“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Köylü sorunu ve işçi sınıfıyla birlik

Emperyalizmin dayatmaları doğrultusunda yaşama geçirilen ekonomik saldırı kararları tarımı ve emekçi köylülüğü de derinden yaralıyor. Köylü kitlelerinde büyüyen hoşnutsuzluğu ve sorunları yakından gözleyen Ziraat Mühendisi Deniz Keskin'in bu konudaki yazısını okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz.

KAPİTALİZMDE KÖYLÜLÜK
Feodal toplumun sömürülen kesimi köylülük, sorunlarının çözümü için feodal düzen ve ayrıcalıkların ortadan kaldırılmasını, "özgürlük ve adaletin" yerleşmesini burjuvaziden sonra en çok talep eden sınıf olmuştur. Ve gerçekten de derecesi, kapitalizme geçiş sürecindeki sınıf ilişkileri ve çatışmaların seyrince belirlenen, ülkeden ülkeye değişen kimi kazanımlar da elde edilmiştir. Köylülüğün tipik kesimi açısından en önemli kazanım, feodal yükümlülüklerden kurtulmak, özgür toprak sahibine dönüşmek olmuştur. Köylünün kendisine ait bir miktar toprağı ve bu toprağı işlemesi için sınırlı da olsa üretim aracı vardır artık. Ancak kapitalizmde sömürü, biçim değiştirmiştir. Üretim araçlarının büyük kısmını ve devleti topyekûn elinde tutan burjuva sınıfı, varlığını emek sömürüsüne bağlamıştır. Zaman içinde burjuva sınıfı, habire semirip elindeki sermayeyi büyütürken emekçiler bin bir güçlükle biriktirdikleri küçük servetlerini kaybederler ve milyonlar halinde yoksullaşırlar.
Kapitalizm köylü üzerinde iki yönlü etkide bulunur. Bir kısmı köylü işletmesini genişletme ve üretim araçlarını artırma imkânı yakalarken, milyonlarca köylü toprağını ve üretim araçlarını satmak zorunda kalır, mülkiyetten tecrit olur. Bu olay nispeten uzun bir zaman dilimi içinde, yavaş yavaş gerçekleşir. Kaçınılmaz olarak köylülük kendi içerisinde sınıfsal farklılaşma geçirerek, çıkarları ve talepleri birbirinden farklı kısımlara bölünür.
Topraksız köylüler ya da kır proleterleri, toprağını ve üretim araçlarını kaybetmiş, geçimini zengin köylülerin işletmesinde gündelikçi veya işçi olarak çalışarak kazanan kesimdir. Bunlar kentlerdeki işçilerin öz-kardeşleridir. Kapitalizm kırsal alanda geliştikçe bunların sayısı artar. Zengin köylüler kır proleterlerinin hem topraklarını ellerinden alır, hem de onların sırtından büyük servetler elde eder. Buna karşın kırsal alanın en yoksul kesimi kır proleterleri olmuştur. Öyle ki pek çoğu bu yoksulluğa dayanamayıp kentlere göç etmek zorunda kalır. Onlar ülke çapında diğer işçi kardeşleriyle birleşip mücadeleye girmedikçe, zengin köylünün kapısında köle muamelesi görmekten kurtulamaz.
Yoksul köylünün elinde işleyebileceği az bir miktar toprağı, birkaç hayvanı ve çoğu zaman sahibi olduğu toprağı dahi ekip biçmeye tam olarak yetmeyen birkaç parça üretim aracı vardır. Yoksul köylü bu koşullarda yapacağı üretimle kendi ihtiyaçlarını karşılayamaz. Kendi işini bitirir bitirmez zengin köylünün yanında gündelikçi olarak çalışmak zorunda kalır. Kapitalist sömürü ve kötü üretim koşulları elinde kalan son toprak parçasını da kaybetmesine, varını yoğunu satmaya zorlar. Ancak yoksul köylüler bu kaçınılmaz sonu görmek istemezler, işletmesini biraz daha güçlendireceği umuduyla, ailesiyle birlikte ölesiye çalışır. Onların yoksulluktan kurtuluşu yalnızca işçi sınıfının kurtuluşuyla mümkündür.
