“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

KÜRT MESELESİ VE GELİNEN NOKTA

Halkların özgürlük hareketi tarihin hiçbir döneminde dümdüz bir hat izlememiş, yaşamın şu veya bu döneminde içsel ve dışsal gelişme ve olgularla ilintili olarak ve güç ilişkilerinin durumuna göre bazen yükselmiş, bazen düşme ya da durgunluk eğilimi göstermiştir. Ancak çözüme kavuşturulmamış ya da kavuşturulamamış hiçbir halk hareketi veya ulusal sorun sonsuza değin öyle kalmamıştır.
Bu durum, Türkiye ve bölge açısından da geçerlidir. Bölgenin en eski ve köklü halklarından biri olmasına karşın, bu oranda da acı çekmiş, varlığı inkar yoluna gidilmiş Kürtlerin özgürlük arayışları bir kez daha göstermiştir ki, ne yapılırsa yapılsın, nasıl baskı ve asimilasyon politikalarına tabi tutulursa tutulsun, geçici sürelerle sümen altı edilmiş gibi gözükse de, sonunda halklar her seferinde biraz daha derlenip toparlanarak, daha güçlü biçimde varlıklarını ortaya koymaktadırlar.
Yıllardan beri Türkiye egemenlerinin inatla yok saymaya, birkaç teröristin ve “dış güçlerin” işi ve kışkırtması olarak ele almaya çalıştıkları, en ucuz yalanlardan en şiddetli baskı yöntemlerine kadar kullanabilecekleri ne kadar yöntem varsa uyguladıkları Kürt sorunu, bir kez daha çözümü en acil sorunlardan biri olarak kendini dayattı. Üstelik, Türkiye burjuvazisinin ülkedeki ezilenleri, yoksuları bölmek, birbirlerine karşı kışkırtmak amacıyla kullandığı Kürt sorunu, bu kez emperyalizm tarafından kendisine karşı bir şantaj ve tehdit aracına dönüşmüştü.
Şimdi son gelişmelerin ışığında değerlendirildiğinde çok açık biçimde görülebilmektedir ki, içinde bulunulan süreçte Kürt sorununda burjuvazi açısından yeni açılımlar kaçınılmazdır. 
Yaşanan bütün olgular tek bir noktaya işaret etmektedir: Kürt sorununda gelinen noktadan artık geriye dönüş yoktur. Taşlar bir kez yerinden oynamıştır. Artık burjuvazinin mevcut durumla, statükoculukla durumu idare edemeyeceği, Kürt  yoksullarının da mevcut durumu kabul ederek yaşamayacakları ortadadır. Bu, aynı zamanda, Türkiye’de demokrasi mücadelesinin ve demokrasi bilincinin de bir sıçraması olarak değerlendirilmelidir. Çünkü, Kürt yoksullarının, Kürt emekçilerinin ileri sürdükleri, uğrunda uzun ve çetin mücadele verdikleri talepler, demokrasi talepleri, demokratik hak ve özgürlük istemleridir. Nitekim, gelinen noktada, geçmişe göre, bu alanda önemli duvarların aşıldığı, kalıpların kırıldığı ortadadır.

YAŞANAN MÜCADELE AYDINLANMA SÜRECİ OLMUŞTUR.
1980’lerden sonra yükselme eğilimi gösteren Kürtlerin demokrasi ve özgürlük istemleri, özel olarak son 10-15 yıllık süreçte, hem halkın katılımı hem de mecrasına oturması bakımından gerçek bir demokrasi mücadelesine dayanaklık etmiş, bu süreç, aynı zamanda aydınlanma sürecine dönüşmüştür.
