“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Burjuva parlamentolara katılmalı mı?

Alman "radikal" komünistleri, bir sorunu en büyük küçümsemeyle -ve büyük bir hafiflikle- ele almakta ve hayır!- diye yanıtlamaktadır. Nedenleri nedir peki? Yukarıda aktarılan pasajda şöyle deniyor:
"... Tarihsel ve siyasal bakımdan ömrünü doldurmuş olan parlamentarizmin mücadele biçimlerine her türlü geri dönüş... kesinlikle reddedilmelidir."
Bu gülünçlüğe varan bir kendini beğenmişliktir ve açıkça yanlıştır. Parlamentarizme "geri dönüş"! Yoksa Almanya artık bir Sovyet Cumhuriyeti mi? Herhalde değil! Öyleyse bir "geri dönüş"ten nasıl söz edilebilir? Bu bir safsata değil midir?
Parlamentarizm "tarihsel olarak ömrünü doldurmuştur." Bu propaganda anlamında doğrudur. Fakat pratikte parlamentarizmin alt edilmiş olmaktan çok uzak olduğunu herkes bilir. Kapitalizmi birçok on yıllar önce, hem de çok haklı olarak, "tarihsel olarak ömrünü doldurmuş" ilân etmek mümkündü, fakat bu kesinlikle kapitalizm zemininde çok uzun ve çok inatçı bir mücadele sürdürme zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Parlamentarizm dünya tarihi anlamında "tarihsel olarak ömrünü doldurmuştur", yani burjuva parlamentarizmi çağı son bulmuş, proletarya diktatörlüğü çağı başlamıştır. Bu tartışma götürmez. Fakat dünya tarihinde ölçek on yıllardır. Yirmi yıl önce ya da sonra, dünya tarihi ölçeği bakımından önemli değildir, -dünya tarihi açısından-, yaklaşık olarak bile hesaplanamayacak önemsiz bir meseledir. Fakat tam da bu yüzden, pratik politikanın bir sorununda dünya tarihi ölçeğine dayanmak en büyük teorik yanlıştır.
Parlamentarizm "politik olarak ömrünü doldurdu" mu? Bu bambaşka bir sorundur. Bu doğru olsaydı, "radikallerin pozisyonu sağlam olurdu. Ve bunu çok esaslı bir tahlille kanıtlamak gerekirdi, fakat "radikaller" böyle bir tahlile yanaşmayı bile bilmiyorlar. "Komünist Enternasyonal Geçici Amsterdam Bürosu'nun Bülteni" No.1'de (Bulletin of the Provisional Bureau in Amsterdam of the Communist International, February 1920) yayınlanan ve belli ki Hollanda solunun ya da sol Hollandalıların eğilimini ifade eden "Parlamentarizm Üzerine Tezler"de de tahlil, göreceğimiz gibi, son derece kötüdür.
Birincisi, Alman "radikaller"i, bilindiği gibi daha Ocak 1919'da, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht gibi müstesna politik liderlerin görüşünden farklı olarak, parlamentarizmi "politik olarak ömrünü doldurmuş" sayıyorlardı. Bilindiği gibi "radikaller" yanılmışlardır. Salt bu bile, parlamentarizmin "politik olarak ömrünü doldurmuş" olduğu tezini derhal ve temelden yıkar. O zamanki tartışma götürmez hatalarının neden şimdi hata olmaktan çıktığını kanıtlamak "radikallerin” görevi olmalıydı. Fakat onlar bir kanıtın gölgesini bile ileri sürmüyorlar ve zaten süremezler de. Bir siyasal partinin kendi hatalarına karşı tutumu, bir partinin ciddiyetinin ve sınıfına ve emekçi kitlelere karşı görevlerini gerçekten yerine getirmesinin en önemli ve en doğru kıstaslarından biridir. Bir hatayı açıkça kabul etmek, nedenlerini ortaya çıkarmak, hataya yol açan koşulları adamakıllı tahlil etmek, hatayı düzeltmenin yollarını adamakıllı incelemek -ciddi bir partinin özelliği işte budur; yükümlülüklerini yerine getirmesidir, sınıfı ve sonra da kitleyi eğitmesidir. Almanya'da (ve Hollanda'da) "radikaller" kendilerinin bu yükümlülüğünü yerine getirmemekle, kendilerinin bu apaçık hatasını en büyük dikkat, titizlik ve özenle incelememekle, sınıfın partisi değil, bir çevre olduklarını, bir kitle partisi değil, aydınların ve aydınların en kötü özelliklerine öykünen az sayıda işçinin oluşturduğu bir grup olduklarını gösteriyorlar demektir.
