“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Bir kitap üzerine notlar: "halk ve sosyalizm için kültür ve edebiyat"

İşçi sınıfı bağımsız bir güç olarak 19. yüzyılın ortalarına doğru tarih sahnesine çıktı. Bilimsel sosyalist teori de, az bir gecikme ile aynı sıralarda şekillendi. Buradan bir belirlemeye varılabilir: işçi sınıfının bağımsız hareketinin doğuşu ile bilimsel sosyalizmin doğuşu tarihsel bir zamandaşlık gösterir. Sanırız bu genelleme her bir ülkedeki işçi hareketi ve sosyalist akımların doğuşu için de doğrudur. Batı Avrupa, hem bilimsel sosyalizmin hem de işçi hareketinin doğum yeri olarak bu bakımdan tipiktir. Lenin, kendi ülkesi Rusya için de benzer bir saptamada bulunur. Ama işçi hareketi ile sosyalist fikirlerin aynı tarihsel kesitte ortaya çıkmış olması, onların ortak belirli tarihsel koşulların ürünü olmalarının bir işareti sayılabilir ama her birinin farklı, bağımsız bir gelişim çizgisine sahip olduğu gerçeğini gölgelemez. Aynı koşulların farklı ürünleridir bunlar.
İşçi hareketi kapitalizmin belirli bir gelişmişliğinin ve kendi talepleri için eyleme yönelen bir işçi topluluğunun varlığına dayanır. Sosyalist teori ise ancak bilimsel bilgiyi kavrayabilecek ölçüde eğitim almış bir tabakanın ve koşulları dolayısıyla da mülk sahibi sınıfa mensup kimi aydınların uğraşının sonucunda inşa edilebilir.
Bu bakımdan gelişme yolları farklıdır. Her ikisinin birbirine bağlanması, kendi kendine olacak bir şey değildir, işçi hareketi ile sosyalist fikirlerin/tabakanın birliği ancak özel bir mücadelenin sonucu gerçekleşebilir. Böylesi özel bir mücadele sosyalist hareketi doğal tabanına kavuşturur, işçi hareketini sosyalist karakterli, bilinçli bir harekete dönüştürür ve o andan itibaren bu ikisi ayrı süreçler olarak değil, bir sürecin farklı yönleri olarak ifade edilirler.
Ancak burada iki cümlede özetlenen işçi hareketi ile sosyalist teori arasındaki birleşme, gerçekte onlarca yıllık mücadelelerin sonucunda gerçekleşebilmiş, kimi ülkelerde ise açık birer yara gibi her ikisine de büyük acılar çektirerek, güçten düşürerek bir türlü gerçekleşememiştir.
Buna Türkiye'den daha iyi bir örnek yoktur herhalde. Türkiye'de işçi hareketinin doğuşu hiç değilse yüz yıl kadar geriye götürülebilir. Aynı yıllar, kaba bir kestirimle sosyalist fikirlerin doğup gelişme sürecinin de başlangıcı olarak kabul edilebilir. Bu bir yüzyıllık iniş çıkışlı dönemde hem işçi hareketi önemli gelişmeler göstermiştir, hem de sosyalist fikirler, çeviriler, süreli ve süresiz yayınlar, hatırı sayılır teorisyenler eliyle gelişmiş, önemli bir birikim yaratmıştır. Ama işçi hareketi ile sosyalist akım arasında ya da daha genel konuşursak işçilerle aydınlar arasında hep bir kopukluk olagelmiştir. İşçiler kendi olanakları ile mücadele vermeye çalışmış, aydınlar sosyalist fikirleri kendi aralarında tartışıp durmuşlardır.
Yüz yıllık bu ayrılığın elbette ki pek çok nedeni sayılabilir. Başka vesilelerle ele alınmış olan bu sorunu irdelemek değil amacımız (yazı içinde yeri geldikçe değineceğiz). Ama konumuz açısından bir saptamayı hatırlamak da zorunlu: Kökleri Osmanlı dönemine kadar uzanan, hareketin gelişimi üzerinde ve düşünsel hayatın şekillenişi üzerinde derin tahribatlar yaratan bu hastalık, bugün de önemli bir pratik etkiye sahip. Bu anlamıyla da önemli bir mücadelenin konusu olmak zorunda. Bu mücadele aslında yozlaşmış, piyasa sosyalizmi denilebilecek bir çeşit akıma karşı mücadele anlamı da taşıyacaktır.
