“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Talepler üstünden mücadele mi, masa başı çözümler mi?

Talepler üstünden yürütülecek bir mücadele mi, yoksa "masa başı" çözümlerin emekçilere empoze edilmesi mi tartışması, sınıf partisi ile çeşitli türden "sol", "sosyalist" partiler arasında bir ayrım olmaya devam ediyor. Ancak bu ayrım sadece teorik bir ayrım değil, aynı zamanda pratik mücadeleye yaklaşım bakımından da giderek derinleşiyor. Özellikle, özelleştirmeye karşı mücadelede bu ayrım çok daha yakıcı bir karakter kazanmış bulunuyor. "Somutluk" adına "masa başında" "özelleştirmeye alternatif" geliştirdiğini iddia eden ÖDP ve İP gibi partiler, tam da işçilerin, kamu emekçilerini, sendika ve bilim çevrelerini de etkileyip "Özelleştirmeye Hayır" sloganı etrafında peşlerine taktıkları koşullarda; "özelleştirme değil özerkleştirme", "özelleştirme değil kamulaştırma" gibi çıkışlarla işçiler, emekçiler arasında ve bilim çevrelerinde 1990'lı yıllar boyunca mücadeleyi saptıran görüşlerini, yeniden gündeme getirerek, emekçiler arasında, bilim çevrelerinde kargaşa yaratacak bir tutumu benimsemiş bulunuyorlar.
Bu tutumun, düzen partilerinin politika tarzı ve sorunu düzen içi çözümlere mahkûm eden reformcu bir tutum olduğu ortadadır. Şöyle ki;
Düzen partilerinin halk yığınları karşısındaki tutumu bir yanıyla halk dalkavukluğu, bir yanıyla da halkın aklının hiçbir şeye yetmediği, kendi başına bir şey yapamayacağı biçimindedir. Bu yüzden de halkın karşısına çıkan düzen partileri, halkı övüp göklere çıkarıyor. Kimine göre "köylü milletin efendisi", kimine göre, "halk iradenin gerçek sahibi", kimine göre, "halk isterse odunu bile milletvekili yapar" vs.
Halkı böylesine öven bu partiler, iş, parlamentoya gitmeye gelince birden keskin bir "U dönüşü" yapıyor ve "oyunuzu bana verin size yol, su, elektrik getireyim", "siz beni seçin ben de sizi çektiğiniz sıkıntılardan kurtarayım" safhasına geçiyorlar.
Düzen partileri ve liderleri, seçim meydanlarında, hele muhalefetteyse, halkın bütün istek ve özlemlerinin savunucusu kesilirler. Bu partilerin bir başka özelliği de seçimden sonra bütün söylediklerini unutmalarıdır. Bir de iktidara gelmişlerse; artık bütünüyle "devlet partisi", "devlet adamı" olup çıkarlar. Seçim meydanlarındaki vaatlerini unutur, ülke ve devletin çıkarları uğruna emekçilerin, halkın taleplerini önemsiz, hatta savunulmasını tehlikeli gören bir tutumu benimserler.
Sonuçta oylarıyla birilerini Meclis'e gönderen, bazı partileri iktidara getiren işçiler, emekçiler; yine kendi talepleriyle baş başa kalıp, eğer az çok örgütlüyseler, o talepler için grevler, gösteriler, direnişler, mitingler yapmaya devam ederler. Ama yığınlar örgütsüzse; bir dahaki seçimde o parti olmadı bu partiye, o kişi ihanet etti öyleyse bu kişiye oy verip "kurtuluş" umutlarını sürdürmeye çalışırlar. Tabii ki; hâlâ denemedikleri bir düzen partisi kalmışsa!
