“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

EMEP il konferansları değerlendirmesi

EMEP Genel Yönetim Kurulu, Başkanlık Kurulu'nun, il konferanslarının sonuçları üzerinden yaptığı bu değerlendirmeyi, pek çok güncel sorun ve tartışmaya açıklık getirmesi nedeniyle okuyucularımızın dikkatine sunuyoruz.

Ekim 1998 başlarında GYK'mızın aldığı karar doğrultusunda başlayan Konferans süreci, bir il dışında, il örgütlerimizin olduğu bütün illerde başarıyla tamamlanmıştır.
Konferans sürecinde il örgütlerimiz, 1. Genel Kongremiz sonrasındaki çalışmalarını değerlendirmiş, hata ve zaaflarını tespit etmiş ve önümüzdeki süreçte yürütülecek çalışmanın genel çerçevesini belirlemiştir. Konferans süreci, il örgütlerimizin görevleri ve sınıflar mücadelesine müdahalesine ilişkin çabalarını yenileme vesilesi olurken aynı zamanda pek çok il ve ilçe örgütümüzde örgütsel bakımdan yenilenmenin de dayanağı olmuştur.
İl konferanslarımız sırasında, bazı illerde, genel ve kimi soyut sorunların öne çıktığı olmuşsa da, genelde il konferanslarımız, GYK kararlarımız doğrultusunda gerçekleşmiştir.
Bu çerçevede konferanslarımız; partimizin iç disiplininin pekiştirilmesi ve parti içi demokrasinin hayata geçirilmesi için çabaların artırılması, partimizin kitleselleşmesi için yerel ve somut ajitasyona önem verilmesi, seçimlerin partimizin kitleselleşmesi ve hedeflerine varması açısından nasıl değerlendirilmesi gerektiğine dair partimizde kolektif bir fikir ve tutumun oluşturmasına hizmet eden bir rol oynamıştır.
İki aylık bir süreci kapsayan konferanslarda, parti üyelerimizin tamamına yakını, gençlik örgütümüzün üyeleri ve parti çevremizde yer alan pek çok işçi ve emekçi tartışmalara katılmış, kararların oluşturulmasına katkıda bulunmuştur.
Bütün il örgütlerimizi kapsayan konferans sürecini değerlendiren Başkanlık Kurulumuz; aşağıdaki saptamaları yapmıştır:

KONFERANSLAR, SEÇİM SÜRECİ VE İTTİFAKLAR SORUNU
11 konferanslarımız, bir yandan "global kriz"in Türkiye'yi de tehdit ettiği ve büyük patronlar ve hükümetlerinin krizin faturasını emekçilere çıkarmaya çalıştığı, öte yandan Kürt sorununda, hükümet ve Kürt siyasi çevrelerinin "çözüm" politikalarının iflasının gözle görülür hale geldiği, ve bunların yanında, politik mücadelenin yoğunlaşacağı bir seçim döneminin arifesinde toplanmıştır.
Neresinden bakılırsa bakılsın, '50'lerden başlayan ve '90'larda yeni özellikler kazanarak gelişen tek taraflı emperyalist egemenlik sürecinin zafer "nida"ları yerini "küresel çöküş" feryatlarına bırakmıştır. Emperyalist-kapitalist sistem ideolojik iddialarını yitirmiş, ekonomik olarak çöküntü ile karşı karşıya kalmış; özgürlük ve demokrasi vaatlerinin yerini, "istikrar" önlemleri ve halkın iradesinin eskiden olduğu kadar bile siyaseti etkilemesinin önünü kesme çabaları almıştır.
Ülkemizdeki işbirlikçi tekelci burjuvazi ise, emperyalist tekellerin ihtiyacına da bağlı olarak, çok yönlü bir saldırı programı uygulamaktadır. Bu güne kadar kurulmuş bütün siyasal iktidarlar; IMF, Dünya Bankası gibi emperyalist merkezlerin dayattığı ekonomik programı uygulayarak yığınları daha fazla açlığa, sefalete ve işsizliğe mahkûm etmektedirler. MGK'nın "28 Şubat Kararları" ile ilan ettiği yeniden yapılanma süreci devam etmektedir. Özelleştirme, esnek çalışma, sendikasızlaştırma vb. biçimlerde karşımıza çıkan bu saldırı programı sadece ekonomik alanla sınırlı kalmamakta, siyasal ve ideolojik boyut kazanarak genişlemektedir. Sermaye işçi sınıfının ve emekçi halkın tarihsel kazanımlarını gasp etmeyi ve önümüzdeki tarihsel süreci kendisi açısından dikensiz bir gül bahçesine dönüştürmeyi hedeflemektedir.
İşbirlikçi burjuvazi ve ülkeyi yöneten güç odaklan; uzun bir zamandan beri emekçilere karşı yürütülen saldırıların altyapısını oluşturacak ekonomik ve siyasal yeniden yapılanma gayreti içindedir. Ne var ki; ne sistemin temel dayanaklarından ve onun meşrulaştırmasının baş aracı olan parlamentonun sistemi yenileme gücü ne de 2000 yılındaki olağan seçimlere kadar ayakta kalma gücü kalmıştır. Bu yüzden, partiler arasındaki çatışmanın boyutlarının genişliğinin de katkısıyla 18 Nisan'da bir erken genel seçime mahkûm olunmuştur. Şimdi kurulacak bir seçim hükümetinin; sadece emekçilere karşı saldırının ertelenemez maddelerini (SSK'nın tasfiyesi, kamu emekçilerine grevsiz toplu sözleşmesiz yasa gibi) uygulamak için çaba harcayacağı anlaşılmaktadır.
Düzen partileri; ne ülkenin ne de halkın sorunlarını çözecek bir programı uygulamak amacıyla güç toplamak için değil; ama yıllardır uygulamaya çalışılan büyük patronların ve uluslararası sermayenin programını uygulamak amacıyla güç toplamak için seçime gitmektedirler. Dolayısıyla da; onlar için her şey bir oy daha fazla almaya endekslenmiştir.
İşçi sınıfının ve emekçilerin partisi olarak partimizin seçim programı, ülkenin ve halkın sorunlarının çözülmesi için yığınları mücadeleye seferber etmeyi amaçlamaktadır. Bu nedenledir ki; EMEP, seçim dönemini, halkın acil ekonomik ve siyasal taleplerini elde etmek için birleşip mücadele ettiği bir süreç olarak anlamaktadır. Parlamenter mücadele de; bu nedenle önem kazanmaktadır.