İkincisi, yukarıda geniş bir biçimde alıntı yaptığımız Frankfurtlu "radikaller" grubunun broşüründe şunları okuyoruz:
"... Hâlâ Merkezin (Katolik 'Merkez Partisi'nin) politikasını izleyen milyonlarca işçi karşı-devrimcidir. Kır proleterleri karşı-devrimci birliklerin alaylarını oluşturur." (Adı geçen broşür, s. 3).
Bütün bunların fazla tumturaklı ifade edildiği ve abartılı olduğu hemen görülür. Fakat burada anlatılan temel olgu tartışma götürmez ve "radikallerin bunu kabul etmeleri, hatalarını son derece çarpıcı bir biçimde gösterir. Eğer "milyonlarca" ve "alaylarla" proleter yalnızca genelde parlamentarizmden yana değil, aynı zamanda hatta doğrudan "karşı-devrimci" ise, parlamentarizmin politik olarak ömrünü doldurduğundan nasıl söz edilebilir? Almanya'da parlamentarizmin politik olarak henüz ömrünü doldurmadığı açıktır. Almanya'da "radikallerin kendi arzularını, kendi ideolojik-politik konumlarını nesnel gerçeklik gibi gördükleri açıktır. Bu, devrimcilerin yapabileceği en tehlikeli hatadır. Çarlığın son derece barbar ve vahşi boyunduruğunun özellikle uzun bir dönem boyunca ve çeşitli biçimlerde, çeşitli eğilimlerde devrimciler ortaya çıkardığı; hayran olunacak özveri, coşku, kahramanlık ve iradeye sahip devrimciler yarattığı Rusya'da, devrimcilerin bu hatasını çok yakından izledik, özel bir dikkatle inceledik, bu hatayı çok iyi tanıyoruz ve bu nedenle başkalarında da hemen açıkça görüyoruz. Almanya'da komünistler için parlamentarizm elbette "politik olarak ömrünü doldurmuş"tur, fakat önemli olan tam da, bizim için ömrünü doldurmuş olanı, sınıf için, kitle için ömrünü doldurmuş görmemektedir. Tam da burada bir kez daha "radikaller"in yargıda bulunmayı bilemediklerini, sınıfın partisi olarak, kitlelerin partisi olarak davranmayı bilemediklerini görüyoruz. Sizler, kitlelerin seviyesine, sınıfın geri kesimlerinin seviyesine inmemekle yükümlüsünüz. Bu tartışma götürmez. Onlara acı gerçeği söylemekle yükümlüsünüz. Onların burjuva-demokratik ve parlamenter önyargılarını adlı adınca çağırmakla yükümlüsünüz. Fakat aynı zamanda, (sadece sınıfın komünist öncüsünün değil) tüm sınıfın, (sadece emekçi kitlenin ileri unsurlarının değil) tüm emekçi kitlenin gerçek bilinç ve olgunluk seviyesini soğukkanlılıkla izlemekle yükümlüsünüz.