Burjuva düzen partilerinin bu vaatçi, "oyunuzu bana verin ben de siz kurtarayım" tarzı, ilerici, devrimci, "sosyalist" çevre ve partileri de etkilemiş, bu parti ve çevreler bütün işçi sınıfı ve halk kavramı üstüne, devrim ve sosyalizm üstüne edebiyat parçalamalarına karşın, iş, çalışma tarzı ve talepler üstünden mücadele yürütmeye gelince aynı tarzı benimsemişlerdir. Kendilerine sosyalist, işçi, emekçi partisi sıfatı yakıştıran bu partiler, halka dönüp, bir yandan kendilerine destek verir ve partileri iktidara getirirlerse emekçileri çektikleri sıkıntılardan kurtaracaklarını, hatta kendi iktidarlarının işçilerin emekçilerin iktidarı olacağını iddia etmektedirler. Ama sadece bununla da kalmayıp; işçilerin, emekçilerin taleplerini düzen içi formüller haline getirerek, "reformlar uğruna mücadele" gibi saçma bir formülasyonla işçi sınıfının, emekçilerin taleplerini, bu talepler üzerinden yürütülen mücadeleyi iğdiş edip düzen içi hale getirmeye çalışmaktadırlar.

TALEPLER ÜSTÜNDEN MÜCADELE VE VAAT SİYASETİ
Bir partinin sistem içi mi, yoksa" sisteme karşı mücadele içinde mi olduğunun başlıca göstergelerinden birisi de talepleri ele alış tarzlarıdır.
İşçi sınıfı ve emekçi sınıfların mücadelesi, talepler üzerinde yükselir. Bir talebi kazanmak isteyen emekçiler, amaçlarına varmak için kendi aralarında birleşir ve değişik eylem biçimleriyle harekete geçerler. Bu mücadele; kimi zaman bir yenilgiyle sonuçlanır, kimi zaman talebin kısmen elde edilmesi mümkün olur, kimi zaman da talep, eğer sistem içinde kazanılması mümkün bir talepse bütünüyle gerçekleşebilir.
İşçi sınıfının ve diğer emekçilerin uğruna mücadeleye atıldığı taleplerin bazıları, "hemen kazanılabilir talepler"dir, Örneğin; toplusözleşmelerde öne sürülen taleplerin büyük çoğunluğu, taban fiyatları, maaş zamları vb. talepler bu kategoriye dâhil taleplerdir. Bazı talepler ise, sistem içinde en azından teorik bakımdan gerçekleşebilir taleplerdir. Örneğin; işçilerin dayanışma grevi, siyasi grev, genel grev hakkı, özelleştirmenin durdurulması, DGM'lerin kaldırılması, OHAL'in kaldırılarak bölgedeki koşulların normalleştirilmesi, işsizlik sigortasının çıkarılması, sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesinin önlenmesi, kamu emekçilerinin grevli toplusözleşmeli sendikal hakkının tanınması gibi talepler bu türden taleplerdir. Eğer emekçiler, demokratik güçler, yeterince güçlü bir biçimde mücadeleye atılmışsa, bu talepler kazanılabilir hale gelirler. Ancak, emekçiler yeterince örgütlü ve birleşmiş değillerse, bu türden talepler sistem içinde gerçekleşemeyebilir ve ancak bir toplumsal devrim günlerinin talebi olarak rol oynamaya devam ederler. Örneğin sistem yıkılmadığı halde OHAL kaldırılabilir, DGM'ler kaldırılabilir ya da işçilerin genel grev hakkı, siyasi grev hakkı tanınmak zorunda kalınabilir. Kimi talepler ise, sistem içinde gerçekleşemez taleplerdir. "Bağımsız, Demokratik Türkiye", "Sosyalist Türkiye" talepleri bu türden taleplerdir.
Gündelik taleplerde işçiler ve emekçilerin istemleri somuttur. Örneğin bir toplusözleşmede işçiler; şu kadar ücret zammı istiyoruz; çalışma koşullarımızın şöyle düzeltilmesini istiyoruz; disiplin kurulunda işçilerin temsilcilerinin çoğunlukta olmasını istiyoruz; işçi sağlığına ilişkin şu önlemlerin alınmasını istiyoruz... gibi istemlerini çok net bir biçimde formüle eder ve bunları elde etmek için de grev, direniş, gösteri vb. yollara başvururlar. Yani bu türden talepler çerçevesindeki mücadelede, patronların dayatmalarına hayır diyen işçiler ve emekçiler kendi "alternatiflerini" de net bir biçimde ifade ederler, edebilirler.
