“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Kapitalizmin kriz yılı

"Global bir kriz"in varlığı ya da yokluğu tartışmaları, yerini hızla, "her yerde ve her şeyde kriz var"a bırakıyor. Daha birkaç ay önce. "bizde kriz yok", "bize kriz işlemez" diyenler şimdi; "kriz olmasaydı böyle olmazdık" mazeretine sığınıyorlar. Kriz, kimi zaman her kötülüğün bahanesi, kimi yer ve zamanda ise denize düşenin sarıldığı bir "şans" olarak değerlendiriliyor. Kısacası; ister "yok" denilsin, ister "var" denilsin, özellikle son bir yıldır dünyada, bir "hayalet" dolaşıyor. Bazen bir ülkeyi çökerttiği, bir grup ülkeyi birden girdabına çektiği duyulan bu "hayalet", bazen de dünyanın şu ya da bu finans kentlerindeki borsalarda boy gösteriyor. "Kara Pazartesi”ler, "Kara Çarşamba”lar. "Kara Perşembe”ler derken, son bir yıl içinde bu malum "hayalet”in karartmadığı gün kalmadı neredeyse!
Tahmin edileceği gibi, burada sözü edilen ve kapitalist dünyanın çeşitli merkezlerinde "icrai sanat" eyleyen bahse konu hayalet; son aylarda etkisini daha da artıran "ekonomik kriz"dir! Bir yıl kadar önce "Asya kaplanları" diye adlandırılan ve dünya kapitalizminin "medar-ı iftiharı" olarak gösterilen Güneydoğu Asya ülkeleri krizin pençesine düştüler. Önce borsalarda çöküş olarak "finans krizi" şeklinde kendisini gösteren krizin, kısa zamanda bu ülkelerdeki "anarşik yatırım" sonucu ortaya çıkan bir "aşırı üretim krizi" olduğu ortaya çıktı. Birkaç haftalık felaketin arkasında kalanlar, terk edilmiş (ya da kapatılmış) depoları mal dolu fabrikalar ve kiracıları ülkeyi terk etmiş devasa gökdelenler oldu. Yıllardır bu ülkelerdeki bütün doğal kaynakları yağmalayan ve ucuz işgücünden yararlanan yabancı patronlar ve uluslararası spekülatörler "kriz bölgesi"ni çoktan terk etmişti. Ve tabii burjuva medyası, kriz haberlerine paralel olarak, garsonluk yapan fabrika müdürlerinin, işportacılığa soyunan borsacıların dramatik öyküleri eşliğinde, bu ülkelerin düştüğü sefaleti yansıtmaya koyuldu.
Yeni Dünya Düzeni globalizminin ideolog ve propagandacılarının "kaplanlar"daki yıkıntı karşısında ilk tepkileri; "krizin Güneydoğu Asya'ya özgü olduğu, diğer ülkeleri etkileyemeyeceği" biçimindeydi. Sadece, sistemin propagandacıları değil, krizin kıyısında dolaşan ülke yetkilileri de sürekli olarak kendilerinin etkilenmeyeceğini vurguladılar. Örneğin 1992'den beri durgunluk içinde olan ve ekonomi çevrelerinin krize en yakın ülke olarak niteledikleri Japonya'nın yetkilileri bile, "Güneydoğu Asya'da olup bitenlerle Japonya'nın bir ilgisi yoktur. Bizim ekonomimiz sağlamdır" diyordu. Ya da örneğin Türkiye'nin serbest piyasacıları, para denince gözleri fal taşı gibi açılan "uyanık takımı", bu krizin ülke için iyi olduğunu, çünkü Türkiye'nin kriz bölgesinden kaçan 400 milyar dolarlık "yüzer-gezer” finans sermayesinden yüzde 10 pay alabileceği, bunun ise "Türkiye'nin köşeyi dönmesi" anlamına geleceğini ileri sürebildiler. Oysa bunlar söylenedursun, "adamlar" gelmiş ve gitmek için valizlerini toplamışlardı bile... Nitekim daha bu tartışmalar sürerken, son iki haftada hızla yükselen İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB) çöktü. Güneydoğu Asya'dan Avrupa ve Amerika'ya doğru uçarken Türkiye'ye uğramış dolarlardan bir bölümünün, yirmi gün içinde 400 milyon dolarlık bir vurgun yaparak Türkiye'yi terk ettiği, ancak İMKB'nin çöküşünden sonra anlaşılmıştı. En azından gelişmeler kamuoyuna böyle açıklandı. Ortaya çıkan durum, kime bulaşsa onu mahvedecek bir cüzam gibiydi. Ortada bir kriz vardı ama kimse sahiplenemiyordu. Yıllardır; artık "krizsiz bir kapitalist gelişme yolu bulunduğu", geri ülkelerin de sanayileşip dünya refahından pay almasının mümkün olduğunu öne süren kapitalizmin ideologları ve her ülkedeki sermaye politikacıları; bu tezlerinin kanıtı olarak "Asya kaplanlarını gösteriyordu. "Kaplanlar"daki çöküş ise gerçekte globalizm (küreselleşme) ideolojisinin çöküşüydü. Bu yüzden de Güneydoğu Asya krizini, kapitalizmin bir krizi olarak görmeye yanaşmadılar. Bazıları George Soros'un spekülatif açıklamalarını, bazıları ise bu ülkelerin yöneticilerinin yanlış uygulamalarını çöküşün gerekçesi yaptı. Söz konusu uygulamaları planlayarak diğer ülkelere örnek gösteren IMF, Dünya Bankası gibi uluslararası sermayenin öncü kuruluşları ise, bir yandan olup bitenlerden sorumluluk kabul etmezken öte yandan da yeni faturalar eklenmiş eski reçetelerle, çökmüş ve çaresiz kalmış hükümetlerin kapısına dayandılar.

BİR YILDA; NEREDEN NEREYE...
Çok değil, daha bir yıl öncesinde; kapitalist dünyada kriz alametlerinden söz edenlere karşı, serbest piyasacıların, globalizm yanlılarının yanıtı; ufukta "global bir kriz" filan olmadığı, bazı ülkelerin ekonomilerinde görülen dalgalanmaların ya hükümetlerin kimi hatalı uygulamalarının sonucu ortaya çıkan "lokal sorunlar" ya da ekonominin kendi kuralları içinde "kabul edilir sapmalar" olduğu şeklindeydi. "Kriz"den söz edenler ise ya "Ekonomiden anlamayanlar" ya da "Kötü niyetli Marksistler" olarak niteleniyordu. "Asya kaplanlarının çöküşü bile spekülatörlerin aşırı kâr hırsına, spekülatif sermayenin yatırımlarını realize ederek bölgeyi terk etmesine bağlandı. "Bölgede gerçek bir krizden söz edilemez" deniyordu. Ama artık, kapitalizmin küreselleşmeci ideologlarına kimse inanmıyordu. Gerekçesi ne olursa olsun; daha birkaç yıl önce herkese örnek gösterilen, Güney Kore'den Endonezya'ya kadar bir dizi ülkede ekonomi iflas etmiş; bu ülkelerin ekonomik düzeyi bir anda 20–30 yıl geriye gidivermişti. Sorun sadece borsalarda çöküşle kalmamış; işletmeler iflas etmiş; her ülkede yüz binlerce işçi sokağa atılmış; dünya çapında üne sahip tekeller (Hyundai, Kia, Daewoo...) bir anda ya çökmüş ya da el değiştirmişti. Hükümetler ise olup bitenler karşısında çaresizce boyun eğerken; kimi istifa etmek, kimisi de halkın karşısına geçip "aldatıldık" yollu açıklamalarla koltuklarını korumaya çalışmak zorunda kaldı. Örneğin, Endonezya'nın 32 yıllık diktatörü Suharto, iktidardan çekilmek zorunda kaldı. Şimdi, krizin ortaya çıkışından 15 ay sonra Malezya’da sokak çatışmaları ortaya çıktı. Güney Kore'de işletmelerin yabancı tekellere devredilmesine karşı çıkan işçilerle polis arasında çatışmalar aylardır sürüyor.