Böyle olması da kaçınılmazdı. Çünkü bölgede süren mücadele kendi doğallığı içinde eski tip üretim biçimlerinin şekillendirdiği maddi ve manevi yaşam tarzına, alışkanlıklara darbeler indiriyor, politik faaliyetin yarattığı etki ve aydınlanma, aşiretçi yapıyla da karşı karşıya gelmeyi kaçınılmaz kılıyordu. Bu karşı karşıya gelişin, ille de politik faaliyetle, aşiretlerle silahlı karşı karşıya geliş biçiminde olması gerekmiyordu. Zaten genel olarak da böyle değil, uyanış halinde olan bölge halkının, gençliğinin, bölgede geçerli olan ilişki biçimlerini, alışkanlık, ve gelenekleri bir taraf bırakarak, bir anlamda yaşam biçimine baş kaldırarak, aşiretçi kuralları terk edip politik faaliyete katılması biçiminde olmuştur. Bu dalga genişledikçe ve etki gücü büyüdükçe ilişkilerde çözülme de büyümüştür. Bunun bilince yansıması da aydınlanma, uyanış olarak kendini göstermiştir.
Hiç şüphesiz bu çözülmede, bölgede çok güdük olsa da kapitalist işletmelerin varlığıyla birlikte, özellikle sanayileşmiş kentlere göçler sonucu kapitalist üretim ilişkilerinin birey ve birey bilincini ileri çıkartmasının da payı ret edilemez.
Bir yandan ulusal mücadelenin etkileşimlerinin, mücadelenin yarattığı bilinç şekillenmesi, bir yandan göçlerin ve üretim ilişkilerinin şekillendirdiği farklı insan tipi, eski yaşam biçimine, kültürüne, alışkanlıklara indirilen büyük bir darbe olmuştur.
Nitekim günümüzde Doğu ve Güneydoğu’da 30-40 yıl önceki aşiretçi, feodal toprak ağalığı sisteminin zayıfladığı çıplak gözle görülen bir olgudur.
Hiç şüphesiz, burada bölgede üretim ilişkilerinin tamamen değiştiği, feodal sistemin çöküp yerini bütünüyle kapitalist üretim ilişkilerinin aldığını, bölgede insanların bu yeni ve modern üretim ilişkilerinin içinde kendilerini birey olarak öne sürdükleri sonucu çıkartılmamalıdır. Burada anlatılmak istenen, bölgede feodal yapının, aşiretçi toprak ağalığı siteminin belli oranlarda çözülmeye uğradığı, söz konusu yapının eskisi gibi güçlü ve bütün olarak varlığını sürdüremediğidir.
Mücadeleye katılan kitlelerin bu mücadele içinde doğal bir demokrasi eğitiminden geçmemeleri düşünülemezdi. Yüz binlerce Kürdün içinde yer aldığı bu hareket, yığınlarda bilinç sıçramasını yaratırken, demokrasi talepleriyle ileriye atılmış kitlelerin aydınlanmasını sağladı; bunu yaparken de demokrasi bilinci ve mücadelesi gelişti. Yani karşılıklı ve diyalektik bir etkileşim söz konusu oldu.
Bu, aynı zamanda, kaçınılmaz olarak yaşam biçiminde değişimlere de yol açtı. Düne kadar feodal hapsedilmişliğin ardında silikleşmiş kitleler öne atılmaya, kendilerini sarmalayan kasta darbeler indirmeye başladı. Yığınları kuşatan çember kırılırken, kitleler kendilerini ifade etmeye yöneldi. Düne kadar ev dışında varlığı ile yokluğu belli olmayan Kürt kadını, belki de dışlanmışlığa, yok sayılmaya içinde biriktirdiği yılların öfkesiyle ön saflara fırladı. Politik yaşamla tanıştı, kısa süre içersinde ön saflara geçti, Kürt demokratik hareketinin öncü ve baş öznelerinden biri haline geldi.
Sadece Kürt kadınındaki bu değişim ve gelişim bile, politik mücadelenin bölge halkı üzerinde yarattığı aydınlanma sürecinin ve bölgede eski yaşam tarzının çözülmesinin önemli göstergelerinden biridir.