Sistem içinde gerçekleşmesi teorik olarak bile mümkün olmayan talepler için de durum nispeten açıktır: Bugünkü çürümüş, emekçilerin örgütlenme ve siyaset yapma imkânlarını yok eden, ülkeyi emperyalizmin kölesi haline getiren egemen sınıfların diktatörlüğüne hayır; emekçilerin bağımsız demokratik Türkiye’sini istiyoruz, ya da sömürücü kapitalist sisteme hayır, sosyalizm istiyoruz der ve bugünkü sistemin yerine koyacağı sistemi de açıkça tarif eder. Bu talepler için de işçilerin, emekçilerin "alternatifi" nettir. Örneğin bu durum, EMEP'in programında açıkça ifade edilmiş; bugünkü sistemin yerine nasıl bir sistemin geçmesi gerektiği, işçi sınıfının sömürüden kurtulması mücadelesinde, nasıl bir Türkiye'nin (Bu, bağımsız demokratik Türkiye'dir.) zorunlu bir geçiş aşaması olduğu açıkça tarif edilmiştir.
Sistem içinde teorik olarak gerçekleşebilir ama pratikte gerçekleşmesinin hangi ölçüde ve hangi biçimler altında olacağı burjuvazi ile işçi sınıfının, hatta bütün halkın karşı karşıya gelmesi ve karşılıklı mücadelenin belirlediği talepler, devrimci parti ile her türden reformculuk arasındaki başlıca ayrımlardan birisidir. Bu taleplerden bazıları, örneğin 8 saatlik işgününün her yerde uygulanması, genel grev hakkının yasallaştırılması gibi taleplerde, bugünkü uygulamanın karşısına açıkça, bugün yaygın söyleyişle bir alternatif hemen konulabilir. DGM'lerin kaldırılması, MGK'nın kaldırılması talebi, açıkça DGM'siz bir yargı düzeni, MGK'sız bir siyasi düzen istemektir. Ya da genel grev hakkı talebinde olduğu gibi, bugün grev yasasında genel grevi yasaklayan maddenin kaldırılması talebidir. Yine kamu emekçilerinin 10 yıllık mücadelelerinde açıkça ifade edildiği gibi, bir yasa ile grevli toplusözleşmeli sendika hakkının tanınmasıdır. Ama bu kategorideki bazı talepler için bu kadar basitçe "alternatifler" getirilemez. Örneğin, "özelleştirmeye hayır" diyenlere, bugün kimi "devrimci" ve "sosyalist" çevreler soruyor: "Peki, 'özelleştirmeye hayır' da, yerine ne getiriyorsun?" Yanıt olarak da ya "bugünkü gibi sürüp gitsin", ya "kamulaştırma yapılsın", "ya özerkleşsin", ya "özyönetim", ya "KİT'lerde işçi yönetimi" ya da "mülkiyetin (Karabük örneğinde olduğu gibi) çalışan işçilere devri" gibi "somut alternatif” getirilmesini istiyorlar.
Bu "alternatifçi" reformculuk, kimi talepler karşısında ise; birden keskinleşebiliyor. Örneğin bunlar, "MGK kaldırılsın" talebi karşısında, "ne olacak yani, MGK kaldırıldı diye ülkeye demokrasi mi gelecek" diyebiliyorlar.

ÖZELLEŞTİRMENİN ALTERNATİFİ, İŞÇİ DENETİMİ
Son 10 yıl içinde, özelleştirmeye karşı mücadele içinde, "özelleştirmeye karşı alternatifin ne olacağı" sorusu sıkça gündeme geldi. Bir yandan büyük patronların sözcüleri, öte yandan da çeşitli "sol", "sosyalist" çevreler işçilere aynı soruyu yönelttiler: "Peki, özelleştirmeyelim de ne yapalım?" Bu soru, tuzak soruydu. Ve sendikacılar başta olmak üzere, aydın-demokrat çevreler, "Kemalistler", kendisini "sosyalist", "devrimci" diye adlandıran çeşitli siyasi çevre ve "partiler" (İP, ÖDP) bu tuzağa büyük bir hevesle atladılar. Çünkü burjuva partilerinin bir ceplerinde "her konuda kolay çözüm reçetesi taşıma" geleneği bu çevrelerde devam ediyordu. Dahası, "sol" gelenek, cumhuriyet tarihi boyunca sıkıştığı her konuda burjuvazinin yerine "çözüm üretme" misyonunu da yerine getiren bir politika tarzını benimsemişti.