Burjuva ideologlarının, mevcut krizi kapitalizmin krizi olarak kabul etmemelerinin pek çok nedeni var. En başta, kapitalizmin artık krizsiz büyüyeceği biçimindeki; küreselleşmecilerin temel tezinin iflasının kanıtlanması korkusu gelmektedir. Çünkü "Krizsiz büyüyen bir kapitalizm" keşfedilemezse; "Barış içinde, uluslar ve ülkeler arasında adaletin esas alındığı bir uluslararası sistem, sınıflar arasında mücadelenin bittiği bir toplumsal düzen" vb. gibi yeni dünya düzencilerinin, globalistlerin tüm temel tezleri çökerdi. Bu yüzden de sistemin savunucuları, artık inkâr edilemez boyutlara ulaşmadıkça, içine sürüklenilen krizin bir sistem krizi olmadığı konusunda ısrar ettiler. Ve tabii kriz sorununu tartışmaya yanaşmamalarının bir diğer nedeni de krizler ile sistemin niteliği arasındaki ilişkiydi. Tarih boyunca her toplumsal düzen, kendi özelliklerini taşıyan ekonomik, siyasi, kültürel, ideolojik vb. kurumların gerçek niteliklerini saklayarak biçimlenmiştir. En vahşi sömürü sistemleri bile kendilerini, vahşetlerini dengeleyen ya da meşru gösteren din, politik kurumlar, sosyal örgütlenmeler vb. ile gizlemeye çalışmıştır. Kuşkusuz ki; sömürü sistemlerinin en acımasızı ama aynı zamanda kendisini gizlemek için önceki sınıflı toplumlardan çok daha büyük olanaklara sahip olan kapitalizm, asli niteliklerini saklamayı başarmada önceki sistemlerden daha becerikli olmuştur. Ve ancak, krizler, üzerlerindeki cilayı ortadan kaldırarak sistemlerin olduğu gibi görünmesini, emekçiler karşısında egemen sınıfların gerçek pozisyonlarının herkesçe görülür hale gelmesini sağlamışlardır. Bu yüzdendir ki; Marx, ancak, 1775–76, 1825–26 krizlerini inceleyerek, krizin ortaya çıkardığı gizli özü yorumlayarak kapitalist mekanizmayı çözümlemiştir. Lenin, 1900–1901 krizinin ortaya çıkardığı olguları inceleyerek kapitalizmin emperyalizm aşamasının niteliklerini tarif etmiştir. Stalin de, 1929 krizini analiz ederek 2. Dünya Savaşma giden sürecin gerçeklerini, emperyalistlerin amaçlarını deşifre etmiştir. Şimdi ise; Yeni Dünya Düzeni olarak tarif edilen tekellerin dünyasındaki ilişkilerin kendine has özelliklerinin ortaya çıkarılması için, yaşanan son kriz çok önemli veriler sunmaktadır. Dahası, Japonya, ABD, Almanya gibi ana kapitalist ülkelerin krize yuvarlanmasıyla bu ilişkilerin gerçek niteliği daha çok ortaya çıkacaktır. Bir krizin yaşanıyor olması bile, bu sistemin orta direği durumundaki "krizsiz kapitalizm dönemi" yalanının iflasına yetmiştir. Serbest rekabetçiliğin bir ütopya olduğu, gerçek olanın tekeller ve onların çıkarları olduğu, yoksul ülkelerin yoksullaşması sürerken, zenginlerin daha zengin olmaya devam edeceği ya da her ülkede burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki gelir uçurumunun tarihte görülmemiş boyutlara vardığı, eğilimin bu uçurumun daha da derinleşmesi yönünde olduğu gösterildiği ölçüde sistemin niteliği anlaşılır olacaktır. Kriz, şimdiden bunu doğrulayacak veriler sunmaya başlamıştır. Derinleştiği ölçüde de açığa çıkan kanıtlar inkâr edilemez boyutlara ulaşacaktır. Sisteme karşı mücadele edenler açısından, krizin asıl önemi de bu özelliğinden kaynaklanmaktadır.
Bu açıdan, yaşanan krizin kapitalist sistemin krizi olduğu gerçeğinin kapitalizmin savunucuları tarafından kabul edilmesi elbette güç olacaktı. Ancak, kriz bir sarsıntı yaratmakla yetinmedi; belirsiz aralıklarla Güneydoğu Asya ülkelerini sallamaya devam etti. Dahası bu sarsıntılar, her seferinde dünyanın geri kalan bölgelerinde kendisini daha çok duyurdu. Çin ve Japonya gibi dev ekonomilerdeki kriz sinyalleri veren gelişmelerin arkasından Rusya'nın krizin girdabına kapılarak adeta alt üst olması; krizin etkilerinin ABD ve Güney Amerika gibi, Güneydoğu Asya'dan oldukça uzak ülkelerde de kendini duyurmaya başlaması; en son da, İngiltere'nin '99'da krize gireceğine dair verilerin ortaya çıkması dünyayı saran krizin lokal değil genel, sistemin krizi olduğu gerçeğini dayattı. Newsweek ve The Ekonomist gibi dünya kapitalizminin sözcüsü durumundaki yayın organları; nihayet krizi; "Global kriz", "Global çöküş" olarak kabul etmek zorunda kaldılar. Ve en sonunda, spekülasyonda "piyasaların" en popüler yıldızı olan George Soros; gelişmeleri "kapitalizmin çöküşü" olarak tarif etti.