Partimiz için, parlamenter alan olarak ifade edilen mücadele alanı, işyerleri, üretim ve hizmet birimleri, semtler gibi, mücadelenin değişik bir alanıdır. Bu yüzden, günümüz koşullarında parlamenter alanda mücadele etmeyen, bu mücadele yeteneğini gösteremeyen bir partinin siyasal mücadelede başarı göstermesi beklenemez. Bu nedenledir ki; partimiz seçim dönemini, bir yandan parlamento ve yerel yönetimleri mücadelenin bir alanı, bir dayanağı, yeni bir imkânı; öte yandan partimizin politikalarının halk yığınları içine nüfuz etmesi, emekçi halkın talepleri uğruna mücadeleye sevk edilmesi ve partisi etrafında birleşmesinin bir fırsatı olarak görmektedir. Bu yüzden, seçim dönemi her bakımdan değerlendirilmesi gereken bir süreçtir.
Parti örgütlerimiz; seçim dönemi boyunca, haklarına sahip çıkma eğiliminde olan ve partimize şu ya da bu ölçüde yakınlık duyan her işçiyi, her emekçiyi mücadeleye katmayı, bütün ülkede, girilmedik sokak ve ev bırakmamayı hedeflemektedir.
Kısacası partimiz, genel ve yerel seçimlerden; kendisini geniş emekçi yığınlara tanıtmış, programını emekçiler arasında tartışmaya açmış ve seçimden sonra da değerlendirmek üzere birtakım mevziler (muhtarlıklar, belediye meclisi ve il genel meclisi üyelikleri, belediye başkanlıkları ve milletvekillikleri) kazanmış olarak çıkmayı amaçlamaktadır.
Pek çok ilde yapılan konferanslarda, seçimlerde gerçekleşebilecek muhtemel ittifaklar üstünde durulmuş, EMEP-HADEP-ÖDP ittifakının merkez olacağı bir ittifakın hem halk güçlerinin birliği hem de seçimlerde alternatif bir odak olma şansını yakalama bakımından önemli olduğuna dikkat çekilmiştir. Partimiz, konferanslarda dikkat çekilen nedenleri de göz önüne alarak seçimlerdeki ittifak politikasını belirlemiştir.
Ülkemizin ilerici, aydın, demokrat güçlerinin kendisinden başka partiler içinde de yer aldığının bilincinde olan partimiz, ÖDP ve HADEP'e seçimlerde ittifak çağrısı yapmış; seçim sürecini ilerici ve demokrat güçlerin birleşmesinin bir vesilesi olarak da değerlendirmek istemiştir. Ne var ki; her iki parti de bu çağrıya olumsuz yanıt vererek, ilerici, devrimci, demokrat güçlerin birliğinin, kalkın önüne pratik bir seçenek olarak çıkma fırsatını reddetmişlerdir.
Bu iki partiyle partimiz arasındaki görüşme sürecinde de açıkça ortaya çıkmıştır ki; bu partiler için ittifak girişimi sadece kendi tabanlarına yönelik, tabanlardan gelecek muhtemel baskılara karşı girişilmiş bir manevradır. Gerçekte ise; bir güç birliği için, tüm halkın sermaye, gericilik ve emperyalizm karşısında birleştirilmesi için adım atmak gibi bir dertleri yoktur. "Birliği", seçim ittifakını sadece kendi hanelerine yazılacak, şurada burada "güçlüyüz" propagandası yapacakları bir olgu olarak görmektedirler.
ÖDP yöneticileri, daha baştan, "Biz seçime girmek zorundayız. Yoksa fesholacağız. Eğer bizim listelerimizden seçime girerseniz gelin. Yoksa biz yokuz" diyerek; açıkça, ittifak yapmaktan çok, "ittifak yapmamayı esas alan bir ittifak politikası" izlemiştir. Asıl sorun ise; ÖDP yönetimine hâkim olan kliğin, HADEP ve EMEP'le bir ittifakı kendi imajları için "sakıncalı" bulmasıdır. ÖDP yöneticilerinin sık sık "biz solcuyuz" demesi sadece boş laftır ve asıl yönelişleri biz "sistemle uyum sağlayabiliriz" biçimindedir. EMEP ve HADEP ile yapılacak bir seçim ittifakının bu uzlaşmacı imajı tehlikeye düşüreceği kaygısı taşımaktadırlar. Bu yüzdendir ki; ÖDP yönetimi HADEP ve EMEP'le görüşürken bile CHP ile muhtemel bir ittifakı düşünüyordu. Bugün de aslında CHP'den işaret beklediğini söylemek, kendileri için tek çıkış yolu olarak CHP ile yakınlaşmayı seçtiğini söylemek yanlış olmaz.
HADEP için ise; asıl olan "Avrupalılara bir güç olduğunu göstermek"tir. Seçimler, bunun için bir vesile olarak görülmektedir. Bu yüzden de örneğin EMEP'le ortak adaylar fikrini ya da bazı yerel yönetimlerde EMEP adaylarının desteklenmesini bile kabul etmeye yanaşmayan HADEP'in her kademedeki yöneticileri, "yüksek oy almanın Avrupa'da yankı uyandıracağı" varsayımıyla "birlik" istemektedir. Ama HADEP'in çatısı altında birlik! Oysa HADEP'le birlik, bizim için, Türk ve Kürt emekçilerinin kardeşliğinin sembolü olması bakımından önemliydi ve iki partinin ittifakı, Kürt ve Türk kökenli emekçiler arasına sokulmak istenen nifaka karşı bir tokat olacaktı. Ne var ki; HADEP yöneticileri lafta böyle bir ittifakı önemli gördüklerini söylerken, pratikte Avrupa'nın dikkate alacağı ve HADEP adına elde edilecek bir "yüksek oy"u daha çok önemsediğini göstermiştir.
HADEP ve ÖDP yönetimleri, birbirlerine ve partimize kendi partileri çatısı altında seçime katılmayı dayatarak, işçi ve emekçilerin ihtiyacı olan ittifakı engellemişlerdir.
EMEP, Türk-Kürt emekçilerin birleşmesini kolaylaştıracak, halkın birliğinin sağlanmasına hizmet edecek bir ittifakı samimiyetle isteyip gerçekleşmesi için elinden geleni yapmış olmanın iç rahatlığıyla, bundan böyle, halkın birliğini sağlamak üzere, kuşkusuz, yalnız bırakıldığı emekçilerin birlik ihtiyacını karşılama çabasını sürdürecektir.
