Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Primakov’ un İtirafları

Timaş Yayınları  Primakov’un “Rusların Gözüyle Ortadoğu” isimli kitabını Haziran 2009 da yayımladı. Yazar Rus siyaseti açısından önemli bir isim.

Yevgeni Maksimovic Primakov, Moskova Üniversitesi Doğu Bilimler Enstitüsü mezunu. 1953-1962 yılları arasında Devlet Radyo ve Televizyon Kurumu’nda muhabir olarak çalışıyor. 1959 yılında 30 yaşında SBKP’ne üye oluyor. 1962-1970 yılları arasında Pravda Gazetesi’nin Asya-Afrika masasında muhabirlik ve editörlük yapıyor. Muhabirlik döneminde aynı zamanda KGB için çalışıyor. 1970’den 1977’ye kadar SSCB Bilimler Akademisi’ne bağlı Dünya Ekonomisi ve Uluslararası İlişkiler Araştırma Enstitüsü’nde çalışıyor. 1985’de Enstitü’nün direktörü oluyor. Brejnev’in Ortadoğu danışmanlığını yapıyor. 1989 da SBKP MK’ye giriyor. Yine 89’da Sovyetler Birliği sekreterliği yapıyor. 89-90 yıllarında politbüro üyeliği yapıyor ve Gorboçov’un “Glastnost” ve “Perestroyka” politikalarına yardımcı oluyor. Yeltsin döneminde Dış İstihbarat Başkanlığı yapıyor. 96-98 yıllarında Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanlığı’nı sürdürüyor. 1998-99 da ise, Rusya Federasyonu Başbakanı oluyor.

Primakov’un mesleki ve siyasi kariyerini detaylı olarak aktarmamızın nedeni, SSCB ve Rusya Federasyonu’nun Ortadoğu politikalarının ne kadar içinde, merkezinde olduğunu belirlemek içindir. Primakov, çalışmaları sırasında aldığı notlardan yararlanarak kitaplaştırdığı Rusya’nın Ortadoğu politikalarının neredeyse kırk yıl merkezinde olmuş, kırk yıllık mesaisinin önemli bölümünde Irak, İran, Suriye, İsrail, Mısır, Beyrut gibi ülkelere sayısız ziyaretlerde bulunmuş.

Primakov, kitabında, elbette açıktan “biz kırk sene boyunca Ortadoğu halklarını sömürmek, ülkeleri etkimiz altına almak, buralarda askeri üsler kurmak için çalıştık” demiyor. Politikalarının temelini, ABD ile birlikte bölgede dengeleri koruma ve savaş çıkmasını önleme, çıkacak savaşların bir dünya savaşına yol açmamasını sağlama, İsrail-Filistin sorununu çözme gayretleri olarak tarif ediyor. Ona inanırsak, Ortadoğu’daki Rus diplomat ve ajanları birer barış elçisi ve yardımsever. Bütün darbelerden sonradan haberdar oluyorlar, bütün savaş ve çatışmaları çıktıktan sonra öğreniyorlar ve hemen bu durumlarda barış için müdahale ediyorlar. Sömürgelikten kurtulan devletlere yardımlarda bulunuyorlar. Vb.vb..

Fakat Primakov kitabın bazı sayfalarında açık veriyor. 1953 öncesi SSCB politikalarına ya da mazlum bir halkın komünist partisine öfke ile saldırırken, elinde olmadan emperyalist politikaları itiraf ediyor.

Bu itiraflardan bir kısmını aşağıda aktaracağız.

Kitaptan alıntılar uzun ve kitabın tercümesi çok kötü olduğu için zaman zaman anlama zorluğu olabilir, ama revizyonizmin, Marksizm-Leninizmden ayrılmanın, karşı kampa geçmenin çok güzel ve özel örneği olduğu için bu uzun alıntıları okumakta yarar var.

Mısır’da Hür Subaylar iktidara gelince Moskova başlangıçta onlara büyük bir şüphe ile yaklaşmıştı. O dönemde yeni güçleri değerlendirme kriteri, onları yerli komünistlerden ayıran mesafeydi. Mısır’da bu mesafe bayağı büyük görünmekteydi.

