“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Emekçi sınıfların hareketi ve birlik ve mücadele sorunu

I.
Sonbaharla yeni bir yükselme sürecine giren emekçi sınıflar mücadelesi, ciddi bir dönemece gelmiş bulunuyor.
Hükümet-IMF-büyük patronlar bloğunun giriştiği ülke ve emek düşmanı politikalar skandal boyutundaki gelişmelerle deşifre olurken, aynı zamanda bu blok, pervasızca aldığı kararlarla, yoluna devam etmek kararlılığını da sergilemektedir.
Kıbrıs sorunu, Ege sorunu, Kürt sorunu, Ermeni sorunu, af gibi sorunlar gündeme geldiğinde "milliyetçilik" damarı kabaran, hamasette mangalda kül bırakmayan, yurtseverlik isterisine kapılan hükümet ve düzen partileri ile onların çanak tutucusu rolünü üstlenmiş olan holding medyası, ülkenin bağımsızlığını doğrudan ilgilendiren gerçek çıkarları söz konusu olduğunda tam bir vatan haini gibi davranmaktadır. Bu haince tutum ise; Türkiye'nin Batı ekonomisine entegrasyonu, "ekonominin yapısal bakımdan verimlileştirilmesi" vb. gibi, anlamı herkese göre değişebilecek yuvarlak kavramlar arkasına saklanmaktadır. Örneğin ulusal sanayi ve tarımın çökertilmesi, sosyal güvenlik sisteminin, sağlığın, eğitimin bir hizmet olmaktan çıkarılıp uluslararası sermayenin ve yerli uşaklarının yağmasına açılması, ülkenin yeraltı ve yerüstü servetlerinin emperyalist ülkelere ve onların firmalarına peşkeş çekilmesinde sınır tanınmayan bir noktaya gelinmiştir.
Demokrat geçinen liberal sağcılar ve bir zamanların Marksist’i (çoğu şimdi de Marksist’im demekten hoşlanan) solcular; AB'ye katılmak, batı emperyalizminin çıkarları doğrultusunda Türkiye'nin rolünü ve ekonomisini, zamanla siyasetini de, "yenileme" konusunda tam bir mutabakat içindedirler.
Din üstünden siyaset yapan çevreler ile Kürt siyasi çevreleri de, aralarındaki milliyetçi çatışmalar ve aynı "seçmen çevresi"ni peşine takmayı amaçlayan bir politik hatta yürüyor olmaktan gelen çelişmelerine karşın, AB'nin, hatta uzun vadede IMF'nin isteklerine göre biçimlendirilecek bir Türkiye'nin nasıl olacağını kavrayıp, onlarla aynı tarifi yapıp, isteklerini bu yolla gerçekleştirecek politikaları benimsemişlerdir.
Kendi bankasını soyanların artık çete soruşturmalarının "rutin"i haline geldiği, özelleştirilen devlet bankalarının Hazine'nin yağmalanması ve küçük tasarrufçuların dolandırılmasının aracı olarak kullanıldığının ortaya çıkmasının hemen arkasından önemli görevler yapan üç devlet bankasının (Ziraat, Halk ve Emlak bankaları) özelleştirilmesinin inadına bir biçimde gece baskını usulü yasalarla gündeme getirilmesi, hükümetin ve arkasındaki güçlerin nasıl bir düzen kurmayı amaçladığını açıkça gösterdi. Daha bankalar skandalı her gün yeni bir safhasıyla gündemi doldururken, "piyasalar" denilen kapitalizmin en parlak vitrininin çökmesinin "etkisini azaltmak" bahanesiyle, rantçılara, faizcilere, büyük patronlara, 10 gün içinde 6 milyar dolar daha "haraç" verilmesi, uygulanan ekonomi politikaların kimlere daha çok servet aktarmak istediğinin açık göstergesi oldu. Ve görüldü ki; her skandal, her çöküş, bir yandan sistemin başarısı olarak yutturulup propaganda malzemesi olarak kullanılırken, öte yandan da bu skandal gelişmeler, "ekonomiyi kurtarmak", "istihdamı korumak" adına kamu imkânlarını yağmalamanın vesilesi yapıldı, yapılıyor.