"Milyonlar" ve "lejyonlar" değil, sadece sanayi işçilerinin oldukça önemli bir azınlığı Katolik papazların peşinden, kır işçilerinin önemli bir azınlığı Junkerlerin ve büyük köylülerin peşinden gitse bile, bundan, hiç kuşkusuz, Almanya'da parlamentarizmin henüz ömrünü doldurmadığı, parlamento seçimlerine ve parlamento kürsüsünden mücadeleye katılmanın, devrimci proletaryanın partisi açısından, tam da kendi sınıfının geri katmanlarını eğitmek için, tam da ezilen, korkutulmuş ve bilisiz kır kitlelerini uyandırıp aydınlatmak için mutlak bir yükümlülük olduğu sonucu çıkar. Burjuva parlamentosunu ve tüm diğer gerici kurumları dağıtacak güçte olmadığınız sürece, bu kurumlar içinde çalışmakla yükümlüsünüz, çünkü tam da buralarda hâlâ, papazlar tarafından ve kırın yalıtılmışlığı nedeniyle aptallaştırılan işçiler bulunmaktadır. Aksi takdirde birer geveze olmak tehlikesiyle karşı karşıyasınız demektir.
Üçüncüsü, "radikal" komünistler, biz Bolşevikler hakkında çok iyi şeyler söylüyorlar. Bazen insanın şöyle diyesi geliyor: Keşke bizi daha az övseler de, Bolşeviklerin taktiğine daha fazla vâkıf olsalardı, onu daha iyi öğrenselerdi! Biz Rusya'da Eylül-Kasım 1917de burjuva parlamentosu seçimlerine, Kurucu Meclis seçimlerine katıldık. Taktiğimiz doğru muydu, değil miydi? Eğer değilse, bu açıkça söylenmeli ve kanıtlanmalıdır; uluslararası komünizmin doğru bir taktik ortaya çıkarması için bu zorunludur. Eğer doğruysa, o zaman bundan belli sonuçlar çıkarmak gerekir. Elbette Rusya'nın koşullarıyla Batı Avrupa'nın koşullarını aynılaştırmak söz konusu olamaz. Fakat özellikle "parlamentarizm politik olarak ömrünü doldurmuştur" tezinin ne anlama geldiği sorununda, bizim deneyimimiz mutlaka tam bir şekilde değerlendirilmelidir, çünkü somut deneyimler değerlendirilmezse, bu tür tezler kolaycacık boş bir safsataya dönüşür. Eylül-Kasım 1917'de biz Rus Bolşeviklerinin, Rusya'da parlamentarizmin politik olarak ömrünü doldurduğunu varsaymaya, herhangi bir batılı komünistten daha fazla hakkı yok muydu? Elbette vardı, çünkü önemli olan burjuva parlamentoların uzun süreden beri mi, yoksa kısa süreden beri mi var oldukları değil; geniş emekçi kesimlerinin (düşünsel, politik, pratik olarak) Sovyet düzenini kabul etmeye ve burjuva-demokratik parlamentoyu dağıtmaya (ya da dağıtılmasına izin vermeye) ne ölçüde hazır olduklarıdır. Rusya'da Eylül-Kasım 1917'de kentlerde işçi sınıfının, askerlerin ve köylülerin, bir dizi özel durum sonucunda, Sovyet düzenini tanımaya, en demokratik burjuva parlamentosunu bile dağıtmaya olağanüstü iyi hazırlanmış olduğu tamamen tartışma götürmez ve kesinlikle sabit bir tarihsel olgudur. Ve buna rağmen Bolşevikler Kurucu Meclis'i boykot etmediler, bilakis siyasi iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesinden önce ve sonra seçimlere katıldılar. Bu seçimlerin son derece değerli (ve proletarya için son derece yararlı) politik sonuçlar ortaya çıkardığını, yukarıda sözü edilen Rusya'da Kurucu Meclis seçimleri üzerine materyali ayrıntılı biçimde tahlil eden makalede kanıtladığımı umuyorum. (Bkz. V.İ. Lenin, Eserler, Cilt 30. Sf. 242–265. (S. 116))
Buradan şu tartışma götürmez sonuç çıkar: Sovyet Cumhuriyetinin zaferinden birkaç hafta önce, evet hatta böyle bir zaferden sonra bile burjuva-demokratik parlamentoya katılmak, devrimci proletaryaya sadece zarar vermemekle kalmaz, aynı zamanda geri kitlelere bu tür parlamentoların neden dağıtılmayı hak ettiğini kanıtlamayı kolaylaştırır, bunların dağıtılmasının başarısını kolaylaştırır, burjuva parlamentarizminin "politik olarak aşılması"nı kolaylaştırır. Bu deneyimi hesaba katmamak ve aynı zamanda taktiğini uluslararası ölçekte (dar ya da tek yönlü ulusal değil, uluslararası taktik olarak) hazırlamak zorunda olan Komünist Enternasyonale aidiyet iddiasında bulunmak, ağır bir hata işlemek ve enternasyonalizmi sözde kabul ederken, pratikte ondan sapmak demektir.