Mısır Komünist hareketi zayıf ve bölünmüş durumdaydı. Komünist partileri en iyi ihtimalde genelde ileri düşünen aydınlardan oluşan birkaç yüz üye içermekteydi. Fakat, 1922’de Mısır Sosyalist Partisi Enternasyonel üyeliğine kabul edilerek, Mısır Komünist Partisi olarak adlandırılmaya başlanmıştı. MKP’nin programı, kendi basın kuruluşu olan gazete ‘EL-Haber’ ve Kahire gazetesi ‘EL-Ehram’da yayımlanmıştı. Bu programda ülkenin tüm burjuva partilerinin aksine ilk kez birçok konu açıklanmıştı. Bu konular daha sonra Hür Subaylar tarafından öne sürülünce, adeta yeniden doğmuşlardı. Bunlar arasında Süveyş Kanalı’nın millileştirilmesi de vardı. MKP kısa bir sürede kapanmıştı. Tüm parti üyeleri 1924’de İskenderiye Tekstil Fabrikası’ndaki büyük grevden sonra basılmıştı. MKP’nin ilk genel sekreteri Antun Marun cezaevinde hayatını kaybetti. Her şey Saad Zaglul tarafından yönetilen Vafd iktidarı döneminde olmuştu.

Bundan böyle komünistler küçük gruplar halinde var olmaktaydı, ancak 1947’de Milli Kurtuluş Hareketi (HADETU) adı altındaki komünist örgütünde birleşmişlerdi. İki bin üyesi olan parti, programında işçi sınıfının çıkarları için mücadele vereceklerini ve yön gösteren yıldız olarak Marx-Lenin’in sınıf çatışması teorisini seçtiklerini belirtmekteydi. Kral Faruk’un devrilmesinden bir yıl önce yayımlanan bu program, Mısırlı komünistlere Hür Subaylar’ın sempatisini kazandırmamıştı.

Mısırlı komünistler ve onların yandaşları ve daha birçokları daha geç dönemlerde Abdülnasır’ın rejimi ile bireysel zeminde işbirliği yaparken, kendilerini dürüst, entelektüel planda iyi yetişmiş, vatanına bağlı yurtseverler olarak göstermişlerdi. Fakat Kral Faruk’un devrilmesinden hemen sonra hapishanelerden siyasi mahkumlar beraat etse bile, Hür Subaylar’ın komünistlerle olan ilişkilerinde gerginlik üstün çıkmaktaydı.

Yine de bazı Mısırlı komünistler başlatılan tahayyülü desteklememekteydiler. Onların maksimalizmi yeni yönetimin ilk adımlarını değerlendirmeyi engellemekteydi. HADETU’nun faaliyet adamı Anvar Malek, ilk toprak reformunu değerlendirirken, onun toprak ağalığını ortadan kaldırmadığını, sadece sınırlandırdığını ve bu yüzden ABD elçisinin memnun kaldığını yazmaktaydı.

Bunun gibi soyut, Mısır’ın gerçekliği ile bağdaşmayan negatif değerlendirmeleri, çoğu zaman abartılmış olarak, Kahire’den Sovyet elçiliği SSCB yönetimine bildirmekteydi. Bu değerlendirmeler Suriye, Irak ve Lübnan değerlendirmelerine benzemekteydi. Sözde ideolojik zihniyetinde yeni Mısır rejimine karşı açıkça olumsuz görüşler oluşmaktaydı. Unutulmaması lazım ki, olaylar SBKP’ nin 20. kongresinden önce olmaktaydı ve Stalin kültürü sadece ondan önce değil, ölümünden sonraki ilk yıllarda da dokunulmaz halde tutulmaktaydı. Bu, en fazla Sovyetler Birliği’nin dış siyasetinin hazırlanması ve uygulanması ile ilişkisi olanlar tarafından kılavuz edinen Stalin’in ideolojik mirasına değinmekteydi. Stalin’in Ekim 1952’de 19. Kongere’nin kapanışındaki kısa konuşmasının ana fikri şuydu: Milliyetçi burjuvazi milli kurtuluş mücadelesinin bayrağını ‘bordadan dışarıya attı’, o bayrağı komünistler ele geçirmelidir.” (Adı geçen kitap sf. 93-94-95)