Kısacası, hükümet-patronlar-IMF bloğu, ekonomideki amaçlarına varmak için son derece kararlı, kendilerinin gerekli gördüğü her önlemi pervasız bir gözü karalıkla almakta; emekçi sınıfların yeni hamlelerine fırsat vermeden, amaçlarını gerçekleştirmek istemektedir. Bunun için sermaye; hem uluslararası (IMF ve Dünya Bankası'na verilen sözler, yapılan stand-by'lar vs.) hem de ulusal (hükümet, parlamento, patron örgütleri, burjuva medyası vs.) bütün güçlerini bu amacı gerçekleştirmek için bir araya getirmiş, siyasi ve ekonomik imkânlarını bu politikaların arkasına koymuştur.
Hükümet ve burjuva politika dünyası, Kıbrıs, Kürt sorunu, Ermeni sorunu, AB'ye girme koşulları vb. gibi siyasi sorunlarda "çözümsüzlüğü", sorunların "şimdilik çözümü" olarak benimsemiş, bunların nihai çözümünü emekçi sınıf hareketini ezme ve ekonomik alanda kendi amaçlarına varma sonrasına ertelemiş bulunmaktadır. Bu yüzden de MİT'le MGK'nın çelişmesi (çeliştirilmesi), ANAP'ın başka, DSP'nin başka, MHP'nin de daha başka bir telden çalması vb. bir sorun teşkil etmemektedir. Çünkü bu sorunları erteleyerek burjuva politikası, kendi içinde derin bölünmelere yol açacak bu gelişmeleri ertelemiş olmaktadır.

II.
Madalyonun öteki yüzünde, emekçi sınıfların cephesi de son derece önemli gelişmelere sahne olmaktadır.
Emek düşmanı politikaların niteliğinin ve amaçlarının açığa çıkması, yığınların en geri kesimlerini bile mücadelenin saflarına çekmektedir. 1 Aralık'ta sadece KESK'in işi sıkı tutması ve diğer memur sendikalarının en azından geri çekici rol oynayamaz duruma gelmesiyle, milyonlarca emekçinin eyleme geçmesi (bir-buçuk milyondan fazla kamu emekçisinin iş bıraktığı, yüz binlercesinin sokağa çıktığı bir gerçektir); elbette ki oldukça dikkat çekicidir. Bu kamu emekçilerinin çoğunluğunun bugüne kadar hiçbir eyleme katılmadığı düşünülürse, hangi kesimlerin eyleme çekildiği daha iyi anlaşılır. Bunun da ötesinde köylülüğün son yıllarda parti, zengin, yoksul farkı gözetmeden mücadeleye katılması, yine Türkiye tarihinde sisteme karşı en az tepki gösteren kesimlerin sokak gösterileri, sendikalaşmak gibi yeni ve daha mücadeleci bir örgütlenmeye yönelmesi elbette ki, son birkaç yılın önemli gelişmeleridir. Özellikle "tarım reformu"nun ne olduğunun anlaşılmasıyla köylülük, daha ciddi mücadelelere girecek bir toplumsal kesim olarak kendisini ortaya koymaya yönelmiştir.
Sendika bürokrasisinin açıkça "teslim bayrağını çekmeye" hazırlandığı bir zamanda özelleştirmeye karşı mücadelenin yeniden kabarması; Yatağan, Yeniköy ve Kemerköy santral ve kömür işçileri ile TEKEL işçileri; özelleştirmeye karşı "bağımsızlık bayrağı"nı yeniden göndere çekmiştir. Enerji, Petrokimya ve Telekom işçilerinin aynı yoldan ilerlemesi için yeni bir vesile ortaya çıkmıştır.
Yine 1 Aralık eyleminde Bayram Meral'in başını çektiği Türk-İş bürokrasisi kliği; Emek Platformu'nu, emekçi mücadelesini arkadan hançerleyerek, işçilerin iş bırakarak sokağa çıkmasını önlemiş (En azından önemli ölçüde önlemiştir. Eğer Türk-İş üst yönetiminin ihaneti olmasaydı, DİSK ve Hak-İş, bugünkü geri tutumu alamaz, ister istemez hareketin önünde yer alırlardı), böylece tarihsel rolünü bir kez daha icra etmiştir.
Emekçi sınıf hareketi, sadece eylem yapan ve tepki gösteren protestocu çizgiyi aşan bir hatta oturmayı başaramazsa, bugüne kadar yaşananlar açıkça göstermektedir ki, büyük patronlar, onların hükümetleri ve arkasındaki yerli ve yabancı odaklar; gerek banka soygunları, hayali ihracat vurgunları, spekülatif oyunlar üstünden yapılan soygunlar üstünden ortaya çıkan skandallar ve sistemin içeriğinin herkesin gözlerinin önüne serilmesi; sistemi zayıflatan değil onun kendisini yenilemesinin bir dayanağı ve vesilesi olarak kullanılabilir. Gelişmelere bakılırsa yapılmak istenen de budur.