İşçi hareketi ile sosyalizmin yeni ve kitlesel bir birleşme sürecine girdiği bir dönemde, bu birliği zorlaştıran alışkanlıklarla, teorik gerekçelendirmelerle özel bir mücadeleye girişmek, olumlu örnekleri ortaya çıkarmak, işlemek, yaygınlaştırmaya çalışmak özel bir görev olmalı.
Genel olarak Asım Bezirci'nin eserleri ve özellikle de "Halk ve Sosyalizm İçin Kültür ve Edebiyat" adlı kitabı, bu konuda ele alınması gereken olumlu örneklerdendir. Sosyalist teori sorunlarına ancak kültür-edebiyat sorunları dolayımıyla giren, daha doğru bir ifade ile sosyalizmi kültür sanat alanına uygulamaya çalışan Asım Bezirci'nin eserleri hem içerik hem de dil özellikleri bakımından bu kapsama girecek niteliktedir. "Halk ve Sosyalizm İçin Kültür ve Edebiyat" ise doğrudan işçilere seslenen bir kitap olması bakımından daha özel bir anlam taşımaktadır.

İŞÇİLER İÇİN YAZMAK
Asım Bezirci, bu yazıda tanıtmaya çalışacağımız "Halk ve Sosyalizm İçin Kültür ve Edebiyat" adlı kitabının bir yerinde şöyle der:
"... Son zamanlara değin yazdıklarımı gözden geçirince üzülerek, şaşırarak şunu gördüm:
Yıllarca ben kitlelerden çok aydınlar için yazmışım! 1955'lerden beri dergilerde, kitaplarda çoğunlukla sayılı edebiyatsever aydınları ilgilendiren konuları genellikle onların anlayabileceği bir biçimde ele almışım. Gerçi sözü edilen konuları bilimsel sosyalizmin ışığı altında aydınlatmaya, edebiyat alanındaki biçimci, bireyci, gerici davranışlar ile sapmaları, yanılgıları eleştirmeye; elimden geldiğince açık, yalın, duru bir anlatım kurmaya çalışmışım. Fakat yazdıklarımı işçiler de yeterince anlar mı, sever mi, önemser mi diye kaygılanmamışım.
Şimdi kaygılanıyorum. Artık kendimi değiştirmek, aşmak istiyorum. Birkaç aydır başka türlü yazmayı deniyorum. ..." (sf. 14)
Aktarılan bu samimi satırlar, her şeyden önce Bezirci'nin kopmaya çalıştığı genel bir eğilimi çok iyi ortaya koyuyor. "Edebiyatsever aydınlar" için yazmak! Konu edebiyat değil de politika olunca da özel bir sosyalist tabaka için yazmak! Bezirci'nin işaret ettiği bu yanlış anlayışın temelinde, emekçilerin doğrudan bir politika gücü olarak görülmeyişi vardır. Bu anlayışa göre, emekçiler, adları kullanılarak onlar adına politika yapılacak kalabalıklardır. İşçiler ve genel olarak halk, ezilen, sömürülen bu geniş tabakalar, aldatılmış, geri bıraktırılmış olduklarından bilgi ve kültür gerektiren politikayı anlayacak durumda da değillerdir. Bu bakımdan politika onlar adına başkaları tarafından yürütülecektir. Anlayış böyle olunca da emekçilere sosyalizmi, kültürü kavratmak gibi zor bir işten kurtulunmuş olunuyor. Emekçilerin payına ise işverenin baskısına karşı çıkmak, sendika sorunları ile ilgilenmek düşüyor. Böylece çok özel bir işbölümü de gerçekleşmiş oluyor. Teoriyle uğraşmak ve politik mücadele aydın tabakanın, ekonomik mücadele ise işçilerin işidir!
Sosyalizme tamamen yabancı bu anlayış, kendini meşrulaştırmak için başka ülkelerde üretilmiş gerekçeleri özel bir yetenekle ülkemizin tarihsel koşulları ile birleştirmiştir. Bazı gerekçeleri hatırlayalım: Sosyalizm, elbette işçi sınıfının ideolojisidir ama bu ideolojinin işçilerin hayatına girmesi zorunlu değildir. İşçi sınıfı elbette devrimin önder gücüdür ama bu önderlik onun ideolojisi aracılığıyla inanmış fedakâr devrimciler tarafından yerine getirilebilir veya gençlik bu rolü üstlenebilir...