Bütün bunlardan öte; bu çevreler halk adına konuşma, halkın yerine çözüm üretme konusunda burjuva partilerinden hiç de geri kalmayan bir alışkanlığa sahipti. Masa başına oturulur, işçilerin, köylülerin, memurun, esnafın, işportacının, ulusal azınlıkların "talebi nedir" tespit edilir, bunların nasıl çözülebileceği de bir çırpıda belirlenip kalkılır. Sonra da burjuvazinin karşısına geçilir; "o sorun öyle çözülmez, böyle çözülür" deyip "yol gösterme" görevine soyunulur.
Özelleştirmeye karşı mücadele yılları boyunca da bu mekanizma işledi. Özelleştirmeyi dünya ölçüsünde programına alan uluslararası burjuvazinin ve yerli işbirlikçilerinin, onların hükümetinin özelleştirmeyle varmak istedikleri hedeflere bakılmaksızın; burjuvazinin, uluslararası sermaye temsilcilerinin tuzak sorusunun; "peki özelleştirmeyelim de ne yapalım" sorusunun üstüne atlandı. "Kemalist’i", "sosyal demokratı", "sendikacısı", sözde "solcusu", "sosyalisti", gelişmelere politik bakmayı epeydir terk etmiş bilim çevreleri; sendikal bürokrasi ve büyük patron örgütleri tarafından masrafları karşılanan lüks mekânlarda "özelleştirmeyelim de ne yapalım?" sorusunu tartışmaya koyuldular. Tartışma büyük bir "ciddiyetle" sürdü. Sanki burjuvazi, onlara gerçekten fikirlerini sormuş gibi, hevesle bütün bildiklerini ortaya döktüler. Bu dönem yaklaşık 5 yıl sürdü. Salonlardan çıktıklarında, kimisi özerkleştirmeyi, kimisi "kamulaştırmayı", kimisi "sendikalara danışılarak özelleştirme yapılmasını", kimisi "işçi haklarının korunarak özelleştirmenin yapılmasını" savunuyorlardı. Ama bu kritik 5 yıl boyunca; burjuvazi, yasal ve teknik hazırlıklarını yapmış; Sümerbank, çimento fabrikaları, ORÜS gibi işletmelerde özelleştirmeyi başlatmıştı bile.
Elbette bu salon tartışmaları sadece salonda kalmadı. Salonda konuşulanlar, dergiler, gazeteler, TV kanalları, kitaplar ve benzeri araçlarla işçiler emekçiler arasında yayılarak özelleştirmeye karşı mücadele eden saflarda kafa karışıklığı yaratıldı. Düzen içi bir alternatif öne sürmeden "özelleştirmeye hayır" diyerek özelleştirmeye cepheden karşı çıkanlar; "işçilerin önüne 'alternatif getirmemekle", "KİT'lerin bugünkü gibi arpalık olarak kalmasını" savunmakla suçlandı. Hükümet ve büyük patronlar bu kafa karışıklığından yararlanarak, saldırılarını sürdürdü.
Ancak, özelleştirmenin sadece bir mülkiyet değişikliği değil, uluslararası sermayenin ülkeleri köle derekesine düşürmek olduğunun işçiler tarafından anlaşılması ve bunun Yatağan-Yeniköy-Kemerköy santral işçilerinin, "özelleştirme sorunu ülkemizin bağımsızlığı sorunudur" diye yüksek sesle haykırıp yeni bir direniş barikatı kurmasından sonra özelleştirme süreci, yeni bir safhaya girdi. Sendikal çevreler, aydın demokrat çevreler ve bilim çevreleri, ancak işçilerin bu çıkışından sonra, düştükleri tuzağı az çok da olsa fark ederek yeni bir pozisyon aldılar. Sistem içi çözümler tartışmak yerine "özelleştirmeye cepheden hayır" demeye yöneldiler. Ne var ki; sınıf hareketinin seyri, işçilerin ne dediğine bakmayan ÖDP ve İP gibi partiler, kendi "masa başı çözümlerini" yeniden gündeme getirerek özelleştirmeye karşı şalter indirmeye, işyerlerini işgal etmeye hazırlanan işçiler ve kamu emekçilerinin önünü karartan tutumlarını çeşitli platformlarda yinelemeye giriştiler.