Şimdi de parlamentolara katılmama konusunda "Hollanda solu"nun argümanlarını inceleyelim. Yukarıda sözünü ettiğimiz "Hollanda" tezlerinin en önemlisi olan 4. tez (İngilizceden) çevirisiyle şöyledir:
"Kapitalist üretim sistemi çöküp, toplum devrim halinde bulunduğunda, bizzat kitlelerin eylemlerine kıyasla parlamenter faaliyet giderek önemini yitirir. Bu koşullar altında parlamento karşı-devrimin merkezi ve organı haline gelirse, öte yandan işçi sınıfı Sovyetler biçiminde kendi iktidar aygıtlarını kurarsa, parlamenter faaliyete herhangi bir biçimde katılmayı reddetmek zorunlu hale bile gelebilir."
Birinci cümle apaçık yanlıştır, çünkü kitlelerin eylemi -örneğin büyük bir grev-, asla sadece bir devrim sırasında ya da devrimci bir durumda değil, daima, parlamenter faaliyetten daha önemlidir. Bu tamamen çürük, tarihi ve siyasi olarak yanlış argüman, sadece, legal ve illegal mücadeleyi birleştirmenin önemiyle ilgili olarak yazarların ve genel Avrupai deneyimi (1848–1870 devrimlerinden önce Fransız deneyimi; 1878–1890 Alman deneyimi vs.) ne de Rus deneyimini (bkz. yukarıda) hesaba katmadıklarını özellikle açık biçimde göstermektedir. Bu sorun hem genelde, hem de özelde son derece büyük bir öneme sahiptir, çünkü bütün uygar ve ileri ülkelerde, devrimci proletaryanın partisi için böyle bir birleştirmenin gittikçe daha zorunlu hale geleceği (kısmen şimdiden bir zorunluluk haline gelmiştir); proletaryanın burjuvaziye karşı iç savaşının gelişmesi ve yakınlaşmasından dolayı, yasallığı her biçimde çiğneyen cumhuriyetçi ve genel olarak burjuva hükümetler tarafından komünistlere uygulanan vahşi baskılardan (sadece Amerika, örneği bile ibret vericidir!) vs. dolayı zorunlu hale geleceği zaman hızla yaklaşmaktadır. Hollandalılar ve genel olarak radikaller bu son derece önemli sorunu hiç mi hiç kavramamışlardır.