Küçük köylü, yalnızca kendi ihtiyacını karşılayabileceği kadar toprağa ve üretim aracına sahiptir. Türkiye köylülüğünün en kalabalık kesimini oluşturur. Üretim araçlarına sahip olmasına karşın emekçi yönü daha belirgindir. Çünkü onun ve ailesinin yaşamı çalışmasına, üretim yapmasına bağlıdır. Zengin köylüler gibi yalnızca "kârını" hedefleyerek üretim yapmaz. Küçük köylü en kötü koşullarında dahi ailesinin geçimini sağlamak ve işletmesinin zararını en aza indirmek için zararına da olsa üretim yapmak zorundadır. Kapitalist sistem içinde küçük köylü tarımsal girdi ve ürün taban fiyatlarında kendi çıkarları doğrultusunda müdahale edebildiği oranda yoksullaşmasını engelleyebilir. Yoksullaşmanın önüne geçmesi için ülke çapında birleşip örgütlenmesi ve kendi devletine sahip olması gerekir. Ona bu imkânları yalnızca işçi sınıfı sunabilir.
Orta köylülük, sınıflandırmada küçük köylü ile zengin köylü arasında yer alır. Ailesinin geçimi için gerekli olandan fazlasını üretebilme kapasitesine sahiptir: Çoğu kez işletmesinde gündelikçi veya işçi çalıştırır. İhtiyacından fazlasını biriktirip işletmesini büyütmekte kullanır. Ancak kötü üretim koşulları veya burjuva hükümetinin köylülüğün aleyhine olan tarım politikaları onun da yoksullaşmasına ve elindeki toprağı, üretim araçlarını kaybetmesine neden olur.
Kapitalist gelişmeyi gören orta köylü, işçi sınıfıyla birleşmenin kendi çıkarına olduğunu bilir. Ancak bu bilinçten yoksun orta köylü çoğu zaman daha da zengin olacağı düşüyle burjuvazinin peşinde koşar. İşçi sınıfının gücünü net olarak gördükçe tavrını değiştirebilir.
Zengin köylü, üretim araçlarının büyük kısmını ve toprağın da ihtiyacından çok fazlasını elinde tutar. Yani kırsal alanın burjuvasıdır. O yalnızca "azami kâr" için üretim yapar. Ailesinin geçimi onun için bir sorun değildir. Çalıştırdığı işçilerin sırtından kazanarak biriktirdiği yüklüce parası vardır. Köylülüğün yoksullaşmasından birinci derecede sorumlu olan zengin köylü; hiç doymazcasına üretim araçlarını ve toprağı kendi mülkiyetinde toplayarak, diğer köylülüğün yoksullaşması pahasına kendisi zenginleşir. Bunu kapitalist sistemde devletin sunduğu imkânları kullanarak yapar.

İŞÇİ SINIFI
İşçi sınıfı üretim araçlarının mülkiyet hakkına sahip değildir, bu onun en belirgin özelliğidir. Geçimini sağlamak için emek-gücünü üretim araçları sahibi olan burjuva sınıfa satmak zorundadır. İşçi, emeğinin değerini ve çalışma koşullarını düzeltmek için burjuvaziye karşı amansız bir mücadele yürütmektedir. Büyük kentlerde hemen her zaman fabrikalardan birindeki işçilerin işverenin dayattığı kötü çalışma koşullarına karşı grevlerle direndiklerini görürüz. Bu grev ve direnişlerle işçiler pek çok hak kazanmış, yaşam düzeylerini eskisine göre biraz daha yükseltebilmişlerdir.
Ancak kapitalist sistem burjuvaziye devletin imkânlarını sunmakta, o da bu imkânları tereddütsüz kullanmaktadır. Grevleri polis ve jandarma zoruyla kırmaya, kazanılmış haklan parlamento ve hükümetler aracılığıyla gasp etmeye çalışmaktadır. Örneğin yakın zamanda emeklilik yaşı yükseltilerek işçilerin emeklilik hakkı meclis eliyle gasp edilmiştir. Tüm emekçilerin eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı ise yine hükümetlerin bilinçli politikalarıyla aksatılmakta ve faydalanılamaz hale getirilmek istenmektedir.
