“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

25 kasım grevini doğru okumak

 

2009, sınıf hareketinde yeni bir yükselişin başlangıcı sayılabilecek gelişmelerle kapandı. Birçok işçi emekçi mücadelesinin yanında, kapsamı ve etkileri bakımından 2010’da da konuşulmaya devam edilecek eylemler yaşandı. Yeni bir hareketlenmenin ilk belirtileri sayılabilecek bu eylemler; KESK ve KAMU SEN’in çağrısıyla gerçekleşen “Uyarı Grevi”, TEKEL işçilerinin (bu yazı yazıldığı tarihte TEKEL işçilerinin mücadelesi kararlılıkla devam etmekteydi) Ankara’da süren direnişleri, 25 Kasım sonrasında Demiryolu emekçilerinin mücadelede ısrarlı tutumları olarak sıralanabilir. Ancak biz, daha çok, 25 Kasım Eylemi’nin öncesinde ve sonrasında, bu eylemle bağlantılı olarak gelişmeleri ve bazı yaklaşımları değerlendireceğiz.

25 Kasım Eylemi, uzun zamandır kadro eylemelerine mahkûm olmuş olan kamu emekçileri hareketinin; yeniden güç toplaması, işyerleri başta olmak üzere, emekçilerle buluşarak, tahrip olan işyeri çalışmasını onarması bakımından da, önemli gelişmelere işaret etmektedir. Eylemin yol açtığı gelişmeleri değerlendirmek ve bu eylemle birlikte, daha da belirginleşen sendikal hareketin sorunlarına yakından bakmak gerekmektedir.

25 Kasım Eylemi’nin, Emek Platformu’nun Aralık 2000 Genel Grevi’nden sonra gelen geniş kitleselliği ve işyerlerindeki yaygın bir katılımla gerçekleşmiş olması, sınıf hareketi açısından birçok bakımdan yeni bir durumu göstermektedir. Elbette ki, sınıf hareketi –dolayısıyla sendikal hareket– sadece bir tek eylemle mevcut zaaflarından kurtulamayacaktır. Ancak, 25 Kasım Eylemi, var olan dağınıklığa karşı önemli bir moral güç olmuştur. Gerek TEKEL işçilerinin gerekse de Demiryolu emekçilerinin 25 Kasım sonrasında gelişen mücadeleleri göz önüne alındığında, 25 Kasım öncesi başlayan mücadele süreci ve işçi-emekçi cephesinde gelişen hareketliliğin yeni evreler kat ederek devam etmekte olduğunu söylemek mümkündür. Diğer yandan, pek çok yanıyla değerlendirilecek olan bu eylemin, emekçiler ve mücadele açısından yeni bir kültürün başlangıcına işaret ettiğini belirtmek gerekir. KESK ve KAMU SEN’in yan yana gelmesi, özellikle KESK içerisinde çeşitli “sol” çevrelerin bozuşturucu tutumuna ve KESK merkezinin ikircikli duruşuna rağmen şube ve işyerlerindeki sahiplenme belirleyici olmuştur. Bu nedenle, işyerlerindeki birlik fikrinin yukarılara taşınarak sendikal çizgiye egemen kılındığı ölçüde, sendikal platformun yenilenmesi ve güçlenmesinin koşulları da yeniden güç kazanmış olacaktır. Bunun içindir ki, 25 Kasım Eylemi ve sonrasında sınıf hareketinde ortaya çıkan gelişmeleri doğru okumak gerekir.