Soros ve kapitalizmin "itibarlı" dergilerinin "kapitalizmin çöküşü", "Global çöküş" gibi yargıları henüz tam durumu yansıtmasa da; gidişatın varacağı noktayı işaret etmesi bakımından önemlidir. Bizim için bu saptamaların önemi ise; bu saptamalardan kalkarak krizin etkisini azaltacak önlemlere başvurulması, krizin yükünün emekçi sınıfların ve geri ülkelerin üstüne yıkılması için girişilecek saldırılardır. Yoksa kapitalizm bu dergiler öngördü diye çökmeyeceği gibi, onlar inkâr etti diye de içinde bulunduğu sorunlar ortadan kalkmaz.

KRİZİN NEDENLERİ TARTIŞILIYOR
Mevcut krizin "sistemin krizi" olarak kabul edilmesinden sonra, nedenleri konusunda da daha elle tutulur açıklamalar başladı. Örneğin uluslararası sermayenin seçkin dergisi Newsweek'e göre; "Birçok ülkeye son yıllarda aşırı miktarda yabancı sermaye girdi. Ve son yıl içinde bu sermaye hızla geri dönmeye başladı. Bu geri dönüşü başlatan mekanizma ise ülkelere giren yabancı paranın kapitalizm adına israf edilmesi ve sanayilerin yanlış yönlendirilmesi oldu. Asya, içi boş ofis binaları ve üretim fazlası malların dolup taştığı fabrikalarla donandı. Denizaşırı bankalar verdikleri kredileri yenilemeyi reddettiler; çok uluslu şirketler hisselerini sattılar ve birikimlerini dolara çevirdiler." vs.
Hiç kuşkusuz ki: Newsweek'in bu açıklaması da, pek çok burjuva akıl hocasınınki gibi, sebebi sonuçla açıklamaktan ibarettir. Ancak, şu bir gerçek ki: kapitalizmin içine sürüklendiği bu krizden nasıl çıkacağını tartışmak bir yana; bugüne kadar (en azından son bir yıla kadar) tartışılmaz, adeta bir dogma olarak görülen serbest piyasa ekonomisinin, tekelci kapitalist dünyanın temel argümanlarının tartışılması gündeme gelmiştir. Dahası, hâlâ bilim kaygısı taşıyan burjuva iktisat çevrelerinde "Yoksa Marx haklı mıydı" sorusu sadece bir soru olarak değil cevabı kendisi olan bir soru olarak gündeme gelmeye başlamıştır. Elbette bu gelişme, emperyalist Yeni Dünya Düzeni ideolojisinin bilim ve ekonomi çevrelerinin de ideolojik hegemonyasının sona ermeye başlamasının habercisidir. Böylece, tartışılmaya başlanan her •'dogma"nın başına gelenler, serbest piyasacılığın, "küreselciliğin" de başına gelecektir, gelmeye başlamıştır. Çünkü daha bugünden, "küreselciliğin" savunucusu ekonomistlerden bazıları, "geçici de olsa serbest piyasa yerine korumacı önlemlere başvurulabileceği, ekonomi düze çıktıktan sonra tekrar serbest piyasa ilkelerine dönülebileceği" konusunda fetvalar vermeye başlamışlardır. Dolayısıyla kriz, bugünkü sınırlan içinde kalsa bile artık, emperyalist ekonomik doktrinleri tartışmaya açmış olmasıyla önemli bir işlev görmüş olacaktır.
Bugün içinde bulunulan sürecin seyri açısından bakıldığında; yaşanan krizin gelip geçici olmadığı gözleniyor. Her şeyden önce; Meksika'da patlak veren ve ABD'nin ve IMF'nin bir gecede 50 milyar doları pompalamasıyla ABD krizden kendisini korudu. Ancak, krizin "Asya kaplanları"nı vurmasından sonra saklanması olanaksız hale geldi.
