuşatılmış durumdadır. Umman’dan Bahreyn’e, Katar’dan Kuveyt’e, Suudi Arabistan’dan Birleşik Arap Emirlikleri’ne kadar hepsinde ABD ordusunun deniz, kara ve hava üsleri bulunmaktadır. Son Afganistan işgali ile ABD, bölgenin kuzey doğusunda stratejik açıdan son derece önemli bir yeri ele geçirmiştir. Böylece ABD bir yandan Çin ile Rusya arasına girer, aynı zamanda Hint okyanusuna karadan da yaklaşırken, aynı zamanda İran ve Irak’ı bir başka noktadan sıkıştırma, petrol bölgesini üst taraftan kuşatma olanağı yakalamış, Rusya Federasyonu’na bağlı ülkelere sarkma, ortalığı karıştırma şansını elde etmiştir.
Bir eli Arap yarımadasında olan ABD’nin diğer eli Hazar petrollerindedir. Burada denetimi elde etmek için yoğun bir faaliyet içersindedir. Bu petrollerin işletilmesinde son dönemde Amerikan petrol şirketleri önemli mevziler kazanmışlardır. Aynı şekilde İngiliz petrol şirketleri de bölgede etkindir. ABD burada Rusya’yı devre dışı bırakmaya çalışmaktadır
Dolayısıyla, Çin’den Japonya’ya, Almanya’dan Fransa’ya kadar pek çok rakip emperyalist ülke ABD’nin baskı, tehdit ve şantajı altındadır. Bu durum, ABD’nin rakipleri tarafından sonsuza değin kabullenilecek bir şey değildir. Kaldı ki, ABD’nin eğer Irak’ı işgal etmeyi başarırsa, sonraki hedeflerinin İran, Suriye ve Hazar petrolleri olduğu bilinmekte, bu durum bizzat ABD devlet yetkilileri tarafından açıkça söylenmektedir.
Durum son derece açıktır: ABD’nin rakibi diğer emperyalistler sonsuza değin ABD’nin eline bakmayı, kaderlerini ABD’ye bağlamayı asla kabul etmeyecekler, enerji kaynakları üzerindeki kavga sürecektir. Öyleyse, Irak işgali bölgede bir devrin sonu, taşların yerine oturması, bölgede barışın sağlanmasının değil, tersine çok daha büyük yeni savaşların, bölgesel çatışmaların ve gelecekte yeni bir dünya savaşının habercisidir.
Kısaca söylemek gerekirse, emperyalizm, emperyalist egemenlik ve iktidar mücadelesi, dünyayı, halkları kanlı ve büyüyecek savaşın dehşetine sürüklemektedir.

KİTLELERİN UYANIŞI
Bu işgal, emperyalistler arasında it dalaşını kızıştırmanın, kamplaşmaları, bölünme ve birlikleri netleştirmesinin yanı sıra, tüm dünyayı kapsayacak biçimde halkların öfkesini de ABD üzerinde toplamasına, milyonlarca insanın ayağa kalmasına yol açtı. Amerika’dan, İngiltere’ye, Almanya’dan Fransa’ya, İspanya’dan Ürdün’e, Hindistan’dan Pakistan’a, Filipinlerden Japonya’ya kadar milyonlarca insan sokaklara döküldü. Son yılların en kapsamlı ve yığınsal eylemleri gerçekleşti. Bu eylemeler, “ya devrimler savaşı önler, ya savaşlar devrime yol açar” sözünü doğrulayacak türden eylemler olarak dikkat çekicidir. Hiç şüphesiz, bu eylemlerden yola çıkarak, dünyada devrimci ayaklanmaların başladığını, bu eylemlerin ayaklanmalar olarak değerlendirilmesi gerektiğini söylemek istemiyoruz. Ancak, ABD’nin bu işgalinin, uzun bir süreden beri genel bir durgunluk içinde olan kitleleri harekete geçirdiği, kitlesel eylemlere yol açtığı da bir gerçektir.
Sovyet Birliği’nin çökmesi, yöneticilerinin kapitalist yola girdiklerini açıkça ilan etmeleri, burjuvazinin bunu “kapitalizmin zaferi” olarak büyük bir yaygarayla sunmaları ve sosyalizmin yenilgisi olarak ilan etmeleri; ezilen yığınlar açısından son derece büyük bir moral bozukluğunun vesilesi oldu.
Burjuvazi bu durumu, son derece bilinçli bir biçimde kapitalizm lehine propaganda kampanyasına dönüştürdü. Ardı sıra “yeni dünya düzeni”, “küreselleşme” vb. türünden, kapitalizmin makyajlanmasından, bir başka deyişle aynı eşeğin boyanıp piyasaya sürülmesinden başka bir şey olmayan slogan ve içi boş uyduruk kavramlarla yığınların şaşkınlık hali arttırıldı. Emperyalist kapitalist sistemin, kadiri mutlak bir sistem olduğu, başka hiçbir alternatifinin bulunmadığı vaaz edildi.
