“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Türkiye’de hayvancılığın sorunları

1) Türkiye, 2000'li yıllara girerken FAO'nun uygulamaya koyduğu "Yoksul çiftçiler projesi" kapsamı içine aldığı Bosna-Hersek, Moldova, Letonya, Ermenistan gibi Avrupa ülkeleri içine girmiş beşinci ülke konumundadır. Ülke siyasetini bugüne kadar yönlendirmiş olanların Türkiye'nin bu duruma düşmesinden utanmaları gerekmektedir. FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü) Türkiye'nin de içinde bulunduğu bu proje kapsamı içine aldığı 76 ülkenin 27'si Afrika'da, 16'sı Asya'da, 19'u Latin Amerika'da, 9'u Yakındoğu'da bulunmaktadır.
2) Türkiye bu konuma nasıl geldi? '85'li yıllara kadar üretimde kendi kendine yeten önemli ülkeler arasında yer alan Türkiye bugüne değin süregelmiş yanlış politikalar sonucu tarımsal ürünlerde dışa bağımlı bir ülke konumuna gelmiştir. Cumhuriyet'in kurulduğu 1923 yılında tarım sektörü milli gelirin yaklaşık % 40'ını oluştururken bu oran sanayileşme ile birlikte giderek azalmıştır. 1997 yılında yaklaşık % 14,2 kadar gerilemiştir. Tüm bunlara karşın tarımsal alanda da önemli ilerlemeler gözlenmiştir. 1920'li yıllarda kırsal alan nüfusu toplam nüfus içinde % 75 iken 1998'de % 35,08'lere gerilemiştir.
Bu arada yıllar itibari ile 1980'de kişi başına düşen GSMH 1337 dolar iken tarım sektöründe kişi başına GSMH'nin 611 dolar olduğu, 1998'de ise kişi başına GSMH 3387 dolar, tarım sektöründe ise 1429 dolar olduğu gözlenmektedir (DPT, DİE). Değişen ulusal koşullar yanında, AB gümrük birliği süreci ve uluslararası ekonomik gelişmeler, sektörün yeniden ele alınmasının gereğini ortaya koymaktadır. Hele hayvancılık sektörünün önemli bir istihdam alanı olduğu ve işsizlik sorununa yanıt verebileceği de belirtilmektedir. Hayvancılık kırsal kesim insanına tüm yıla yayılan sürekli istihdamı sağlar.
Türkiye hayvancılık sektöründe işini oldukça zora soktu. "Kesintisiz ulusal hayvancılık politikası" hiçbir hükümetin değiştirmeyeceği ve ısrarla uygulayacağı destekli bir politika ile düzlüğe, ancak en iyi ihtimaller ile 20 yıl sonra çıkabilir.
3) Et üretimimiz
Türkiye hayvancılık ürünleri üretiminde, kırmızı ette 1984'te 975 bin tondan 1998'de 900 bin tona gerilemiştir. Beyaz et üretiminde 1984'de 260 bin tondan 1998'de 585 bin tona yükselmiştir. Bugün kişi başına düşen et tüketim miktarı beyaz et dâhil 20 kg.dır. Bu ABD'de 120 kg. Avrupa ülkelerinde 80–90 kg. dolayındadır.
4) Sübvanse
Türkiye'nin sanayileşme politikaları ile kalkınmasının önemine değinen uzmanlar, tarım sektörünün sübvanse edilmesine şiddetle karşı çıkmaktadırlar.
Yıllardan beri desteklenen bitkisel üretim için bu doğru ancak hayvansal üretim için doğru değildir. Dünyada gelişmiş ülkeler destekleme politikaları ile hayvancılık ve hayvancılığa dayalı sanayilerini geliştirmişler ve ithalatları ile önemli girdiler elde etmişlerdir. Hollanda yaklaşık 30 milyar dolar tarımsal ürün ihraç etmektedir. Bu çerçevede gelişmiş ülkelerdeki tarımsal ve dolayısıyla hayvancılık politikalarını incelemek yerinde olacaktır.