ÖDP'ye göre, özelleştirme olmamalı ama "özerkleştirme" yapılmalıdır. İP'e göre ise, özelleştirme yapılmamalı, "kamulaştırılmaya" gidilerek, özel işletmeler de kamulaştırılmalıdır.
Bu "kolay" "alternatifleri üretenler (ya da üretilen tampon görüşleri sahiplenenler) soruyor: Özelleştirme karşısında EMEP'in alternatifi nedir?
Kuşkusuz ki; EMEP'in, sistem içinde, özelleştirmeye karşı masa başında hazırlanmış bir reçetesi yoktur. Ama "EMEP iktidara geldiğinde KİT'leri nasıl organize edecek?" diye soruluyorsa, elbette EMEP'in bu konudaki görüşü açıktır. EMEP, programı gereği bu işletmeleri sosyalist ekonominin ana dayanakları olacak bir biçimde yeniden organize edecektir. Ama sorulan, bu değildir. Sorulan EMEP'in şu anda özelleştirme karşısında bir "alternatif çözüm" getirip getirmediğidir.
Peki; EMEP, işçilerin "özelleştirmeye hayır" diyen tutumunu desteklerken, düzen içi çözüm üretenlerin iddiasında olduğu gibi KİT'lerin bugünkü, "arpalık" konumunun devamından mı yanadır? Elbette değil! Çünkü KİT'ler, özellikle son yıllarda özelleştirmeciler tarafından batırılmakta, özelleştirmeyi kolaylaştırmak için her bakımdan tahrip edilmektedir. Ama bu sorunun en basit yanıdır. Asıl sorun ve EMEP'in özelleştirmeye karşı tutumunu belirleyen, özelleştirmenin uluslararası sermayenin, emperyalizmin dünya egemenliğini pekiştirmenin bir koçbaşı olarak kullanılıyor olması gerçeğidir.
Şöyle ki;
1- Özelleştirme; Türkiye'nin büyük patronları ve hükümetleri tarafından icat edilmiş, ekonomiyi şöyle ya da böyle düzenlemek için başvurulan bir araç değildir.
2- Özelleştirme; sonuçları itibariyle işçi haklarını tahrip etmek, kimi işçileri işsizliğe mahkûm etmekle sınırlı bir operasyon da değildir.
3- Özelleştirme; uluslararası sermayenin dünya ekonomisini yeniden yapılandırmasının en önemli araçlarından birisidir. Başka bir söyleyişle özelleştirme, uluslararası tekeller ve emperyalist ülkelerin dünyayı kendileri için dikensiz gül bahçesi yapmak için giriştiği operasyonun omurgasıdır. Bu yüzden de özelleştirmeye karşı mücadele, özelleştirmeyi engelleyecek emekçi talepleri, örneğin bir toplusözleşmede öne sürülen talepler gibi "gündelik talepler kategorisinden değildir. Tersine, bağımsız Türkiye talebine sıkı sıkıya bağlanmış bir taleptir.
4- Uluslararası sermaye, yerli ortakları ve hükümetleri, özelleştirmeyi tartışmak, özelleştirmenin yerine şu ya da bu tarzda bir çözüme mantıksal bakımdan ikna edildiğinde özelleştirmekten vazgeçmek niyetinde değildir. Evet, bu çevreler "özelleştirme olmasın da ne olsun?" tartışması açmışlardır ama burada tartışma açmaları yeni önerilere açık olduklarından değil, emekçilerin kafasını karıştırmak içindir. Kendilerinin masa başı tartışmalarında verecekleri hiçbir tavizleri yoktur. Elbette hükümetlere, sistem içinde, özelleştirmede geri adım attırmanın imkânı vardır. Ama bu masa başında olacak bir iş değil, işçi ve emekçi yığınlarının özelleştirmeye karşı kuracakları cephenin direnişi karşısında mümkün olacak bir şeydir.