Bu kulakları sağır eden propaganda tek bir şeye odaklanmış, kitlelerin kafasına tek bir şey sokulmaya uğraşılıyordu: “Benden başka bir seçeneğiniz yok. Ben yenilmezim. Kaderinize razı olun. Verdiklerimle yetinin. Halinize şükredin.”   
Bu propaganda altında emekçi yığınlar burjuvazinin en ağır saldırılarına uğradılar. Tüm dünya çapında işçi sınıfı ve emekçi halkların yıllarca dövüşerek kazandıkları hak ve özgürlükler bir bir gasp edilmeye başlandı. Reel ücretlerin düşürülmesinden, sendika, toplu sözleşme hakkının fiili olarak devreden çıkarılmasına, esnek çalışmanın, kuralsızlığın dayatılmasından 8 saatlik iş gününün fiili olarak yok edilmesine kadar bir dizi saldırı gerçekleştirildi.
Aptallaştırıcı propagandanın kulakları sağır eden gürültüsü arasında, burjuvazi adeta intikam alırcasına, işçi sınıfı ve ezilenlere karşı saldırıya geçti.
ABD’nin Irak işgali vesilesiyle ortaya çıkan tüm dünyayı kaplayan bu kitlesel eylemlerin arka planında, yığınların buradan gelen öfkesinin hesaba katılması gerekir. Çünkü dünyada bir savaşa, bir ilhak girişimine karşı bundan önce de pek çok ve kitlesel, milyonların katıldığı eylemler olmuştur. Ancak bütün dünyayı kaplayacak biçimde, bütün dünya halklarının aynı duygu ve talep etrafında bir işgale karşı birleşmesi bu olayda olmaktadır.
O zaman tüm dünyayı kaplayan, halkları aynı duygu ve düşünceler etrafında birleştiren eylemlerin ortak paydasını sadece bu son derece haksız işgalde, ABD’nin fütursuzluğunda, aramak yetmez. Elbette tüm bu sayılanların bu eylemlerde dolaysız etkisi olmuştur ancak, bunda, yığınların yıllardan beri kapitalizme, emperyalizme, üzerlerinde uygulanan yağmaya, talana, keyfiyete karşı birikimlerinin de dolaysız bir etkisinden söz etmek yanlış olmayacaktır.
Hele hele, Irak halkının onurlu direnişiyle, yıllardan beri kafalara kazınmaya çalışılan, yıkılmaz, sarsılmaz emperyalizmin, o kadar da güçlü ve sarsılmaz olmadığının meydana çıkmasıyla, yığınlar kaybolan kendine güvenlerini yeniden kazanmakta, kapitalizmin işi iyice güçleşmektedir.
Denilebilir ki, “cin şişeden çıkmıştır”. Kolay kolay girmeyecektir. Bundan sonra düşünmesi gereken emperyalist kapitalist haydutlardır.

İŞGALDE TÜRKİYE’NİN DURUMU
Türkiye-ABD ilişkileri üzerinden yapılan “stratejik ortak” tanımı bile aslında bu ilişkinin boyutları hakkında kesin bir fikir vermek için yeterlidir. Üstelik bu tanım, resmi bir devlet politikası olarak nitelenmektedir.
Yazılı ve görsel basında köşe yazarı, yorumcu vb. adlar altında Amerikan misyoneri gibi çalışanlar tarafından, bu tanım, büyük bir övünç meselesi olarak anlatılmaktadır. Türkiye-ABD ilişkileri birazcık akortsuzlaşmaya başlayınca, hükümetler gelen talep ve emirler karşısında bir anlık tereddüde düşünce, bu söz konusu Amerikancı çevreler, “stratejik ortaklık” tanımını bir tehdit ve şantaj aracı olarak piyasaya sürmektedirler. Onlara göre, Türkiye bu tanımın gerekliliklerini yerine getirmelidir. Yani ABD’nin istek ve emirlerine kayıtsız şartsız uymalı, isteneni yapmalı, hatta tıpkı Özal gibi “leb demeden leblebiyi” anlamalıdır.
Stratejik ortaklıktan onlara göre anlaşılması gereken, Amerikanın çıkarları için savaşmak demektir. ABD, Kore’yi mi işgal ediyor, stratejik ortağın görevi Kore’ye asker göndermek, ABD için savaşmaktır. ABD; Somali petrollerine el koymak mı istiyor, Türkiye derhal Somali’ye asker göndermeli, yoksul ve açlıktan kıvranan Somali halkını kurşuna dizmelidir. ABD çıkarı Yugoslavya’nın parçalanmasını, Orta Avrupa’da üs edinmeyi mi gerektiriyor, Türkiye derhal Bosna’ya asker göndermelidir. ABD; Afganistan’ı mı işgal ediyor, Türkiye en önde gitmeli, hatta işgal güçlerinin komutanlığını almalıdır. Ve ABD enerji kaynaklarına el koymak, Irak halkının olan petrol ve doğalgaz yataklarını gasp etmek mi istiyor, Türkiye derhal ABD’nin yanında yer almalıdır. Nitekim sürekli böyle olmuş, Türkiye ABD’nin emir eri durumuna düşmüştür.