Tarım kesiminin müdahale ve korumacılığı özendiren bir başka yönü ise, insan beslenmesi gibi stratejik bir alana yönelik üretim yapmasıdır. Gelişmiş ülkelerin de kabul ettiği gibi insanlar "beslenme güvenliği" kaygısını yaşamamalıdır. 2000'li yılların stratejik konusu olacak "Açlık", "Yetersiz Beslenme / Gizli Açlık" nedeni ile tüm gelişmiş ülkeler "Beslenme Güvenliği ile Besinlerin Güvenliği" konularına önem vermektedirler. Dünya Bankası ve OECD gibi uluslararası kuruluşlar tarafından yaptırılan araştırmalara göre, 2000 yılından önce dünya et fiyatları % 10 ve süt fiyatları % 7 oranında artış gösterecektir. Eğer sübvansiyonlar tamamen ortadan kaldırılırsa yukarıdaki fiyat artışları sırası ile % 60 ve % 52 oranlarında gerçekleşecektir. Fiyat artışlarından yararlanacak ülkeler elbette ki dünya et ve süt pazarlarını ellerinde bulunduran başta Avrupa Birliği olmak üzere ABD, Avustralya, Yeni Zelanda ve Arjantin gibi ülkeler olacaktır. AB tek başına dünya süt ihracatının % 45'ini ve et ihracatının % 25'ini elinde bulundurmaktadır. Buna karşılık bizim gibi et ve süt ürünlerinde net ithalatçı konumunda olan ülkelerin tümü, söz konusu fiyat artışlarından zararlı çıkacaklardır. Yani GATT'ın (Gümrük tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması) Uruguay Round'u, korumacılığı azaltmak, tarımsal desteklemenin mali yükünü hafifletmek ve nihayet dünya tarım ürünleri ticaretinde yaşanan karmaşalara son vermek ve ticarete yeni ivme kazandırmak amacı ile Eylül 1986'da Uruguay'da toplanan (Bakanlar düzeyinde), ancak Aralık 1990'da bitirilmesi gereken konferans bu konular nedeni ile Aralık 1993'te bitirilmiştir. Burada en önemli tartışma konusu Batı Avrupa Ortak Tarım Politikaları (OTP) olmuştur, İkinci Dünya Savaşı sonrasında önce Japonya ardından da Batı Avrupa beslenme gibi hassas bir alanda dışarıya karşı bağımsız olma ve kırsal-sosyal yapıyı koruma stratejilerinin zorunlu kıldığı "mücadeleci tarım politikalarına" yönelmiştir. GATT da gümrük tarifelerini azaltarak dış ticarette serbestleşmeye gittiği bu neoliberal dönemde OTP gibi dışarıya karşı korumacılık, içeriye yüksek fiyatla destekleme yapan bir politikayı uygulamaya sokmuştur. Bu durum GATT'ın temel ilkeleri ile taban tabana zıt uygulamaları getirmiştir. Japonya ve İskandinav ülkeleri ise yüksek fiyatla özendirdikleri iç üretimi, yüksek gümrük vergileri ve yasak ya da miktar kısıtlamaları ile yabancı ürünlerin rekabetine karşı sıkı bir biçimde korumuşlardır. Bu yöndeki uygulamalar, ülke çıkarlarının çoğu zaman ilkelerin önünde seyrettiğini bir kez daha göstermektedir. 1962 yılında uygulamaya giren OTP'ye karşı ABD ile birlikte diğer ihracatçı ülkeler bile bloklar arasında yaşanan stratejik beslenme politikaları ve bu dönemde talebin yükseliş sürecinde bulunması nedeni ile "Soğuk Savaş" koşullarından dolayı kesin tavır alamamışlardır. Karşılıklı ödünler 1960'ların sonlarına doğru bu iki blok (AB ve ABD) arasında çok önemli işbölümü ve pazar paylaşımının doğmasına yol açmıştır. Bu işbirliği, 1960 ve 70'li yıllar sonrasında, ABD tüm tahıl pazarlarında alan kaybetmiş ve sonuçta 1980'li yılların başından sonuna dünya tarım pazarlarındaki payı % 17,5’ten % 13'e düşmüştür. Oysa aynı dönemde topluluğun en önemli tarım ürünü ihracatçısı ülkeleri olan Fransa ve Hollanda'nın toplam payları % 14,5’ten % 18'e yükselmiştir. 1970'li yıllara kadar durgun olan Dünya Tarım Ticareti 1970'ten 1980'e 50 milyar dolardan 233 milyar dolara yükselmiş, 1990'da 300 milyar dolara yükselen bu rakam günümüzde 500 milyar dolara yaklaşmıştır. OTP gibi Amerika ve diğer ithalatçı ülkelerde oldukça müdahaleci politikalar uygulamaktadırlar. ABD bu konuda OTP'den geri değildir. Kendi pazarlarını dış rekabete karşı, sağlık kuralları ve kotalar gibi tarife dışı engeller dâhil her türlü yöntemler ile koruyan bu ülke, dış pazarları eline geçirmek için de çeşitli devlet desteğine başvurmaktan kaçınmamıştır (Karma Kredi Programı ve İhracatı Geliştirme Programı gibi).