Bizim ilerici, devrimci, demokrat güçlerin bir seçim ittifakı çerçevesinde birleşmesini içtenlikle istememizin başlıca nedeni, böyle bir birliğin, işçi ve emekçilerin birliği ve talepleri etrafında mücadelelerinin ilerletilmesine katkıda bulunma potansiyeli taşımasıydı. İlerici partilerin ittifakının EMEP'e rağmen gerçekleşmekten uzak olduğunun anlaşılması, şimdi artık doğrudan işçi ve emekçilerin kendi talepleri etrafında birleştirilmesi çalışmasında yoğunlaşılmasını zorunlu kılmaktadır.
İşçi ve emeklilerin birleştirilmesi, dün ilerici partilerin birliğinin zorlandığı koşullarda da bugün de, partimizin birlik sorununu ele alışının özünü oluşturmaktadır. Birlik politikasının temeli, partiler arası ittifakların da üzerinde yükseleceği temeli oluşturan sömürülen ve ezilen sınıflar arasındaki birliktir. Partiler arasında ittifakın imkânsızlaştırıldığı koşullarda, işçi ve emekçilerin doğrudan EMEP etrafında birleştirilmesi için çalışmak, tek doğru seçenektir. İttifak, artık işçilerin köylülerle, memurlarla, esnaflarla ittifakı olarak gerçekleştirilmek durumundadır. EMEP, iki partiden birliğe ilişkin yaklaşım ve dayatmalarını değiştirme yönünde işaretler gelmedikçe, bunun için çaba harcayacaktır.

SEÇİM SÜRECİ BOYUNCA AJİTASYONUMUZUN KONUSU OLACAK OLGULAR
Konferanslarımız, seçimlere doğru giderken emekçilerin gündeminin hangi olgular tarafından biçimlendirildiğini tartışmış bu olguların belli başlılarını şöyle belirlemiştir.
1) Devlet kuruluşlarında çalışan 500 bini aşkın işçinin TİS görüşmeleri vardır. Bu, en azından TİS talepleri için birleşecek 500 bin işçi demektir ki; eğer sistemli bir ajitasyon yapmayı başarırsak bu, tek vücut olarak hareket edecek 500 bin kişi demektir. Bu çok büyük ve bütün hesapları ve "dengeleri" altüst edebilecek bir güçtür.
Uluslararası sermaye ve yerli işbirlikçilerinin hedefleri ile "kriz" göz önüne alındığında; TİS sürecinin, öyle kolay bir süreç olmayacağını söyleyebiliriz.
Partimiz açısından TİS sürecinin anlamı, TİS'in sürdüğü KİT'lerde ajitasyonu yoğunlaştırmaktır. Bu kurumların aynı zamanda özelleştirme tehdidi altında kurumlar olduğu da düşünüldüğünde, TİS mücadelesinin "özelleştirmeci partilere oy yok", "sınıf haklarına saldıranlara oy yok" sloganlarıyla birleştirilmesi önem kazanacaktır.
Muhtemelen seçim süreci boyunca işçiler aynı zamanda TİS mücadelesi içinde olacağından, bu iki mücadele alanının birleştirilmesi son derece önemli olacaktır. Partimiz bunu yapabilecek tek parti olarak tarihsel bir sorumluluk yüklenmektedir.
2) Seçim sürecinin, "global kriz"in etkilerinin bütün sektörlerde daha çok ve daha derinden hissedileceği bir dönem olması kuvvetle muhtemeldir. Bu ise; seçim sürecinin işten atmalar, zorunlu izinler, ücret düşmeleri, esnek çalışmanın fiilen uygulamaya sokulma girişimlerinin artması süreci de olacağı anlamına gelecektir. Dahası kriz, tüm emekçilerin geçinme koşullarını çok daha ağırlaştıracaktır. Dolayısıyla süreç; sistemin teşhiri ve geniş emekçi kesimlerin iş ve ekmek mücadelesi temelinde düzen partilerine karşı tutum almaları ve partimizle daha yakınlaşmalarıyla ilerleyen bir süreç olma imkânı taşımaktadır.
Parti örgütlerimiz, bütün il ve ilçelerde, semtlerde, üretim ve hizmet birimlerinde, hükümet ve egemen sınıfların krizin faturasını halka çıkarma çabalarını teşhir etmek, krizin yükünü patronlara, tekellere yıkmak için gereken önlemlerin alınmasını savunacaktır.
Bu çerçevede;
a-) Özelleştirmelere daha yüksek bir sesle hayır demeye devam edeceğiz. Özelleştirmeler durdurularak, KİT'lerin modernleştirilmesi, kapasitelerinin genişletilmesi ve yeni yatırımlar için bütçeden pay ayrılması talebi öne çıkarılacaktır.
b-) Ücretleri düşürme girişimleri ve "sıfır zam"mı kabul etmemek, işten çıkarmalara karşı mücadele, ücretsiz izinlere hayır demek, krizin yükünü reddetmenin pratik sonucu olacak biçimde ele alınacaktır.
c-) İşçilerin, kamu emekçilerinin, köylülerin durumlarının düzeltilmesi ve krizin emekçiler üstündeki etkisinin azaltılması için bütçe kaynaklarından pay ayrılması önemli bir talep olarak öne çıkarılacaktır.
d-) Büyük patronlara ve tekellere servet aktarımına yol açacak vergi iadesi, teşvik ve diğer devlet desteklerine ayrılan payların emekçi kesimlere aktarılması için mücadele edilecektir. Büyük patronların ve tekelci kuruluşların muhtemel kriz zararlarını kendilerinin daha önceki birikimlerinden karşılaması savunulacaktır.
e-) Kriz gerekçesiyle iç ve dış borç faiz ödemelerinin durdurulması, iç ve dış borç ödemelerinin ertelenmesi (bütçenin yarısına yakın bir yekûn tutan bu meblağ ile hem krizin getireceği yük hafifletilebilir hem de halkı krize karşı koruyacak önlemler için kaynak sağlanabilir) ajitasyonuna hız verilecektir.
Ve elbette seçim döneminin özellikleri göz önüne alınarak; düzen partilerinin "kriz çözümlerinin" halk düşmanı niteliği teşhir edilecek, "Patronların ve tekellerin hizmetkârı partilere oy yok" şiarı yaygınlaştırılacaktır.