İkinci cümle ilk önce tarihsel olarak yanlıştır. Biz Bolşevikler karşı-devrimci parlamentolara katıldık ve deneyim, proletaryanın devrimci partisi için bu katılımın, tam da Rusya'da birinci burjuva devriminin (1905) ardından bu katılımın, sadece faydalı değil, aynı zamanda ikinci burjuva devrimini (Mart -Şubat- 1917) ve daha sonra da sosyalist devrimi (Kasım -Ekim- 1917) hazırlamak için zorunlu olduğunu göstermiştir. İkincisi, bu cümle şaşılacak derecede mantıksızdır. Parlamentonun karşı-devrimin organı ve "merkezi" haline gelmesinden (gerçekte hiçbir zaman "merkez" olmamıştır, olamaz da; bunu da geçerken belirtmiş olalım) ve işçilerin Sovyetler biçiminde kendi iktidar organlarını yaratmalarından, işçilerin kendilerini Sovyetlerin parlamentoya karşı mücadelesine, parlamentoyu Sovyetler tarafından dağıtmaya -düşünsel, siyasal ve teknik olarak- hazırlamaları gerektiği sonucu çıkar. Fakat buradan asla, karşı-devrimci bir parlamento içinde bir Sovyet muhalefetinin var olmasının böyle bir dağıtmayı zorlaştıracağı ya da kolaylaştırmayacağı sonucu çıkmaz. Denikin ve Kolçak'a karşı muzaffer mücadelemizde biz, onların saflarında bir proleter muhalefetin, bir Sovyet muhalefetinin varlığının, zaferlerimiz için olmasa da olur olduğunu bir kez bile fark etmedik. Kurucu Meclis'in 18 (5) Ocak 1918'de dağıtılmasının tarafımızdan zorlaştırıl madiğini, tersine, dağıtılan karşı-devrimci Kurucu Meclis içinde bir tutarlı Bolşevik, bir de tutarsız Sovyet muhalefeti, Sol Sosyal-Devrimci muhalefetin varlığıyla kolaylaştırıldığını çok iyi biliyoruz. Bu tezlerin yazarları tam bir kafa karışıklığı içine düşmüşler ve devrimler zamanında, gerici parlamentonun dışındaki kitle eylemlerini, bu parlamentonun içindeki devrim yanlısı (ya da daha iyisi: devrimi doğrudan destekleyen) bir muhalefetle birleştirmenin özellikle yararlı olduğunu kanıtlayan -eğer bütün devrimlerin değilse- bir dizi devrimin deneyimlerini unutmuşlardır. Hollandalılar ve genel olarak "radikaller" burada, hiçbir zaman gerçek bir devrime katılmamış ya da devrimler tarihi üzerine derinleşmemiş, ya da safça, belirli bir gerici kurumu öznel olarak "reddetmeyi”, bir dizi nesnel etkenin birleşik eylemiyle o kurumun gerçekten yıkılmasıyla bir sayan devrim doktrinerleri gibi yargıda bulunuyorlar.
Yeni bir politik (ve sadece politik değil) düşünceyi gözden düşürmenin, ona zarar vermenin en emin yolu, bu düşünceyi saçmalık derecesine vardırarak savunmaktır. Çünkü her gerçek, (emektar Dietzgen'in dediği gibi) "aşırılaştırıldığında",  abartıldığında, gerçek geçerlilik sınırlarının dışına genişletildiğinde, bir saçmalık haline getirilebilir, evet bu koşullar altında kaçınılmaz olarak saçmalık haline gelecektir. İşte Hollandalı ve Alman radikaller, Sovyetler iktidarının burjuva-demokratik parlamentolardan üstün olduğuna dair yeni gerçeğe tam da böyle bir ayı dostluğunda bulunuyorlar. Elbette eskiden olduğu gibi ve genel olarak burjuva parlamentolara katılmayı reddetmenin, koşullar ne olursa olsun yanlış olduğunu iddia edenler hata etmiş olurlar. Burada boykotun hangi koşullarda yararlı olacağını formüle etme çabasında bulunmam mümkün değil, çünkü bu yazının görevi çok daha mütevazıdır: Uluslararası komünist taktiğin bazı acil güncel sorunlarıyla bağıntılı olarak Rus deneyimlerini değerlendirmek amacındadır. Rus deneyimi bize, Bolşevikler tarafından boykotun bir kez (1905) başarılı ve doğru, bir başka kez de (1906) yanlış uygulanışını verdi. Birinci durumun tahlili bize, kitlelerin parlamento-dışı devrimci eyleminin (özellikle grev hareketinin) olağanüstü hızla büyüdüğü, proletarya ve köylülüğün hiçbir kesiminin gerici iktidarı destekleyemeyeceği, devrimci proletaryanın grev eylemi ve tarım hareketiyle geri kalmış büyük kitleler üzerinde etki sağladığı bir anda gerici bir iktidar tarafından gerici bir parlamentonun toplantıya çağrılmasını engellemeyi başardığımızı gösterir. Bu deneyimin bugünkü Avrupa koşullarına uygulanamayacağı tamamen açıktır. Hakeza, yukarıda belirttiğimiz argümanlar temelinde, Hollandalıların ve "radikaller"in, parlamentoya katılmayı reddetmeyi koşullu da olsa savunmalarının kökten yanlış ve devrimci proletaryanın davasına zararlı olduğu da tamamen açıktır.
