“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Yeniden yapılandırma ve cumhurbaşkanlığı seçimi

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin Türkiye'nin siyasal tarihi boyunca, sancılı gelişmelere sahne olduğu ve askerlerin çoğu zaman bu sürece ağırlıklarını koydukları biliniyordu. Ancak, ABD ve AB ülkelerinin iltifatına fazlasıyla mazhar olmuş, IMF ve Dünya Bankası gibi emperyalist kurumların sık sık memnuniyetlerini belirttikleri, ülke içindeki büyük sermaye örgütlerinin takdirle karşıladıkları ve birçoğunun da cumhuriyet döneminin en "uyumlu", en "istikrarlı" koalisyonu ilan ettikleri bir hükümetin cumhurbaşkanlığı seçimleri nedeniyle böylesine bir 'kriz' noktasına gelmesi birçok çevre açısından sürpriz bir gelişme oldu. Kimileri de, seçilecek olanın eni sonu Anayasal açıdan 'sorumsuz' bir cumhurbaşkanı olduğunu düşünüyordu ve böyle düşünenler, bu düşünce tarzlarının doğal bir sonucu olarak aylardır süren bunca gürültüyü sermaye medyasının moda deyimiyle "Türkiye'de bir uzlaşma kültürü olmamasına" bağladılar.

KENDİLİĞİNDENLİĞE İZİN VERİLMEYEN BİR DÖNEM VE BİR SEÇİM
Ancak siyasi süreçleri en doğal dönemlerde bile tek tek bireylerin ya da kurumların iradeleriyle açıklamak nasıl sonu yanılgıya varacak bilimdışı bir yaklaşımsa, olağanüstü dönemlerde böyle açıklamak bilimin yerine tamamen idealizmi geçirmek olur.
Normal dönemlerde bile ülke içindeki siyasi dengelerin seyrini kendi doğal mecrasına bırakmayan büyük sermaye örgütleri, hâkim güçler ve onların bağlı olduğu uluslararası emperyalist kurum ve devletlerin, şu an Türkiye'nin içinde bulunduğu yeniden yapılandırma döneminde olup bitene sessiz kalıp, cumhurbaşkanlığının belirlenmesini TBMM'nin iradesine bırakması düşülemezdi. Yeniden yapılandırma dönemleri, siyasi gidişatın köklü bir tahkimini öngördüğü için, böylesi dönemler, kendiliğindenliğe de hiçbir şekilde izin verilmeyen dönemlerdir. O zaman, yüklenen dönemsel misyonları açısından kritik ve önemli bir konumda bulunan cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında yaşanan gürültünün, art arda gelen tehdit ve şantajların nedenini anlamak için dönemin özelliklerini de öncelikle göz önünde bulundurmak gerekir.
1980'lerin ikinci yarısından, 1990'ların ikinci yarısına kadar geçen dönem, emekçi sınıfların mücadelesi açısından önemli bir derlenip toparlanma, yeniden örgütlenme ve güçlenme dönemi oldu. 12 Eylül askeri darbesinin yarattığı tahribat ve dayattığı örgütsüzlüğün aşıldığı bu dönemde, emekçiler hükümet düşüren eylemler gerçekleştirdiler.
Ardından gelen 28 Şubat 1997 askeri müdahalesi, Türkiye'de IMF ve Dünya Bankası programlarıyla hayata geçirmeye çalıştığı yağma ve talan politikaları için emperyalizmin aradığı "istikrarın" kaybının önüne geçmeye dönük bir müdahale olarak gündeme geldi.