Elbette işçilerin, emekçilerin acil ekonomik talepleri önemlidir. Ama bu talepler kriz koşullarında sadece önemli değil hayatidir de. Burada, asla "ekonomizme düşme" kaygısı gütmeden, parti örgütlerimiz, en geniş yığınlar arasında bir ekonomik ajitasyon faaliyetini, partimizin tanıtımı ve şiarlarının yayılmasını, kentlerde, köylerde, üretim ve hizmet birimlerinde, organize sanayi bölgeleri ve sanayi siteleri gibi krizin yıkıcı sonuçlarının çok daha açık görüldüğü ve görüleceği alanlarda daha özel bir çalışma yapmayı önlerine görev olarak koyacaklar, il ve ilçe örgütlerimiz bu özel ajitasyonun yürütülmesinde bu tür alanlarda çalışan örgütlerimize yardımcı olacaktır.
3) Irak'a karşı İncirlik’in kullanılması: Körfez Savaşı'ndan beri Türkiye'nin adım adım Körfez batağına sürüklendiği göz önüne alındığında, bölgedeki gelişmelerin Türkiye'yi yakından ilgilendirdiği ortadadır. Yılda birkaç kez gündemin başına oturan Irak'a karşı yeni bir emperyalist saldırı, Türkiye ve Ortadoğu'da emperyalizme karşı mücadelenin, emperyalizmin Ortadoğu planlarına karşı mücadelenin önemini daha da derinden hissettirmektedir. Kuzey Irak'a yönelik Türkiye'nin giriştiği askeri harekâtın sıklaşması, İncirlik’in daha aktif olarak kullanılmaya başlanması, Türkiye-İsrail Anlaşması'nın Türkiye'yi sürüklediği pozisyon anti-emperyalist mücadele görevlerini, partimizin bu alana yönelik dikkatinin yoğunlaştırılmasını zorunlu kılmaktadır. Özellikle, son aylarda Körfez'deki gelişmeler, Amerika'nın bölgeye müdahale etmek için bahanelerini çoğaltması; önümüzdeki dönem Körfez ve Ortadoğu'ya dönük Amerikan planlarını teşhir etmeyi ve Türkiye'yi maceraya sürükleme girişimlerine karşı mücadeleyi öne çıkaracaktır. Dolayısıyla seçim sürecinde, aynı zamanda ABD'nin Irak ve Ortadoğu'daki egemenlik mücadelesi merkezli ama aynı zamanda Türkiye'nin bağımsızlığının öne çıktığı bir ajitasyon zorunlu olacaktır.
Pek çok il ve ilçe konferansının, emperyalizmin Ortadoğu planları ve Türkiye'nin bağımsızlığı çerçevesinde konuyu ele alması elbette ki Partimizin soruna karşı hassasiyetini göstermesi bakımından önemlidir. (Nitekim konferanslarımızdan hemen sonra ABD'nin İngiltere’yi de yanına alarak Irak'a karşı giriştiği saldırının arkasından olaylar hızla gelişmiştir, incirlik Üssü'nün son bir ay içinde defalarca Irak'ı bombalamak için kullanılmış olması, Türkiye'nin muhtemel bir Körfez savaşında savaşa, ABD ve İngiltere'nin yanı sıra üçüncü güç olarak sürüklenme riski son derece artmıştır. Öte yandan Irak'a karşı yeni bir Amerikan askeri operasyonu da gündemin ön sıralarına çıkmıştır.)
4) Kürt sorunu: Konferanslarımızda ele alınan sorunlardan birisi de Kürt sorununun bugün kazandığı boyut ve partimize düşen sorumluluktu. Özellikle konferanslar sırasında Öcalan'ın Roma'ya gitmesi ve sorunun kamuoyu gündeminin günlerce başında yer alması, tartışmaların bu alanda daha derinlemesine yapılmasına da vesile oldu. Çünkü Kürt sorunu devasa bir sorun olarak önemini korumaktadır ve ister istemez seçim döneminde de her adımda Kürt sorunu ve çözümüne ilişkin sorular gündeme gelecektir. Bunun da ötesinde partimiz, Kürt ve Türk emekçilerin birliğini sağlama ve Kürt sorununun halkların kardeşliği temelinde, halkçı, demokratik çözümü için gereken çabayı gösterecektir. Seçimler bu çabanın Türk emekçileri içinde yoğunlaştırılması için bir vesile teşkil edecektir.
Kürt siyasi çevrelerinin, Kürt sorununun çözümünde yeni sloganı; "Diplomatlaşalım" kavramıyla özdeşleştiriliyor. "Diplomatlaşalım", "Ordulaşalım", "Devletleşelim" gibi tümel kavramlar kulağa hoş geliyor. Ama bu kavramlarda içselleştirilen pratiğin, milyonlarca Kürdün sorunlarına ne kadar çözüm getirdiği tartışmalıdır.
Son 15 yıl göz önüne alındığında şu söylenebilir ki; Kürt sorununa "silahlı" ya da "silahsız" bir çözüm açısından öne çıkan Kürt siyasi çevreleri; hep Kürt sorununu Kürtlere anlatmayı, dolayısıyla "ortalama bir Kürt'ün hoşuna gidecek "sesler" çıkarmayı amaçladılar. Örneğin barıştan en çok söz edildiği dönemde bile, Türk çoğunluğun duygu ve düşünceleri hesap edilmedi. Soruna getirilen çözüm, öne sürülen taleplerin ortaya konuş tarzı ve formüle edilmesinde bu çoğunluğu "davaya kazanmak" amaçlanmadı. Tersine, "daha çok ceset”in geniş köylü yığınları ve emekçi kesimlerde "savaşa hayır" sesleri ve dolayısıyla "barış isteği" uyandıracağı varsayıldı. Savaş alanından gelen cesetlerle, belki bir bakıma "Neden ölüyoruz?", "Neden zengin çocukları değil de fakir fukaranın çocukları ölüyor bu savaşta?" gibi sorular gündeme geliyor; belki bu savaş bir an önce bitsin diye asker aileleri, askerlerin telef olmasını istemeyen insanlar savaşa karşı duygular besliyorlardı; ama bundan daha çok da; Kürt düşmanlığı yayılıyordu. Resmi ve sivil şovenist ırkçı propaganda merkezleri, sürekli olarak iki halk arasında düşmanlık tohumları ekecek bir kışkırtma tarzını benimsedi. Bunun ise; barış isteğinden çok intikam isteğini, iki halk arasında bir çatışmaya yol açacak boyutlarda olmasa da hoşnutsuzluğu, bir başka vesileyle çıkacak çatışmaların büyüyeceği bir gerginliği giderek artırdığını kabul etmek gerekir. Öcalan'ın İtalya'ya gitmesiyle başlayan PKK ve İtalya karşıtı kampanyanın etkili olmasının nedeni de bu biriktirilen, büyütülen ayrılık tohumlarıydı.