GREVİ HAZIRLAYAN KOŞULLAR

25 Kasım Eylemi’ne işyerlerinde katılımın yüksek olması ve devamında alan eylemlerinin de son yılların en kitlesel eylemlerinden olması, elbette ki önemlidir. Her ne kadar eylemin “güçlü geçmesi” konusunda tartışmalar yaşansa da, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, eylemin başarılı olduğu noktasında ortak bir yaklaşımın olduğu görülmektedir. Elbette, bu eylemi güçlü kılan birçok neden sayabiliriz. Ancak daha “içeriden” bakıldığında, emekçilerin yaşam koşullarının her geçen gün daha da geriye gittiği rahatlıkla söylenebilir. “Teğet” geçeceği söylenen krizin etkileri ve yoksulluğun derinleşmesine bağlı olarak ortaya çıkan yoksulluk manzaraları, krizin sonuçlarının emekçi ailelerinde yaratmış olduğu tahribat ve peş peşe gelen zamlar… Yoksulluk, kamu emekçilerine yıllardır dayatılan yüzdelik zamlar, işkollarının özgünlüğünden kaynaklanan sorunlar, çalışma yaşamının önemli parçası haline getirilen güvencesiz çalışma, Genel Sağlık Sigortası vb. uygulamaların sonuçlarının emekçiler tarafından daha yakıcı bir halde hissedilmeye başlanması, her emekçide bir öfke birikmesine neden olmuştur. Doğalgaz, elektrik, su gibi halkın temel ihtiyaçlarına son bir yıl içerisinde % 50-60’lara varan oranda zam yapılması ve bu zamların yeni yılla birlikte katlanarak devam edeceğine dair beklentiler, temel tüketim mallarına gelen zamlar, 25 Kasım Grevi’nin zeminini hazırlayan nedenlerin başlıcaları olarak sıralanabilir. Aynı zamanda bu saldırı ve zamlar tüm emekçilerin sistemle olan çelişkilerini arttırmakta, geleceğe dair beklentileri de yok etmektedir. Ve sendikalar farkında olmasalar da(!), işyerlerinde emekçiler arasında yaşam koşullarının gün geçtikçe geriye gitmesi, işyeri çalışması için uygun koşulları da beraberinde getirmiştir. Grev hazırlığı sırasında ziyaret edilen tüm işyerlerinde yukarıda sıralanan sıkıntılardan kaynaklanan yakınmaların somutlaştığını ve birer talep olarak karşımıza çıktığını görmek mümkündür.

Sorunların bu boyutta yaşanıyor olması, işyerlerindeki emekçileri birbirlerine daha da yakınlaştırmış, işyerlerinde sendikalı-sendikasız veya şu sendika-bu sendika ayrımını geçersiz hale getirmiştir. Ve asıl birlik fikri, işyerlerinde başlayarak hayat bulmuş ve sendika merkezlerine dayatılmıştır. Elbette sendikaların ve özellikle KESK’e bağlı sendikaların yapmış oldukları işyeri çalışmaları ve grevi örgütleme çabaları önemli olmuş, grevin güçlü bir şekilde hayata geçmesinin olanaklarını genişletmiştir. Ancak daha yakından bakıldığında, hiçbir ayrıma gidilmeden işyeri çalışmasının yürütüldüğü veya daha doğru bir yaklaşımla, işyeri komiteleri gibi, hem işyeri çalışmasını güçlendiren, hem de işyerindeki emekçileri daha çok seferber eden ve işyerinin dinamiğini açığa çıkaran çalışmaların yürütüldüğü işyerlerinde, katılım ve sahiplenme de o oranda artmıştır.

ÇÖZÜLEMEYEN BİRLİK SORUNU

Gelişen sınıf hareketi, elbette ki, sorunlarıyla birlikte ilerlemektedir. “Sınıf hareketinin temel sorunu nedir?” diye bir soru sorulsa; sınıftan yana, sınıf mücadelesinin temel ilkelerinden haberdar her işçi ve emekçi, birlik sorununu sorunların en başına yazar. K. Marx ve F. Engels, mücadelenin seyri ve geleceği açısından işçi ve emekçilerin birlik sorununun önemini Komünist Manifesto’da şu sözlerle ifade ederler: “Zaman zaman işçilerin kazandığı olur, ama bu zafer geçicidir. İşçilerin mücadelesinin esas sonucu, o anki başarı değil, sürekli genişleyen birleşmeleridir.1