Bu süreç, geride kalan zaman diliminde tabiri caizse evinin dışına kafasını uzatamayan, gündelik ev hizmetkarlığı dışında varlığı söz konusu olmayan Kürt kadınını demokrasi mücadelesinin ön saflarına fırlatabilecek kadar güçlü bir etki yaratmıştır. O kadın ve Kürt genci yıllar süren ezikliğine karşı büyük bir sıçramayla ileri atılmış, demokrasi ve özgürlük mücadelesinde, bu mücadelenin aydınlanmış güçlü unsurları olarak yerini almış, demokrasi mücadelesinin asli unsurları haline gelmiştir.
Türkiye egemenlerinin yıllar süren barbarca baskı ve saldırıları, zora dayalı susturma ve sindirme çabaları, Kürt yoksul ve emekçilerinin daha fazla genişleyen ve direngen tutumlarıyla karşılaşmıştır.
Artık meydanda feodal üretim ilişkilerinin çevrelediği, sadece aşiretçi ve ağalık sisteminin belirlediği, yönlendirdiği kitleler yok; demokrasi mücadelesini içine sindirmiş, onca baskı ve kan dökmeye karşı demokrasi taleplerini ileri süren Kürt emekçileri ve yoksulları vardır. Şimdi artık, özgürlük, demokrasi, eşitlik ve adalet isteyen, ayrımcılığa, halklar arasındaki ayrıcalıklara, imtiyazlara karşı çıkan, buna karşı talepler ileri sürüp bu talepler için mücadele eden kitlelerdir söz konusu olan. Dolayısıyla buradan geri dönüş söz konusu değildir. Çünkü artık sorun iradi bir sorun olmaktan öteye geçmiştir. Nesnelliğe dayanmayan, salt isteğe bağlı olarak ileri sürülen tutumlar, duvara çarpmaya mahkumdur.
Hak ve özgürlükleri, demokrasi talepleri için ayağa kalkan Kürtlerin talepleri, bugün açısından insana özgü, insan olmanın gereği talep ve özlemlerden başka bir şey değildir. Ve bu talepler, aynı zamanda, halkların gerçek anlamda kardeşleşmesinin ön koşulu ve olmazsa olmaz talepleridir. Eğer bir yerde, bir ulusa dil, kültürel hak vb. konularda ayrıcalıklar, üstünlükler tanınmış, diğeri bu haklardan mahrum edilmiş ve başka ulusun dilini konuşmaya, onun gibi yaşamaya, kültürel haklarından, gelenek, görenek ve yaşam biçimlerinden vazgeçmeye zorlanıyorsa, böyle bir ortamda kardeşlikten bahsedilemeyeceği ortadadır. Buna dense dense zorbalık denir. Ve yasakların, engellerin, ulusal ayrıcalık ve baskıların olduğu yerde de barış ve kardeşlik değil, milliyetçilik, önyargılar, halklar arasındaki rekabet ve güvensizlikler gelişir.
Oysa tüm yaşananlara, tüm kışkırtmalara rağmen, kabul etmek gerekir ki, Türk ve Kürt ezilenleri son noktaya kadar birlikte yaşama arzularını çok açık biçimde göstermişler; askeri alanda süren çatışmalar, asla ezilenler arasında dalaşmaya dönüşmemiştir.Batı’da onca provokasyon ve kışkırtmaya, onca rezil propagandaya karşın, Türk ve Kürt yoksulları, sabırla kışkırtmalara karşı içten ve samimi bir direnme göstermişlerdir.
Eğer ezen ulus ayrıcalıklarının kaldırılması, eşit haklar talebi Türk işçi ve emekçileri tarafından ne kadar benimsenir, bu talepler ne kadar kararlılıkla ileri sürülürse, kardeşlik o kadar daha gelişecektir. Bu ise, hem ulusal sorunun daha hızlı ve doğru bir tarzda çözülmesini kolaylaştıracak, hem de ezilenlerin ortak mücadelesini güçlendirecektir.