Primakov, tam geçiş  dönemini anlatıyor. SSCB dış politikası iktidarı ele geçiren revizyonist klik tarafından değiştirilmiş, ama bazı büyükelçi ve dişişleri personeli henüz bunu kavramamış. Onlar hala Stalin’ in sağlığındaki çizgiyi takip etmeye çalışıyor. Ve duruma revizyonist klik el koyuyor. Yeni politikanın uygulayıcılarından Şepilov ve Primakov duruma müdahale ediyor. Baasçı Abdülnasır iktidarı ile iyi ilişkiler geliştiriyorlar ve büyük miktarlarda silah satıyorlar, Assuan Barajı’nın inşaası için kredi veriyorlar. Primakov, Mısır’daki komünistlerin gücünü küçümsüyor ve “onlardan bir şey çıkmaz” demeye getirerek, “Hür Subaylar”la ilişkinin doğruluğunu savunuyor gözüküyor. Ama Hür Subaylar darbe ile iktidarı ele geçirdiklerinde ordunun asker sayısı 60 bin. Bu sayı, kısa sürede 10 binden 60 bine çıkarıldığı için çok sayıda orta ve alt gelir düzeyinden ailelerin çocukları subay yapılmış, bu subaylar içinde ilerici fikirlere sempati duyanlar var ve bu sırada Komünist Parti üyelerinin sayısının iki bin civarında olduğunu da yazıyor. Yani, küçümsemeye çalışsa da, Mısır Komünist Partisi ülke siyaseti için önemli bir güç sayılabilecek durumda. Üstelik, fikirlerinin bazıları ve anti-emperyalist programları orduya yeni katılmış orta sınıf subayları da etkiliyor. Bu koşullarda Primakov, komünistleri bir avuç sekter, sorumsuz maceracı gibi tanıtıp, milliyetçi subaylarla SSCB’nin iyi ilişkiler kurmasını savunuyor. Tabii, bu ilişkide Mısır halkının kurtuluşu davası değil gözetilen, SSCB’nin Ortadoğu’da etkinliğinin genişletilmesi, Mısır’a daha çok silah satılması ve yeni krediler verilmesi.

Primakov, bir Marksist politika gibi savunduğu Nasırcı subaylarla ilişki kurulmasının sonuçlarını da kitabının ileri sayfalarında anlatmada beis görmüyor. SSCB ile iyi ilişkiler kuran, silah ve kredi alan Nasırcı subaylar daha sonra ABD’ye yanaşmış ve ABD’nin Ortadoğu’da en önemli müttefiklerinden biri olmuşlardır.

Primakov, Irak konusunda da aynı politikaları ve siyasi yaklaşımı  savunuyor. Şöyle anlatıyor:

Irak’a gelince, Kasım iktidara geldikten sonra diktatör rejimi kurmuştu. Ülkede buhran kaçınılmazdı. İktidarın dayanağı sanılan orduda Kasım’a karşı karamsarlık hızla büyümekteydi. Muhalefetin başına geçen Kasım’ın eski savaş arkadaşı Albay Arif ile aykırılığı şiddetli bir hal almıştı. Arif tüm görevlerden alınarak, idama mahkum edilmişti. Fakat Kasım onu bağışlayarak yurtdışına sürgüne gönderse de, Arif gizlice geri dönerek onun devrilmesini amaçlayan komplonun başına geçmişti. İç buhran halk kitlelerinin büyüyen desteğine dayanmış ve hakiki bir güce dönüşen Irak Komünist Partisi’nin durumunun güçlenmesine yaramaktaydı. En sonunda Kasım’ın despotik davranışları değil de asıl bu güçlenme, Washington ve Londra’yı artık ciddi ciddi telaşlandırmıştı.

İlkbahar 1959’da ABD ve İngiltere Kasım’ın ‘aşırı sol kampına kaymakta’ olduğu yargısına varmaktaydı. Halbuki o dönemde Kasım çoktan değişmişti. Komünistler arasında tutuklamalar ve Irak’ın kuzeyinde Kürtlerle kanlı savaş başlamıştı.” (Agy. sf. 100-101)

Ve devam ediyor: “Kasım’ın kontrolü yitirmesi ve komünist tehlike üzerine Kasım’a suikastçılardan birinin Saddam Hüseyin olduğu, CIA destekli bir suikast düzenlenir. Suikast başarılı olmaz, Saddam yaralanır ve CIA ile Mısır istihbaratı tarafından önce Tikrit ve sonra Suriye’ye kaçırılır. Oradan Beyrut’a götürülerek, CIA tarafından korunur. Daha sonra Mısır üzerinden Irak’a döner ve Baas Partisi’nin istihbaratının başına geçer. Kasım Şubat 1963’te CIA’nın hazırladığı bir darbe ile devrilir ve kurşuna dizilir. Onun yerini Arif almıştır.