PKK şimdi "artık diplomatlaşalım" diyor. Öcalan, "diplomasinin başına geçmek için eski unvanlarından vazgeçiyor. Diğer Kürt siyasi çevreleri de; bu durumu hem PKK'nin kendi platformlarına gelmesi olarak sevinçle karşıladı, hem de kendi alanlarında daha geniş bir inisiyatif kazandıklarını düşünerek geleceğe daha umutlu bakan bir pozisyon edinme çabasına girdiler.
Şu açık bir gerçek ki; bugün gelinen aşamada, Kürt siyasi çevrelerinin ana sloganlarını "diplomatlaşalım" kavramı özetliyor. Bununla sözü edilen, Avrupa platformlarında Türkiye'yi sıkıştırma esaslı bir politikanın temel alınacağıdır. Ve ilk bakışta; Türkiye ile AB arasındaki diğer sorunlar dikkate alındığında, bu politikanın Avrupa nezdinde de puan toplaması söz konusudur. Ama Kürt sorununun çözümüne bu yaklaşım ne kadar yarayacaktır, bu tartışmalıdır.
Kürt sorununun bir uluslararası yönü yok mudur? Elbette vardır. Sorun; İran, Irak, Suriye ve Türkiye'yi doğrudan ilgilendirmesi nedeniyle uluslararasıdır. Ayrıca bölgede çıkar ve hegemonya peşinde koşan emperyalistlerin de taraf olması nedeniyle uluslararasıdır. Ama soruna kendi pozisyonu ötesinde bir uluslar arasılık biçmek, daha da kötüsü Kürt sorununu "Avrupa sorunu" olarak nitelemek; sadece Türk emekçilerini değil Kürt emekçilerini de sorunun dışına itmek, inisiyatifi Avrupa platformlarına vermek olur. Ama açık ki; bu, tehlikeli bir gidişattır. Ve diyebiliriz ki; Kürt sorunu son 15 yılda hiçbir dönem bu kadar büyük tehlikelerle karşılaşmamıştı.
Gerçekte ise; sorunun halkçı, demokratik, halkların kardeşliği temelinde çözümünün tek bir koşulu vardır; bu da Kürt sorununu Türkiye halkının sorunu haline getirmektir. "Kürt sorununu Avrupa'nın sorunu yapmak" tezine karşı; "Kürt sorununu Türkiye halkının sorunu yapmak" teziyle çıkmak gerekmektedir. Burada da görev partimize düşmektedir.
Şu gerçeği görmek gerekmektedir ki; sorunun Türkiyelileştirilmesi; her şeyden önce Türk şovenizmine karşı, emekçiler arasındaki geri, milliyetçi düşüncelere karşı mücadeleyi ön şart olarak koşar. Partimiz, önümüzdeki süreci, özellikle seçimleri Kürt emekçileriyle de birleşme süreci olarak önüne koymuştur. Birçok ilimizde, gerek uzun zamandan beri gerekse son saldırılar sonucu köyünü, kentini terk etmiş yüz binlerce yoksul Kürt vardır. Bunlar bir yandan Türk şovenizminin baskısı altındadır, öte yandan Kürt milliyetçi çevreleri tarafından kapalı av alanı gibi görülmektedir. Bu duruma son vermek; Kürt ve Türk emekçilerinin birliği, Kürt sorununun çözümü konusunda partimizin politikalarını bu yüz-binlerce Kürt emekçisi arasında yaymak, görüşlerimizi tartışmaya açmak, bu kitleleri mücadelenin içine çekerek, Kürt olmalarının yanı sıra ve belki ondan da fazla emekçi olduklarını hatırlatacak bir hatta ve mücadeleye çekmek önümüzdeki dönemde önemlidir. Ancak; ilçe konferanslarında bazı arkadaşlarımızın da özel vurgu yaptığı gibi, asıl sorunumuz, özellikle de il örgütlerimiz için asıl sorun; Kürt sorununun Türk emekçiler arasında benimsenip çözümü yolunda ilerlenebilmesi için sendikalara ve diğer kitle örgütlerinin, Türk emekçi yığınlarının ağırlıklarının konmasıdır. Diyebiliriz ki; asli görevimiz, Kürt sorununu Türk emekçilerine anlatmak; Kürt sorununun, sadece Kürt emekçilere yardım, enternasyonal bir dayanışma değil aynı zamanda Türkiye işçi sınıfı ve Türk kökenli emekçiler içinde demokrasi mücadelesinin vazgeçilmez bir unsuru olduğunu kavratmaktır. Açıktır ki; Kürtlerin ezildiği bir sistemde Kürt sorununun bu tarz savunulması ve mücadele edilmesi Türk kökenli emekçilerin demokratik haklarında bir ilerlemenin, demokratikleşmenin başarılmasının da ön koşuludur.

SERMAYE GÜÇ TOPLAMAK İÇİN SEÇİME GİDİYOR
Sermaye ve partileri; seçimlere, tek bir program etrafında şekillenmiş birçok parti ile girmektedir. ANAP, DYP, CHP, DSP, FP, DTP gibi partiler, uluslararası sermaye ve yerli işbirlikçilerinin programıyla seçimlere katılmaktadır. Barış Partisi'nden ÖDP'ye kadar seçime giren diğer partiler ise; programlarının önemli bir yanıyla; kimisi özelleştirmeciliği ile kimisi liberalizmi ile kimisi kerameti kendilerinden menkul bir sosyalizm lafazanlığı ile düzenle bütünleşme eğilimini taşıyan partilerdir.
Bu nedenle de partimizin programının ve politikalarının halk yığınlarına tanıtılıp, halk arasında tartışmaya açılması; diğer partilerden farkının anlaşılması son derece önemlidir. Çünkü en azından "çok partili döneme geçilmesinden beri" bütün partiler, halka mutlu bir gelecek, eşitlik, demokrasi, özgürlük vaat etmişlerdir. Bu nedenledir ki; partimizin diğer partilerle farkını anlatması, bunu sadece sözle anlatması oldukça güçtür. Hele, emekçilerin yıllardır içinde ya da çevresinde bulundukları düzen partilerinden kopma eğilimine girdikleri bir dönemde partimizin diğer bütün partilerin seçeneği, yeni bir odak olarak kendisini ortaya koyması son derece önemlidir.