Günümüzde hemen hayatın her alanında, gerek politik gerekse sosyal yaşamsal alanlarda Kürt yoksul ve emekçileri ısrarla birlik ve kardeşlik isteğini öne sürmekte, bu duygularını her fırsatta göstermektedirler. Bugün kardeşlik talebinin ısrarla savunulmaya devam edilmesinin başlıca nedeni, Kürt hareketine asıl damgayı Kürt emekçi ve yoksullarının vurmasıdır. Bir başka neden de, henüz Türk burjuvazisine rakip ve ayak bağı olabilecek güçlü bir Kürt  burjuvazisinin olmamasıdır. Kürt burjuvazisinin esas olarak kendi başına güçlü bir varlığa ve yeterli sermaye birikimine sahip olmaması, varlığını Türk burjuvazisine eklemlenerek, onun uzantısı durumda sürdürmek zorunda olması sonucunu doğurmuştur. Bu da, Türkiye’deki Kürt hareketinin ayrılıkçı eğilim taşımamasını, hareketin karakterinin dil, kültürel haklar, demokrasi vb. taleplerle sınırlı olmasını getirmiştir. Barış ve kardeşlik taleplerinim maddi temeli burada, yani harekete damgayı Kürt emekçi ve yoksullarının vurmasında yatmaktadır.
Bu durum ise, Türk işçi ve emekçisinin önüne daha acil görevler koymaktadır. Türk işçi ve emekçilerinin, Kürt yoksul ve emekçilerinin bu talep ve isteklerinin baş savunucusu olması gerekmektedir. Türk işçi ve emekçileri bu talepleri gerçekten içten ve kararlılıkla savundukları oranda, Kürt emekçi ve yoksullarıyla birleşmelerinin, ortak ve birleşik mücadelenin önündeki bütün engelleri yıkmış olacaklardır. Dolayısıyla bu durum, Türkiye işçi ve emekçi hareketi bakımından büyük bir olanak ve aynı zamanda şanstır. Bu ise, Türkiye’deki demokrasi ve özgürlük mücadelesinin yerleşik bir hal alması, demokrasi bilincinin ezilen sınıf ve katmanlar arasında gelişmesi, demokrasi mücadelesinin ilerlemesi ve nihayetinde demokratik hak ve özgürlüklerin ezilen sınıflar lehine genişlemesi demektir.
Yine geride kalan sürecin ışığında değerlendirildiğinde, gelişmeler, Kürt ezilenlerinin de demokrasi, özgürlük, eşit haklar için Türk ezilenleriyle ortak mücadeleyi, Türkiye demokrasi güçleriyle ortak hareketi zorlaması gerektiğini göstermiştir. Yoksa burjuvazi tarafından yalnızlaştırılan ve köşeye sıkıştırılan Kürt yoksul ve emekçilerinin mücadelesi kan ve şiddet yoluyla da olsa nispeten sindirebilmekte, halkın katılımı ve desteği şu veya bu oranda püskürtülebilmektedir.

KUZEY IRAK VE ÖNÜMÜZDEKİ SÜREÇ
Yıllar süren zor ve meşakatlı mücadele, en azından egemenlere daha önce inkar ettikleri, sözünü etmeye bile yanaşmadıkları Kürt varlığını kabul ettirmiştir. Hiç şüphesiz Kürt gerçeğinin kabul edilmesi ve bu yönde demokratik adımların atılması, güçler dengesine, yaşanılan koşullara göre değişmektedir.
Ancak, son Irak savaşı ile birlikte, Kürtler bu kez genel olarak bölge açısından önemli bir yere oturmuşlar, güç dengeleri içinde önemli bir yer tutmuşlardır.
Kuşkusuz içinde bulunulan coğrafyanın en eski halklarından olmasına rağmen en çok ezilen, yok sayılan, varlığı bir türlü kabule yanaşılmayan Kürtlerin arayışlar içinde olmalarında, önlerine çıkan fırsatlardan faydalanma yoluna gitmeleri ve özgürlük mücadelesinde bir adım daha ilerleme hesapları yapmalarında bir anormallik yoktur. Aynı biçimde bölgesel hesaplar peşinde koşan emperyalizmin ve ABD’nin de egemenlik mücadelesinde halklardan kendi çıkarlarına faydalanma hesapları yapması da yaşamın gerçeğidir.