Kasım’ın katlinden sonra Baasçıların iktidara gelmesi ve komünistlerle kanlı hesaplaşmaları dikkat çekmişti. Suikastçilerin kurduğu milli muhafızlar tarafından yapılan kıyımda binlerce parti üyesi ve yandaşı kurban gitmişti. İnsanlar evlerde basılarak ya da direkt sokaklarda öldürülüyordu. Kurbanların listesi ve adresler özenle CIA tarafından hazırlanmıştı.” (Agy. sy. 102)

Komünistlerin kitlesel katline ve SSCB’nin buna karşı tutumuna aşağıda değineceğiz. Fakat, iki alıntıdan da anlaşılacağı ve aşağıdaki diğer alıntılarla da destekleneceği gibi, dikkat çeken gelişme, Ortadoğu’da sömürgelikten çıkan ve kısa sürelerle sömürgecilerin kuklası krallarla yönetilen Mısır, Irak, Suriye gibi ülkelerde ABD ve SSCB tarafından desteklenen Baasçı darbelerle askeri iktidarların kurulduğu ve bu iktidarlarla iki tarafın yaptığı pazarlıklar ve güç dengelerine bağlı olarak, bu iktidarların bir süre SSCB, bir süre ABD siyasi nüfusuna girdiğidir. Irak’ta Baas CIA desteğinde iktidara gelmiştir, ama kısa süre sonra SSCB ile ilişkiye geçer. Bir süre sonra Irak’ın başına geçecek olan Saddam Hüseyin, Primakov’un yakın dostudur. SSCB’nin dostu Basçı iktidar, Mısır’daki Nasırcı iktidar gibi önce komünistleri ve yurtseverleri ezmiştir. Primakov’un da yürütücülerinden olduğu revizyonist  klik, SSCB politikalarını, komünistlerin ve yurtseverlerin can düşmanı milliyetçi subaylarla iyi ilişkiler kurmak üzerine kurmuştur.

Mısır ve Irak’ta olanlar hemen hemen aynısıyla Suriye’de de sahneye konmuştur.

...Suriye’nin ilk asker kökenli lideri Albay Hüsnü Zaim, CIA yardımı ile Mart 1949’da Şam’da iktidara geldi. Yaklaşık yedi ay sonra İngiliz yanlısı olduğu düşünülen diğer bir albay; Sami Hinnavi tarafından öldürüldü. Üç ay sonra yine CIA yardımı ile bir ihtilal daha gerçekleşti ve yönetime dört yıl iktidarda kalan Albay Edip Çiçekli geldi. Ardından, Şükrü El Kuvvetli Devlet Başkanı olunca, Suriye hızla sola doğru kaymaya başlamıştı. Suriye Komünist Partisi günden güne güçleniyordu. Suriye ordusunun Genelkurmay Başkanı General Arif el Bizri de komünistlere yakınlığı ile tanınıyordu.

Abdülnasır Suriye’de olanları büyük bir ilgi ile takip ediyordu. Devlet Başkanı El Kuvvetli ve Suriye İstihbarat Başkanı Saraç’a ‘milliyetçi hareketin komünistlerin koynuna düşme tehlikesi içinde olduğu’ yönünde uyarı mektubu göndermişti. Her şey, Abdülnasır’ın Arap dünyasının göbeğinde, Suriye’de komünist bayrakların yükseleceği korkusuna ilişkin sayılabilir miydi? Büyük ihtimalle bu, Suriye’nin o an Kahire’nin büyük ihtiyacı olan SSCB desteğini ve yardımını Mısır’ dan kendine doğru çekeceği korkusuydu.

Fakat Şam’da Suriye komünistlerinin tesirinin büyümesinden artık endişe etmeye başlamışlardı. Ve belli ki Arap birleşiminin meyli değil, asıl bu sebep (SSCB desteğinin Suriye’ye doğru çekilmesi), Kahire’ye Suriye Başkanı el Kuvvetli ile Başbakan El Azme heyetini getirtmişti. Onlar Abdülnasır’a Suriye’yi ‘komünist tehlikesinden ve kaostan’ sadece Mısır’la birleşmenin kurtarabileceğini söylemişlerdi.

“...