Böylece “krizsiz kapitalizm" tezleri bir kez daha, yerle bir oldu. Her seferinde "Kaplanlara” komşu olan Japonya ve Çin'i daha derinden etkileyen krizin ilk dalgaları; New York, Londra, Paris, Frankfurt gibi, Batının "sakin limanları"nda da büyük dalgalanmalar yarattı. Bu finans merkezlerindeki borsalar, Hong Kong ve İstanbul Borsası kadar olmasa da, hayli sallandı, borsa yatırımcılarının uykusu kaçtı. Krizin ikinci şok dalgası ise Rusya'yı da içine alarak genişledi. Dünya borsaları yeniden ve daha derinden sarsılırken; yaşanan krizin niteliği ve sistemle bağlantısı daha açıktan görülür oldu ve böylece sistemin kendisinin de tartışmaya açılmasının koşulları daha da olgunlaştı. Rusya'nın krize sürüklenmesiyle eşzamanlı olarak Amerikan ekonomisindeki durgunluk belirtileri ve Güney Amerika ülkelerindeki kriz öğelerinin yükseldiği haberleri de burjuva medyasında yer almaya başladı. Ve nihayet, Yeni Dünya Düzenine uyumda çok sancılı ama emperyalist politikacılar tarafından çok başarılı bulunan İngiltere de şimdiden Avrupa'nın "hasta adamları" kategorisine katıldı. İngiltere’den gelen en son haberler, bu ülkenin '99'da krizin pençesine düşme olasılığının arttığı, çünkü ekonomik göstergelerin '99'da durgunluğa işaret ettiği biçiminde... Kısaca bir yıl içinde, krizin dalgaları giderek büyüyen ve etkisi derinleşen bir trend izlemekte olup, daha şimdiden dünyanın büyük bir bölümünü etkisi altına almıştır. Gerçi Kara Avrupa’sı ve Kuzey Amerika gibi kapitalist dünyanın asıl merkezleri henüz krizin darbelerinden uzak görünüyorlar. Ama Japonya ve Çin gibi büyük ekonomileri içine çekecek bir krizin Avrupa ve Amerika'yı vurmaması beklenemez.

KRİZ VE "ŞANS"!
Daha önce de belirttiğimiz gibi bundan daha bir yıl öncesine kadar, kapitalizmin artık genel bir krize sürüklenmeyeceğini iddia eden emperyalist sistemin propagandacı ve ekonomistleri; gelinen noktada krizin "global bir kriz" olduğunun inkar edilemediği koşullarda; krizin bir "şans" olabileceğini öne sürüp, bu durumdan yararlanmayı öneriyorlar. Özellikle de henüz krizin girdabına girmemiş olan emperyalist merkezler; krizin daha çok etkilediği ülkeleri "parçalayıp yutmak" (burada "parçalamak", "yutmak" tanımlamaları, klasik anlamlarıyla değil; ekonomik olarak kendi pozisyonunu daha da güçlendirme, karşısındakini ezebildiği kadar ezmek anlamında kullanılmıştır.) için olağanüstü bir iştah gösteriyor. Örneğin ABD, Uzakdoğu'da zaten zorda ve geniş ölçekli bir krizle her an yüz yüze gelebilir pozisyondaki Japonya'yı Asya kaplanlarına, Çin'e "yeterince yardım etmemekle" suçluyor. Yine ABD ve Batılı ülkeler Rusya'ya ancak "IMF direktiflerine uyarsa yardıma devam edileceği" "garantisi" veriyorlar. Aksi halde, "herkes başının çaresine baksın" deniliyor.
"Kriz-şans" ilişkisi Türkiye’de daha açıktan ve daha da kaba bir şekilde kullanıldı. "Asya kaplanları"nın krizini Türkiye'nin yöneticileri kendi ekonomik düzenleri için bir "şans" olarak değerlendirdiler ve oradan kaçan spekülatif paranın İMKB'ye geleceğini, böylece ülkenin bugüne kadar elde edemediği ölçüde bir dolar bolluğuna uğrayacağını iddia ettiler. Türkiye'nin dış ticaretinde Almanya'dan sonra en önemli yere sahip Rusya'nın krizin pençesine düşmesi üzerine; hükümet yetkilileri, büyük sermayenin önde gelenleri, hatta Rusya'ya yatırım yapan ve Rus hükümetinden alacaklı olan firma sorumluları da dâhil patronların sözcüleri; Rusya krizinin Türkiye'yi pek de etkilemeyeceğini hatta bu krizin bir şans olduğunu ileri sürdüler. Fakat çok geçmeden kazın ayağının hiç de öyle olmadığı görülünce de bir başka illüzyon edebiyatı başlatıldı: Başlarına gökten taş düşse krize bağlamak! Borsada spekülasyon mu yapılıyor; "Global kriz var. Eh, bizim de etkilenmemiz doğaldır", "Her yerde olduğu gibi bizde de üretimin düşmesinin nedeni global krizdir", "Seçime gitmeyelim; aksi halde kriz derinleşir; ekonomimiz çöker"... Yetmedi; Vergi Yasası'yla repo, stopaj gibi kimi kazanç kalemlerinden vergi alınacağının ortaya çıkmasıyla beraber; banka faizleri birkaç günde yüzde 50'ler dolayında yükselirken borsa; krizin girdabındaki Rusya borsasından daha sert düşüşler yaşadı. Bunun üzerine de banka sisteminin ve borsa aracı kurumlarının iflasın eşiğine geleceği, geldiği yaygarasına başlandı. (Türkiye'nin, henüz krizin ortasında değil, kıyısında duran bir ülke olmasına rağmen son iki ay içinde dünyada en çok düşen, en çok kaybettiren borsa İMKB’dir.) Ve hükümet önce bankalara 900 trilyona varan bir vergi muafiyeti getirerek banka kazançlarından alacağı vergiyi kaldırdı. Arkasında da borsayı "kurtarma”ya, "aracı kurumlara" yardıma karar vererek borsa endeksinin yeniden 2000 puanın üstüne çıkmasına yardımcı oldu.
