“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Sendikalarımız birer mücadele merkezi olarak yeniden örgütlenmelidir

Geçen sayımızda Fransa'da yapılan Uluslararası Sendikal Dayanışma Konferansı'na ilişkin belgelere yer vermiştik. Bu sayımızda ise TÜMTÎS Genel Başkanı Sabri Topçu'nun Sendikal Konferans'ta Türkiyeli sendikacıları temsilen yaptığı açılış konuşmasını yayınlıyoruz.

İşçi sınıfı ve sendikaların dünya ölçeğinde uluslararası sermaye cephesi karşısında güç ve mevzi yitirdiği bir dönemden geçiyoruz. "Küreselleşme" adı altında yöneltilen ve merkezinde özelleştirme, taşeronlaştırma ve esnek çalışma (kuralsızlaştırma) bulunan bu emperyalist saldırı dalgası doğrudan sendikal örgütlülüğü ortadan kaldırmayı da hedef alıyor.
Yapılan araştırmalar bu saldırılara paralel olarak sendikalaşma oranında ciddi bir biçimde geriye gidişin olduğunu göstermektedir. Birkaç örnek vermek gerekirse; 1980 yılını baz aldığımızda, Almanya'da % 38,3 olan sendikalaşma oranı 1995 yılında % 32,3'e; Fransa'da % 18,7'den % 9,1'e; İngiltere'de % 54,5'den % 32,1'e; İtalya’da %49'dan % 38'e; Türkiye'de % 30'lardan % 10'lara kadar gerilemiştir. Şüphesiz bu oranlar günümüzde daha da gerilemiş durumdadır.
Sendikal hareket şu ana kadar sermayenin bu yoğun saldırılarına karşı; saldırıları tümüyle püskürtecek mücadele cephesini örmek bir yana, bu saldırılara göğüs gerecek bir yaklaşımı dahi sergileyememiştir. '95 yılında, Kıta Avrupası’ndaki Fransa merkezli işçi eylemleri, ya da Türkiye, Güney Kore gibi bağımlı ülkelerde yaşanan eylemler bu durumu değiştirmeye yetmemektedir. Bunun başlıca nedeni, sendikal hareketin "ekonomik" alana sıkıştırılması olarak da nitelenebilecek, sorunları işverenlerle "uzlaşma" içinde ele alarak "çözme"yi temel alan geleneksel platformundan kopamamasıdır. İşçi sınıfının bağımsız bir sınıf hareketi olarak örgütlenmesi ve hareket etmesini belirsizleştiren bu tarz sendikacılık; günümüzde, emperyalist sermayenin uluslararası güç ilişkilerindeki değişmelere bağlı olarak gündeme getirdiği taktik saldırı platformunun da zamanında görülüp anlaşılmasını engellemiştir.
Sınıflar-arası mücadelenin yerine, sınıflar-arası uzlaşmayı temel alan geleneksel sendikal anlayış, İkinci Paylaşım Savaşının ardından asıl olarak Avrupa merkezli olarak biçimlenmiş, Dünya Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu (ICFTU), Avrupa İşçi Sendikaları Konfederasyonu (ETUC), Dünya Sendikalar Federasyonu (DSF) gibi uluslararası zeminlere bağlı olarak, bağımlı ülkelerdeki sendikal hareketler de bunlarla eş zamanlı olarak şekillenmiştir. İkinci emperyalist paylaşım savaşından güç kaybederek çıkan uluslararası sermaye cephesi, Avrupa işçi sınıfının sosyalizme yönelebileceği kaygısını hep duymuş; bu kaygıdan hareketle tehlikeyi bertaraf etmek için de işçi sınıfına bir dizi tavizler vermek zorunda kalmıştır. Verilen tavizlerin başında ise iş güvencesi, yasal asgari ücret, haftalık çalışma süresi, yıllık ücretli izin, ücretlerde iyileştirmeler, işsizlik ve sağlık sigortası hakkı, emeklilik hakkı, konut ve barınma sorununun çözümü gibi haklar gelmektedir. Bir bakıma kapitalist sistem "sosyalizmin vereceğinden fazlasını ben veririm" demek istemiştir.
Nitekim İkinci Paylaşım Savaşının ardından gelen yılların; işçi hareketinin oldukça güçlü, sosyalizmin dünya ölçüsünde prestijinin had safhada olduğu ve kapitalizm bakımından da krizlerden oldukça uzak "refah içinde geliştiği yıllar" olması, kapitalizmin; işçi sınıfı ve emekçilere siyasi olduğu kadar ekonomik olarak da taviz vermesini olanaklı kılmıştır.
Bu dönem boyunca sendikalaşma oranında ciddi artışlar olmuş, işçi ve emekçilere "sosyal devlet" olmanın gereği olarak bir dizi haklar tanınmış; işçi ve işveren ilişkileri de bu duruma paralel olarak "sorunsuz" bir dönem yaşamıştır. Bu koşullar ve sermayenin izlediği politika, sendikal hareket içinde "barış dönemi" ve uzlaşmaların sonsuz olacağı algısının yerleşmesine yol açmış ve uzlaşmacılığın dayanaklarını da geliştirmiştir.
Ancak, "barışçıl" olarak da adlandırılabilecek süreç, işçi sınıfı ve burjuvazi açısından zıt yönde ilerlemiştir. İşçi hareketi ve sendikal hareket, tarihsel köklerinden koparak sınıflar-arası mücadeleyi temel alan bir hattan sınıflar-arası işbirliğini temel alan bir platforma evrilirken; bunun karşısında sermaye cephesi bir dizi uluslararası kuruluş ve anlaşmalar ihdas ederek işçi hareketi ve sendikal hareketi "yasal bir çerçeveye oturtmuş, bunun dışına çıkan her harekete ise bir "suç karinesi" oluşturmuştur. Bugün pek çok ülkede sendikal hareket hapsedildiği bu çerçeveden çıkmanın mücadelesini vermektedir.