TÜRKİYE'NİN "İSTİKRARI", EMPERYALİZMİN BÖLGESEL "İSTİKRARI"NIN DA SİGORTASI
Türkiye'nin uluslararası emperyalist sermayeye sınırsız açılması için kapıda bekleyen özelleştirme, uluslararası tahkim, sosyal güvenliğin tasfiyesi, MAI, MIGA gibi emperyalist politikaların hayata geçirilebilmesi için öncelikle, emekçi sınıfları baskı altında tutacak, esnek çalışma eşliğinde sendikasızlaştıracak bir "istikrarın" sağlanması gerekiyordu ve 28 Şubat müdahalesine kadarki süreç bu planların hayata geçirilmesi bakımından elverişsiz bulunuyordu. Toplumun "ilerici" güç ve kurumlarını, işçi konfederasyonlarının yönetimlerini, yüksek yargı kurumlarını ve üniversiteleri "laik/anti-laik" kamplaşması etrafında harekete geçiren 28 Şubat generalleri böylelikle sistemin yıpranmış kurumlarını yeniden yapılandırıp tahkim ederek emperyalist sermayenin ihtiyaç duyduğu "istikrar" için yolu düzlemeye girişmiş oldular. Türkiye-İsrail-ABD askeri stratejik ortaklığı gibi ABD'nin bölgesel yeni savunma konseptinin gerektirdiği iç dizayn da, generallerinin öncülük ettiği hareketle sağlanmaya çalışıldı.
Ayrıca bu dönem, ABD Başkanı Bill Clinton'ın da Türkiye ziyareti öncesinde söylediği gibi Türkiye'ye Ortadoğu'dan Kafkaslar'a kadar bir dizi kritik bölgede özel bir misyon yüklenen bir dönemdi. Türkiye egemenleri, Sovyetler Birliği'nin çözülmesiyle birlikte ABD'nin Rusya'yı Rus toprağına hapsetme politikasının gönüllü bir neferi olmakta son 50 yıllık deneyimleriyle önemli maharetler gösterdiler.
Ortadoğu'daki komşularıyla ilişkilerini bozmayı göze alarak Irak'a karşı gerçekleştirilen ABD saldırısında hem üslerini kullandıran hem de savaş uçaklarıyla fiili destek veren Türkiye egemenleri, ABD ve AB egemenlerinin Balkanlar'da Yugoslavya'ya karşı giriştikleri saldırıya da fiili destek verdiler. Şu an Çankaya'da son günlerini yaşayan Demirel'in cumhurbaşkanlığı dönemi boyunca sıkça tekrarladığı "Türkiye bir dünya devletidir ve bölgesinin de en önemli güçlerinden birisidir" sözleri, aslında Türkiye yönetenlerinin üstlendiği gönüllü uşaklık politikasındaki kararlılığın da bir ifadesidir.
Ortadoğu'dan Balkanlar'a, oradan Kafkaslar'a kadar dünyanın "enerji ve petrol cenneti" olarak görülen kritik bölgelerde emperyalizmin gönüllü sıçrama tahtası olmaya soyunan, bundan kendini ihya edecek kadar bir nema sağlayacağını uman Türkiye yönetenleri için en önemli ihtiyaçsa, emekçi halka karşı sistemi güçlü tutacak bir "istikrardır."
Bu başta ABD olmak üzere, Türkiye üzerindeki bölgesel çıkarları onunla çakışan AB egemenleri için de temel bir ihtiyaçtır. Yani emperyalizmin bölgesel çıkarlarının sağlanmasının aracı ve düzenleyicisi olabilecek bir Türkiye'nin öncelikle kendi içindeki "istikrarı" sağlam tutması gerekir. Türkiye'nin işbirlikçi sermaye örgütleri dışında ABD'nin de açıktan desteklediği 28 Şubat askeri müdahalesi, emperyalizmin bölgesel yeniden yapılandırma zincirinin Türkiye'deki halkası işlevini gördü.

TEHDİT, RÜŞVET VE ŞANTAJ
IMF'nin yıllardır dayattığı "özelleştirme" bu yeniden yapılandırma sürecinde Anayasa'ya girdi. Sosyal güvenliğin tasfiyesini öngören yasal değişiklikler ile uluslararası sermayenin önündeki engelleri kaldıracak Tahkim'le ilgili düzenlemeler yine bu süreçte kurumsallaştı. Ülkenin cumhuriyet tarihi boyunca gerçekleştirdiği en önemli proje olan GAP'ta ABD'ye serbest ticaret bölgesi statüsünün verilmesi yine aynı sürecin bir parçası olarak gündeme geldi. Enerjiden iletişime kadar bir dizi stratejik alanın emperyalizmin talanına açılması da aynı şekilde bu "istikrarın" bir sonucudur. Tüm bunlar yapılırken emekçilerin ücretlerinin bile IMF tarafından belirlendiğine tanık olundu.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin gündeme gelmesiyle gerek ABD ve IMF'nin, gerekse onların ekonomik ve politik hedeflerinin ülke içindeki işbirlikçiliğini yapan büyük sermaye örgütlerinin öncelikli kaygılarının "istikrarın" bozulması tehlikesi olduğunu belirtmeleri tüm bunlardan kaynaklanıyordu. Yukarıda sözü edilen ilişkileri yürütmek açısından çoğu zaman iktidardaki DSP- MHP-ANAP hükümetinden daha ileri maharetler gösteren ve bir yarı başkan gibi davranan Demirel'in görev süresinin uzatılması için ortaya atılan 5+5 değişikliğinin sağlanması için, milletvekillerine ömür boyu kıyak emeklilik sağlayan yasa değişikliği ile FP'nin kapatılmasını zorlaştıracak değişikliğin gündeme getirilmesi boşuna değildi. Emperyalizmin ve onun ülke içindeki işbirlikçilerinin ihtiyaç duydukları "istikrar"ın sağlanması için milletvekillerinden üst düzey yargı mensuplarına kadar devletin tepesini "rüşvete" bağlayan üçlü paket önerisi de bizzat "dürüst" imajlı politikacı Başbakan Ecevit eliyle gündeme getirildi. TBMM Genel Kurulu'ndaki ilk tur görüşmelerinde bu üçlü paket üstünde gerekli uzlaşma sağlanamayınca, Türkiye'deki çıkarlarını "istikrarın" bozulmamasına bağlayan IMF gibi kuruluşlar hükümetin bozulması ihtimalinden kaygı duyduklarını belirttiler.
ABD'nin görevini tamamlayarak ülkesine dönmeye hazırlanan Ankara Büyükelçisi Mark Parris, bir büyükelçiden çok sömürge valisi edasıyla, varolan hükümetin kurulmasını gerekli kılan koşulların devam ettiğini belirtti ve ülkesi açısından bu hükümetteki uzlaşmanın önemine işaret etti. Türkiye'ye verilecek dış kredide belirleyici etkiye sahip uluslararası düzeyde etkin kredi notu kuruluşları, hükümetin cumhurbaşkanlığı seçimleri nedeniyle bozulması durumunda "istikrarın" da bozulabileceğini ve bunun Türkiye'ye yabancı sermaye akışını olumsuz yönde etkileyeceğini açıkladılar.
Başbakan ve DSP Lideri Bülent Ecevit de tüm bu kurumların hislerine tercüman olarak, ikinci oylama öncesi ortağı ANAP'ı "istikrarı" bozmakla suçladı ve TBMM'deki ikinci tur oylamasının hükümetin geleceğini de etkileyebileceğini söyleyerek tehditler savurdu. Bununla da kalmayan Ecevit, görevini uzatmak için çırpınıp durduğu Demirel'in ifadeleriyle "rutin dışına" çıkarak TBMM kürsüsünden milletvekillerine oylarını açık kullanmaları çağrısında bulundu ve bunu yaparken Anayasayı ihlal etmekle kalmadı, baro başkanını da sözlerini çarpıtarak kendisine şahit gösterdi.