Konferanslarımızda konu, partimizin kitleselleşmesi ve yerelleşmesi çerçevesinde de ele alınmış olup partimizi diğer partilerden ayıran ana özellikleri öne çıkaran bir ajitasyonun faaliyetimiz içinde oldukça ağırlıklı olması istenmiştir.
Seçime giderken, ama konferanslarımız bittikten sonra kurulan Ecevit hükümetinin işçilere emekçilere bir saldırı hükümeti olacağının belli olması, konferanslarımızın dikkat çektiği; "seçimler ve egemenlerin güç toplaması" arasındaki ilişkiyi doğru kurduğumuzu şimdiden göstermiştir. Çünkü bu hükümet, daha kuruluş aşamasında programında yer vereceği üç maddeyi ilan etmiştir. Bu maddelerden birincisi SSK'nın tasfiyesidir (IMF ve büyük patronların isteği). İkinci önemli maddesi; grevsiz, toplu sözleşmesiz kamu emekçileri sendika yasasının çıkarılmasıdır. (Kamu Sen gibi devlet güdümlü ve MHP yönetimindeki kuruluşun isteği), Üçüncüsü ise seçimdir. (Tansu Çiller'in şartı)
Demek ki; partimiz, demokratik ve bağımsız bir Türkiye mücadelesini; yukarıda belirlediğimiz gelişmelerin etkilediği bir ortamda ilerletecektir.

KONFERANS SONUÇLARI ÜZERİNE
İçinde bulunduğumuz tarihsel süreç partimizden ve onun tüm örgütlerinden önemli görev ve sorumluluklar beklemektedir. Tam da böyle bir ortamda konferanslarımızın toplanmış olması anlamlı ve yerinde olmuştur.
Partimizin bütün politikalarının ve bütün çalışmasının temel amacı yığınların aydınlatılması ve işçi sınıfının, emekçilerin bilincinin "kendisi için bir bilinç" halini almasıdır. Çalışmamızın asıl yönünü belirleyen budur. Bu durum aynı zamanda devrimci bir işçi kitle partisi olarak partimizin varlık nedenidir de. Böyle bir bilinçle toplanan il ve ilçe örgütlerindeki konferanslarımızda; bir yandan zaaflarımız da ortaya çıkarken diğer yandan da partimizin, tarihsel misyonuna uygun bir pozisyonu tutacak potansiyeli bünyesinde taşıdığı ortaya çıkmıştır.
Bazı eksiklerine karşın il konferanslarımız, örgütümüzün çalışmasında ve yöneliminde değiştirici ve dönüştürücü bir rol oynamıştır. Örgütlerimiz, 1. Kongremizden bu yana geçen yaklaşık bir buçuk yıllık faaliyetleri üzerinden bir değerlendirmeye tabi tutulmuştur. Birim örgütlerinde başlatılan konferans süreci, örgütlerimizin eksikliklerini görmelerine ve yenilenmiş bir irade ile harekete müdahale etme yeteneği kazanmalarına yardımcı olmuştur. Hemen bütün illerde, birçok alanda dağınık parti üye ve çevrelerinin birim örgütü olarak örgütlenmesi sağlanmıştır. Yine partimizin gençliğe yönelik çalışması konferans süresince yeniden ele alınmış; partimizin gençliğe sahip çıkıp onu parti ruhuyla eğitmesi, onun bağımsızlığına ve inisiyatifine özen göstermesi öne çıkarılırken, gençlik temsilcilerimiz de; gençliğin bütün alanlarda partiye hizmet için yetiştirilmesi çabası içinde olduklarına vurgu yapmıştır. Konferans süreci boyunca, gençlik ve parti ilişkisinin doğru kavranıp, ilişkinin doğru kurulması için partimizde bir kültür ve geleneğin oluşturulmasına katkı yapacak belirlemeler yapılmıştır.
Parti içi yaşantının düzenlenmesi, parti normlarının çalışmamızda ve partililerimizin yaşantısında egemen hale delmesi, eleştiri-özeleştiri silahının devrimci bir tarzda kullanılması gibi temel sorunlarda parti örgütlerimiz tartışmalar yapmış, doğru bir eleştiri-özeleştiri mekanizmasının yerleştirilmesinin önemine dikkat çekilmiştir. Pek çok parti örgütümüz için konferanslarımız bu mekanizmanın yerleştirilmesinin başlangıcı olmuştur.
Elbette ki; konferanslarımızda sorunların ele alınışı, çözümlerin tartışılması, tartışmaya katılan kitle bileşimi değişik boyutlarda ve değişik niteliklerde olmuştur. Ancak; şunu güvenle söyleyebiliriz ki; partimiz gerek kendi "iç sorunları"nın gerekse sınıf mücadelesinin sorunlarının tartışılacağı bir platform kazanmıştır. Dolayısıyla konferanslarla oluşturduğumuz kürsüyü kullanmaya devam etmek; pek çok sorunu tartışmak, sonuçları ilçe, il, hatta birimlerimizde bütün partiye mal etmek için konferanslar toplamaya özen göstermek, hemen pek çok il ve ilçemizdeki taleplerdendir.
İl ve ilçe konferanslarımızdaki tartışmalardaki genel sorunlardan birisi ise, "çalışmanın yerelleşmesi" ile ilgilidir. İl, ilçe ve birimlerdeki çalışmanın özel çelişkilerin analizine dayanmamasının çalışmanın genel kalmasına yol açtığı tespit edilirken, bunun kitleselleşmenin, yerel imkânlardan yararlanarak partimizin halkla bütünleşmesinin önünde engel teşkil ettiği tespiti yapılmıştır. İllerimiz, ilçelerimiz ve birimlerimizin kendilerini örgütlü oldukları alandaki partinin kendisi olarak görme, buradaki her tür kararı alma hakkını kendilerinde görme, soruna bu güvenle el atma yerine hep "merkezden emir bekleme" anlayışının etkisi altında kalması, örgütsel çalışmada başlıca sorunumuz olarak değerlendirilmiştir. Pek çok il ve ilçedeki birim konferanslarımızda konu değişik boyutlarıyla incelenmiştir. Umuyoruz ki; konferanslarımız bu başlıca zaafımızın aşılması için bir başlangıç, seçim süreci ise bunun fiiliyata uygulanması için bir fırsat olacaktır.