Kaldı ki, “stratejik ortaklık” lafının kendisi bile, başlı başına insanları aldatmak için uydurulmuş bir sözcükten başka bir şey değildir. Sözcüklerin, kavramların ne olduğunu anlamak, gerçek içeriğini kavramak için parlak cilasının kazınıp altında yatanın görülmesi gerekir.
Şu soruya yanıt aramak bile meselenin anlaşılmasına basitçe katkıda bulunabilir: Amerika gibi büyük bir emperyalist ülke ile ona gırtlağına kadar borçlu Türkiye arasında nasıl bir ortaklık olabilir? Amerika böyle bir ortaklığa neden ihtiyaç duyar? Birinin alacaklı, ötekinin donuna kadar borçlu olduğu, borçlunun alacaklıya karşı elinde ne var ne yok ipotek verdiği koşullarda hangi ortaklıktan bahsedilebilir?
En azından ortaklık eşit hakları, kararlarda ve paylaşımda eşitliği gerektirir. Ancak ABD’nin Türkiye üzerine laf söyleme, Türkiye politikalarını, IMF aracılığıyla ekonomisini denetleme ve yönetme hakkının olduğu bilinmektedir. Peki Türkiye’nin ABD üzerinde böyle bir hakkı, yönlendirmesi var mıdır? Bırakın yönlendirmeyi, ABD politikaları üzerine söz söyleme, görüş bildirme hakkı var mıdır?
Ya da başka bir deyişle; Türkiye ABD’nin onayı olamadan dış politikada adım atamaz, IMF’nin onayı olmadan ekonomik program bile yapamaz, hatta işçisine, memuruna zam bile veremez. Peki ABD’nin her hangi bir kararla ilgili Türkiye’nin onayını almaya gerek duyduğu, şunu şöyle yapabilir miyim dediği duyulmuş, görülmüş bir şey midir?
Öyleyse “stratejik ortak” sözü tam bir yalandan ibaret, parlak, cilalı, ama bir  o kadar boş bir sözcüktür.
Örneğin ABD’nin Irak işgalinde çıkarı vardır. Ama buna destek vermekle Türkiye’nin bölgedeki pozisyonu sarsılmakta, komşularıyla, bölge halklarıyla bütün ilişkileri bozulmaktadır. Bu nasıl stratejik ortaklıktır?
ABD-Türkiye ilişkisine ortaklık ilişkisi denemez, buna dense dense, efendi-hizmetçi ilişkisi, emir verenle emir alan ilişkisi denebilir.
Nitekim son Irak işgalinde de aynı tablo yaşanmıştır. ABD’nin Irak işgalinin somutlaşmaya başlamasıyla birlikte, ABD, ülkeyi üssü haline getirmek için harekete geçmiştir. Ancak dönemin Başbakanı Ecevit, ABD isteklerinin sınırsız ve fütursuzluğuna, ABD’nin Türkiye’ye tepeden bakan, horlayan, hiçbir şeyi takmayan tavrına mırın kırın edince, ABD tarafından düzenlenen bir parti içi darbe ve erken seçim operasyonuyla devrilmiştir.
Seçimlerde iş başına gelen AKP hükümetinin başı durumundaki Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’ün Amerikancılığından kimse şüphe duymuyordu. Çünkü daha Belediye Başkanlığı döneminden itibaren Tayyip Erdoğan’ın ABD ile iyi ilişkiler kurmaya özen gösterdiği, araya bir takım aracılar koyduğu basına yansımıştı. Daha sonra, Tayyip Erdoğan, Erbakan’dan ayrılıp kendi partisinin kuruluş aşamasında şu an AKP’nin içinde yer alan, ABD ile arasında özel ve gizemli ilişkiler bulunan kişiler vasıtasıyla ABD’ye gittiği, burada bir takım “özel” kurum, kuruluş ve şahıslarla görüşmeler yaptığı, yeni partinin burada şekillendirildiği bizzat  “islami” basında dile getirilmişti. Belli aralıklarla gittiği Amerika’da, şu an AKP’de Tayyip Erdoğan’ın danışmanı gibi “garip” etiketlerle dolanan aracılar vasıtasıyla yapılan bu görüşmeler özel bir gayretle gizlenmiş, görüşülen kişi, kurum ve kuruluşlar ve konular hakkında bilgi sızmamasına özen gösterilmişti. Ancak bu ABD gezileri, görüşülen kişi ve yerler hakkında özel bilgi edinmeye de gerek olmadığı, başbakan olmadan önce Demirel, Özal, Yılmaz, kimlerle görüşüp onay aldıysa aynı yerlerle görüştüğü bir sır değildir.
Nitekim Hükümet olduktan sonra milletvekili ve başbakan seçilmemesine, devlet katında resmi anlamda hiçbir yetkisi olmamasına karşın Tayyip Erdoğan’ın ilk gitmeye çalıştığı yerlerden biri Beyaz Saray olmuştur. Tayyip Erdoğan Bush’la görüşmeye özel bir önem vermiş, Bush’la birkaç kare fotoğraf çektirmeyi, hükümet olma yolunda ve hükümet sürecinde yollarına taş koymaya, tuzaklar döşemeye muktedir olan askerlere ve kendilerine şüpheyle bakan büyük patron çevrelerine bir referans olarak kullanabileceğini varsaymıştır. 