İşçi sınıfının kurtuluşu, bilimsel dünya görüşü ve tarih göstermiştir ki, kendi eseridir ve ancak burjuvaziyi iktidardan alaşağı etmesi ve üretim araçlarını toplumsallaştırmasıyla mümkündür. Bunu tüm dünya işçilerinin önderi ve öğretmeni Lenin şöyle ifade ediyor:
"Biz, milyonlarca emekçi yeterince boyun eğdik. Bizi soymalarına yeterince izin verdik. Birlikler kurmak, tüm işçileri tek ve büyük bir birlik içinde (işçi partisinde) toplamak ve beraberce daha iyi bir yaşam için mücadele etmek istiyoruz. Toplumun yeniden ve daha iyi bir biçimde örgütlenmesini istiyoruz; bu yeni ve daha iyi toplumda zengin-yoksul olmamalı, herkes çalışmalıdır. Yalnızca bir avuç para babası değil, tüm emekçiler kendi ortak çalışmalarının ürünlerinden yararlanmalıdır. Makineler ve diğer teknik gelişmeler, milyonlarca, on milyonlarca insanın sırtından birkaç kişiyi zenginleştirmeye değil herkesin işini kolaylaştırmaya yaramalıdır. Bu yeni ve daha iyi toplumun adı, sosyalist toplumdur. Öğretisinin adı sosyalizmdir." (İşçi Sınıfı ve Köylülük, V. İ. Lenin, Sol Yayınları, sayfa 61)

TÜRKİYE TARIMININ GÜNCEL SORUNLARI
Türkiye yakın zamana kadar tarımsal üretimiyle kendi kendine yeten yedi ülkeden biriydi. İhraç ürünleri arasında tarımsal ürünler önemli bir yer tutuyordu. Ülke ekonomisinde tarımın önemli bir yeri vardı. Nüfusun yarısından fazlası kırsal alanda istihdam edilmişti ve köylülük içinde kişi başına düşen gelir bugüne kıyasla daha yüksekti. Eskiden eğitim ve sağlık hizmetlerine ulaşamamak ve yüksek tarım tekniklerini uygulayamamak gibi önemli sorunlarla mücadele eden köylünün sıkıntıları bugün çok fazla katlanmıştır.
Bugün Türkiye tarımı bitme noktasına gelmiştir. Bu gerçek gözlerden gizlenemeyecek kadar açık olduğu için kurulan her yeni hükümet, günün sorunları ve geçmişin dersleriyle yüzleşmemek için "Tarım Reformları" veya "Köylüyü Kalkındırma Programlan" hazırlamaktadır. Burjuva hükümetleri, köylülüğün üzerine umut ekerek Türkiye tarımını sürüklemeye devam ettikleri bataklığı gizlemeye çalışmaktadır.
Artık Türkiye köylülüğünün umut peşinde koşacak zamanı kalmamıştır. Gelinen noktada köylülüğe kitleler halinde yoksullaşma ve topraksızlaşma dayatılmaktadır. Gerçek anlamda soygun ve talan siyaseti olan burjuva hükümetlerinin tarım politikaları; ülkenin bağımsızlığına, milyonlarca köylünün geçimine, ülkenin tamamının beslenme gereksinimine hiç önem verilmeksizin hazırlanmıştır. Böylesi politikalar halkın yalanlarla kandırılması ve uyutulmasıyla hayata geçirilebilir ve onlar da öyle yapıyorlar.
Türkiye'nin tarımsal üretimi burjuva hükümetlerinin özensiz bakımı sonucu hasta olmuştur. Onu tedavi edecek olan da Türkiye köylülüğüdür. Tıpkı teşhisin, tedaviye giden yolun kapısını açması gibi, köylüler de ilkin kendi sorunlarını (hastalıklarını) teşhis etmelidir. Köylü, sorunlarının farkına vardıkça kendisi gibi daha iyi bir yaşam mücadelesi verenleri bulmakta güçlük çekmeyecektir.

TOPRAK DAĞITIMINDA ADALETSİZLİK
Anadolu'da toprağın hukuken özel mülk olarak işlem görmesi 1858 Arazi Kanunnamesiyle başlar. Feodal bir devlet yapısına sahip olan Osmanlı İmparatorluğu, değişen toplumsal düzene uyum sağlamakta zorlanıyordu ve ekonomisi çökmeye başlamıştı. Tüm dünyada hızla gelişen kapitalist sistem, devlet yapısında köklü değişiklikler yapmayı ve düzenli ordular kurmayı şart koşuyordu. Osmanlı İmparatorluğu da kapitalist sisteme uyum sağlamak için reformlar yaptı ve düzenli orduyu kurdu. Düzenli orduyu beslemekte ve mevcut tımar sistemiyle vergileri toplamakta zorlanılınca, devletin mülkiyetindeki bazı toprakların mülkiyeti, 10 yıllık vergisi peşin ödenmek şartıyla tımar sahiplerine verildi. Medeni yasayla toprak dağıtımındaki adaletsizlik katmerlenmiş, tımar sahiplerinin mülkiyet hakları hukuken güvence altına alınmıştır.