70'li yıllarda başlayan kriz ve son olarak Sovyetler Birliği'nin çözülüp dağılmasıyla ortaya çıkan yeni durum, uluslararası sermaye cephesi tarafından işçi ve emekçilere yönelik saldırılarda bir fırsat olarak değerlendirilmiştir. Emperyalist burjuvazi, sosyalizm baskısı altında emekçilere vermek zorunda kaldığı tavizler başta olmak üzere o güne kadar işçi sınıfının elde ettiği tüm kazanından geriye almak için saldırıya geçmiştir.
Emperyalist burjuvazinin "Yeni Dünya Düzeni" adı altında dünyayı uluslararası tekeller çıkarma yeniden yapılandırma çabalarının bir sonucu olarak devreye sokulan saldın politikaları bu temelde merkezine sendikal örgütlülüğü dağıtmayı ve işçi haklarını yok saymayı koydu. Geleneksel sendikal hareket ise tüm olay ve olguları uzlaşmacı bir perspektiften ele aldığı için bu gelişme karşısında hazırlıksız yakalandı. Gelinen yerde, pek çok ülkede sendika merkezleri, sermaye ve hükümet temsilcileriyle birlikte, adları "Ekonomik Sosyal Konsey" ya da "İş için birlik" olan ve artık kurumsallaşmış bulunan birliklerde yer alarak, sermayenin saldırı politikalarına açıktan omuz vermektedirler.
Bir dönemden beridir hemen her platformda dile getirilen sendikal hareketin yaşadığı krizin kaynakları asıl olarak burada yatmaktadır. Bu yüzden, sendikal hareket, bilim ve teknikteki ilerlemeyi, bu ilerlemenin üretimin örgütlenmesinde yol açtığı değişiklikleri vb. bir dizi olguyu elbette dikkate alacaktır; ancak önemle vurgulamak gerekir ki, yaşadığı krizi giderecek imkânları emperyalist burjuvazinin ve onun sınıf içindeki işbirlikçi uzantılarının önermelerinde değil kendi mücadele tarihinde bulacaktır.
Sendikal hareketin yeniden ileriye bir dönüş yapması, mücadeleci sendikacılığın işçi hareketi içinde yeniden saf tutması tahmin edildiği kadar kısa bir sürede ve düz bir çizgide ilerleme biçiminde gerçekleşmeyecektir. On yıllara yayılan geleneksel tarz ve alışkanlıklar bir anda ortadan kalkmayacaktır. Bu yüzden, sermayeye karşı mücadele verirken ayrılıkların değil, birlik noktalarının öne çıkartılması tutumunun, yeni bir mücadeleci akımın sendikal hareket içinde yerleşmesinde tayin edici rolü unutulmamalıdır.
Bugün işçi ve sendikal hareketin tüm ileri ve mücadeleci güçlerinin işsizliğe ve işten atmalara, esnek çalışmaya, sosyal kısıtlamalara, özelleştirmelere, sendikasızlaştırma ve sendikaların tümüyle işlevsiz hale getirilmesi politikaları başta olmak üzere tüm saldırılara karşı somut talepler etrafında bir mücadele için bir araya gelmesi, güçlerini birleştirmesi, bunun araç ve platformlarının yaratılması büyük önem taşımaktadır.
Bu hem ulusal, hem de uluslararası platformlar bakımından geçerlidir, işçi sınıfının uluslararası birliğinin temelleri her gün daha fazla gelişmektedir. Birlik ve uluslararası dayanışmanın kalıcılaştırılmasının önemi de o derecede kendini dayatmaktadır, işçi sınıfı ve sendikal hareket böylesine köklü bir dönüşümü sermaye cephesiyle bugüne kadar olduğu gibi "uzlaşarak" değil ancak mücadele ederek, sermayeyle arasına kesin bir çizgi çekerek gerçekleştirebileceği bilinciyle hareket etmelidir.
Sermayenin çok yönlü saldırıları karşısında kazanılmış hakları koruyabilmenin yolu bile; IMF'si, Dünya Bankası, MAI'si, WTO'su vb. ile sermaye egemenliğini hedef alan bir mücadeleden geçmektedir.
Mücadeleci bir sendikacılığın yeniden işçi hareketi içinde egemen hale gelmesinde, öncelikle işçi hareketindeki güncel gelişmelere dayanacağımız ortadadır. İşçi sınıfı hareketi tarihi başvuracağımız ve yaslanacağımız diğer kaynaktır.
'90'lı yıllar boyunca Kıta Avrupası’nda Fransa merkezli işçi eylemleri, Güney Kore, Türkiye, Latin Amerika ülkelerinde ve daha pek çok ülkede ortaya çıkan kitlesel işçi eylemleri ve bu eylemlerde öne çıkan mücadeleci tutum gelecek açısından cesaret vericidir.
Çeşitli kıta ve ülkelerden bizleri Uluslararası Ören Konferansı'nda ve Fransa Konferansı’nda bir araya getiren de bu mücadelelerin birikimleridir. Bizler ortaya çıkan bu birikimi şimdi tartışarak yeni bir sendikal hareketin temeli yapmanın çabasını vermeliyiz.
Tüm aksi iddialara karşın tarihin tekerleği ileriye doğru dönmektedir ve er geç kazanan işçi sınıfı ve emekçiler olacaktır.

Kasım 2000