Bush, Tayyip Erdoğan’ı hiçbir resmi devlet sıfatı olmamasına karşın Beyaz Saray’da kabul etmiş, el sıkışılmış, dostluk ve dayanışma gösterilerinde bulunulmuştur. O görüşmenin ardından Tayyip Erdoğan, Irak işgaline katılmayı “paraya”indirgeyen açıklamasını yapmış, bu saatten itibaren, bütün dünya kamuoyunda Türkiye, para karşılığı ABD için savaşacak ülke  olarak tanımlanmaya başlamıştır. Yine bu görüşmede Tayyip Erdoğan’ın, Bush’a Irak işgaline ilişkin açık destek, ülke topraklarını ABD ordusuna açma vb. sözler verdiği sonradan meydana çıkmıştır.
Sonraki dönemde gerek Tayyip Erdoğan’ın, gerek AKP hükümetinin izlediği “kaç para vereceksiniz” biçiminde somutlanan dilenci politikası, Türkiye’yi belki de tarihinde en rezil, para karşılığı alınıp satılabilen, paralı asker konumuna sürüklemiştir. Öyle bir hale gelmiştir ki, Amerikan basınında Türkiye’yi para karşılığı kıvırtan dansöz kılığında gösteren veya bu içerikli sayısız karikatür yayınlanmıştır.
ABD’nin isteklerini nerdeyse emir telakki eden AKP hükümeti ve devleti elinde bulunduran egemen erk, ABD’den gelen istekleri fiili olarak bir bir yürürlüğe koydu. Birinci tezkere ile ABD’nin üsler kurmasına, var olan üslerin ABD ordusunun ihtiyaçlarına uygun hale getirilmesine izin verildi. Diyarbakır merkez olmak üzere bölge illeri “kriz yönetim merkezi” adı altında özel bir statüye bağlandı, valilere özel yetkiler tanındı.
İkinci tezkere, ABD’nin isteği ile büyük bir aceleyle gündeme getirildi. Ancak bu kez sert kayaya toslamışlardı. Halkın ezici çoğunluğu ABD’nin Irak işgaline ve Türkiye’nin ABD ile işbirliği yapmasına karşı çıkıyor, bu her platformda açıkça ifade ediliyordu. AKP’nin tabanı esas olarak islami gelenekten gelen bir tabandı ve Irak işgaline karşı olması son derece doğaldı. Ve tabanın AKP merkezi üzerinde yoğun bir baskısı vardı. ABD ne derse desin, ne kadar baskı yaparsa yapsın sonuçta, tabanın, seçmen kitlesinin ve nihayetinde halkı yüzde 95’lere ulaşan çoğunluğunun işgale ve hükümetin işgalci politikalarına karşı tutumunun, parti yönetiminde, parlamento gurubunda yankı bulması kaçınılmazdı. Ve nihayetinde parti içinde ciddi ve uzun süren tartışmalar sonucunda meclise sevk edilen tezkere ret edildi.
Tezkerenin ret edilmesi, hem TÜSİAD gibi büyük sermaye örgütlerinde, hem ABD’de, Amerikancı medya ve askeri çevrelerinde soğuk duş etkisi yarattı. Evet tezkerenin geçmesinde sıkıntılardan bahsediliyordu ama, ret edilmesi beklenmiyordu. AKP’nin başı Tayyip Erdoğan ve Hükümet Başkanı Abdullah Gül büyük bir hezimet yaşadılar. Öfkeleri suratlarına yansımıştı. Eriyip, bitmiş görüntüleri fotoğraf karelerine yansıdı.
Ancak birkaç gün sonra Genel Kurmay Başkanı, tezkereden ve ABD ile ortak hareket edilmesinden yana olduklarını açıkladı. Bu demecin ardından garip şeyler olmaya başladı. Bir anda limanlar, üsler hareketlendi. ABD’nin fiili bir işgali başladı. Sanki mecliste tezkere ret edilmemiş, kabul edilmişti. Sanki ret gibi bir hadise yaşanmamıştı, sanki orman kanunları vardı. Bu arada, birinci tezkerede başka koşulların olduğu, bir takım maddelerin gizlendiği ortaya çıktı. Mersinden Mardin’e, Urfa’dan Gaziantep’e bir çok kentin ABD’nin emrine verildiği, hatta ABD askerlerine “gerektiğinde” Türkiye halkına karşı silah kullanma yetkisinin bile tanındığı ortaya çıktı.
Bir şey daha meydana çıktı, burjuvazinin günde beş vakit üzerine yemin içtiği, “kutsal”
dediği meclisin zerre kadar hükmünün olmadığı, ama her şeyin esas olarak askerlerin iki dudağı arasında olduğu...
Bu arada, Hükümet ve devlet erkini elinde bulunduranlar, bir yandan halkın baskısı ile ABD istekleri arasında bunalmıştı. Hükümetin ve devleti yönetenlerin rezil durumları her gün daha fazla meydana çıkıyor, her gün biraz daha teşhir ve tecrit oluyorlardı.