Yukarıda belirttiğim gibi Uruguay Raund'da en çok tartışılan konu OTP olmuştur. Bu dönem sonrası AB'nin önümüzdeki yıllarda hayvansal ürün pazarlarında yaşanacak gelişmelerden yararlanması güçleşmiştir. OECD ve Dünya Bankası verilerine göre 2000'li yıllarda özellikle sığır eti talebinin artacağı belirtilmiştir. Talep artışlarının daha çok Japonya, G. Kore ve Çin gibi Asya ülkelerinin ekonomik büyüme dinamizminden kaynaklanacağını, pazar genişlemesinden en çok ABD başta olmak üzere Avustralya, Yeni Zelanda, Arjantin, Brezilya ve bir ölçüde de Doğu Avrupa ülkeleri yararlanabilecektir.
Bu gelişmeler, Türkiye'yi olumsuz yönde etkileyecektir. Bilhassa ihracat sübvansiyonlarının sınırlandırılmasının dünya hayvansal ürün piyasalarında yol açacağı fiyat artışları Türkiye'yi en azından dış ödemeler açısından olumsuz yönde etkileyebilecektir. Çünkü Türkiye 1990 yılından bu yana hayvansal ürünlerde net ithalatçı konumda bulunmaktadır. 1995 yılından bu yana hayvansal ürünlerde net ithalatçı konumda bulunmaktadır. 1995 yılında Türkiye, yalnızca 155 milyon dolarlık hayvansal ürün ihraç ederken, 918 milyon dolarlık ithalat yapmıştır. Yani ihracatın ithalatı karşılama oranı % 17'lere düşmüştür. Aynı yıl toplam tarım ürünlerinin ihracatının ithalatı karşılama oranı, Türkiye tarihinde ilk kez yüzde yüzün altına, % 94'e düşmüştür. 1988 yılından bugüne, Türkiye'nin toplam tarım ürünleri (hayvancılık dâhil) ihracatı 2,3 ile 2,5 milyar dolar arasında sıkışıp kalmışken ithalat 5 kat artarak 500 milyon dolardan 2,5 milyar dolara yaklaşmıştır. Hayvansal ürünler başta olmak üzere, tarım ürünlerinde dışa bağımlı olma süreci 1980'li yılların hemen ilk yarısında başlamıştır. Türkiye net ithalatçı konumunda bulunduğu için dünya piyasa fiyatlarındaki yükselmeden zararlı çıkacaktır. Türkiye, tüm bunlara karşın hayvan hastalıklarına tedbir olarak, hayvan ithalatındaki kısıtlamayı 55. Hükümet iktidara geldikten bir ay sonra yasaklanmıştır. Ve bu yasaklar üçer aylık dönemler halinde sürmüştür. Ancak Avrupa ülkelerinden kanatlı, at, hindi palazı, sperma, sığır iç yağı ve deri gibi, pek çok canlı hayvan ve ürün ithal edilmiştir. Bu arada kanguru eti de bu ürünler arasında ülkeye girmiş ve sığır eti diye tüketime sunulmuştur. Ayrıca ithalat belgelerinde bu ürünler gösterilerek kaçak olarak sığır eti ithalatının da yapıldığı söylentiler arasındadır. Ayrıca 1997 ve 1998 yıllarında olağanüstü bölge valiliğine, valilere ve Milli Savunma Bakanlığına yazılar gönderilerek Doğu ve Güneydoğu Anadolu sınırlarından kaçak hayvan girişinin önlemesi de istenmiştir.
Son yıllarda bu önlemlerin yetersizliği açık şekilde gözlenmektedir. Bugün için nüfus artışı dikkate alınarak insanımızın gelişmiş ülkeler düzeyinde hayvansal protein tüketmesi onun en kaçınılmaz hakkıdır ve sosyal devlet bu "beslenme güvencesini sağlamakla yükümlüdür. Çünkü Türkiye 13–17 Kasım 1996'da Roma'da düzenlenen Dünya Gıda Zirvesine (World Food Summit) katılmış ve dünya insanları için daha çok gıda üretmeyi öngören deklarasyonu imzalamıştır. Ancak Türkiye her alanda olduğu gibi bu alanda da taahhüdünü yerine getirmemektedir.