Kısacası; banka ve borsada etkin durumdaki para babaları, üstlerine düşebilecek her tür vergiden muaf hale gelirken krizi gerçekten de bir şans olarak kullandılar. Çünkü bunların iddiası; banka sisteminin ve borsanın bünyesinin dünya krizi dolayısıyla çok hassaslaştığı, bu yüzden de bu alandaki rant gelirleri vergilendirilirse; paranın banka ve borsadan kaçıp dövize gideceği; dolayısıyla sistemin ayakta kalması için banka ve borsanın desteklenmesi gerektiği, şeklindeydi. Yoksa bankalar ve borsa, vergilerini seve seve ödeyecek kurumlardı; ah bir de şu kriz olmasa!
Açıktır ki; bankalar ve borsanın arkasından da diğer kurumların; örneğin Rusya'da yatırım yapanların zararlarının hükümet tarafından karşılanması, ihracatçıya vergi iadesi ya da ucuz kredi isteği, ithalatçılara vergi indirimi, büyük patronlara kriz karşısında özel teşvikler verilmesi gibi taleplerle sıraya girmesi de doğal olacaktır. Daha şimdiden hükümet zora giren sektörlere yardım edileceğini açıklayarak, "kriz mağdurlarını" rahatlatmıştır

SİSTEMİN KRİZİNİN KAYNAĞI
1990'lann başında, kapitalist sistem, yeni "altın çağı"nı ilan ederken, dünyada yaratılan refahtan herkesin yararlandığını, evrensel bir barış ve adaleti" egemen olduğu bir dünya düzeninin kurulacağını ilan etmişti. Newsweek dergisi krizi incelediği sayısında bu vaadi kendi jargonlarını da kullanarak şöyle tarif ediyor: "Küreselleşme mekanizması devreye girdiği zaman çokuluslu şirketler ve yatırımcılar yoksul bölgelere teknoloji getirecek sermaye akıtacaklardı. Böylece orta sınıf tüketiciye hitap eden bir pazar oluşacak, bunlar Toyota marka araba kullanacak, CNN izleyecek, McDonalds’larda, BigMac'lerde yiyeceklerdi. Dünya ticareti ve yatırımlar böylece pıtrak gibi arttı. Ancak beklenen sonucu vermedi." Çünkü dünya, vaat edilenin tam tersine bir yöneliş içindeydi ve yukarı sınıflarla aşağı sınıflar, işçi sınıfı ile burjuvazi, yoksul ülkeler ile gelişmiş ülkeler arasındaki fark tarihte görülmedik ölçüde arttı. Söz konusu gerçekler IMF. WHTO, OECD, BM gibi Yeni Dünya Düzeninin, küreselleşmenin savunucuları tarafından da kabul ediliyor. Bu kuruluşlar tarafından yapılan her istatistik; dünyadaki zenginler ve yoksullar arasındaki büyük parçalanmışlığı gözlerden saklayamıyor. Biz burada; 11 Eylül tarihli Cumhuriyet’te yayınlanan Dr. Şevket Sayılgan'ın yazısından bir bölüm aktararak Yeni Dünya Düzeni'nin nasıl bir aşamaya geldiğini göstereceğiz: "500 büyük şirket, dünya parasal gücünün yüzde 42'sini elinde tutuyor. Dünyamızın en güçlü 100 ekonomisini büyük şirketler ve ülkeler yarı yarıya paylaşıyor. En büyük 10 şirket, 100 küçük ülkeden daha çok ciroya sahip. Shell ve Exxon petrol şirketlerinin dünya cirosunu geçebilen ülke sayısı 27'dir. Shell'in elindeki 400 bin kilometrekarelik arazi 144 ülkenin yüzölçümünden büyüktür. İngiltere'de bir yıl içinde harcanan tüm paranın yarısını 250 şirket paylaşıyor. General Motors'un yıllık satış kazancı 133 milyar dolar; Tanzanya, Etiyopya, Nepal, Bangladeş, Zaire, Uganda, Nijerya, Kenya ve Pakistan'ın toplam GSMH'sinden fazla. Yani General Motors tek başına, söz konusu ülkelerde yaşayan 500 milyon insandan çok daha fazla para kazanmaktadır.