Suriyeliler üniter birleşmede ısrar ettiler ve en sonunda Abdülnasır teklifi kabul etti. Tutumu değiştiren sebep de, büyük ihtimalle, Abdülnasır’ın Suriye’de komünistlerin iktidara gelmesinden gerçekten korkmasıydı. Abdülnasır’ın 1 Şubat 1958’de BAC (Birleşik Arap Cumhuriyeti)’nin kurulmasından hemen sonra, El Bizri’yi yüksek askeri görevinden alarak Suriye Komünist Partisi’ne karşı aleni harekete geçmesi konusunda görevlendirmesi çok manidardır. Aynı dönemde Mısır solcularının kovalanması da şiddetlenmiştir.” (Agy. sf.73-74)

Mısırlı  Nasırcıların korkusu yersizdir. Onlar, boşuna SSCB’nin Suriye’li komünistleri destekleyeceğinden ve komünistlere yakın subaylarla ilişkiler kuracaklarından kaygılanmışlardır. SSCB de Mısırlılarla aynı kaygıları paylaşmakta, bir an önce komünistlerin tasfiyesini beklemektedir.

Zaman aynı  olmasa da, üç ülkede de gelişmeler benzer. Önce CIA desteğinde İngiliz kuklası krallar askerler tarafından devriliyor. Sonra kısa bir süre askerler içinde iktidar kavgası yaşanıyor. Daha sonra ABD ve SSCB’nin gözünün tuttuğu lider iktidarını kurmaya başlıyor ve bu süreçte SSCB ve ABD silah satmak ve kredi vermek üzere ilişkiler geliştirmeye ve kurdukları  ilişkilerini derinleştirmeye başlıyor.

Suriye, Mısır ve Irak’ta komünistler kitleler halinde katledilirken SSCB ile bu üç ülkenin ilişkileri derinleşmekte, SSCB Baasçı iktidarlara silah satmakta, askeri eğitmenler ve danışmanlarını ülkelere göndermekte, askeri üsler kurmakta ve krediler vermektedir.

Primakov, SSCB’nin yeni dış politikasının 1953 öncesi politikaları olmadığını da itiraf ediyor ve farkı aşağıdaki gibi açıklıyor:

Sovyet yöneticilerin 50’li ve 60’lı yıllarda Arap ülkelerinin komünist partilerini destekleme temayülü olsa da, bu, bir hakikati unutturmadı. Bu hakikat Ortadoğu’da komünist geleceğin olmayışıdır. Daha önce de yazdığım gibi, Moskova’da bu olgu hemen algılanmayarak, Arap devrimci milliyetçilerinin lehine geç yönelmişlerdir. Yine de er ya da geç böyle bir yönelme gerçekleşmişti.” (Agy.sf. 109)

Sovyetlerin dış siyasetinin ideolojik prensiplerinden biri, sömürge karşıtlarına ve milli kurtuluş güçlerine destekte bulunmaktı. Fakat SSCB’de egemen olan ideoloji Sovyetler Birliği’nin Arap küçük burjuva rejimleri ile ilişkilerinin kolay ve birden oluşamadığını önceden belirtmişti.

Sovyetlerin yeni oluşan Arap rejimine başlangıçta yaklaşımı, yerli komünistler ile olan ilişkisini belirlemekteydi. Böylece bir kriter konmuş, ama belirleyici olmaktan çıkmıştı. O dönemde antikomünizm çeşitli form ve derecelerde Mısır, Suriye ve Sudan’da kendini göstermekteydi, fakat en kanlısı Irak’ta idi.

...

Sömürge döneminde Arap ülkelerinde kurulan komünist grup ya da partiler enternasyonel komünizm (Komünist Enternasyonel kast ediliyor. Çevirmen, SSCB hakkında belli ki fazla bilgiye sahip değil ve bu nedenle garip çeviri hataları olabiliyor –KTS) üzerinden ya da doğrudan Sovyetler Birliği ile bağlantılıydı.

Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Genel Merkezinde (SBKP GM) (Merkez Komite denmek isteniyor –KTS) dünyadaki tüm komünist partiler ile temaslarda bulunulan Milletlerarası Dairesinde Arap komünist partileri ile çalışma dairesi de mevcuttu. SBKP evrensel komünizm hareketinin merkezi olma statüsüne yüksek değer vermekteydi ve dünyada komünist partilerin sayısının artmasına önem vermekteydi.

