“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Stalingrad

Irak Savaşı, pek çok konu açısından, geçtiği yeri bir işaret fişeği gibi aydınlatarak “bitti”. Tarihin olağandan daha hızlı devindiği ve gizemli bir projektörle geniş bir zaman dilimini aydınlattığı o ilginç dönemlerden de biriydi bu. Bir an patlamış bir flaş gibi, karanlık ve boğucu bir dönemin daha net çizgilerle görünmesini sağladı. “Tarihselci” bir anlayışa sahip olan kesimler için zaten görünmekte olan kimi olgular, çok daha geniş kesimler açısından da böylelikle berraklaştı. Savaşın sonunu getiren gizemli olaylar ve “beklenen” Bağdat savunmasının neredeyse bir mahalle kavgası sadeliğinde geçmesinin ardından, Saddam’ın ya da çok güvendiği muhafızlarının komutanlarının veya bir başkasının/başkalarının ihaneti üzerinde duran teoriler, savaşın ilk günlerindeki büyük ve moralli direnişi unutturacak bir ilgi uyandırıyor. Bağdat’ın bu denli “kolay” düşmesi, bu teorilerden birinin gerçek olma ihtimalini güçlendiriyor; ama işte o “satış”ın olduğu âna dek süren direnişin -en azından ABD’li savaş borazanlarının moralinde bir çöküntü olarak- yarattığı etkiyi ortadan kaldırmıyor. Irak, istilacı güçler karşısında; elleri kolları bağlanmış, kendisini savunmakla, topyekûn bir savunmayı örgütlemekle yükümlü organları, ayrıntıları bilinmeyen bir ihanetle çekip gitmişken, çaresizce diz çöktüğünde, işte en azından o yukarıda sözü edilen flaşı patlatabilecek kadar zaman bulabilmişti. Güney Irak halkının, tüm olanaksızlıklara ve düşmanın “savaşın kurallarını” bile hiçe sayan kalleş gaddarlığına rağmen, bir yurt savunması ruhuyla sürdürdüğü direnişin ortaya çıkardığı temel bir gerçek oldu: Emperyalist savaş makinesi, bir gün kaçınılmaz olarak karşılaşacağı yenilginin/yenilgilerin yakınlaşmakta olduğunu seziyor ve bundan yakıcı bir şekilde korkuyor.
Savaşın, o ani bitişinden sonra Amerikan Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in, yıkılan Saddam Hüseyin heykellerine bakarak, 90’lı yılların başında Doğu Avrupa’da yaşanan yıkımları hatırlatması ve Saddam rejiminin uyandırdığı imgeleri, Lenin’in, Stalin’in Sovyetler Birliği’ndeki imgesiyle eşitlemeye çalışması, gerçekte savaşın önemli ayrıntılarından biriydi. Amerika’nın “savunma” bakanı aracılığıyla, Hitler ve Saddam ile Lenin ve Stalin isimlerini bir arada anmasıyla, bugünün orta zekalı televizyon ve gazete yorumcularının sığlığı arasında bir paralellik kurmak ve Rumsfeld’i cahillikle suçlamak doğru değildir. Rumsfeld de, öteki Amerikan baronları da, kuşkusuz, bunların aynı şeyler olmadığını biliyorlar. Ama, bu sözlerin çağrışımları, zaten savaş boyunca bir çarpıtma ve yalan yatağında akmış olan propagandanın hizmetindeyken, hem bir korkuyu gizliyor hem de bir başka korkuyu büyütüyor.
Irak savaşında iletişimin olanakları, sağlıklı bir iletişimin olanaklarını ortadan kaldırmak için kullanıldı. İfade “özgürlüğü” ve yaygın teknik olanaklar, artık ifade edecek tek bir gerçek kalmayasıya yalanın hizmetine koşuldu. Bu savaşla birlikte artık iyice görüldü ki, iletişimin kendisi, bugün iletişimsizliğin kuralıdır. Kişi, ne kadar çok haber alıyor ve ne kadar çok görüntü izliyorsa, gerçekler hakkında o kadar az şey biliyor. Örgütsüz ve eleştirel bir bakıştan yoksun halk kitlelerine, Amerika’da da, dünyanın başka yerlerinde de, bu garip ve bunaltıcı çelişkinin içinde, savaşı ve olanları anlama çabasının yorucu yükü düştü. İşte tam da, işaret parmağını Saddam’ın yıkılan heykellerine doğrultup, “Lenin, Stalin de böyleydi” diyen adamın sözlerinin ne denli sahte ve art niyetli olduğunu gizlemeye yarayan bulanıklıkta bir ortam...