1 Aralık eylemleri de bir kez daha göstermiştir ki; emekçi hareketinin, kaynağı aynı (siyasileşmemiş olmak) olan başlıca iki zaafı vardır.

III.
Emekçi sınıf hareketinin zaaflarından birincisi; hareketin "lokal" karakterde olmasıdır.
"Lokallik", kimi zaman işkollarına göre, işyerlerine göre olurken, kimi zaman da taleplerdeki "lokal”lik olarak kendisini göstermektedir. Örneğin kimi işyerlerinde özelleştirmeye karşı hareket yükselirken, özelleştirmenin daha sonra konusu olacak ya da önceden olmuş işletmeler, ya da zaten özel olan işyerlerindeki işçiler, olup biteni seyretmektedir.
"Lokal"lik bir başka biçimde kendisini, kamu emekçileri, işçiler, öteki emekçi sınıfların birbirinden bağımsız hareketleri olarak kendisini göstermektedir. Ya da lokallik bir başka biçimde, sadece TİS, sadece işten çıkarmaya karşı çıkmak gibi, son derece kısmi taleplerle sınırlı olarak ortaya çıkmaktadır.
Oysa son gelişmelerle daha açık ortaya çıkmıştır ki; işçinin, kamu emekçisinin, köylünün, esnafın, neredeyse tüm emekçilerin en acil talepleri aynı merkez tarafından saldırıya uğramış bulunmaktadır. Ki, bu merkez, IMF-hükümet-büyük patronların politikası olarak biçimlenen uluslararası sermaye programıdır. Ve bunun farkına varıldığı ölçüde emek mücadelesi birleşip, yeni atılımlara dayanak teşkil edebilecektir.
Emek Platformu, bu ihtiyacı gidermek için ortaya çıkmıştır. Ama Türk-İş üst yönetiminin (en azından Meral ve kliğinin) hükümetle içli dışlılığı, hükümet ve sermaye güçleri tarafından kullanılıyor olması, platformun en büyük işçi örgütü olarak onu birleştirmek yerine onun içinde "Truva Atı" rolünü oynuyor olması elbette sorunlar yaratmaktadır. Bir buçuk yıl önce son derece önemli bir gelişme olarak ortaya çıkan Emek Platformu imkânı önemli ölçüde tahrip olmuştur. Bu tahribat, 1 Aralık'ta işçi katılımının baltalanması olarak ortaya çıkmıştır. Ve 1 Aralık'ta işçilerin harekete katılımının zayıflığı elbette Türk-İş üst yönetiminin tutumuyla doğrudan bağlantılıdır.
Bu tür sorunlardan kalkarak, platformun önemini anlamayan çevrelerin Emek Platformu'nu yıkmak için yapacakları girişimlerin güçlenmesi beklenir bir şeydir. Ama şu da bir gerçek ki; eğer Emek Platformu olmasaydı, 1 Aralık'ın gerçekleştiği boyutta gerçekleşmesi de olanaklı olmazdı. Dahası emeğin gündeminin derli toplu olarak, emek örgütlerinin çoğunluğunun önüne gelmesi, tartışmaya açılması, gündeme müdahale edilmesi imkânını artırması bile Emek Platformu'nun devamını zorunlu kılan bir şeydir.
Kuşkusuz hareketin birleştirilmesinde birinci etken; sendikalar, kitle örgütleri ve mesleki örgütlerin bir araya gelmesidir ve Emek Platformu en azından şekli olarak bunu yapar durumdadır. Hareketin birleşmesinde ikinci etken ise, emekçilerin ileri kesimlerinin üstünde az çok etkisi olan ve emekten yana olduğunu söyleyen partilerin emekçi taleplerinin elde edilmesi mücadelesinde (ve tabii ülkenin demokratikleştirilmesi mücadelesinde) az çok birleşmiş, aralarında bir ittifaka gitmiş olmasıdır.
Ve burada partileri bir araya getirmek, bundan da öte üzerinde birleşilecek mücadele hattını bu partiler arasında ortak bir zemin olmasını sağlayacak olma görevi de elbette bütün diğer partilerden çok emeğin kendi partisine düşer.

IV.
Hareketin ikinci başlıca zaafı ise, istikrar ve kararlığının hareketin ihtiyaçları düzeyine ulaşmamış olmasıdır.