Bununla birlikte dogmatik görüşlerinden sıyrılarak önce MK BKP (Bunun ne olduğu anlaşılamadı, kitabın orijinaline bakmak gerek –KTS) sonra da SBKP GM başlangıçta evrensel milli kurtuluş hareketinin yönetimi veya en son ihtimalde komünistlerin direkt yönetimde bulunmasını hesaplamaktaydı. Komünist partilerin küçük burjuva iktidarına olan görüşlerine bakmaksızın yerli komünist partileri görmemezlikten gelen ya da baskı altında bırakan diğer güçler karşı kuvvet kampından sayılmaktaydı. Kimi zaman ‘faşist’ sıfatı bile vererek Sovyet yönetiminin bu bakış açısı 50’li yıllarda ağır basmaktaydı.” (Agy sf. 89-90)

Daha başlangıcında, Marksist değerlendirmenin, 1920’lerden, Baku Kurultayı ve Lenin’in sömürgeler üzerine tezlerinden bu yana ciddi bir değişikliğe uğratıldığı  görülmektedir. Burjuva parti ve hareketlerin “küçük burjuva” olarak değerlendirmesine çoktan geçilmişti. Bu tür değişikliklere ilişkin Primakov da değerlendirmeler yapıyor:

Moskova tarafından öne sürülen kuramsal yenilikler ile de durum değişmekteydi. V.İ. Lenin’i kaynak göstererek yeni geliştirilen teoriye göre, sömürge bağından kurtulan ülkeler ilk etapta sosyalizme ‘geleneksel’ proletarya diktatörlüğünden değil de, kendi yolu ile gidebilirdi. Böylece ‘sosyalist oryantasyon’ teorisi kurulmuş oldu. Kapitalizmin olmadığı gelişmekte olan ülkelerin ana kıstasları büyük ölçüde endüstrinin ulusallaştırılması, diğer bir deyişle ekonominin devletleştirilmesi ve sosyalist yapı altında parti ya da birliklerin kurulması olmuştu. Böyle bir teori ‘Arap sosyalizmi’ ile özdeş değildi. Arap ülkelerinin kapitalist olmayan gelişimini kabul ederken sınıflar arası savaşın meselesi de ortadan kaldırılmamaktaydı. Teorinin yaratılışındaki büyük rolü Genel Merkez’in Milletlerarası Dairesi’nin başkan yardımcısı R.A. Ulyanovski (1) oynamıştı.

Çalışmada birçok Sovyet bilim adamı yer alırken aralarında bu satırların yazarı da bulunmaktaydı. ‘Sosyalist oryantasyon’ teorisinin kurulmasının ana etkeni, yakın Doğu’da köktenci rejimleri yerli komünist partilerin hedefinden çıkartarak güçlendirmekti. Bununla birlikte bu rejimlerin gerçek gücü temsil ettiği bilirken, ideoloji bir daha kendini uygulamalı planda siyasetin ‘hizmetçisi’ olarak göstermişti. 60’lı yılların ortalarında SSCB de Araplara yönelik ilişkilerinde büyük pragmatizm çizgisi kazanmaya başlamıştı. Ortadoğu’da olaylar yerli komünist partiler ile milliyetçi rejimlerin ayrılıkları üzerine gelişiyordu.

Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Genel Merkezi’nde komünist partilerin temsilcileri ile yapılan sohbetlerde onlara Arap ülkelerin küçük burjuva yöneticileri ile yakınlaşma gereği açıkça söylenmekteydi. ...” (Agy, sf. 91-92)

İdeoloji siyasetin hizmetçisi yapılıyor. SSCB’nin ABD ile birlikte Ortadoğu’yu nüfus alanlarına bölme politikasına halkı ve hala kalmışsa komünistleri ikna etmek için teoriler uyduruluyor. “Kapitalist olmayan yol”, “Sosyalist Oryantasyon”, yani burjuva kesimlerle anlaşma ve Ortadoğu ülkelerinin işçi ve ilerici kesim ve hareketlerini onlarla anlaşmaya yöneltme, emperyalist çıkarlara sosyalist kılıf uydurma. Bu politikalara direnen kömünist partiler ve militanlar, alçakça ve canice yöntemlerle tasfiye edilmiştir. Bir kısmıysa “ikna” edilip yeni politikaya hizmet etmesi, “sosyalist” etiketle” işbirlikçileşmesi sağlanmıştır.