Bu gibi teoriler, sosyalizm (daha doğrusu yozlaşmış bir sosyalizm) ile işçi arasındaki derin ayrılığı mazur gösteren gerekçeler oldular.
Sonuç olarak, işçi sınıfı sosyalizmin tanım unsuru olmaktan çıkarıldı. Yıllar, on yıllar boyunca küçük tekkelerde yaşamlarını sürdüren ve işçi sınıfına dair hiçbir somut projesi olmayan gruplar, sermaye sınıfının hizmetine girmiş, patronların gazetelerinde yazıp çizen, emekçilere karşı tüm saldırıları onaylayan kişiler, sırf kendilerine öyle diyorlar diye sosyalist kabul edilmeye devam ettiler. Bugün "sosyalistler konuşuyor" diyerek türlü gericilere, özelleştirme ve küreselleşme savunucularına, hatta doğrudan patronlara mikrofon uzatılmasının yadırganmaması bu sosyalizm yozlaşmasının bir sonucudur.
Sosyalizmi emekçilerin günlük yaşamına sokma, onların davranışlarına yön verir bir refleks halinde inşa etme sürecinde önemli bir yol kat etmiş olan emek hareketi, geçmiş anlayışlara, bunların kalıntılarına, pratik görünümlerine karşı mücadele içindedir. Hiç tereddüt etmeden diyebiliriz ki Asım Bezirci'nin eserleri ve özellikle "Halk ve Sosyalizm İçin Kültür ve Edebiyat", genel bilgi verici özelliklerinin yanı sıra bu mücadelede de bir işlev üstlenecek niteliktedir.
Asım Bezirci, tüm yapıtlarında konunun elverdiği ölçüde anlaşılır, yalın, duru bir dil kullanmıştır. Okuyucu, konuya girerken asgari bir bilgi birikimine sahipse bir dil engeliyle karşılaşmaz. Belli başlı büyük yazarların da özelliği olan bu dilde sadelik ve anlaşılırlık, genel olarak edebiyat çevreleri ve sol piyasa tarafından ürünün bir zaafı sayılmaktadır artık. Sosyalist yayın organlarında da bu anlayışın, çok zayıf da olsa, izlerine rastlanabilmektedir. Bu nedenle Bezirci'nin eserlerinde kullandığı dil, dikkatle incelenecek, ders çıkarılacak özelliktedir. "Halk ve Sosyalizm İçin Kültür ve Edebiyat" ise, ele aldığı konular, işçilerin ihtiyaçlarını gözeterek işlemesi bakımından ayrı bir önem kazanmaktadır.

KİTABIN İÇERİĞİ

Asım Bezirci, bu kitapta 1977–79 yılları arasında günlük Politika gazetesi ile Sanat Emeği adlı dergiye yazdığı yazılarını toplamıştır. Ancak bu yazıları bir kitabın parçaları olacak şekilde yazdığı için hem yazılar arasında bir bütünlük gözetilmiş, hem de tekrarlardan kaçınılmış.
Kitap, aydınlara olduğu kadar işçilere de sesleniyor. Kendisi de ifade ettiği gibi, emekçiler tarafından anlaşılmak kaygısıyla yazılarının dili üzerinde özel olarak çalışmış. Sonuç olarak sığlığa düşmeden anlaşılır olmayı başarmış.
Kitapta somut, güncel vesilelerden yola çıkılarak kültür ve edebiyat sorunlarına değiniliyor; belli başlı kavramlar örneklerle açıklanıyor, yanlışlar eleştiriliyor. "Halkla Bütünleşme", "Edebiyat ve Eğitim", "Kültür ve Çeşitleri" başlıklı bölümlerde en önemli kavramlar açıklanırken bu kavramlar aracılığıyla bilimsel sosyalizmin kültür sanat sorunlarına yaklaşımı özlü bir şekilde veriliyor. Devam eden bölümlerde kimi şairler değerlendiriliyor, kitap eleştirilerine yer veriliyor.
Kitapta güncel vesilelerden yola çıkılmış olmasına ve yazılışının üzerinden yirmi yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen genel aydınlatıcılığından ve yararlılığından bir şey kaybetmiyor. Elbette her türlü yazılı ürün, en soyut teorik yazı bile güncel vesilelerden, güncel yaşamın ihtiyaçlarından yola çıkar. Bu yazılanları geçen zaman içinde eskitmeyen, yazının günceli genele bağlama ustalığıdır ki Asım Bezirci bunu başarmıştır. Ayrıca kitapta tartışılan birçok güncel sorun bugün de tartışılmaktadır.