Batı Avrupa'da ve Amerika'da parlamento, işçi sınıfı içinden ileri devrimcilerin özel nefretini kazanmıştır. Bu tartışma götürmez. Bu kesinlikle anlaşılırdır, çünkü savaş sırasında ve sonrasında parlamentodaki sosyalist ve sosyal-demokrat temsilcilerin büyük çoğunluğunun davranışından daha adice, daha alçakça, daha çirkin bir şey düşünmek zordur. Ne var ki, herkes tarafından kabul edilen bu kötülükle nasıl savaşmak gerektiği sorunu çözüme bağlanırken, kendini bu ruh hallerine kaptırmak sadece akılsızlık değil, aynı zamanda doğrudan cinayet olurdu. Birçok Batı Avrupa ülkesinde şimdi devrimci ruh hali adeta bir "yenilik", ya da uzun süre boşuna ve sabırsızlıkla beklenen "az bulunur" bir şeydir ve belki de insan bu nedenle kendini bu duyguya kolayca kaptırmaktadır. Kitlelerde devrimci ruh hali olmadan, böyle bir ruh halinin gelişmesini teşvik eden koşullar olmadan, devrimci bir taktik elbette eyleme dönüştürülemez, fakat Rusya'da bizler son derece uzun, ağır, kanlı deneyimlerle, devrimci taktiğin sadece devrimci ruh hali üzerine kurulamayacağı gerçeğini öğrendik. Taktik, her verili devletin (ve onu çevreleyen devletlerin ve tüm devletlerin, yani dünyadaki tüm devletlerin) tüm sınıf güçlerinin soğukkanlı ve sımsıkı nesnel bir değerlendirmesine ve devrimci hareketlerin deneyimlerinin hesaba katılmasına dayandırılmak zorundadır. "Devrimci zihniyetini" parlamenter oportünizmi sadece lanetlemekle, parlamentoya katılmayı sadece reddetmekle ifade etmek çok kolaydır, fakat bu tam da çok kolay olduğu için, zor, son derece zor görevin çözümü olamaz. Avrupa parlamentolarında gerçekten devrimci bir parlamento fraksiyonu yaratmak, Rusya'da olduğundan çok daha zordur. Elbette. Fakat bu tam da, 1917'nin son derece özgün somut tarihsel koşulları içinde Rusya'nın sosyalist devrime başlamasının kolay olduğu, buna karşılık sosyalist devrimi sürdürüp sonuna kadar götürmesinin Avrupa ülkelerine göre daha zor olacağı yolundaki genel gerçeğin sadece özel bir ifadesidir. Daha 1918 yılı başlarında bu duruma dikkat çekmek zorunda kalmıştım (Seçme Eserler, Cilt 7, 3. 235–236. (Inter Yayınları.) -Red.) ve daha sonraki iki yıllık deneyim bu anlayışın doğruluğunu tamamen teyit etti 1) Sovyet devrimini, bu devrim sayesinde mümkün olan, işçilerle köylüleri son derece bitkin düşürmüş emperyalist savaşa son vermekle birleştirme olanağı; 2) ortak düşmanları Sovyetlere karşı mücadele için birleşemeyen dünyanın en güçlü iki emperyalist soyguncu grubu arasındaki ölüm kalım savaşından belli bir süre yararlanma olanağı; 3) kısmen ülkenin çok büyük oluşu ve ulaşım olanaklarının kötü oluşu yüzünden oldukça uzun bir iç savaşa dayanma olanağı; 4) köylülük içinde, proletarya partisinin, köylü partisinin (Sosyal-Devrimciler Partisi, çoğunluğu Bolşevizm’e kesinlikle düşman olan bir parti) devrimci taleplerini devralmasına ve bu talepleri siyasi iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesi sayesinde bir çırpıda gerçekleştirmesine olanak sağlayacak kadar