ABD'NİN VE GENELKURMAY'IN 'İLGİSİ'!
Tüm bunlara rağmen Demirel yeniden cumhurbaşkanı seçtirilemeyince IMF'nin ve ABD Büyükelçisi Parris'in buyurduğu gibi yeni cumhurbaşkanını seçerken hükümeti dağıtmama kaygısı ön plana çıktı. Emekçi sınıfların derlenip toparlanma sinyalleri verdikleri bir dönemde dağılma korkusunu yaşayan hükümetin ayakta tutulması için burjuva medyanın manşetleri günlerce "istikrar bozulur" tehditleriyle doldu.
Emekçi yığınlarda, kendilerine karşı olan ve ülkenin hem bugününe hem de geleceğine kasteden bir "istikrarın", tüm ülke ve halk için gerekli olduğu düşüncesi yaratılmaya çalışıldı. Demirel formülünün devreden çıkmasıyla birlikte, yeni cumhurbaşkanının kim olacağına ilişkin arayış süreci de tam em en "Kriz Yönetimi" ruhuyla hareket edilen, ortamı germe ve tehdit yollarının sıkça kullanıldığı bir süreç olarak yaşandı.
Genelkurmay Başkanlığı'nın bir gazetenin haberine yanıt bahanesiyle "Biz bu işte varız" diyerek devreye girmesi de "cumhur"u yani halkı, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tamamen saf dışı bırakan bir yöntemin hâkim olmasını kolaylaştırdı. Genelkurmay Başkanı Kıvrıkoğlu ile görüşen Ecevit, cumhurbaşkanının herhangi biri olamayacağını "Küresel dünyaya uygun" bir isim olması gerektiğini öne sürdü ve bu ismin belirlenmesi için halkın katılımının da sağlanacağını demokratik tartışma ortamının önünü kapatmak için de elinden geleni yaptı.
Koalisyon liderleri zirvesinde ortaya atılan isimlerden hangisinin cumhurbaşkanı seçileceğini şimdiden söylemek olanaklı değil. Aslında çok gerekli de değil. Çünkü isim belli olmasa da tarif yeterince açık. Seçilecek cumhurbaşkanı Ecevit'in, devletin en tepesinin görüşü olarak ima ettiği gibi herhangi biri değil, "küresel dünyaya uygun" biri olacak.
"Küresel" emperyalist dünyanın Türkiye'ye dayattığı yeniden yapılandırma projesini kumanda eden MGK'ya başkanlık edecek bir ismin belirlenmesinin kendiliğinden bir sürece bırakılması zaten beklenemezdi. Bu ismin belirlenmesinde yaşanan yoğun gerilim de, sürecin temsil ettiği emperyalist çıkarların yoğunluğundan kaynaklanıyor. Ancak, 1 Mayıs'a girerken emekçilerin saflarında giderek artan bir derlenip toparlanmanın gözlenmesi, emperyalist gericiliğin ve onun programını uygulayanların ihtiyaç duyduğu "istikrarın" kolayca sağlanamayacağının da işareti sayılabilir.
Siyasette kendiliğindenliğe hiçbir şekilde tahammül göstermeyen yeniden yapılandırmacıların yolunu kapatmak da kuşkusuz, emekçi saflarındaki büyümenin istikrara kavuşması ve bunun için de kendiliğindenliğe hiçbir şekilde tahammül gösterilmemesi ile mümkün olacaktır.

Mayıs 2000