Öte yandan tüm dünyada yükselen işgal karşıtı eylemler, ABD ve İngiltere’nin artan yalnızlığı, lanetli durumları, hükümet ve devleti yönetenleri köşeye sıkıştırıyordu. Ama bir yandan Amerika, bir yandan TÜSİAD, diğer yandan Amerikancı medya, ellerindeki tüm silahları devreye sokarak, üçüncü tezkere meclisten geçirildi. Böylece Türkiye, ABD’nin yanında savaşa girmiş oldu. Böylece Türkiye, Irak’ın işgal edilmesinin, halkın kanına girilmesinin suç ortağı oldu. Şimdi Irak’ta ölen her Irak’lının, her kadının, her çocuğun dökülen kanında AKP’nin, devleti yönetenlerin günahı ve suçu var. O pazar yerinde düşen bombada, katliamda AKP ve aynı siyasal erkin payı var.
ABD’nin işgalde işlerinin ters gitmesi, Irak halkının burjuva çevreler tarafından beklenmeyen direnişi, ABD’yi Türkiye üzerinde daha fazla baskı uygulamaya, Kuzey cephesi için yeniden bastırmaya yöneltecektir. Eğer hükümet ve askeri çevreler, meclisten geçeceğine inanırlarsa, yeni bir tezkereyi meclise getirebilecekler, eğer tezkerenin geçeceğine inanmazlarsa, bu kez fiili uygulamayı sürdüreceklerdir. Nitekim, Türkiye’ye ABD bütçesinde 8,5 milyar dolarlık kredi ayrılması, hemen beraberinde limanlarda, üslerde hızlı bir hareketlenmenin başlaması, AKP’nin ABD’ye kendini affettirme peşinde olması, yine bir takım gizli anlaşmaların yapıldığını, sözlerin verildiğini göstermektedir.

BÖLGE ÜZERİNDE EMPERYALİST HESAPLAR
Türkiye’nin bu işgalde ABD yanında yer alması, kendisini geri dönülmeyecek bir ateşin ortasına atmasıyla eş anlamlıdır. Çünkü, bu işgal en başından itibaren bütün dünya halklarının vicdanında mahkum edilmiştir. ABD ve İngiltere yönetimleri tek başlarına kalmışlardır. ABD ve İngiltere halklarının gözünde bile, bu, haksız bir savaş, bir halkın katlidir. Önümüzdeki günlerde, savaşın uzamasıyla birlikte bu tepkiler çok daha büyüyecek, yönetimler halk karşısında aciz duruma düşeceklerdir. 
Türkiye’nin bütün dünya halklarının vicdanlarında mahkum edilen bu işgalde yer alması, zaten komşularından ve çevresinden izole edilmişliğinin halkların gözünde düşmanlığa dönmesi, ABD ve İsrail ile baş başa kalması olacaktır.
Kaldı ki, yıllardan bu yana izlenen ABD’ye ve onun çıkarlarına endeksli politika Türkiye’yi komşu ve bölge halklarının gözünde tecride ve yalnızlığa sürüklemiştir. Artık Türkiye denince, akla İsrail ve ABD, İsrail denince akla Türkiye gelmektedir. 
Türkiye, Türkmenistan, Gürcistan gibi ülkelerde iç işlerine karışıp kışkırtıcılık yapma, Azerbaycan’da işi darbe düzenlemeye kadar vardırma ve Çeçenistan’da karıştırdığı dolaplar yüzünden Rusya ile sorunludur. Rusya’nın gözünde güvenilmez, ABD çıkarları doğrultusunda dolaplar çeviren, sırtını dönemeyeceği bir ülkedir. Katı ABD politikaları nedeniyle çıkar çatışmalarının tarafı olduğu için, Avrupa’dan da tecrit durumunda ve hedeftedir.
Arap yarımadasındaki enerji kaynaklarına sahip olma hesapları nedeniyle bölge bundan çok daha büyük kavgaların, çatışmaların, savaşların içine girmiştir. Emperyalizmin temel özellikleri, hegemonyacı, ilhakçı amaçları nedeniyle, artık bundan geri dönüş yoktur.
ABD yönetiminin resmi ağızları ve ABD politikalarına yön veren strateji kurumları bile ABD’nin bölgedeki işinin Irak’la sınırlı olmadığını, sırada İran, Suriye ve Hazar petrollerinin olduğunu söylemektedir. Hem söylenenler, hem yönelimler, hem de emperyalizmin temel tabiatı bakımından önümüzdeki süreçte emperyalizmin hesaplaşmasının bölge üzerinden gerçekleşeceğini söylemek için kahin olmaya gerek yoktur.
Ancak tüm bu yaşanacakların bölge halklarının demokratik eğilimlerini güçlendirmesi, anti emperyalist duygu ve düşüncelerin, hareket ve eylemin gelişmesi de kaçınılmazdır. Dolayısıyla bölgenin geleceğini yalnız emperyalistlerin arasındaki mücadele değil, halkların yaklaşımı, tavrı ve uyanışı belirleyecektir.