Yukarıdan beri söylenenler nedeniyle özelleştirmeye karşı mücadele, aynı zamanda sisteme karşı bir mücadele olarak ele alındığı ölçüde anlamlı olabilir. Bu yüzden de özelleştirmenin sistem içinde, sözü edilen tarzda her zaman geçerli "alternatifi"nden, hazır bir reçeteden söz etmek sadece reformculuktur. Çünkü özelleştirmeye karşı mücadelenin boyutlarının ne olduğu ile KİT'lerin nasıl bir yapıya kavuşacağı arasında doğrudan bir ilişki vardır. Örneğin bir-iki yıl önce "özelleştirmeye hayır" demenin ötesinde çözüm için çok şey söyleme imkânına sahip değildik. Ama Yatağan işçilerinin başlatıp sonra da diğer bazı termik santraller ve işyerlerinde olduğu gibi işçilerin, sorunu "bağımsızlık sorunu" olarak ele almaları, özelleştirme karşısında işyerlerini işgal edeceklerini, şalter indireceklerini dünya âleme duyurmaları ve kimi işyerlerinde işçiler ve kamu emekçilerinin özelleştirmeye karşı mücadele komiteleri olarak birleşmeleri çok önemli bir gelişme olmuştur. Bu söylenenlere, işçilerin ve kamu emekçilerinin KİT'lerin arpalık olmaktan kurtarılması, teknoloji yenilenmesi, atıl kapasitenin kullanılması için yeni yatırımlar yapılması ve işçi alınması talepleri eklenince; KİT'lerde İŞÇİ DENETİMİ (işçi ve kamu emekçilerinin denetimi) talebi de gündeme gelmiştir.
"İşçi denetimi" bugün özelleştirmeye karşı mücadelenin geldiği aşamada, işçileri, kamu emekçilerini birleştiren, mücadelenin önünü açan bir talep olarak ortaya çıkmaktadır. İşçi istemlerinin, "olmazsa şalter indirip işyerlerini işgal edeceğiz" dedikleri taleplerin gelip dayandığı nokta, KİT'lerde işçi denetimini mümkün kılacak gelişmelerin ipuçlarını vermekteydi. Ama önümüzdeki günlerde mücadele ileri bir atılım gösterip hareket yeni mevziler kazandığı ya da kazanma eğilimine girdiğinde, "işçi denetimi" talebi geri kalabilir. Emekçiler, özelleştirmecileri güçlü bir biçimde geriye ittiği ölçüde de KİT'lerin yapılandırılmasının emekçilerin isteğine yakın bir biçimde gerçekleştirilmesini mümkün kılar. Eğer özelleştirmecilere, sadece özelleştirmeden cayacak kadar geri adım attırılmışsa, KİT'ler bugünkü durumlarına yakın bir organizasyonda kalacaktır; yok, emekçiler burjuvaziyi çok daha gerilere püskürtmüşse, KİT'ler emekçilerin o an kazandıkları pozisyona göre yeniden organize edilebilir. Ya da örneğin özelleştirmeye karşı mücadele genişlemiş, emekçiler iktidara adımlarını atmış bir pozisyona gelmişlerse; işçi denetimi ve yönetimi gibi çözümler geri, gerici çözümler olur ve KİT'lerin sosyalist mülkiyetin ilk biçimleri olarak yeniden organize edilmesi, özelleştirmenin alternatifi olarak gündeme gelebilir...