Her yönden çökmeye devam eden Osmanlı İmparatorluğu I. Dünya Savaşı'nda yenilen taraf olunca otoritesini tümden yitirdi. Çöken imparatorluğun üzerine kurulan cumhuriyeti köylüler var güçleriyle desteklediler. Emperyalist devletlerin ülkeden kovulmasında köylülük çok büyük sorumluluk üstlenmiş, binlerce can pahasına bağımsızlık elde edilmişti. Kurulan cumhuriyetin, Osmanlı İmparatorluğu'ndan kalma toprak mülkiyetindeki adaletsizliği gidereceğini, eşit ve adil bir toprak dağıtımı yapacağını sanan köylüler yanıldılar.     Köylülüğün üzerinden yalnızca öşür vergisini kaldıran cumhuriyet, eski düzendeki tımar sahibinin oğluna, yeni düzenin toprak ağasına dokunmadı. Onun eskiden kalma tüm haklarını korudu. Köylü toprak istedikçe devlet, hazineye ait arazileri ve meraları onlara dağıttı. Köylünün zorlamasıyla çıkan ve son derece güdük olan Çiftçiyi Topraklandırma Yasası (1946) ile Toprak ve Tarım Reformu yasasının (1978) uygulanması burjuva hükümetleri tarafından bilinçli bir şekilde engellenmiştir.
Sonuç olarak Osmanlı İmparatorluğu'ndan miras kalan toprak mülkiyetindeki adaletsizlik, cumhuriyet döneminde kapitalist sömürüyle birlikte daha da derinleşip çözülmemiş bir sorun olarak günümüze kadar gelmiştir. Türkiye tarımının içine düştüğü bugünkü çöküntü dönemi ise, yüz binlerce yoksul köylünün toprağını satmasını hızlandırmaktadır. Zengin köylüler aleyhine, yoksul köylüler yararına bir toprak dağıtımı, bugün için zorunluluk haline gelmiştir.

BURJUVA HÜKÜMETLERİ
Sınıflı toplumlarda devlet olarak örgütlenen son egemen sınıf olan burjuvazi, kendi iktidarının ülkede yaşayan tüm insanları temsil ettiğini, devletin herkese eşit davrandığını, hukuk önünde herkesin eşit olduğunu iddia eder. Gerçek ise, bambaşkadır. Burjuvazi, devletin tüm kurum ve kuruluşlarını kendi taleplerini hayata geçirebilmek için istediği gibi kullanabilirken, hukuken güvence altındaki haklarını dahi aramak zorunda kalan emekçiler, aynı devletin kurumları tarafından çıkarılan bin bir güçlükle karşılaşmaktadırlar. İşte tam da bu sebepten dolayı yoksul bir köylü, yüksek dereceden bir memurun makamına girdiği zaman ezilmekte, derdini dahi anlatamamakta ve hatta çoğu zaman azarlanmaktadır. Devlet kuruluşlarını kırsal alandaki büyük çiftliklere benzetecek olursak; Çiftliğin kâhyası toprak sahibine farklı, gündelikçiye farklı davranacaktır. Devletin üst düzey memurları da bunu yapmaktadır. Özal'ın "Ben zengin adamı severim" sözü ise bütün bu anlatılanların devletin tepesi tarafından itiraf edilmesidir.
Gerçek böyleyken yoksul köylülüğün, burjuva hükümetlerinden kendi sorunlarını çözmesini ve zengin köylülerin zulmünden kurtarmasını beklemesi büyük bir yanılgı olur. Yoksul köylülük, bugünkü haline bu yanılgıya düşerek gelmiştir.
Zengin köylüler, devletle olan sıkı ilişkileri vasıtasıyla yüksek miktarda kredi çekebilmekte, toprağa yaptığı yatırımı genişletebilmektedir. Kooperatiflerdeki ekonomik ve siyasal gücünü kullanarak, bu köylü örgütlerini kendi çıkarı için kullanabilmektedir. Böylece daha ucuza gübre ve tarım araçları (mibzer, kültivatör, biçerdöver) temin edebilmektedir. Tarım satış kooperatiflerinde ve Toprak Mahsulleri Ofisi'ndeki "adamlarını" kullanarak ürününü tam zamanında, bekletmeksizin satabilmektedir.