Kaldı ki, sadece Irak söz konusu olduğunda bile, Fransa petrol tekeli Total’ın Irak’da işletme hakları ve yine Fransız yatırımları vardır. Ayrıca, Rusya ile Irak arasında imzalanmış petrol ve diğer yatırım anlaşmaları, yine Çin ile Irak arasında petrol sözleşmeleri bulunmaktadır. Bu durumda sadece Irak üzerinde bile meselenin çetrefilli olduğu, diğerlerinin ABD’nin tek başına hükümranlığına boyun eğmeyecekleri, çıkarların çatışacağı ortadadır.
Sonuç olarak, nereden bakılırsa bakılsın, nasıl yaklaşılırsa yaklaşılsın, ortaya şu gerçek çıkmaktadır. Irak bir son değil, çok daha büyük çatışmaların, savaşların, hesaplaşmaların başlangıcıdır.
Bu durumda Türkiye, jeopolitik durumu göz önüne alındığında, emperyalizm ve halklar açısından daha büyük bir önem kazanmaktadır. Emperyalizmin hesaplaşma merkezlerinden biri de Türkiye’dir. Nitekim son birkaç yılki gelişmeler bile bunu çok açık biçimde ortaya koymaktadır. Örneğin ABD’nin tüm ısrar ve baskısına karşın Türkiye’nin AB’ye kabul edilmeyişi, Kıbrıs üzerinden restleşmeler, Irak işgali vesilesiyle netleşen saflaşmada, Almanya ve Fransa’nın ABD’ye verecekleri bir çok mesajı Türkiye’ye aldıkları tavırla göstermeleri ve nihayetinde Türkiye’nin iki emperyalist kamp, ABD ve AB arasında sıkıştırılması, önümüzdeki sert koşullar hakkında bir fikir sunmaktadır. Türkiye’nin ekonomik durumu, borç toplamı, IMF’ye kölelik politikaları, emperyalizmin eline güçlü koz vermekte, ipi boynuna dolamaktadır.
Emperyalist politikaların basit bir uzantısı durumundan kurtulamadığı takdirde Türkiye için gelecek düşünüldüğünden de karanlıktır. Türkiye halkı için tek bir yol kalmıştır: Emperyalist işbirlikçileri devirmek, bağımsız ve demokratik bir ülke kurmak, emperyalist sömürge ağının dışına çıkmak.

KUZEY IRAK, KÜRT SORUNU VE TÜRKİYE
Irak işgaliyle birlikte Kürt sorunun yoğun biçimde gündeme gelmesi, bunun da Kuzey Irak üzerinden yoğunlaşması kaçınılmazdı. Çünkü bu coğrafyada Kürtler vardı; tarihin en eski ve köklü halklarından olmasına rağmen bu coğrafyanın en ezilmiş, yok sayılmış, kırımdan geçirilmiş, hak ve özgürlükleri gasp edilmiş, ama aynı zamanda demokrasi ve özgürlük peşinde koşan bir halktı. Böyle bir savaş içinde hem emperyalistlerin kendi çıkarlarına uygun bir Kürt politikası geliştirmesi, hem de Kürtlerin kendi lehlerine arayışlara girmesi doğaldı.
Türkiye’de Kürtlerin varlığı ve Kürt sorunu karşısında resmi politikanın çözümsüzlüğü, üstelik resmi politikanın, çözümsüzlüğü çözüm olarak dayatması; genel olarak Kürt sorununu, özel olarak da Kuzey Irak’ı ciddi bir sorun olarak dayattı.
Burada ikili bir durum söz konusu oldu. Burjuvazi, bu sorunu hem Türkiye halkı üzerinde yeni korku ve korkulukların yaratılması, böylece, halkın bölünmesi, Kürt ve Türkler arasında ayrılıkların körüklenmesi, önyargıların, güvensizliklerin kökleşmesi, böylece, Irak işgaline ve Türkiye egemenlerinin bu işgalde suç ortağı olmasına karşı gelişebilecek tepkileri bölerek önlemenin bir aracı haline dönüştürmeye çalıştı, yeni saldırı ve hak gasplarının rampası olarak kullanmayı hedefledi, aynı zamanda işgalde ABD ortaklığına kendince “meşru”bir zemin yaratmaya çalıştı.
Diğer yandan da, Türkiye’nin bu konuda yumuşak karnını bilen emperyalizm, bunu Türkiye yönetenlerine karşı bir tehdit, baskı ve şantaj aracı olarak kullandı. Elbette Kürtlerin varlığını ve hak ve özgürlüklerini sürekli yok saymış, bu sorunun demokratik ve halkçı bir tarzda çözümüne yanaşmamış, yanaşmak bir yana Kürtlerin her talebini şiddet ve terör yoluyla bastırmaya kalkmış bir anlayışın bu şantaj karşısında zor duruma düşmesi, kendi neden olduğu taşla vurulması bir anlamda kaçınılmazdı. 