Örneğin edebiyatın, emekçilerin güncel sorunlarına eğilmemesi veya yeterince eğilmemesi gibi. Bezirci 1977 yılındaki on binlerce işçinin katılımıyla süren MESS grevinin edebiyata yeterince yansımayışından yakınırken şunları söylüyor:
"Üzülerek söylemeliyim: Halkın bu bekleyişi (güncel gerçekliğe eğilme bekleyişi) yazarlarımızca yeteri kadar değerlendirilmiyor. (...) Sözgelişi 30 Mayıs'tan beri Türkiye, tarihinin en büyük greviyle sarsılmaktadır. Maden-İş Sendikası'na bağlı kırk bin işçi canını dişine takarak yurt çapında yasal bir direniş sürdürüyor.
Ülkenin dört bir yanından kendilerine çeşitli yardımlar yağıyor. (...) Gelgelelim şairlerle hikâyecilerden aylardır çıt çıkmıyor! Grevin getirdiği zengin verileri -geçicideki sürekliyi yakalayarak, bugünü yarına bağlayarak- edebiyat alanında biçimlendiren kimse görülmüyor."
Nereden nereye! Bugün bırakalım emekçilerin günlük mücadelelerini, genel olarak emekçiler ve sorunları bile edebiyattan adeta kovulmak isteniyor. Edebiyatın toplumsal bir işlev taşımasına da karşı çıkılıyor. Bezirci ise, edebiyatın üstlenmesi gereken işlevi de şu sözlerle ne güzel ifade etmiş:
"Devrimci edebiyat ise, hem gerçekliği (şimdiyi) gösteren bir ayna, hem de hedefi (geleceği) gösteren bir ışıldak olmalıdır."
Bezirci'nin kitabından öğreniyoruz ki, bugün toplumsal mesajı olan her ürünü "slogancı", "edebiyat değil propaganda" diyerek gözden düşürmeye çalışan anlayışın o zaman da savunucusu az değilmiş. Bezirci bu saldırılara "Evet, slogan!", "Edebiyat bir propagandadır" diyerek cepheden karşı duruyor. Bunu yaparken şiirin slogan içerebileceğini ama sloganların toplamından da şiir olamayacağını, şiirde ve genel olarak edebiyat ve sanatta ustalığın, yetkinliğin şart olduğunu da ekliyor.
Kitapta hem son derece özlü genel bilgiler var, hem de güncel çağrışımları olan eleştiriler, örnekler. Kitap genel olarak emekçileri kültür sanat sorunlarına ilgili kılmaya, kültür ve edebiyatın en genel kavramlarını açıklamaya çalışıyor. Emekçileri kültürel ve sanatsal yönden eğitmeyi ve onların beğeni düzeylerini yükseltmeyi, öte yandan da bu alandaki yanlış anlayışlarla, yanlış ürünlerle mücadeleyi hedefliyor.
İşçi sınıfı hareketinin ve devrimci hareketin, karşıdevrimle sert çatışmalar içinde ilerlediği bir dönemde yazılan bu yazılar dönemin tüm coşkunluğunu da yansıtıyor. Ama aynı zamanda da o dönemde sol hareket üzerinde hâkimiyeti bulunan revizyonizmin kimi biçimsel etkilerini de içeriyor. Ancak rahatlıkla söyleyebiliriz ki, bu etkilenme, onun devrimci özüne bozacak, etkisini azaltacak ölçüde değildir.

"İŞÇİLER İÇİN YAZMAK" VEYA SIĞLIK VE ÖZENSİZLİK...