***
Lenin ve Stalin, Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist toplum düzeninin ve onun İkinci Dünya Savaşı’nda faşist istilacılığa karşı kazandığı ve tüm dünya halklarının hafızalarında yer etmiş olan büyük zaferin iki güçlü ismidir. 1917 devriminden sonra Lenin’in önderliğinde kurulmaya başlanan yeni toplumun bütün bir Sovyet halkında yarattığı –dünya halklarına da sirayet eden– bilinçli ve inançlı iyimserlik, gelecek konusunda duyulan sabırlı güven, İkinci Dünya Savaşı’nda sergilenen olağanüstü yurt savunmasının en nesnel zeminini oluşturuyordu. Sovyet halkı ve tümüyle bir halk ordusu biçimindeki Kızılordu’nun, anayurdu istila ederek içlerine doğru ilerleyen faşist Alman ordularına karşı giriştiği büyük savaş; gerçekte sadece Sovyetler Birliği’nin değil, faşizmin bizzat işgali altındaki bütün bir Avrupa halkının ve “Sovyetler düştükten sonra” sıranın geleceği diğer ulusların da savaşıydı. Faşizme ve Alman emperyalizmine karşı duyulan büyük nefret, Sovyet yurttaşlarının kahraman direnişinde somutlaşıyor ve bütün halklar, en azından gönülleriyle bu büyük savaşta Sovyetler’i destekliyordu. Sovyet direnişinin uyandırdığı heyecan, işgal edilmiş Avrupa ülkelerindeki, kimi yerde dağınık, kimi yerde umutsuz direnişleri ve partizan savaşlarını hararetlendirdi. Avrupa’da ve işgal altındaki başka ülkelerde, uluslar, Nazi işbirlikçisi rejimlere, iştahla Sovyetlerin yıkılmasını bekleyen sözde “müttefik” hükümetlere ve başka pek çok olumsuzluğa rağmen, Sovyet direnişinin moraliyle saflarını güçlendirdiler ve "yenilmez” sanılan Alman savaş makinesine karşı moralle savaştılar. Sovyetler açısından, savaşın en kritik, en zorlu aşaması olan Stalingrad savunması, bütün o direnişlerin odaklandığı bir dönüm noktası olarak yerini aldı İkinci Dünya Savaşı tarihinde. Her açıdan tahkim edilmiş, teknik olanakları geniş ve saldırı gücü yüksek Alman istila ordusu, bu küçük şehrin önünde, tüm tarihin en ağır bozgunlarından birine uğradı. Sovyetleri istila için gelen Alman ordusu, aylarca kuşattığı, ağır silahlarla yakıp yıktığı, dünyayla bağlantılarını kestiği Stalingrad’ın önlerinde, kelimenin gerçek anlamıyla yok oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın dönüm noktasıydı bu kuşatma ve çok geniş topraklara istilacı olarak yayılmış olan Alman ordularının yenilgiler zinciri Stalingrad’da başladı. Sovyet ordusu ve halkı, faşist orduları önüne katarak, Berlin’de ve Hitler’in ele geçirilmesiyle son bulacak bir kovalamaya başladı. Anglo-Amerikan müttefikler, ancak Sovyetler Alman ordusunun direncini kırdıktan sonra gerçek anlamda katıldılar savaşa. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi ordularının yenilmesini sağlayan, Stalingrad savunmasını bir dönüm noktası olarak belirleyip söylenebilir ki, Sovyet halkının topyekûn direnişiydi. Bütün bir ülke ve halk, tüm dünya halklarının samimi desteğini yanında hissederek, önce kıstırıldığı ve her türlü insani olanaktan mahrum bırakıldığı bir kentin içinde, sonra faşist orduyu püskürte püskürte girerek özgürleştirdiği Avrupa’nın doğu ülkelerinde amansız bir savaş verdi; sadece düşmana değil “dost”a da parmak ısırtan bir savaş. İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetlerin müttefiki gibi görünen ama en kritik anlarda onu yalnız bırakıp, yenilmesini, hiç değilse zayıf düşmesini temenni eden batılı emperyalistler, İngiltere ve ABD de, Stalingrad’da cisimleşen direniş ruhunu ve Sovyet halkının “Sosyalist Anayurdun Savunulması” adıyla, hem bir ülkeyi hem de onun toplumsal düzenini fedakarca savunması karşısında endişelenmişti. İkinci savaşın hemen ardından baş gösteren “Soğuk Savaş” gerginliğinin önemli nedenlerinden biri de buydu. Sovyetler Birliği, yeni bir düzeni kurma konusunda kanı ve canıyla bedel ödeyerek kararlılığını dolaysızca bildiren halkıyla birlikte, artık tüm dünya için, eskisinden daha da büyük bir umudu temsil ediyordu. Emperyalist egemenliğin varlığını en fazla tehdit eden de, bu umudun evrensel düzeydeki yaygınlığıydı. Faşistlerin Stalingrad’da görmeye başladıkları ve sonlarını getiren kabus, tüm zorba egemenlikler için bir “tehdit” olarak algılanıyordu nitekim.