Kısacası; bugün esas olan, özelleştirmeye karşı olan bütün güçleri birleştirmektir. İşçinin örgütlenme düzeyi ve talepleri kavrayışının seviyesi öne sürülecek çözümle doğrudan bağlantılıdır. Ve burada kriter, öne sürülen "çözüm"ün, işçileri, emekçileri birleştirmede bir araç olup olmayacağı, hareketi toparlayıcı ve ilerletici bir role sahip olup olamadığıdır. Nitekim bugün özerkleştirme ve kamulaştırma "çözümleri"nin, işçilerin, emekçilerin birleşmesine bir katkısı olmayacağı gibi, tersine, özelleştirmeye karşı mücadele eden saflarda kafa karıştırıcı bir rol oynamaktadır. Bu yüzdendir ki, bu tür masa başı çözümler sadece üreticilerinin marifeti olarak kalmamakta, patronlara, hükümetlere de manevra imkânı sağlamaktadır.

TALEPLERİN KENDİ BAŞINA ANLAMI VAR MIDIR?
Düzen içi reformlar için mücadele ile sisteme karşı mücadele arasındaki fark da burada şekillenmektedir. Hiçbir devrimci parti, hiçbir sınıf partisi birtakım reform paketleri uğruna mücadeleyi esas almaz. Tersine, sınıf partisi, sisteme karşı mücadele eder ve kimi reform talepleri bu sisteme karşı mücadelenin yan ürünleri olarak ortaya çıkar. Söz konusu olan, özelleştirmenin engellenmesiyse; burada mücadelenin hedefi, özelleştirmeyi kendi dünya hegemonyasını pekiştirmenin bir aracı olarak kullanan emperyalizmdir. Emekçiler bu saldırıyı püskürttükleri ölçüde, ülkede özelleştirmenin yol açacağı sonuçları ortadan kaldırmanın imkânını elde ederler. Ya da özelleştirmeyi gerçekleştirmeyi amaçlayan büyük patronlar ve hükümetin bu alandaki politikalarına karşı mücadele emperyalizme karşı mücadeleyle birleşmediği ölçüde ciddi anlama sahip olamaz. Nitekim işçilerin, özelleştirmeye karşı çıkmayı ülkenin bağımsızlığı olarak ele almaya başlamalarıyla birlikte, özelleştirme mücadelesi sisteme karşı bir çıkış olmaya yönelmiş, bu da mücadelenin radikalleşmesinin önünü açmıştır. Burada kararlılık ve direniş noktası "özelleştirmeye hayır" sloganıyla ifade edilmektedir. Emekçilerin mücadelesi, özelleştirmecilerin saldırısını püskürttüğü ölçüde özelleştirmeye karşı mücadele de yeni mevziler kazanır; birtakım "çözümlere" varır ama bu, çözümü belirleyen karşılıklı güçlerin çarpışmaları sonucu elde ettikleri mevzilere uygun bir çözümdür. Ve asıl amaca varılıncaya kadar da bu çözümlerden hiçbiri nihai bir çözüm olarak kalamaz. Çünkü özelleştirmecilerin geri adım atmış olması, emekçilerin kimi taleplerini kabul etmiş olması, emekçilerin tüm taleplerini alması anlamına gelemez; çünkü özelleştirme, yukarıda da belirtildiği gibi, uluslararası tekellerin, emperyalistlerin dünya egemenliği amaçlarının önemli bir aracıdır ve uluslararası sermaye püskürtülmeden Türkiye'nin bağımsızlığı yolunda önemli adımlar atılmadan, özelleştirmecilerin kalıcı olarak geri çekilmesi de mümkün olamaz. Dolayısıyla "KİT'lerin ne olacağı", özelleştirmenin gerçek alternatifinin KİT'lerin burjuva devlet mülkiyetinden kurtarılması ve sosyalizme giden yolda önemli ekonomik kurumlar olarak yeniden organizasyonunun koşulları ancak o zaman doğar. Bu aşamaya kadar bütün "ara çözümler", mücadelenin daha ileri atılımı için dayanak olan, geçici emek cephesinin gücünün daha ilerisine yetmediği için razı olduğu çözümlerdir.