Bu durumda Kürtlerin önemli bir pozisyon tutmaları ve bölgede önemli bir konuma sıçramaları kaçınılmazdı. Çünkü sonuçta ABD’nin bu anki pozisyonu ve ardında yatan çıkarları itibariyle Kürtlere ihtiyacı vardı. Ve yine ABD, bölgede ezilen ulusların varlığını, karşısında tam hizaya geçmeyen veya ayak sürten devletlere karşı koz ve şantaj aracı olarak kullanıyordu.
Dolayısıyla Türkiye için Kürt meselesinin yine öncelikli toplumsal sorunlardan biri haline gelmesi beklenilen bir durumdu.
Birincisi, egemenlerin kafasında Kürt meselesini kaşımak, dikkatleri dağıtarak ve Türk milliyetçiliğini gıdıklayarak ABD’nin yanında işgale katılmaya kılıf yaratma hesapları vardı. Diğer yandan da böyle bir işgalde bölgedeki Kürtlerin ön plana çıkacağı, bunun da kendi Kürtleri arasında ciddi bir etki gücü yaratacağı korkusunu taşıyordu.
Nitekim burjuvazi önce KADEK’i bahane ederek Kürtleri yeniden hedefe koymaya çalıştı. Ancak bu genel olarak toplumda itibar görmedi. Diğer yandan egemenler açısından daha ciddi bir durum, Talabani ve Barzani önderliğindeki Kuzey Irak Kürtlerinin yeni oluşumlara girmesi oldu.
Türk egemenleri bu oluşuma karşı güçleri yettiğince müdahalede bulunmaya kalktılar. Ama güçleri yettiğince... Bu kez karşılarında bölgesel hesaplarında bölge Kürtlerine ihtiyaç duyan ABD vardı. Üstelik ABD, Kürt sorununu Türkiye’yi teslim almak, dediklerini yaptırmak için bir tehdit ve şantaj aracı olarak Türkiye’ye karşı kullanıyordu. Yıllarca Türk burjuvazisinin iç politikada yığınları korkutma, baskı altında tutma aracı olarak kullandığı silah bu kez kendisine karşı kullanılıyordu! Bu bazen Talabani ve Barzani ağzıyla, bazen söylenmemiş sözlerin söylenmiş gibi ortalığa yayılmasıyla, bazen provokatif bir şekilde oluyordu.
Türk egemenlerinin “kırmız hat”, Kerkük, Musul vb. tehditleri para etmedi. Bölgede işler ABD’nin belirlediği tarzda ilerledi.
Şimdi üzerinde tartışılan konu şudur. Kuzey Irak Kürtleri, Amerika ile nereye kadar yürüyebilir? ABD ile işbirliği içinde olmak Kuzey Irak Kürtlerine ne kazandırmakta, ne kaybettirmektedir? Hiç şüphesiz, özgürlük peşinde koşan bir halkın fırsatlardan yararlanmak istemesi, koşullardan kendi lehine sonuçlar çıkartmak için çeşitli manevralara girmesi anlaşılırdır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, fırsatlardan yaralanma adına, ipleri hokkabazın eline teslim etmemektir. Anlık başarı gibi gözükenlerin, gelecekteki kayıpların temelini oluşturup oluşturmayacağıdır. Ya da bir başka deyişle, özgürlük ve demokrasinin ABD gibi kanlı işgalci, dünya halkalarının bir numaralı belalısı tarafından ya da onunla yan yana sağlanıp sağlanamayacağıdır? Dünyada emperyalizm tarafından özgürlük sağlanan bir halk örneği daha yoktur. Ama halkaların tarihi, özgürlükleri emperyalizm tarafından gasp edilmiş sayısız örnekle doludur. Amerika’nın bundan sonra neler yapabileceğini anlamak için, bundan önce dünyanın dört bir tarafında, hadi o kadar geniş tutmayalım, Latin Amerika’da yaptıklarına bakmak yeterlidir.