Oysa yoksul ve orta köylü, çektiği kredinin faizini ödeyememe durumunda tarlasına haciz geleceğini hesaplamak zorundadır. Geliri sınırlı olduğu için, yeni yatırımların beraberinde getirdiği riskler karşısında cesur davranamamakta ve bu sebepten devlet kredileriyle yeni yatırımlar (mandıra, tavuk çiftliği vs.) yapmaktan kaçınmaktadır. Kooperatiflerden ise zengin köylüler gibi yararlanamamaktadır. Gerçekte kooperatiflerde her bakımdan çoğunluğa sahip olan yoksul ve küçük köylülük, zengin köylülük karşısında, onun parasal gücü ve burjuva partileriyle olan ilişkileri nedeniyle etkisiz kalmaktadır. Kooperatif mallarını kullanırken hep zengin köylünün işinin bitmesini beklemek zorunda kalmaktadır. Dolayısıyla pek çok yoksul köylü, kooperatiflere ait tarım araçlarını kullanamamaktadır. Üretilen ürünün pazarlanması, yoksul köylüye daha büyük bir dert olmaktadır. Ürünün gerçek fiyatı üzerinden satılması, yoksul köylünün biriken borçlarını ödemesi için çok önemliyken, çoğu kez ürünler maliyet fiyatına hatta daha azına geç ödemeli olarak satılmaktadır.
Her yoksul köylünün yaşayarak gördüğü bu sorunlar, yalnızca bir döneme ait, gelip geçici bir durum değildir. Sermayenin egemen olduğu ve burjuvazinin devlet olarak örgütlendiği bütün ülkelerde aynı sorunlar yaşanmaktadır. Tam da bu koşullarda zengin köylü, gücünü örgütlü oluşundan almaktadır. Çünkü o özünde bir burjuvadır, ekonomik (kooperatifler) ve siyasi örgütlenmelere (burjuva partileri ve devlet memurlarıyla ilişkilere) sahiptir. Sahip olduğu bu örgütleri ve onların sunduğu imkânları, yoksul köylülükle hiçbir zaman paylaşmak istememektedir.

TARIMIN BOĞAZINDAKİ PENÇE: EMPERYALİZM
Emperyalizm, kapitalizmin gelişimindeki son aşamadır. Bu özelliğinden dolayı onu, ölmemek için tüm varlığıyla direnen inatçı bir ihtiyara benzetebiliriz. Yalnız tek bir farkla; kapitalizm, bu ihtiyarlamış insanlar gibi fiziki olarak güçsüz ve zayıf değildir. Aksine baskı ve zor araçlarını daha da güçlendirip, emekçi halkın, sömürüden kurtulmak için girişeceği başkaldırıları bastırmada bilim ve tekniği sonuna kadar kullanır. Emperyalizmi çürüyen ve yok olan kapitalizm yapan özellik; gelinen noktada artık onun üretici güçlerin önünde engel olmaya başlaması ve kendi varlığını ortadan kaldıracak koşulları bizzat kendisinin yaratmasıdır.
Kapitalizmin serbest rekabet aşamasında burjuvazi, "ortalama kâr"la yetinmek zorundadır. Rekabet koşulları bilim ve tekniğin üretime daha fazla sokulmasını şart koşar. Çünkü aynı sektörde faaliyet gösteren yüzlerce burjuva arasında ayakta kalabilme savaşı vardır. Burjuva, rakipleri karşısında üstünlüğü ele geçirmek için "kârı”nın bir kısmından vazgeçer ve üretimi artıracak yeni teknikler araştırıp işletmesinde uygular. Bu, üretici güçlerin bizzat kapitalizm tarafından geliştirildiği aşamadır.
Rekabet ilerledikçe piyasada yalnızca birkaç tekel hâkim olmaya başlar. Artık kapitalizm kimlik değiştirmiş, tekelci kapitalizme dönüşmüştür. ABD, Japonya, Almanya gibi ülkelerde öylesine büyük tekeller vardır ki; bunların parasal güçleri pek çok ülkenin yıllık gelirinden fazladır. Bu tekellerin sahibi olan burjuvalar, piyasada tek başlarına fiyatları belirleyecek güce sahip olmalarından dolayı, "azami kâr"ı hedefleyen üretim yapacak koşullara sahip olurlar. Bu yönelim, sermayenin bir kısmının ülke dışına aktarılmasını ve başka ülkelerde yeni, daha kârlı yatırımların yapılmasını gerektirir.