Sorunun bu yanı birinci zaafla bağlantılıdır ama protestocu eylem çizgisi, giderek daha çok eylemden caydırıcı bir rol de oynamaktadır. Üstelik bu protestocu tarzı, yasak savmacılığı işçi-emekçi hareketine musallat eden sendikal bürokrasi, burjuva reformcu çevreler; işçi hareketi içinde "Bakın mücadele ediyoruz ama sorunlar çözülmüyor. Demek ki, mücadele ederek haklarımızı alamayız" propagandasını yürütüyorlar. Ancak, geniş emekçi çevrelerin değilse de mücadelenin önünde yer alan kesimlerin bu zaafı fark ettikleri, özellikle 1 Aralık'a gelen süreçte daha derinden hissettikleri görülmektedir. Ve taleplerde ısrar, bir önceki eylemin hedefleri ile bir sonraki arasında bağlantı kurulması çok önemlidir. Dahası, hareketin istikrar kazanmasında kuşkusuz sınıfın ileri kesimlerinin politikleşmesi, kendi aralarında sadece eylem birliği değil aynı zamanda fikir birliğine, hedeflere varmada ortak tutumda birleşmesi de aynı derecede önemlidir.
1 Aralık sonrasında, emekçi hareketinin hem bu zaafı aşma imkânları artmıştır hem de hareketin kesintisiz ilerlemesi ve sermaye cephesinin saldırılarını püskürterek taleplerini elde etmede yeni adımlar atması için mücadele hattı konusunda emekçi sınıf örgütlerinin fikir birliği sağlaması son derece önemlidir.
Daha şimdiden görülmektedir ki, hükümet, emekçi sınıfların eyleminden sadece "cezalandırmak" için söz etmektedir. Bu yüzden de hükümetin kamu emekçilerinin, işçilerin ve diğer emekçilerin taleplerini dikkate alması için çok daha ileri eylem biçimlerine ihtiyaç olduğu artık geniş kamu emekçisi kesimlerce ve işçilerin ileri kesimlerince de kabul edilmektedir. Dolayısıyla hareketin bir genel grev/genel direniş hattına doğru ilerleme ihtiyacı herkes için açık hale gelmiştir.
Gelişmenin böyle bir hatta doğru yönelmesi, kuşkusuz sınıf partisine, ilerici demokratik güçlere, sınıftan yana sendikacılara, emekçilerin ileri kesimlerine yeni görevler yüklemektedir.
Bu görevlerin birincisi; 1 Aralık'a gelen süreci anlamak ve bu sürecin devamı olarak daha büyük yığınsal eylemler ve genel eylemlerin yolunu açacak bir "günlük eylem çizgisi"ni yaygınlaştırmak, emekçiler arasındaki bozguncu, karamsarlık yayıcı, bölücü girişimleri engelleyerek, hareketin imkânlarını öne çıkaran bir tutumu yaygınlaştırmaktır.
İkinci görev ise; ülke çapında ve mahalli planda bütün emekçi kesimleri birleştirirken (esnaf, zanaatkârlar, serbest meslek sahipleri, köylülük, kamu emekçileri, gençlik, sendikasız işçi çevreleri ve bunların örgütleri) aynı zamanda mücadele içinde yer alabilecek parti ve kitle örgütlerini birleştirmek, bir genel grev ve genel direnişin başarılı olması, hükümeti ve arkasındaki güçleri dize getirecek kadar güçlü bir çıkışı sağlayacak tüm güçleri birleştirmektir.

V.
Başka yanlarını bir yana bırakırsak bütçe, bir yılda yaratılan "milli hâsıla”nın sınıflar arasındaki paylaşımını belirleyen bir belgedir. Önceki bütçelerde olduğu gibi 2001 Bütçesi de, emekçileri yok sayan, tüm imkânları bir avuç büyük patrona, faizciye, rantiyeciye aktaran bir bütçedir ve hükümetin ve arkasındaki güçlerin amacını çok çıplak biçimde sergilemektedir.
Bu çıplak gerçek ve emekçilerin çalışma ve yaşama koşullarının seviyesi bir hesaplaşmayı zorlamaktadır. Bu hesaplaşmanın sermaye için yeni saldırı imkânı değil, sermaye saldırısının püskürtülmesinin dayanağı olmasının tek koşulu, bu mücadelenin bugün geldiği aşamayı da aşan bir seyir izlemesidir. Bu ise bir genel direniş/genel grev hattına yönelmekle mümkündür.

Aralık 2000