Dünya'nın en önemli 12 sanayi kolunun -otomotiv, uzay, havacılık, elektronik, çelik, petrol, bilgisayar ve medya dâhil- yüzde 40'ını sadece 5 firma paylaşmaktadır. Dünya gıda ticaretinin hemen hemen tümünü 10 firma elinde bulundurmaktadır."
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nın hazırladığı rapor da dünyadaki gidişat konusunda çarpıcı rakamlar sunuyor:
"Dünyanın en zengin 3 kişisinin servetleri, en yoksul 48 ülkenin milli hasıla geliri toplamını aşıyor. 1960'da zengin ülkelerde yaşayanlar yoksul ülkelerdekinden 30 kat daha fazla kazanıyordu. 1995'te bu fark 82 katına çıktı. Amerikalıların yüzde 19'u, İngilizlerin yüzde 18,5’i, İrlandalı, Japon ve Kanadalıların yüzde 11’i Fransızların yüzde 7,5’i, Finlandiyalı ve Almanların yüzde 6'sı yoksulluk sınırının altında. 1,3 milyar insan içecek temiz su bulamıyor. Bir milyar ise başını sokacak eve sahip değil 841 milyon insan beslenemiyor. 55 milyonu gelişmiş ülkelerde olmak üzere dünyada 2 milyar insan kansızlık çekiyor. Kalkınmakta olan ülkelerde 2 milyar 64 milyon insan temel sağlık hizmetlerinden yoksun yaşıyor. Herkese temel eğitim vermek için yılda 6 milyar dolara, temel gıda için 13 milyar dolara ihtiyaç var. Oysa Avrupa'da parfümlere 12 milyar dolar, Avrupa ve ABD’de kedi ve köpek maması için 17 milyar dolar harcanıyor. Dünya uyuşturucu maddelere 400 milyar, askeri malzemelere 780 milyar dolar sarf ediyor."
İşte yaşanan krizler, sergilenen bu tablo üzerinden cereyan ettikleri için özellikle anlamlıdır. Bu yüzden de krizin daha çok finans sektöründe mi yıkıntıya yol açtığı ya da üretim alanında bir aşırı üretim sonucu mu olduğu çok önemli değildir. Gerçekte de finans sektöründe görülen her kriz kaçınılmaz olarak, aynı şiddette olmasa da üretim alanında kendisini duyuracaktır. Ya da tersi; üretimde meydana gelen bir aşırı üretim kaçınılamaz olarak borsalara, bankalara yansıyacaktır. Ekonominin bir bütün olması; tekelci sermayenin banka sermayesi ile sanayi sermayesinin iç içe geçerek "finans sermaye" biçimine bürünmesinin kaçınılmaz sonucudur bu. Tabii ki, finans sektörünün spekülasyona açıklığı, bu alanda suni krizlerin yaratılabilmesi gibi olguları bir yana bırakarak bunları söylüyoruz. Kapitalist sistemin işleyiş yasaları; güçlünün güçsüzü yutması üstüne kuruludur ve her kriz, eğer emekçi sınıflar tarafından bir müdahale olmazsa, güçlünün güçsüzü yutmasının bir vesilesidir. Bu yüzden de yaşanan krizin sonucu, sınıflar ve ülkeler arasındaki uçurumların daha da büyümesi; patlamalar ve savaşlar için koşulların daha da olgunlaşmasıdır. Bu gidişatı emekçi sınıflar lehine bozmanın tek yolu ise; krizin yükünün işçi sınıfı ve emekçiler tarafından reddedilmesidir. Bu da, anti-emperyalist mücadeleden, işçi sınıfı ve emekçilerin hak ve demokrasi mücadelesine daha büyük bir güçle katılmasından geçmektedir. Emperyalist sulta altındaki ülkeler emperyalistlerin dünya hegemonyasının dayanağı olmaktan çıktıkları, işçi sınıfı ve emekçiler tekellerin, kapitalizmin baskı ve sömürüsüne karşı hak mücadelesine atıldıkları, sömürüyü ortadan kaldıracak bir hedefe