Tekeller, yatırım yapacakları ülkeyi ilkin kendi pazarı haline getirmeyi hedefler. Azgelişmiş ülkelerdeki üretici kesim, tasfiye edilerek ülkenin genel tüketicisi haline getirilir. Tabii ki bu işi bir çırpıda yapabilmek mümkün değildir. Bağımsız bir ülkenin kökleştirilmesi nispeten uzun bir süreci gerektirir. Bu uzun süreç boyunca ipleri elinden kaçırmak istemeyen ve adım adım ulaşmak isteyen tekeller, kendi devletlerinin yardımına ihtiyaç duyar.
Tekellerin devleti olan emperyalist devletler; azgelişmiş ülkeleri dış borç kıskacına alarak onları "ikili ilişkilere" ve askeri, sanayi, tarım ve ticaret alanlarında açık ya da gizli anlaşmalar imzalamaya zorlar. Bu anlaşmalarda emperyalist tekellerin çıkarları saklıdır. Azgelişmiş ülkenin burjuva hükümeti, attığı imzalarla işbirlikçiliği kabul etmiş olur ve kendi burjuvalarına, emperyalist tekellerin gölgesinde otlanmak düşer. Türkiye'de Sabancı'lar, Koç'lar, geleceğini emperyalist tekellerle işbirliği yapmakta gören burjuvaların temsilcisidirler.
Emperyalizmin boyunduruğu altındaki Türkiye'de tarım, tam da bu anlatılan süreci yaşamış ve artık "bitirilme aşamasına" gelmiştir. II. Dünya Savaşı'ndan sonra ABD, "yardım" adıyla Türkiye'ye verdiği borçlara dayanarak 1950'li yıllarda tarım da dâhil olmak üzere pek çok alanı kapsayan ikili anlaşmaları imzalattı. Artık Türkiye bir pazar olarak Amerikan ürünlerine açıldı. ABD'nin elinde kalmış, satılmayan fazla ürünleri, "yardım" adı altında zorla satıldı. Azgelişmiş ülkelerin tarımsal üretimleri aleyhine ağır hükümler taşıyan GATT anlaşmasının 1951 yılında imzalanması, Türkiye tarımını tamamen emperyalistlerin insafına bıraktı. 1970'li yıllarda Dünya Bankası, Türkiye tarımını doğrudan yönlendirmeye başladı. Dönemin hükümetleri ise emperyalist devletlerin bir kuruluşu olan Dünya Bankası ve IMF'nin her dediğini aynen yapmaya başladı. 1980 yılında IMF'nin "önerileri" doğrultusunda hazırlanan 24 Ocak kararları tarıma en ağır darbelerden birini vurdu. IMF taban fiyatlarının düşük tutulmasını, tarıma yönelik tüm desteklerin azaltılmasını veya kaldırılmasını, bazı ürünlere kota uygulanmasını, tarımsal girdilere dolara endeksli zam yapılmasını istiyordu. Son 20 yıldır bütün burjuva hükümetleri, IMF'nin bu isteklerini yerine getirmek için çalıştı. Şu günlerde ise bu görevi tamamlamak Ecevit Hükümetine nasip oldu.

İŞÇİLER VE KÖYLÜLER NEDEN BİRLİKTE MÜCADELE ETMELİDİR
Köylülüğün o kadar çok sorunu var ki; başlıklarını sıralamak bile sayfalar doldurmaya yeter. Ülkenin her bir köşesine dağılmış milyonlarca köylü, tarım, havancılık, seracılık vb. alanlarda üretim yapıyor ve her bir köylü işletmesi, yetiştirdiği ürüne göre farklı zamanlarda, farklı biçimlerde sorunlar yaşıyor. Kürt köylüsü, pamuk, fındık, çay üreticisi veya besiciler; sorunları her ne olursa olsun, bunları iki kışıma ayırmak mümkün.
Birincisi, yarı-feodal kalıntılardan kaynaklanan sorunlar (toprak dağıtımında adaletsizlik, ağalık düzeni, tefeci tüccar sömürüsü vb.).
İkincisi, bizzat kapitalist sistemin doğurduğu sorunlar (gelir dağılımında adaletsizlik, emperyalist sömürü, yoksul köylülük aleyhine tarım politikaları vb.).
Yani tek bir cümlede söyleyecek olursak, köylülüğün bugün yaşadığı baskı, yoksulluk ve sömürünün sorumlusu kapitalist sistemdir. Yoksul köylünün kurtuluşu da, yine kapitalist sisteme karşı tüm emekçilerin kendi düzenlerini kurmak için yürütecekleri mücadelenin zafere ulaşmasına bağlıdır. Hiç şüphesiz yeni bir düzenin kurulması ve eski sömürücü sınıfların iktidardan uzaklaştırılarak bütün ekonomik ve siyasi üstünlüklerine son verilmesi, yani sömürünün ortadan kaldırılması, uzun süreli çetin bir kavgayı gerektirir. Sömüren sınıf olan burjuvazi, elindeki tüm araçlarla kazanımlarını sonuna kadar savunacaktır.