Bu sorunun nedeni asla Kürtler değildir. Sorunun kaynağı, sistemde, baskı ve şiddete dayanan inkarcı politikalarda aranmalıdır.
Burjuvazi, sömürücü amaçları için, başka ulusları boyunduruğu altında tutmaktan çıkar sağlar. Çıkarını sürdürebilmek için, egemenliği altına aldığı halkaların kültürlerini, dillerini yasaklamaya, örf , adet ve geleneklerini bozuşturmaya, sonuçta ezen ulusun eklentisi haline getirmeye çalışır. Bunu yaparken de doğal olar şovenizme başvurur. Bu ise, halklar arasındaki yabancılaşmayı, çekişmeyi, ulusal rekabeti beraberinde getirir. Ulusal talepleri ön plana çıkartır. Ezilenlerin dikkatini bu yana toplar. Bu ise, ezilenlerin kendi sınıfsal taleplerinden ve ortak talepler uğruna mücadeleden uzaklaşması demektir. Bu çekişmeden, ulusal rekabetten kârlı çıkan burjuvazi olur.
İşçi sınıfı ve ezilenlerin çıkarı ise ortak ve sınıfsal talepler uğuna mücadelededir. Ezilenlerin bunu başarabilmesi için ulusal sorunun çözümü için mücadele şarttır. Ezen ulusun ezilenlerinin, ezilen ulusun talep ve istekleri, ulusların kaderlerini belirleme hakkı için mücadeleye atılmaları, eşit hak ve özgürlükleri savunmaları, savunmakla da kalmayıp mücadele etmeleri her şeyden önce kendi kurtuluşları açısından zorunludur. Ancak bu yolla burjuvazinin oyunları boşa çıkartılır, ulusların arasındaki çekişme, rekabet asgari düzeye indirilebilir, karşılıklı güven sağlanabilir.
Bu anlamda Kürt meselesinde suçlu, hak ve özgürlüklerini talep eden Kürtler değil, onları yok sayarak sorunu tam bir çıkmaza sürükleyen egemenlerdir.
Hal böyle olunca, bu sorunu kendi çıkarları için kullanmaya kalkan burjuvazinin, emperyalistler karşısında yumuşak karnının bu olmasında şaşılacak bir yan yoktur.
Öyleyse sorunun çözümü bellidir: En başında şu kabul edilmelidir ki; nasıl ki, ABD’nin Irak’a müdahale hakkı yoksa Türkiye’nin Kuzey Irak’taki oluşumlara müdahale hakkı da söz konusu olamaz. Kuzey Irak’ta ne olacağına karar verecek tek yetkili oranın halkıdır. Çünkü söz konusu olan, o halkın bugünü ve geleceğidir. Nasıl olabilir de bir başka halk, diğer bir halkın nasıl yaşayacağına, ne yapıp yapmayacağına karar verme hak ve yetkisini kendinde görebilir? 
Kaldı ki, bu konuda Türkiye’nin izlediği politika ve öne sürdüğü gerekçeler tam bir iki yüzlülüğü ifade etmektedir. Tutar hiçbir yanı yoktur. O Türkiye ki, Yugoslavya’nın emperyalist amaçlar doğrultusunda parçalanmasında, halkların birbirine kırdırılmasında ABD’nin kendisine verdiği rol doğrultusunda görev yapmış bir ülkedir. Yugoslavya’nın bölünüp parçalanması, Türkiye egemenleri tarafından “işte özgürlük” diye karşılanmıştır. Yugoslavya’ya gelince özgürlük olan şey Kürtlere gelince nasıl bölücülük olabilir ki?
Kuzey Irak’ta Türkmenleri kışkırtmak devlet politikasıdır, ama Kürtler söz konusu olunca bunun adı “hainliktir”! Bunun, bırakın yasal, hukuksal, mantıklı bir açıklaması bile yoktur, olamaz da.
Ancak şu da belirtilmelidir ki, Kuzey Irak’ta Barzani ve Talabani’nin kendilerine ABD ve İngiliz emperyalizmi dışında müttefikler, dostlar araması halkın çıkarınadır. Bu dost ve müttefikler, o coğrafyadaki demokrasi güçleri, demokratik hareketler olmalıdır.
ABD ve İngiliz emperyalizminin sömürgeci amaçları dışında başka bir amacı yoktur. Halkları sömürmek, baskı altında tutmak, kendi çıkarları için kullanmaktan başka bir amacı olmayan emperyalizmden, özel olarak da ABD ve İngiltere’den, halkları kurtarmasını beklemek tamamen boş bir hayaldir. Kaldı ki, Kürtler bu konuda son derece acı deney ve tecrübelerle dolu bir geçmişe sahiptir. Tarihin sayfaları bir zamanlar bölge üzerinde tek hakim olan İngiliz ve son asrın ilk çeyreğinden sonra bölgede etkin duruma gelen ABD’nin Kürtlere oynadığı oyun ve hazırladığı felaketlerle doludur.