Konferanslarımız, asıl olarak il, ilçe ve birim örgütlerimizin bu iddialı pozisyona geçebilmesi için bir vesile olmalıdır. Bu amaçla ilçe örgütlerimizin faaliyetlerine yakından yardımcı olunacaktır.
Bu çerçevede;
1-) İllere, ilçelere, birimlere daha geniş bir inisiyatif tanınması, çalışmanın yerelleşmesi ve ilçedeki birimlerin ve kadın, gençlik, kamu emekçisi gibi bütün çalışma alanlarının ilçelerde merkezileştiği bilincinin geliştirilmesi için gayret gösterilmesi önemlidir. Dahası bu bilinçle; il ve ilçe örgütlerimizin, kendi il ve ilçelerinin özelliklerini dikkate alan bir çalışma yapmayı, her il ve ilçenin kendi "ayrılığını" hissettirecek kadar çalışmayı yerelleştirmesi gerekmektedir. Çünkü partimizin kitleselleşmesinin ön koşulu çalışmanın il, ilçe ve birimler düzeyinde yerelleşmesidir. Yerelleşemeyen bir çalışmanın kitleselleşmesi mümkün olamaz.
Birim örgütlerimiz, kendi birimlerinin güncel çelişmelerini doğru tespit edip, bu çelişki etrafında tüm kitleyi örgütleyen kitle örgütleri çıkaran bir tarza yönelmelidir. Özellikle büyük hizmet ve üretim birimlerinde "işçinin işçiyi, emekçinin emekçiyi örgütlediği bir tarz" egemen hale gelmelidir. Örneğin bir işyerinde sendika bürokrasisine karşı, bir başka işyerinde özelleştirmeye, bir başkasında da esnek çalışmaya karşı işçileri örgütlemek ve işçileri diğer işçileri, yerine göre semt halkını örgütlemek için seferber etmek, kimi bildirileri bu isçi-emekçi örgütleri adına çıkarmak önemlidir.
2") İllerde ve İlçelerde üye yazımı ve aidatların düzenli bir biçimde toplanması örgütlü bir parti faaliyetinin en önemli göstergesidir. Bundan böyle üye yazımı sürekli hale getirilecektir,
3-) Merkez illerimizi, il yöneticilerimiz ilçe örgütlerini, ilçeler birimleri yakından denetleyecek, örgütlerimizin motive edilmesi için özel çaba harcanacaktır.

ÖRGÜTSEL YÖNELİŞİMİZ VE KONFERANS
Büyük iller de dâhil, pek çok ilde; konferanslarda tartışmaya katılan delegelerin sonuçları ele alış tarzı; parti politikalarını kavrayış düzeyi göz önüne alındığında şunlar söylenebilir:
1-) Partimizin kendine has orijinalitesi yeterince anlaşılamamıştır. Bu yüzden de kimi partililer, tümüyle "kadrolar"dan oluşan bir partinin normlarıyla EMEP'i değerlendirirken, kimi arkadaşlarımız da; partinin "kitle partisi karakterini" liberal, şekilsiz, üyelerinin keyfine göre davrandığı bir parti olarak kavrayan anlayışı yansıtmışlardır. Bu kavrayış kendisini "siyasi mücadele", "ekonomik mücadele", "ekonomizm", "sendikalizm" gibi konularda da göstermiş, ilçe ve il konferanslarında pek çok konuşmacı arkadaş, parti çizgimiz ile mücadele ettiği anlayışlar arasındaki farkı kavramada yetersiz kaldığını gösteren konuşmalar yapmışlardır. Oysa daha kuruluş sürecinden başlayarak, partimiz, bir yandan bütün hayatını mücadeleye vermeye hazır sosyalistler ile henüz şu ya da bu düzen partisinden kopmuş ve EMEP'e salt düzene ve partilerine duyduğu nefret nedeniyle katılmış emekçilerin bir arada bulunduğu bir partidir ve partimiz bu özelliği uzunca bir zaman koruyacaktır. Bu yüzden de partimizin orijinalitesini oluşturan bu özellik son derece önemlidir. Dolayısıyla partimizin iç düzenlemesinden partililer arasındaki ilişkiye, partinin iç eğitiminden yığınlarla ilişkisine, partililerin mücadele içindeki yer alışları ve bu üyelere uygulanacak normlara kadar pek çok konuda bu orijinalite son derece önemli bir rol oynar.
Bu orijinalite, geleneksel sol parti anlayışına ve liberal eğilimlere karşı mücadeleyi ön koşul olarak önümüze görev koymaktadır. Bu amaçla, partimiz, orijinalitesinin kavranması için iç eğitim faaliyetini hızlandıracak, kuruluşundan bu yana gelişim ve mücadele çizgimizin değerlendirilmesi ışığında bu orijinalitenin kavranması için, yayın organlarımız ve parti içi eğitimin bütün imkânları kullanılacaktır.
2-) Parti içi eğitim konusunda yürüttüğümüz çabaların yetersiz olduğu konferanslarda daha açıkça ortaya çıkmıştır. Bu nedenle de parti içi eğitim faaliyetinin hem daha düzenli sürmesi, hem de daha kapsamlı hale getirilmesi bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır.
Bu çerçevede;
a-) Bugüne kadar bazı illerimizde kesintiye uğrayarak da olsa sürdürülen, ülke ve dünyadaki politik ve ekonomik gidişatın kavranması ve bu gelişmeler ışığında partimize düşen görevleri belirlemekle sınırlı eğitim faaliyetinin hızla birimlere indirilmesi ve düzenli bir biçimde sürdürülmesi son derece önemlidir. Partimize yeni katılanlar ve eski üyeler için bu eğitim bir yandan parti içindeki irade birliğinin öte yandan gündelik çalışmanın temel ihtiyacıdır. Bütün birimler ve bütün parti üyeleri bu eğitim faaliyetine katılacaktır.
b-) Parti içi eğitimin bir diğer yönü, sınıflar mücadelesinin teorisine, tarihine ve pratiğine dair parti üyelerimizin eğitilmesidir. Üniversite gençliği başta olmak üzere parti kadrolarımızın bilinç ve entelektüel düzeyinin yükseltilmesi, bunun için imkânlarımızın seferber edilmesi önümüzde bir görev olarak durmaktadır.
c-) Kültür ve bilim çevrelerinin birikiminden yararlanarak partimizin eğitim düzeyini yükseltmek, parti içi eğitim faaliyetinin diğer bir unsuru olarak işlev görecektir. Bu, aynı zamanda bilim ve kültür çevrelerinin emekçilerle ilişkisini, partimizin bilim ve kültür çevreleriyle ilişkilerini geliştirmesi için bir vesile olacaktır. Örneğin "Üçüncü köprü" ya da bir "şehircilik" sorunu konusunda partinin bilgilendirmesi için mimarlık fakülteleri ve mimarlar odasından gelecek uzmanlar partililerin eğitimine katkıda bulunabilir. Ya da örneğin Türkiye-Irak ilişkileri ve Ortadoğu'daki güç ilişkileri konusunda üniversitenin öğretim üyelerinden, konunun uzmanlarından (partili olmayanlar da dâhil) yaralanabileceğimiz bir eğitim tarzını da giderek sürekli hale getirmemiz gerekmektedir.