İşte tam da burada şunu görürüz: Burjuvazi devlet olarak örgütlenmiş ve kendi ihtiyaçlarına cevap verecek örgütlenmeler kurmuştur. Zora başvurması gerekince ordu ve polis teşkilatını, ekonomik çıkarları için kooperatif ve sendikaları, siyasi çıkarları için ise kendi partilerini kullanmaktadır. Bu örgütlerin tümü, ya burjuvazi tarafından kurulmuştur ya da daha sonra burjuvazi tarafından ele geçirilmiştir. Zengin köylüler de dâhil olmak üzere burjuvazi, gücünü kendi örgütlerinde örgütlenmesinden, yani sınıf olarak birleşmesinden almaktadır. Böylece toplumun sömürülen kesimlerine karşı birlik ve dayanışmayla mücadele edebilmektedir. Örneğin zengin köylüler, pamuk gündelikçilerinin alacağı ücreti hep birlikte belirlemekte, işçilik ücretinin yükselmesine karşı hep birlikte direnmektedirler. Zengin köylülerin yoksul köylülere karşı mücadele geliştirdikleri en üstün yetenekleri, kendi aralarında her ne sorun olursa olsun sömürünün devamlılığını tehlikeye sokacak en küçük yoksul köylü başkaldırısına karşı anında birleşip dayanışmaya geçebilmesidir. Kentli veya köylü demeksizin burjuvazi, sömürünün devamlılığı için kendi arasında birlik ve dayanışma bir zorunluluk olarak görmektedir.

BİRLİK VE DAYANIŞMANIN ÖNEMİ
Bir avuç burjuvanın milyonlarca emekçinin yoksullaşması pahasına zenginleşmeye devam etmesinin en önemli nedeni, emekçilerin baskı altında tutulmaları ve kendi talepleri için mücadele edebilecekleri örgütlerde yeterince birleşememiş olmasıdır. Bu durum, yoksul köylüyü, kendi talepleri için atıldığı mücadelede zayıf düşürmektedir.
Zengin köylüler, tüm güçlerini kullanarak, yoksul köylülerin birleşip kendilerinden daha güçlü hale gelmesini engellemeye çalışmaktadır. Köylüler arasında Alevi-Sünni, Türk-Kürt, laik-şeriatçı vb. ayrımcılığını el altından besleyerek birlik yerine daha çok bölünmeyi, dayanışma yerine daha çok kendi aralarındaki kavgayı körüklemektedir. Sonuçta yoksul köylü, asıl kavga edeceği zengin köylü karşısında zayıf düşmektedir.
Oysa kentlerdeki işçiler kurdukları sendikalarda birleştikçe ve içlerinden çıkan dürüst işçi önderlerini de bu sendikaların başına getirdikçe, patronlar karşısında çok daha güçlü olmaktadırlar. Böyle sendikalarda örgütlü işçiler, patronlar karşısında toplu iş sözleşmesine oturuyor, işçilerin aleyhine bir gelişme olunca tüm kentlerde hep birlikte iş durduruyorlar.
Yoksul köylünün bugün için en temel ihtiyacı, kendisini sömüren ve baskı altında tutan kesimlere karşı yüz binler, milyonlar halinde birleşebilecekleri köylü örgütlerinin kurulmasıdır. Böyle bir köylü birliğinin kurulması, yoksul köylülerin başaracaklarına dair inançla ve sabırla çalışmaları sonucu kurulacaktır. Yoksullaşan köylülerin çıkarlarını savunan bu birlik, köylünün kurtuluş mücadelesinde çok önemli bir araç olacaktır.

KÖYLÜNÜN TEMEL TALEPLERİ
• Yoksul köylüler tüm ülke çapında kendilerinin kurduğu köylü birlikleri içerisinde tek vücut birleşmeli ve tarımın her alanında aldıkları kararlar devlet tarafından tanınmalıdır. Kooperatifler, zengin köylülere hizmet eden yapılar olmaktan çıkarılmalıdır.