Sınıf hareketinin geneli açısından; birlik sorunu ve bu soruna yaklaşımdaki farklılık, 25 Kasım eylemiyle ilgili tartışmaların da odak noktası oldu. Sınıf mücadelesinin esasında iki sınıf arasındaki mücadele olduğu gerçeğinden habersiz olan bazı anlayışlar, sınıf dışılıklarını bir kez daha kanıtladılar. Eylem, KESK ve KAMU SEN tarafından merkezi olarak dört maddede* ortaklaştırılmasına rağmen, yerellerde, KESK merkezinin, adeta yan yana gelmeyi yasaklaması, iki konfederasyona bağlı şubelerin yan yana gelmemeleri konusunda kendi şubelerinin KESK tarafından uyarılması, merkezdeki sendikal anlayışların yerel uzantıları tarafından birlik konusunda şubelerin adım atmalarını engellemeye dönük tutumları ile birleştiğinde, ibretlik bir tablonun ortaya çıkmasına neden olmuştur. İbretliktir, çünkü tartışılan ve karşı çıkılan, işyerlerinde açığa çıkan birlikte mücadele isteğinin kimi “solcu”larca uzak durulması gereken bir tutum olarak öne sürülmesidir. Her türlü fetişizmi temel “ilke” olarak algılayan ve anlayan bu anlayış sahipleri, alan fetişizmi ve eylem fetişizminden sonra; sınıf mücadelesi açısından birer araç olması gereken sendikal örgütleri de fetişleştirerek, KESK’i, sanki sınıf mücadelesi dışında bir örgütmüş ve emekçilerden korunması gereken bir yapıymış gibi algılamaktadırlar. Öyle ya “devrimci” KESK nasıl “faşist” KAMU SEN’le yan yana gelirdi!

Bu anlayışlara göre, Kamu Sen’le yan yana gelmek, birlikte eylem örgütlemek emekçilere ihanetle eş değerdeydi! Çünkü Kamu Sen “faşist” bir sendikaydı ve “devrimciler” faşistlerle “ittifak” yapmazlardı! Konfederasyon merkezleri olarak, “faşistlerle” “devrimciler” dört maddelik bir ittifak yapmışlardı, olsun, onlar merkez oldukları için her şeyi yapma hakları olabilirdi, ama işyerlerinde yan yana olan, çıkarları, konumları örtüşen, ortak olan kamu emekçilerinin birlikte haykırma, taleplerine birlikte sahip çıkma hakları olamazdı, yoktu!

Bazı illerde, işyerlerinde iş bırakan kamu emekçileri, tüm bozuşturucu ve birliği zorlaştırıcı tutumlara rağmen, eylem alanlarını da ortaklaştırdılar. Ancak birçok yerde KESK’in merkezi tutumundan kaynaklanan bir bölünmenin yaşandığını gördük. Hatta bazı illerde, KESK’ten önce eylem yapan KAMU SEN üyelerinin bir kısmı, alanda KESK kortejini bekleyerek, alkışlarla karşılamışlardır. Ancak KESK’e bağlı bazı şube başkanlarının bu tutuma yanıtı: “Neden bunlar alandan çıkmıyorlar”, “onlar varken biz alana girmeyelim” olmuştur. Elbette ki, bu yaklaşım, siyaset bilmezliğin ötesinde insani bir tutum olarak da değerlendirilemez. Bu tutumu, ilerici ve emekçilerin davasını sahiplenme olarak görmek, saymak mümkün mü? Emekçilerin yan yana gelmesinden ürken, tüm sendikal argümanını başka sendikalarla yan yana gelmeme üzerine inşa eden bir tutumun neresi devrimci olabilir?

Aynı talepler uğruna eyleme katılan (iş bırakan, sevk alan) binlerce Kamu Sen üyesi emekçiyi, Kamu Sen’e egemen gerici, ırkçı, şoven anlayışın bir uzantısı sayarak, “biz faşistlerle yan yana gelmeyiz” yaklaşımını benimsemenin sınıf mücadelesinde bir karşılığı yoktur. Eğer Kamu Sen; 25 Kasım Eylemi’nde, gerek afişlerinde, gerekse de alanlarda ırkçı ve gerici bir söylemden daha çok emekçilerin taleplerini dillendirmek zorunda kalmışsa, elbette ki, bu, ne Kamu Sen yönetimlerinin ilericiliğidir, ne de Kamu Sen’e egemen olan anlayışın değiştiği anlamına gelir. Bu, çıkar ve talepleri bir ve aynı olan emekçilerin tabanda yan yana gelmesi ve emekçi tarzının egemen kılınmasının ürünüdür. Irkçılığın ve gericiliğin egemen kılınmaya çalışıldığı böylesi bir dönemde, asıl ilerici olan da budur.