yöneldikleri ölçüde; krizler, tekellerin dünyasının çöküşünü hızlandıracak bir rol oynarlar. Aksi halde krizler büyük tekellerin ve emperyalist merkezlerin dünya egemenliğini daha da pekiştirici bir tarzda değerlendirilirler. Burada dikkate alınması gereken noktalardan birisi de; krizlerin kendi başına kapitalist sistemin bitişini sağlayamayacağı gerçeğidir. İşçi sınıfı ve halklar, krizin kaynağına yani sisteme karşı bir savaş açmamışlar, ya da giriştikleri bu savaşta ileri adımlar attıracak taktikler izleyemiyorlarsa; belirtildiği gibi, ne kadar derin etkilerde bulunursa bulunsun yaşanan kriz sistemin kendisini yenilemesiyle sonuçlanır. Dahası her krizin mantıki sonuçlarının son sınırına kadar ilerlemesi, her ülkeyi aynı düzeyde etkilemesi de söz konusu değildir. Krizin etkileri ülkelere göre farklı düzeylerde etkide bulunacağı gibi zaman itibariyle de bir ülkeyi bu yıl bir diğerini ise birkaç yıl sonra etkisine alabilir. Nitekim bugünkü dünya krizi de her ülkeyi aynı düzeyde etkilememektedir.
Yine bazı ülkeler, etkisini çok derinden hissetmeden bu krizi atlatabilirler. Örneğin Almanya, Fransa, İtalya gibi ülkelerin mevcut krizden zincirin diğer halkalarından daha az etkilendiği biliniyor ve gerekli önlemler alınırsa, kriz bu ve bu türden ülkelerde yıkıcı sonuçlara yol açmadan geçiştirilebilir de. Bu yüzden de emperyalizme, kapitalizme, globalizme karşı mücadele eden güçlerin, umutlarını sadece nesnel bakımdan krizin "yıkıcılığına" bağlamaları elbette yanlış ve sonuç alınmaz bir hesap olacaktır. Tam tersine kriz; deyim yerindeyse iki yanı keskin bir kılıçtır ve sisteme karşı mücadele eden sınıflar için bir fırsat olabileceği gibi, eğer bu olanaktan yararlanılamazsa, bu sınıflar için yıkıma yol açan sonuçlar doğurabilir.
Bütün bu nedenlerden dolayıdır ki; işçi sınıfı ve emekçiler için krizin ne kadar derinleşeceğinden çok: kriz yükünün emekçilere, geri ülkelere yıkılması için girişilen saldırıyı anlamak ve bu yükü reddetmek için mücadeleye atılmak önemlidir. Bugün bu mücadele, emekçilerin çalışma ve yaşama koşullarının iyileştirilmesi mücadelesinden, özelleştirmeye karşı mücadele ve tekellerin dünya hegemonyasının engellenmesi mücadelesine kadar geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Elbette ki krizin her yeni dalgası, krizdeki her derinleşme, emperyalist dünya ilişkilerinin gerçek niteliğinin daha açık sergilenmesi, sistemin mekanizmasının daha kolay öğrenilmesi bakımından son derece önemli ve eğiticidir. Ama kriz yükünü reddetmek için atılacak adımlar da en az bu öğreticilik kadar önemlidir. Bu açıdan, kapitalist sistemin bugünkü dünya krizi; mücadelenin zenginleştirilmesi açısından sayısız fırsatlar sunmaktadır. Yaşanan kriz sadece burjuvazi, büyük tekelci gruplar ve emperyalist ülkeler için değil; işçi sınıfı, emekçiler ve ezilen ülke halkları için de sayısız olanaklar sunmaktadır. Emekçi sınıflar kendi tarihsel görevlerine uygun şekilde üstlerine düşeni yaptıkları ölçüde krizler, emperyalist kapitalist sistemin unsurları için bir fırsat olmaktan çıkıp felaket haline gelecektir.

Ekim 1998