Türkiye'de yılda yaklaşık 10,5 milyon ton çiğ süt üretilmektedir. Üretilen çiğ sütün % 40'ı köy ekonomisi içinde kalmakta ve sayıları 3 bin civarında olan mandıralarda üretilmektedir.
Süt sektöründeki önemli potansiyel, yabancı yatırımcıların da ilgisini çekmektedir. Yabancı firmalar, yeni yatırım yapma yerine mevcut firmaları alarak pazara girmektedirler. Nestle'nin Mis Süt'ü, Fransız Sodial firmasının Koç Holding ile birlikte SEK'i, Danone-Sabancı'nın ise Tikveşli'yi alarak sektöre adım atması ile uluslararası gıda devleri sektördeki yerini almıştır.

SÜT ÜRÜNLERİ TÜKETİMİ
Türkiye'de beslenme alışkanlığının sağlıklı olmayışı, sürekli artan fiyatlar ve yetersiz alım gücünün kişi başına tüketilen süt miktarının, sağlıklı bir gelişim için gereken miktarın oldukça altında gerçekleşmesine neden olduğunu görüyoruz. Sağlıklı bir gelişim için gerekli olan kişi başına süt ürünleri tüketimi yılda 99 kg. iken Türkiye'de kişi başına süt ve süt ürünleri tüketimi yılda ancak 20 kg. dolaylarındadır, içecek olarak kişi başına süt tüketimi '90'lı yıllarda genellikle 5,6 kg. düzeyinde seyrederken 1997'de küçük bir artışla 5,7 kg.a yükselmiştir. Ayranda ise kişi başına tüketim 1991 yılından itibaren düzenli olarak azalmış ve 14,2 kg.dan 13,2 kg.a düşmüştür.
Türkiye'de çaydan sonra en çok tüketilen içecek olan ayranın yılda ortalama 50 milyon litrelik tüketim miktarına ulaştığı tahmin edilmektedir. Tüketilen süt miktarının % 60 civarındaki büyük bir bölümü sokak satıcıları tarafından uygunsuz sağlık koşullarında pazarlandığı da bir gerçektir. Ancak sokakta satılan sütün % 60'lık kısmı ise evlerde yoğurt yapımında kullanılmaktadır. Süt ürünleri içerisinde en fazla tüketilen yoğurt pazarında irili ufaklı birçok firma faaliyet göstermektedir. Pazarda Mis, Pınar, Sek, Tikveşli, Sütaş gibi belli başlı büyük firmaların yanında yerel ve merdiven altı diye tabir edilen birçok üretici de bulunmaktadır.
Bu üreticilerin yoğurt pazarından aldıkları pay ise küçümsenecek boyutta değildir. Yoğurt pazarının % 47'si bu firmaların elinde olup, pazarın % 16,6’sına ise Mis Süt sahiptir. Mis'i % 15 ile Sütaş, % 12,6 ile Tikveşli, % 6,1 ile Pınar, % 2,4 ile SEK izlemektedir.
Ülkemiz için Piliç eti ve yumurta son yıllarda önemli protein kaynağını oluşturmaktadır. Türkiye, piliç eti ve yumurta üretiminde 1980'li yıllardan başlayarak hızlı bir gelişme göstermiştir. Dünya ülkeleri sıralamasında önemli yerlere gelen Türkiye, piliç eti üretiminde sıralamaya giren 176 ülke arasında 18, yumurta üretiminde ise 204 ülke arasında 14. durumdadır.
Tavukçuluk sektörü dünya tavukçuluk sektöründeki son gelişmeleri yakından izlemekte ve ülkemizdeki üretime yansımasını çok hızlı bir biçimde gerçekleştirmektedir. Bugün ülkemizde üretilen piliçlerin yaklaşık % 80'i, yumurtanın % 70'i, gelişmiş ülkelerdeki gibi modern tesislerde üretilmektedir. Avrupa ülkelerine kıyasla Türkiye tavukçuluk sektörünün yaşı 20 yıl kadar daha genç, teknolojik seviyesi de gelişmiş ülkelerinkinden aşağı değildir. Bu çok önemli bir gelişmedir. Hatta sektör "Devlet bize gölge etmesin başka bir şey istemiyoruz" demektedir. Ancak son günlerde KDV'nin kırmızı ette % 1’e düşmesi beyaz ette % 8 olması beyaz et üreticilerini oldukça kızdırmıştır.