Türkiye’ye gelince, yapılması gereken son derece açıktır. Türkiye, Kürtlerin ve Kürt sorunun varlığını kabul etmeli, baskıcı, asimilasyoncu, inkarcı politikalardan vazgeçmeli, sorunun çözümü doğrultusunda ciddi ve içten adımlar atmalıdır. Kürtçe’nin önündeki tüm engeller kaldırılmalı, Kürtçe eğitim hakkı tanınmalı, basın, yayım, iletişim araçlarında Kürtçe’nin kullanımı hiçbir sınırlama ve kısıtlamaya tabii tutulmadan serbest olmalı, kültürün gelişiminin önündeki engeller kaldırılmalıdır. Kürt dili, edebiyatı, kültür, tarih ve uygarlığı ile ilgili araştırmalar desteklenmeli, koruculuk sitemi kaldırılmalı, köylere dönüş serbest bırakılmalı, bölgeye ilişkin acil bir ekonomik program hazırlanmalı, bölgesel eşitsizlik ortadan kaldırılmalıdır vb. .
Bunlar yapıldığında, demokrasi ve özgürlük sağlandığında, Türkiye kendisine yöneltilen tehdit ve şantaj silahını, bu silahı doğrultanların elinden almış olacaktır.
Kaldı ki, bu iş Türkiye için bölgede savaşı göze almaktan, savaşmaktan, komşu halklarla düşmanlaşmaktan çok daha kolaydır. Bu onurlu ve saygın bir yoldur. Bu yol hem dışta hem de içte barışın güvencesidir.

ABD KAYBEDİYOR, HALKLAR KAZANIYOR

Sonuç olarak; ABD’nin Irak işgaliyle birlikte ortaya çıkan tabloya bakacak olursak, önümüzdeki dönem açısından pek çok şeyin ipuçları görülebilir durumdadır. Bu savaş, burjuva ideologların, görevleri kapitalizmin günahların az göstermek, allayıp pullamak olan yazar çizer tayfasının bir süredir anlattıkları masalların çöküşünün ilanıdır. Küreselleşme, “yeni dünya düzeni” lafları, “tek kutuplu dünya” yaygaraları çökmüştür.
Burjuva ideologlar öyle bir sunmuşlar, kulakları sağır eden öyle bir propaganda yapmışlardır ki, ABD neredeyse “tanrı” kadar güçlü, her şeye muktedir, her şeyin tek hakimidir! O asla yenilmez, engellenemez bir kudret ve güçtedir! Ona kafa tutmak bir yana, yapılsa yapılsa ancak bu gücün önünde secdeye varılır!
Ancak, Irak saldırısında şu geride kalan kısa süre zarfında bile, bu gücün, halkların direnişi ve inancı karşısında nasıl acze ve güçsüzlüğe düştüğü meydana çıkmış, bu büyük kovboya yüklenen imaj, tersyüz olmaya başlamıştır. Bir kez daha ortaya çıkmıştır ki, halkın inancı ve öfkesi karşısında durabilecek hiçbir güç yoktur. 
Şimdiden görülmüştür ki, ABD bu savaşı ve pek çok şeyini kaybetmiştir. Irak halkı ölümüne direnmektedir. Irak halkının ABD hegamonyasına asla boyun eğemeyeceği ortaya çıkmıştır. Bağdat’ın Amerikan işgaline girmesi söz konusu olsa bile, ABD orada kalamayacaktır. ABD zafer kazanamayacaktır. Irak halkının işgalci düşmanı kovana kadar savaşını sürdüreceği görülmektedir.
ABD kaybetmiştir. Dünyanın dört bir yanında ABD halkların vicdanında mahkum edilmiştir. ABD şimdi ıssız çöllerin yalnız kovboyudur. Dünyanın dört bir tarafında Amerikan aleyhtarlığı gelişmekte, çığ gibi büyümektedir. Bir zamanların ABD hayranlığı, ABD düşmanlığına dönüşmektedir. Yüz milyonlarca insanın gözünde artık ABD, dünyanın baş belasıdır. Kurtulunması gereken bir güçtür. Bu yüzden, dünya halklarının kalbinin Irak halkıyla beraber atmasında şaşılacak bir yan yoktur.
Burjuvazi artık inandırıcılığını da yitirmiştir. ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Japonya vb. gibi teknolojinin avantajlarını kullanan, sanal alemler yaratan ülkelerin televizyonları karşısında El-Cezire televizyonunun bu kadar rağbet görmesi, İngiltere’de bile savaş haberlerinde izlenecek kanal olması, burjuvazinin düştüğü durumu göstermektedir. Ama yanı zamanda bu, dünya halklarının Irak halkının direniş haberlerini duymak istediğini göstermektedir.
Bu dalganın bölge halklarına, dünyaya dalga dalga yayılması, halklara güç ve moral vermesi, emperyalizmin tahtının sarsılması kaçınılmazdır. Ve öyle de olmaktadır.
Önümüzdeki süreç hem emperyalist savaşların, çatışmaların yoğunlaştığı, büyüdüğü, hem de halk hareketlerinin büyüyüp geliştiği ve yaygınlaştığı bir süreç olacaktır. Ve sonucu, emperyalistler değil, halkların tutum ve kararlılığı belirleyecektir.