Burada gözden kaçırılmaması gereken bir başka önemli yan da şudur: Aslında bugüne kadar Kürt deyince tüyleri diken diken olan, Kürtlerin mücadelesine hiçbir zaman en küçük bir destek vermemiş bazı çevrelerin, Kuzey Irak Kürtlerinin ABD ile işbirliği yapmasına, sanki Kürtleri çok düşünüyorlarmış pozlarında ABD karşıtlığı adına karşı çıkmalarıdır! Bunun hiçbir inandırıcılığı ve geçerliliği yoktur. Bu çevrelerin derdinin Kürtler değil, Türk egemen politikası olduğu; Kürtlerin tarafından değil, kendi milliyetçi düşüncelerinin ruhuyla konuştukları bilinmelidir.
Sonuçta şu ya da bu biçimde, şu ya da bu nedenle, Kürt meselesi bir kez daha varlığını güçlü bir biçimde hissettirmiştir. Son derece açık biçimde ortaya çıkmıştır ki, egemenler bakımından artık işler eski tarzda yürümeyecektir. Türkiye egemenleri eski tarzda, eski yöntemlerle Kürt sorununa yaklaşmayı sürdüremeyeceklerdir. Kürt sorunu ülke açısından dönüm noktalarından birine gelmiştir. Ne egemenlerin eski tarzda davranma şansı vardır ne de milyonlarca Kürt yoksulu ve emekçisi var olan duruma daha fazla ve uzun süreli boyun bükme eğilimindedir. Kürt sorununda egemenlerin adım atmaları, Kürt yoksul ve emekçilerinin taleplerine yanıt vermeleri kaçınılmazdır. Şimdi yapılması gereken tek şey, Kürt sorununun çözümü yolunda ip üstünde cambazlık yapmaya kalkmadan, dil ve kültürel hakların kullanımının önündeki tüm engellerin kalkması, koruculuk, yayla yasağı vb. uygulanmaların son bulması, köylere dönüşün serbest bırakılması ve gelir dağılımındaki bölgeler arasındaki adaletsizliğin giderilmesi vb. taleplerin hızla yerine getirilmesidir.
Kürt sorunu önemli eşiklerden birindedir. Koşullar ve yaşanılan süreç, devrimcilere, ulusal sorunun çözümü doğrultusunda içten ve kararlı bir çaba harcama görev ve sorumluluğunu yüklemektedir. Kim ki hala bu sorunu anlamamakta direnir, sorumluluk ve görevlerinden yan çizer, meseleyi kulak ardı yapmaya kalkarsa, o, sınıf mücadelesinin gereklerinden zerre kadar anlamamış demektir. Ve bu kişinin veya grubun kendisini sınıf mücadelesinin asli bir unsuru olarak nitelemeye hakkı yoktur. Böyle bir kimsenin veya grubun da günde beş vakit ezilenler üstüne nutuk atma ve boş böbürlenmelerde bulunma hakkı da yoktur.
Lafa geldi mi sosyalizm üstüne mangalda kül bırakmayarak her lafın başı, ortası ve sonuna “sosyalizm”, “özgürlük” vb. sözcüklerini koyup, iş Kürtlere geldi mi, meydandan  sıvışanların, sosyalizmden, ezilenlerden yana olduklarını söylemeleri büyük bir yalandır.
Burjuvazinin rotasına göre yön değiştirip, burjuvazi Kürt realitesinden bahsedince Kürtçü, burjuvazi Kürde saldırınca Türkçü olanlar, Kürtler hak ve özgürlük talep edince Kürt milliyetçiliğinden bahsedenler, aslında Türk milliyetçiliğinin basit ve pespaye savunucuları olduklarını gizleyemezler.
Çünkü sosyalizm, ezilen uluslar da dahil, tüm ezilenlerin hak ve özgürlüklerini savunur. Çünkü, yalnızca ve yalnızca tüm ezilenlere, ezilen halk, sınıf ve katmanlara  gerçek bir demokrasi ve özgürlük sosyalizmde vardır. Çünkü sosyalizmin asli sahibi işçi sınıfı, ancak kendisinden başka tüm haksızlığa uğrayan ve ezilenlerin kurtuluşu için çaba harcayarak ve onların kurtuluşu gerçekleştikçe kendisini kurtarabilir.