Benzer kategoriden bir diğer talep de "MGK kaldırılsın" talebidir. Keskin takımı, "MGK kaldırılırsa demokrasi mi gelecek" diyor. Ya da benzer bir biçimde "DGM kalkarsa adil yargı mı olacak" diyorlar. Örneğin burjuvazinin çeşitli fraksiyonları, "artık MGK'ya ihtiyaç kalmadı kaldıralım" diye aralarında anlaşıp MGK'yı (ya da DGM'yi) kaldırırsa elbette bunun, ne ülkenin demokratikleşmesine ne de adaletin adilliğine bir katkısı olamaz. Ama bugün, emekçiler, işçiler, burjuvazinin çözülme içinde olmayan tek kurumu MGK'nın kaldırılması için mücadeleye atılır ve MGK'yı kaldırtacak bir bilinç ve örgütlenme düzeyine ulaşırsa, elbette ki; bu ülkenin demokratikleşmesi açısından dev bir adım olur. Çünkü bu boyutta birleşmiş ve ileri atılan bir emekçi hareketi karşısında, burjuvaziyi MGK'yı kaldırtacak kadar zorlayan bir emekçi hareketi karşısında hiçbir burjuva kurum, burjuva devlet sisteminin diğer kurumları, oldukları gibi kalamazlar. Bu yüzden de MGK'nın kaldırılması talebinin, eğer su katılmamış idealistler değilseniz, Türkiye'nin demokratikleşmesi mücadelesinde önemli bir talep olduğunu inkâr edemezsiniz.
Kısacası taleplerin kendi başlarına ifade ettikleri anlam, çoğu zaman yanıltıcıdır. Talepler, ancak diğer taleplerle içsel bağlantısı içinde ele alındıkları, çözümleri bu bağlantılarla birlikte değerlendirildikleri ölçüde anlamlıdır. Gerçek hayatta olan da budur.
Talepler üstünden yürütülen mücadelenin bir diğer işlevi de: emekçilerin kendi talepleri uğruna mücadele içinde eğitilmesi; dünyada olup bitenleri kavraması; örgüt ve bilinç düzeylerinin ilerlemesidir. Örneğin işçilerin, emekçilerin mücadelesi, bugünkü düzeyinde iken, burjuvazi işletmeleri özerkleştirse de, işçilerin yönetimine vermeye kalksa da, bugünkü haliyle bıraksa da sonuç çok değişmeyecek; kısa bir süre sonra özelleştirmeden beklediği sonuçlan elde edebileceği bir pozisyon kazanacaktır. Karabük Demir Çelik Fabrikaları 4 yıl önce işçilere devredildi. İşçiler, "artık bizim fabrikamız oldu" yanılsaması içinde "sıfır zam"la çalıştılar. Ama aradan geçen kısa süre içinde fabrikanın hisse senetlerinin yüzde 60'ının Sabancı Holding tarafından toplandığı ortaya çıktı. Demek ki; işçiler, emekçiler, burjuvazinin politikalarına müdahale eden bir pozisyona geçemedikçe, özerk ya da işçi yönetimindeki KİT'leri bugünkünden bile beter duruma getirip "çözümü" çözümsüzlüğe götürmek için burjuvazinin elinde sayısız olanaklar olmaya devam edecektir.
Eğer bugün burjuvazi ve hükümetleri, bocalıyorsa bunun nedeni masa başı çözümlerinin kafa karıştırmasından değil, "özelleştirmeye hayır", "sorun bağımsızlık sorunu" diye "şalter indirme "ye hazırlanan, işletmelere sahip çıkan işçilerin, kamu emekçilerinin tutumundan dolayıdır. Bugün görev, emperyalizmin dünya hegemonyasının en önemli araçlarından birisi olan özelleştirmeye karşı, mümkün bütün güçleri birleştirmek, ülkenin bağımsızlığı ile özelleştirmeye karşı mücadelenin ilişkisini aydınlatmak, bunun işçiler ve emekçiler için anlamını yaygınlaştırmak belirleyici bir öneme sahiptir. Emek cephesi, ancak gericiliğin, emperyalizmin özelleştirme saldırısını püskürttüğü, püskürtme yolunda adımlar attığı, mücadelede yeni pozisyonlar kazandığı ölçüde kendi nihai hedefine giden yolda geçici çözümlerin ne olduğunu tartışabilecektir.

Ağustos 1998