Türkiye solu, işçi hareketinden kopuk olduğu ölçüde işçilerle birleşmenin, onları eğitmenin teorisini yaptı. Ve söylenebilir ki, gereğinden çok proje üretildi, bunlardan yaşama geçirilenler de oldu. Yalnız bu eğitim projeleri büyük bir çoğunlukla işçilerin düzeylerinin düşüklüğü ve algılamalarının çok sorunlu olduğu anlayışını kalkış noktası yaptı. Sonuçta ortaya iki düzeyli bir literatür çıktı. Birincisi "eğitimli" tabakalar için; öteki "işçiler, yeni başlayanlar" için. Ve nihayet bu durum, ikinci gruba seslenen literatürün iyice sığlaşmasına, sulanmasına ve giderek zararlı hale gelmesine yol açtı. Her şeyi bilen öğretmen edalarında "devrimci eğitim" adı altında anlatılan diyalektik materyalizm, gerçekte beceriksiz bir idealizm, kaba materyalizmdi. Bu türden kitapçıkları yazanların "bilinçaltında", "işçiler cahil, ne yazsak yutarlar, çırpıştırayım gitsin" anlayışının yattığını söylemek fazla abartma olmayacaktır.
Böylece ya işçiler teorinin, politikanın, edebiyatın dışında tutuldu ve böylece teori, ancak özel bir kesimin anlaşmasını sağlayan bir jargona dönüştü (ve tabii ki devrimci teori olmaktan çıktı), ya da içeriği boşaltılmış kimi kalıp ve tekerlemeler işçilere sosyalist teori diye benimsetilmeye çalışıldı.
Elbette emekçilerin adeta cehalete zorlandığı bir toplumda, doğrudan onlara seslenen, onların düzeylerini gözeten bir literatüre karşı çıkılamaz. Böylesi kitapçıklara, gazetelerde böylesi köşelere ihtiyaç vardır. Ama asıl olan genel literatürün her kesimin, hem aydınların hem de işçilerin birlikte anlayacağı, zevk alacağı bir düzeye varmasıdır. Eğer gerçekten bir ürün nitelikli ama anlaşılır, duru olursa ondan her tür okuyucu yararlanacak, böylesi kademeli bir edebiyat da giderek ihtiyaç olmaktan çıkacaktır. Bugün de hedeflenmesi gereken asıl olarak budur. Konunun elverdiği ölçüde anlaşılır bir ifade, duru ve yalın, süslemesiz, abartısız bir dil. Bilimsel sosyalizmin büyük öğretmenlerinin eserleri bu açıdan da yeterince öğreticidir.
O zaman sorunu emekçiler için yazmak değil de emekçilerin ihtiyaçlarını da gözeterek herkes için yazmak şeklinde formüle etmek daha doğru, günümüz ihtiyaçları bakımından daha uygun olacaktır, düşüncesindeyiz.
Çoğu kişi, emekçiler için yazmanın, emekçileri de gözeterek yazmanın kolay olduğunu sanır. Hatta dildeki çapraşıklık, karmaşıklık kimilerine, eserin değerinin ölçüsü gibi görünür. Ne kadar çetrefilse o kadar derin sanılır. Ve tersi olarak da, yalın yazanın düşünce dünyasının sığ olduğuna hükmedilir. Bu son derece yanlıştır. Aksine eserlerini hem konunun uzmanları hem de genel okuyucu için anlaşılır kılmak son derece güç, zorlu bir iştir. Bilimsel sosyalizmin kurucuları ve geliştiricileri, büyük teorisyenler, edebiyatçılar, eserlerini yazarlarken en iyi nasıl anlaşılacaklarını özel olarak gözetmiş, yazdıklarını bir de bu açıdan elden geçirmişlerdir. Bu nedenledir ki Komünist Manifesto, hem en nitelikli, parlak bir eser sayılmaktadır, hem de her işçinin anlayacağı ölçüde yalındır.
Asım Bezirci de hem emekçileri gözeterek, onlar tarafından da anlaşılır mıyım kaygısıyla yazmış, hem de nitelikten ödün vermemiştir. Bu bakımdan onun bu eseri işçiler için olduğu kadar, aydınlar için de yararlı, zevkle okunabilir özelliktedir. Anlaşılırlıkta ölçünün halk olduğuna ilişkin Bezirci'nin Nâzım Hikmet'ten aktardığı şu sözlere kulak verelim:
"Dilde ölçü halk olmalıdır. Halkın yadırgadığı, her günkü konuşma dilinde kullanmadığı kelimeleri almamaya bilhassa dikkat edilmeli. (...) Bir halk sanatkârı her şeyden önce halk tarafından anlaşılmalı ve halkın sanatkârı olmalıdır.”

(Halk ve Sosyalizm İçin Kültür ve Edebiyat, Asım Bezirci, Evrensel Basım Yayın, 216 sayfa, Aralık 1997, İstanbul.)

Mayıs 2000