• Bugün yüz binlerce köylü ailesinin elindeki toprak, ekip biçmeye ve ihtiyaçlarının karşılamaya yetmemektedir. Ta en başından topraklar adaletsizce dağıtılmış, kapitalist sistem de bu adaletsizliği yoksul köylüler zararına artırmıştır. Gelinen noktada, toprağın büyük bir kısmı zengin köylülerce işgal edilmiştir. Zengin köylü, toprağına daha kârlı yatırımlar yapamadığı zaman toprağı boş bırakmayı veya yüksek fiyattan kiraya vermeyi tercih etmektedir. Oysa her köylünün ailesiyle işleyebileceği kadar büyüklükte toprağa sahip olması gerekir. Toprağın bu anlayışla yeniden adil ve eşitçe paylaştırılması köylülüğün ezici çoğunluğunun çıkarları açısından zorunluluktur.
• Son yıllarda gündeme gelen tarımsal KİT'lerin ve Kooperatiflerin tüm mal varlıklarıyla birlikte özelleştirilmeye çıkarılmasıyla bu köylü kuruluş ve örgütlerinin yok edilmesi planlanmaktadır. SEKA, SEK veya Şeker Fabrikalarının özel sektöre ya da yabancı (emperyalist) tekellere satılması, milyonlarca köylü ailesinin topluca satılmasıyla eşdeğerdir. Çünkü bu fabrikalara kim sahip olursa, o kişi köylünün ürününe değer biçmekte birinci dereceden etkin olacaktır. Zarar ettirilmekte olan bu kuruluşların satılması yanlıştır. Çözüm, her kademesinin köylülerce denetlenmesi ve yöneticilerinin doğrudan köylüler tarafından seçilmesidir.
• Tarımsal üretimi artırıcı önlemler almak ve köylünün üretimde zarar etmesini engellemek devletin görevi olmalıdır. Buradan yola çıkarak üretici köylüye mümkün olduğunca ucuz ve kaliteli üretim aracı sağlanmalı, bu araçlar gelişen teknolojiye uygun olarak sürekli geliştirilmelidir. Tarım ilaçları ve gübre sübvansiyonları, ABD, Japonya ya da Almanya'daki gibi yüksek tutulmalı, kesinlikle azaltılmamalıdır. Yoksul köylü kooperatif ve birlikleri için açılan tarım kredilerinde faizler, düşük tutulmalıdır. (Bugün birçok ülkede bu faizler ucuzdur.).
• Bağımsızlığın garantisi ve emperyalist devletler karşısında direnebilmenin şartı, ekonominin her alanında mevcut ülke kaynaklarıyla halkın ihtiyaçlarının karşılanabilmesidir. Buradan yola çıkarak ülkenin ihtiyacı olan tarım ürünlerinin karşılanmasında mevcut tarım potansiyelimiz sonuna kadar zorlanmalı, dışarıdan satın almak, en son çare olarak ele alınmalıdır.
• Emperyalist devletlerle imzalanmış olan MAI, MIGA, GATT, Gümrük Birliği ve AB başta olmak üzere tüm anlaşmalar iptal edilmelidir. Türkiye, ABD ve diğer emperyalist devletlerle olan kölelik bağlarını söküp atmalı, IMF ve Dünya Bankası'nın ülke ekonomisine müdahale etmesine kesinlikte izin vermemelidir.
• Toprak üzerinde tarım işçisi çalıştırmak yasaklanmalıdır. Zengin köylünün yoksulları sömürmesinin engellenmesi için bu zorunludur. Böylece her köylü ailesi, sahip olduğu emek gücünün büyüklüğü kadar toprak işleyebilecek, gelir dağılımındaki adaletsizlik kalkacaktır.

Bu talepler bir bütün olarak ele alınıp, kararlıca hayata geçirildiği zaman köylü o çileli yoksulluktan kurtulmaya başlayacaktır. Bunlardan yalnızca birinin dahi uygulamada ihmal edilmesi, köylünün kurtuluş mücadelesinde yolda kalmasına ve çok geçmeden tekrar sefalete itilmesine sebep olabilir. Kaldı ki, bu taleplerin hepsi iktidardaki burjuvazinin (ve zengin köylünün) aleyhine taleplerdir. Topraksız ve yoksul köylüler ne kadar kararlı ve güçlü olurlarsa olsunlar, iktidara sahip olmaksızın taleplerini bir bütün olarak hayata geçiremezler. İktidardaki burjuvazi, bin bir oyun ve hileyle kendisine yaptırılmak istenenleri boşa çıkaracaktır. İşte tam da burada emekçilerin devlet olarak örgütlenmesi -iktidarını kurması- olmazsa olmaz zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.

Mayıs 2000