Ekim 1952’de toplanan SBKP 19. Kongresi’nde ise, İkinci Emperyalist Savaş sonrası Sosyalist Dünya’nın daha da güçlenmesinden sonra emperyalist kampın birleştiği ve saldırganlaşma eğilimleri gösterdiği, atom bombası ve kimyasal silah tehditleri ile SSCB’yi tehdit etmeye çalıştığı tespitleri yapılıyor ve dünya çapında bir barış mücadelesinin örgütlenmesinin, saldırgan emperyalist güçlerin tecrit edilmesinin zorunluluğundan söz ediliyordu:

Şimdi görev, halk kitlelerinin eylemlerini daha da yükseltmek, barış yandaşlarının örgütlülüğünü daha da güçlendirmek, savaş kışkırtıcılarını yorulmaksızın teşhir etmek ve halkların yalanlarla faka basmalarına izin vermemektir. Kendi kârları uğruna halkları kanlı bir kıyıma bulaştırmak isteyen emperyalist saldırganların kampından maceracılara boyun eğdirmek ve onları tecrit etmek-tüm ilerici ve barışsever insanlığın esas görevi işte budur...

Dış politikada partinin temel çizgisi, halklar arasında barış ve sosyalist anayurdumuzun güvenliğinin güvence altına alınması idi, böyle olmaya devam ediyor.” (G. Malenkov tarafından okunan SBKP (B) MK’nin 19. Parti Kongresi’ne faaliyet Raporu’ndan, Ekim 1952) Ne “kapitalist olmayan yol”dan ilerleme, ne “sosyalist oryantasyon” falan var!

Primakov’un yukarıdaki alıntıda gönderme yaptığı Stalin’in 19. Kongre’ de yaptığı konuşmanın daha uzun hali ise şöyle:

.......

Temsilcileriyle Kongremize şeref veren ya da Kongremize selam mesajları gönderen bütün kardeş parti ve gruplara, dostça selamları, başarı dilekleri, bize gösterdikleri güven için Parti Kongremiz adına teşekkür etmeme izin verin!

Bizim için bu güven özellikle değerlidir; bu, halklar için, aydınlık bir gelecek için mücadelesinde, savaşa karşı mücadelesinde, barışın korunması uğruna mücadelesinde Partimizi desteklemeye hazır olmak anlamına geliyor.

Dev bir güç haline gelen Partimizin artık desteğe ihtiyacı olmadığını sanmak bir hata olur. Partimiz ve ülkemizin dışardaki kardeş halkların güven, sempati ve desteğine her zaman ihtiyacı olmuştur ve daima olacaktır.

Bu desteğin özgünlüğü, Partimizin barış çabalarının herhangi bir kardeş parti tarafından her desteklenmesinin; aynı zamanda barışın korunması uğruna mücadelesinde kendi halkının desteklenmesi anlamına geldiğinde yatıyor…

.....

Bu karşılıklı desteğin özgünlüğü, Partimizin çıkarlarının, özgürlüksever halkların çıkarlarıyla yalnızca kesinlikle çelişmeyip, bilakis tam tersine kaynaşmasıyla açıklanır. Sovyetler Birliği’ne gelince, onun çıkarları dünya barışı davasından hiçbir şekilde ayrılamaz.

Partimizin kardeş partilere borçlu kalamayacağı ve bizzat onlara olduğu gibi, onların halklarına da kurtuluş mücadelelerinde, barışın korunması mücadelelerinde destek vermesi gerektiği kendiliğinden anlaşılır. Bilindiği gibi Partimiz böyle davranıyor, başka türlü değil.

...

Henüz iktidara gelmemiş ve hala burjuvazinin gaddar yasalarının baskısı altında çalışan komünist, demokratik ya da işçi ve köylü partilerine özel bir dikkat gerekiyor. Onların çalışmaları tabii ki daha zor. Ama çalışmaları, yine de, ileriye doğru atılan en küçük bir adımın en büyük suç ilan edildiği, bizim Çarlık zamanındaki çalışmalarımız kadar zor değil. Ama Rus komünistleri sebat gösterdiler, zorluklar önünde geri çekilmediler ve zaferi elde ettiler. Bu partilerde de böyle olacaktır.

Bu partilerin çalışması, Çarlık dönemindeki Rus komünistlerinin çalışması kadar neden güç olmayacaktır?

Birincisi, gözleri önünde, Sovyetler Birliği ve halk demokrasisi ülkeleri gibi mücadele ve başarı örnekleri olduğu için. Dolayısıyla onlar bu ülkelerin hatalarından ve başarılarından öğrenip, böylece çalışmalarını kolaylaştırabilirler.