***
Amerika, çıkacağı aylar öncesinden belli olan bir savaşla Irak’a saldırdıktan sonra, “şok ve dehşet” adını verdiği bir savaş taktiği yürüttü. “Şok ve dehşet” adının tüm açık ve gizli anlamlarının taşıdığı yıkıcı tehdit, Nazi savaş aygıtının başta Sovyetler Birliği olmak üzere herkese yönelttiği bir barbarlığı hatırlatıyordu. Kentlerin, hava bombardımanları ve ağır topçu ateşleriyle yok edilmesi, istilaya karşı direniş gösteren şehirlerin acımasızca cezalandırılması, direnişin her türlü baskıya rağmen sürdüğü koşullarda, sivillere dönük, psikolojik yılgınlığı hedefleyen katliam saldırıları... Tüm Nazi savaş mekanizması, Amerika’nın Irak’a ve kentlerine yönelttiği saldırıda uygulandı. Ama tüm bunlara rağmen, ilk günlerde Irak halkının direnişi sürdürmesi ve ülkenin güneyinde başlayarak ortalarına kadar tüm kentlerin, düşmanın teknik üstünlüğüne rağmen, ağır kayıplar verme pahasına teslim edilmemesi, etkisinin sınırları Irak’ı aşan bir moral ortamı yaratmaya başlamıştı. Amerikan saldırısı öncesinde yekpare bir görüntü vermeyen, kuzeyde Kürtler, güneyde Şiiler ve ülkenin orta kesimlerindeki kimi aşiretler tarafından bir “iç savaş” çıkarılması ve Saddam’a karşı Amerikan istilacılığıyla birleşmesi beklenen Irak unsurlarının, Saddam’ı “kendi” sorunları olarak görüp –Kürtler dışında– emperyalist saldırganlığa karşı birleşmesi; önce Irak’ta, belki tarihi boyuca olmayan bir “ulusal ruh” doğurma eğilimindeydi. Sonra bu “ruh” bölge halklarına yayılmaya başladı. Ortadoğu’da, tarihsel ve güncel gerekçelerle, Amerikan ve İngiliz emperyalizmine karşı duyulan büyük öfke, bu direnişin etrafında önce moral olarak sonra fiziki olarak birleşme işaretleri bile vermeye başlamıştı. Biri kapitalist batı uygarlığının sömürgeci dönemlerinden kalma olan ve tüm bir Ortadoğu-Kuzey Afrika Arap halklarının sömürgeleştirilmesi, işbirlikçi zorba rejimler tarafından kontrol edilmesi olgusuna dayanan; diğeri daha güncel olmak üzere, Filistin sorunundan kaynaklanan ve on yıllardır tüm dünyanın gözleri önünde işgalci ve Siyonist İsrail rejiminin kuruluşundan itibaren Filistin aleyhine desteklenmesinden kaynaklanan iki uçlu tepki, Irak’ta gelişmesi muhtemel kalıcı bir direnişin etrafında kenetlenme eğilimindeydi. Arap-Müslüman dünyasının, emperyalist Batı karşısında yüzyıllardır süren ezikliğinin, tüm yeraltı zenginliklerinin ve coğrafi avantajlarının, aşiret, şeyhlik, hanedanlık gibi egemenlik kaynaklarından beslenen işbirlikçi zorba rejimler tarafından emperyalist ülkelere peşkeş çekilmesinin yarattığı nefretin; bu direniş olgusu etrafında bir tarihsel hesaplaşmaya dönüşme eğiliminde olduğunun açıkça görüldüğü günler yaşandı. Bağdat’ı savunmak için neredeyse tüm Arap ülkelerinden Irak’a geçen gönüllüler, tüm Arap ülkelerinde gerçekleştirilen ve giderek dozunu artıran eylemler; sadece Amerikan saldırganlığına karşı bir dayanışma göstermenin ötesine de geçerek, bütün bir Ortadoğu’yu şekillendirme gücüne sahip, kendi işbirlikçi rejimlerini hedef alan bir kitle potansiyeline işaret ediyordu.