1986 yılında uygulamaya giren Kaynak Kullanımı Destekleme Primi (KKDP), özellikle tavukçuluk sektöründe olumlu sonuçlar vermiştir, piliç eti ve yumurta üretiminde yeni kapasiteler bu dönemde yaratılmıştır.
1997 başı itibariyle ülkemizde çalışır durumda 48 adet etçi, damızlıkçı işletme bulunmaktadır. 1997 yılında 399 milyon adet broiler civciv (eti için beslenen) ve 492 bin adet piliç eti üretilmiştir. 1997 yılında bir önceki yıla göre üretimde % 20,49'luk bir artış sağlanmıştır.
Tavuk ve yumurta üretimi sürekli artış göstermektedir. Toplam tavuk ve piliç eti üretimi 1990'da 217 bin ton, 1991'de 238, 1992'de 288 bin ton olarak gerçekleşmiştir. 1995'te 413 bin, 1996'da 567 bin, 1997'de ise 616 bin tona ulaşmıştır. 1980 sonrası hızlı bir gelişme gösteren tavukçuluk sektörünün özellikle 1986 yılında uygulamaya giren Kaynak Kullanımını Destekleme Primi ile hem yumurta hem de piliç eti üretiminde yeni kapasiteler ve modern tesisler yaratılmıştır. 1981–1993 yılları arasında tavuk varlığı 3,2 kat, tavuk eti 1,2 kat, yumurta üretimi ise 2,2 kat artış sağlamıştır.
Gelişmiş ülkelerde kişi başına yıllık beyaz et tüketimi 20 kg.ın altına pek düşmemektedir. ABD'de 50 kg.a yaklaşmaktadır. İsrail 45, Brezilya 20, İngiltere 23, Fransa 21, Yunanistan 20, Hollanda 19, İspanya 25 kg. ile dikkati çekmektedir. Türkiye'nin geldiği nokta ise yılda kişi başına 10 kg. dolaylarındadır.
Tavuk etinde olduğu gibi yumurta tüketiminde de Türkiye dünyanın gelişmiş ülkelerinin oldukça gerisindedir. Kişi başına yumurta tüketimi Romanya'da 371, Yunanistan'da 242, Fransa'da 237, Rusya'da 227, Çin'de 218, İspanya'da 207, ABD'de 175, Hollanda'da 168, Türkiye'de ise, kişi başına yumurta tüketimi 150 adet dolaylarındadır. 1995 yılında 166 adede kadar çıkan tüketim, 1996 ve 1997 yıllarında azalarak 152 adede gerilemiştir.
Türkiye, tavuk eti ve yumurta ihracatını 1997 yılında sırası ile % 18,4 ve % 55,9 oranında arttırmıştır. ABD tavuk eti ihracatında % 40–45 pay alırken, yumurta ihracatında AB ülkeleri % 70'lik pay ile başı çekmektedir. Türkiye'nin tavukçulukta bu kadar gelişmesine rağmen aldığı pay % 0,5–1 arasındadır. DİE kayıtlarına göre 1997 yılında yumurta ihracatı 30.746 milyon dolar, tavuk eti 10.477 milyon dolar ve canlı hayvan 96 bin dolar olarak gerçekleşmiştir. Bunlara karşın ithalatımız bu ürünlerde % 22 azalma göstermiştir.
Sonuç olarak bazı bilim adamları ve kuruluşların görüşüne göre "Toplumların gelişme düzeyleri et ve ürünlerinin tüketimi ile doğru orantılıdır." Türkiye'de ise et-süt-yumurta tüketimi gelir dağılımının dengesizliği ve bozukluğu, arz yetersizliği gibi konular çok önemlidir. Aslında süt içme, yumurta yeme ve beyaz et alışkanlığı olmaması tüketimi etkilemektedir. Halkımız hayvansal proteinden yoksun beslemekte ve nüfusun % 80'ine yakını Gizli Açlık çekmekte, bunun % 20'si ise Açlık sınırındadır. Öyleyse yapılacak çok işin olduğunu, hayvancılık politikalarının zaman geçmeden uygulamaya konması gerekliliğini tekrar tekrar belirtmek isterim.

KAYNAKLAR
DİE, DPT, Hayvancılık Kongresi II. 1996.

Ekim 2000