İkincisi, kurtuluş hareketlerinin esas düşmanı olan burjuvazi, bizzat başka bir burjuvazi haline geldiği, ciddi ölçüde değiştiği, halkla bağını yitirdiği ve kendini böylece zayıflattığı için. Bu durumun devrimci ve demokratik partilerin işini aynı şekilde kolaylaştırmak zorunda olduğu kendiliğinden anlaşılır.

Önceleri burjuvazi liberal olabiliyor, burjuva-demokratik özgürlükleri savunabiliyor ve böylece halkın gözünde popülerlik kazanıyordu. Şimdi liberalizmin izi bile kalmadı. Sözümona ‘kişisel özgürlük’ pencereden dışarı fırlatıldı –kişisel haklar şimdi ancak sermayesi olanlara tanınıyor, ama tüm diğer vatandaşlar, yalnızca sömürülmeye yarayan insani hammadde oldu. İnsanların ve ulusların hak eşitliği ilkesi ayaklar altında, bunun yerine sömürücü azınlığın sınırsız hakkı ve vatandaşların sömürülen çoğunluğunun haklarından yoksun kılınması ilkesi geçirildi. Burjuva-demokratik özgürlüklerin bayrağı terk edildi. Ben, eğer halkın çoğunluğunu etrafınızda birleştirmek istiyorsanız, bu bayrağı yukarı kaldırma ve ilerletmenin, siz komünist ve demokratik parti temsilcilerine ait olduğunu düşünüyorum. Onu yukarı kaldırabilecek başka bir kimse yoktur.

Eskiden burjuvazi ulusun başıydı, ulusun haklarını ve bağımsızlığını koruyor ve bunu ‘her şeyin üstünde’ tutuyordu. Şimdi ‘ulus ilkesi’nin izi bile kalmadı. Şimdi burjuvazi, ulusun haklarını ve bağımsızlığını dolar karşılığında satıyor. Ulusal bağımsızlık ve ulusal egemenlik bayrağı terkedildi. Eğer ülkenizin yurtseverleri olmak istiyorsanız, bu bayrağı yukarı kaldırma ve ilerletmenin siz komünist ve demokratik parti temsilcilerine ait olduğuna kuşku yok. Onu yukarı kaldırabilecek başka kimse yoktur....” (Stalin’in 19. Kongre konuşmasından)

Stalin’in ve SBKP’nin 19. Kongre çizgisi çok açık. Başını ABD emperyalistlerinin çektiği emperyalist saldırganlığı teşhir etmek ve onların savaş kışkırtıcı politikalarını engellemek, ulusal ve sınıfsal kurtuluş mücadeleleri veren halkları desteklemek, bağımlı ve sömürgelikten yeni kurtulmuş ülkelerde komünist, yurtsever, ilerici parti ve örgütleri desteklemek, bütün ülkelerdeki komünist ve ilerici partileri desteklemek…

Revizyonist klik ise bu politikaları çok dogmatik buluyor. 20. Kongre’den itibaren bir süreç içinde giderek büyük devlet politikası, süper devlet politikası uygulamaya başlıyor. Bu politikanın sürdürülmesinde, SSCB artık ABD ile işbirliği halindedir. İşbirliği ve rekabet. Ulusal ve sınıfsal kurtuluş mücadelelerine karşı işbirliği. Silah satışı, borçlandırma, üs elde etme vb. konularda rekabet.

SSCB’nin sosyalizm yolundan döndüren, yeni revizyonist politikaları inşa eden kliğin içinde olmakla övünen Primakov’un  hayatı boyunca belki de yaptığı en hayırlı iş bu kitabı yazmak olmuştur. Şecaât arzederken ahmak revizyonist sirkatin söyler.

“(1) R.A.Ulyanovski, diğer birçok eski parti üyesi gibi, 1936’da mahkum edilerek on yedi yılını sürgünde geçirmişti. Bu belki de tek vakaydı. Önce aklandı ve sonra SSCB Doğu Bilimler Enstitüsü’nde müdür yardımcısı, ardından da Genel Merkez’ in Milletlerarası Dairesi’ nin başkan yardımcısı olmuştu. Birçoğu onu dogmatik düşünen bir adam olarak tanımaktaydı.” (Agy. sf. 92)