Bu kadarla da kalmıyordu. Arap-Müslüman dünyasının dolaysız olarak hissettiği duygudaşlık, Latin Amerika’dan Asya’nın talan edilmiş ülkelerine, Afrika’dan gelişmiş kapitalist ülkelerdeki yoksul kitlelere dek, çok geniş bir antiemperyalist birikimin olduğunu ve bunun, etrafında toplanabileceği umudunu veren bir direniş olgusunu hissettiği anda birleşik bir güce dönüşmesinin ne denli mümkün olduğunu da gösteriyordu savaş. Kuşkusuz, Saddam rejimi ve onun rejimini oluşturan, “güvenliğinden”, “sürdürülmesinden” sorumlu unsurların niteliği –ve hatta bunların emperyalist bölge politikalarının geçmişiyle doğrudan bağlantısı– böylesi birleşik bir gücün oluşturulmasında sadece yeteneksiz değil, olanaksızdı da. Ama Amerikan emperyalizmine karşı duyulan büyük tiksinti ve mücadele azminin, Irak yönetimi gibi belirsiz ve güven vermeyen bir unsurun etrafında dahi giderek belirginleşen bir destek halkası oluşturmaya başlaması; dahası, Irak halkının askeri direnişinin “emperyalist savaş mekanizmasının yenilmezliği” efsanesini bazı hamlelerle en azından delmiş ve yıpratmış olması, ABD yönetimi açısından tedirgin edici bir gerçekliği açıkça göstermiş oluyordu. Bağdat, bir entrikayla savaşsız teslim alınmasaydı da düşecekti belki. Ama ABD, tıpkı Nazi Almanyası’nın yaptığı gibi açık kitle katliamlarına girişmek; emperyalist söylemin en dış maskesini oluşturan, “insan hakları”, “zorba rejimlerin yıkılması ve halklarının özgürleştirilmesi” gibi palavraları söylenemez hale getiren bir şiddet uygulamak durumunda kalacaktı ve kendisi de çok ağır kayıplar verecekti. Bütün bunlar birleştirildiğinde, Rumsfeld ve “ekipteki” öteki şahinlerin kötü rüyalar görmesi anlaşılır oluyor.
Irak yönetimi ve halkın savunduğu ülkenin geleceği konusundaki kaygıları ile Sovyet yönetimi ve ülkeyi savunan Sovyet halkının geleceğe olan umut dolu güveni karşılaştırıldığında, Bağdat’tan bir Stalingrad etkisi beklemek, elbette mümkün değildi zaten. Ama hemen herkesçe bilinen bu nitelik farkına rağmen, Irak halkının direnişinin yarattığı etki, emperyalist saldırganlıkta patolojik bir anının canlanmasına yetti.
Sonuçta, askeri olarak kazanılmamış/kazanılamamış bir savaşın yükü altında olan ABD emperyalizminin, siyasetçileri aracılığıyla, asıl endişesini bir “tarih dersi” havasıyla ele vermesi tesadüf değildir. Amerikan savaş aygıtı caydırıcı etkisinden çokça kaybederek ve kazanç kalemini entrika, “diplomasi”, satın alma birimlerine borçlu olarak çıktı bu savaştan. Irak direnişinin “yarım” kalmasının Rumsfeld’in hastalıklı anılarıyla yakından ilgisi olduğu da biliniyor: Bir halk iktidarı, hiçbir işbirliğine yanaşmayan gerçek bir direniş ülkesi savaşın dengelerini alt üst edebilir... Sovyetlerin Stalingrad’da yaptığı gibi. Ve halkın gerçek önderleri, böylesi bir savaşın topyekûn örgütlenmesinde hiçbir duraksamaya yer vermeksizin davranabilir.