köklü bir burjuva-demokratik devrimci hareketin varlığı olanağı gibi özgül koşullar bugün Avrupa'da yoktur ve böyle ya da benzeri koşulların yeniden gelmesi öyle kolay değildir. Başka şeylerin yanı sıra -bir dizi başka sebebi bir yana bırakırsak- işte bu nedenle, sosyalist devrime başlamak Batı Avrupa için bizde olduğundan daha zordur. Bu zorluktan "kaçınmayı", gerici parlamentolardan devrimci amaçlarla yararlanmak gibi çetin bir sorunun üstünden "atlayarak" gerçekleştirmeyi denemek tam bir çocukluktur. Hem yeni bir toplum yaratmak istiyorsunuz, hem de gerici bir parlamentoda inançlı, özverili, yiğit komünistlerden kurulu bir parlamento fraksiyonu yaratmanın güçlüklerinden korkuyorsunuz! Bu çocukluk değil midir? Eğer Almanya'da Karl Liebknecht ve İsveç'te Z. Höglund, tabandan kitle desteği yokken bile gerici parlamentolardan devrimci amaçlarla yararlanmanın örneğini verebildilerse, savaştan sonra kitlelere egemen olan düş kırıklığı ve öfke göz önüne alındığında hızla gelişen bir devrimci partinin, en kötü parlamentolarda bile devrimci bir fraksiyon kurması nasıl mümkün olmaz? İşte tam da bunun için, Batı Avrupa'da işçilerin geri kesimleri ve daha çok da küçük köylüler, Rusya'dakinden daha fazla burjuva-demokratik ve parlamenter önyargılara kapılmış oldukları için, tam da bu yüzden komünistler, ancak burjuva parlamentosu gibi kurumların içinden bu önyargıları teşhir etme, ortadan kaldırma, aşma mücadelesini, bu uzun süreli, inatçı, hiçbir zorluktan çekinmeyen mücadeleyi yürütebilirler (ve yürütmelidirler).
Alman "radikaller"i partilerinin kötü "liderler"inden yakınıyor ve umutsuzluğa düşüyorlar, hatta işi "liderler"i "yadsıma" gülünçlüğüne vardırıyorlar. Fakat "liderler" çoğunlukla illegalitede saklamanın zorunlu olduğu koşullarda, iyi, güvenilir, sınanmış, otorite sahibi "liderler" yetiştirmek zordur. Ve legal çalışmayla illegal çalışmayı birleştirmeden, "lider”i başka şeylerin yanı sıra parlamento arenasında sınamadan bu zorluğun üstesinden gelmek olanaksızdır. En sert, en amansız ve en uzlaşmaz eleştiriler, parlamentarizme ve parlamenter faaliyete karşı değil, parlamento seçimlerinden ve parlamento kürsüsünden devrimci komünist tarzda yararlanmasını bilmeyen liderlere karşı yöneltilmelidir, hele de bunu istemeyen liderlere karşı daha şiddetli yöneltilmelidir. Ancak böyle bir eleştiri -elbette işe yaramaz liderlerin uzaklaştırılması ve yerlerine işe yarayanların getirilmesiyle birleştirildiğinde- yararlı ve semereli bir devrimci çalışma olacaktır; aynı zamanda hem işçi sınıfına ve emekçi yığınlara layık olabilmeleri için "liderler"i eğiten ve hem de kitlelerin politik durumda yönlerini doğru saptamalarını ve bu durumdan doğan çok karmaşık ve karışık görevlerini anlamalarını sağlayacak yararlı ve semereli bir devrimci çalışma olacaktır.

(Lenin, "Sol Radikalizm", Komünizmin Çocukluk Hastalığı, Seçme Eserler, cilt: 10, s. 112-123'ten alınmıştır. Çev: Süheyla Kaya, İsmail Yarkın, İnter Yayınları, 1997.)

Şubat 1999