3-) Bütün konferanslarda üstünde en çok durulan konuların başında "denetim"den şikâyetler gelmektedir. Her kademedeki parti yöneticileri ve yönetim organları bu "mesajı" almış, kendi üstüne düşeni yapmak için gereken düzenlemeyi yapmayı önlerine koymuş olmalıdır. Dahası; salt denetim de değil; EĞİTİM-GÖREV KOYMA-DENETİM sürecini ifade eden formülasyonu dönemin ana sloganı olarak belirlemelidir. Parti merkez örgütümüz de bu konu üstünde hassasiyetle duracaktır.
4-) Çalışmamızı zaafa uğratan başlıca sorunumuz olarak sistemli, günlük ve kesintisiz bir ajitasyonu başaracak bir çalışma ritmine ulaşamamış olmamız, bütün konferanslarımızın ortak saptaması olarak ortaya çıkmıştır. Bunun giderilmesi ve partimizin amaçlarının gerektirdiği bir ajitasyon düzeyini yakalamak için gereken önlemler alınmalıdır. Bu konuda gazetemiz temel örneğimiz olmalı, aynı zamanda günlük çalışmanın kılavuzu ve yönlendiricisi olarak kullanılmalıdır.
5-) Bütün illeri kapsayan konferansımız ilk konferansımızdır. Ancak; belirlenmiş üç temel üstünde yükselmesi istendiği halde, ilk konferans olması ve dönemin özelliği nedeniyle de birimler ve ilcilerde değilse de illerde fazla "genelleşmiş"tir. Oysa konferansların yararlı olmasının ilk koşulu, özel bir konuya ayrılmış olmasıdır. Bu yüzden de bu ilk konferanstan aldığımız güvenle söyleyebiliriz ki; partimiz çeşitli sektörlerde, belirlenmiş konularda konferanslar da yapmalıdır. Örneğin; "Büyük fabrikalardaki çalışmanın sorunları", "A ilçesindeki belediye sorunlarına ilişkin mücadelenin talepleri" gibi sınırlanmış ve sadece bu alanda çalışan kişileri kapsayan konferanslar düzenlenebilir ve il örgütlerimiz, merkezle ilişki içinde bu türden konferanslar düzenleyebilirler. Bu konferanslar hem sorunları tartıştığımız hem de deneyim aktardığımız mekanizmalar olarak işlevsel olabilirler.
6-) Konferanslarda karar haline gelen ya da pek çok konuşmacı tarafından dile getirilen konulardan birisi de, partimizin kendine has bir kültür oluşturması için yönetici organlara yapılan çağrıdır. Partimizin kendi normlarını ve canlı bir parti içi yaşam oluşturması elbette çok önemlidir ve i ve ilçe örgütlerimize burada son derece önemli bir görev düşmektedir. Dahası, bütün üyelerimiz böyle bir yükümlülükle karşı karşıyadır.
Elbette sistemli ve kesintisiz ajitasyon yapan bir parti, aynı zamanda eleştiri-özeleştiri mekanizmasını doğru kullanan bir parti olduğumuz ölçüde, partimiz kendi disiplin ve çalışma normlarını da oluşturacaktır. Öyleyse il ve ilçe örgütlerimiz, tüm üyeleri içinde ortak is yapma bilincini, bunu sürekli kılmanın yanı sıra, çalışmasından öğrenme yöntemi olarak özeleştiri ve eleştiriyi benimseyen bir parti fikrini emekçilere, isçi sınıfına karşı sorumluluk bilinciyle birleştirmeye özen gösterdiği ölçüde, partimizin normları netleşip herkes için kılavuz haline gelecektir. Bu bilinçle il ve ilçe örgütlerimiz, partinin yığınlara yönelik çalışması ve sorumluluğu ile iç yaşamı arasındaki çelişmeyi kaldırmayı asli işlerinden birisi olarak ele almalıdır.

KONFERANS, SORUNLARIN ÇÖZÜM YOLUNU GÖSTERDİ
Eksikleri bir yana il konferanslarımız 1. Kongremizden bu yana geçen süreci ve yürütülen örgüt çalışmasını değerlendirmekle yetinmedi aynı zamanda önümüzdeki sürece yönelik değerlendirmeler yaparak sonuçlar da çıkardı. Yine örgütümüz Konferans'la birlikte, ihtiyaç duyulan ve olanaklı olan pek çok örgütte kendisini yeni kadrolarla yenilemiştir. En önemlisi de partimiz, her sorunu tartışıp çözebileceği bir araç edinecek olgunluğa geldiğini göstermiştir.
Umuyoruz ki seçim dönemi, bütün zaafları aşıp EMEP'in adına ve kuruluş şiarlarına uygun bir parti haline gelmemiz için vesile olacaktır. Tüm il, ilçe örgütlerimiz ve üyelerimizin de aynı bilinçle görevlerine sarılacağına inanıyoruz. Bütün yukarıdaki tespitleri, önümüze koyduğumuz görevleri, seçim dönemi gibi yığınların kulaklarının politikaya açık olduğu bir dönemde hayata geçirmekle karşı karşıya gelmemiz elbette ki büyük bir şanstır. Bu şansı doğru değerlendirdiğimiz ölçüde partimiz her birimizin şikâyetçi olduğu sorunları hızla aşacaktır.
Seçimlerden kitlesel ve programı geniş emekçi yığınlar arasında tartışılan ve bir ayağını parlamentoya, diğerini yerel yönetimlere atmış bir EMEP olarak çıkmak için haydi görev başına!
Her biriminde halkla, işçi sınıfıyla bütünleşen bir EMEP için haydi görev başına!
2. Kongresini kitleselleşmiş bir EMEP'le yapmak için haydi görev başına!

BAŞKANLIK KURULU

Şubat 1999