Söylemeye gerek yok, yığınlar yaşamdan ve mücadeleden öğrenirler ve öğrendiklerini de biriktirerek ilerlerler. Emekçilerin bazıları karşısında diğerleri, daha “geri” bir bilinç düzeyine sahip olabilirler. Bir sendikanın ne kadar “devrimci” ve ne kadar sınıftan yana olduğunun ölçüsü ise, onun söylemi değil, emekçileri kendi davaları için ne kadar birleştirdiğidir. Unutmamak gerekir ki, Kamu Sen veya diğer bütün sendikalar, –KESK de dâhil– işçi ve emekçilerin taleplerini örgütlemek, işçi ve emekçileri sermaye karşısında birleştirmek ve onları tek tek bireyler olmaktan çıkararak, bir sınıf veya bir sınıfın bölükleri olarak örgütlemek ve birleştirmek için vardırlar. Bu nedenle, işçi ve emekçilerin değişik sendikalara bölünmüş olmaları övünülecek bir durum olmadığı gibi, işçi ve emekçilerin birliğini sağlamaya yönelik çabalar da, mücadelenin yükseltilmesi için bir zorunluluktur.

Anlaşılan, bu “solcu” arkadaşlarımız, grevin tanımını değiştirdikten sonra, sendikaların tanımını da değiştirmek istemektedirler. İşçi ve emekçiler arasında, elbette ki, bir bilinç farklılığı vardır ve bunun böyle olması da son derece doğaldır. Daha geriden gelen işçi ve emekçilerin, daha ileri kesimlerle birleşerek ve örgütlenerek, sermaye saldırılarının karşısına bir sınıf olarak dikilmeleri için sendikal örgütler vardır. Sendikaların, grevin ve değişik hak alma eylemlerinin bir okul olma işlevi de, buradan gelmektedir.

Tam da Lenin’in “solculuğu” “bir çocukluk hastalığı” olarak nitelendirdiği bir durumla karşı karşıyayız. Şöyle der Lenin, “Sol” Komünizm bir Çocukluk Hastalığı” adlı eserinde:

“Komünistlerin gerici sendikalara katılmamasını savunan gülünç ‘teori’, ‘sol’ komünistlerin ‘yığınlar’ üzerinde etki sorununu nasıl hafiflikle ele aldıklarını ve bu yüzden ‘yığınlar’ kelimesini nasıl kötüye kullandıklarını gösterir. ‘Yığınlara’ yardımcı olabilmek için, onların sevgisini kazanabilmek için, davaya katılmalarını ve desteklerini sağlayabilmek için, oportünist ve sosyal-şoven olarak, çoğunlukla –doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak– burjuvaziyle ve polisle bağlantıları olan ‘liderlerin’ önümüze çıkaracakları güçlüklerden, başvuracakları hilelerden, kuracakları tuzaklardan, hakaretlerden, baskılardan yılmamak gerekir. Ve mutlaka yığınların olduğu yerde çalışmak gerekir.” Yine aynı eserinde Lenin, öğretmeye devam ederek,…komünistlerin bütün görevi, bilinçlenmede geç kalanları inandırmayı bilmek, onların arasında çalışmayı bilmektir, yoksa çocukça uydurmalardan başka bir şey olmayan ‘sol’ sloganlar ileri sürerek onlardan ayrılmak değildir. 2 demektedir. İşçi sınıfının bilimsel öğretisi bu kadar açıkken, bazılarının hala sınıf dışı tutumda ısrar etmeleri kendi çelişkileri olsa gerek.

Nasıl açıklanacaktır, hangi mücadelenin ihtiyacı olarak bu tutum sahiplenilecektir, bilinmez değildir. Sendikal mücadeleyi “solcu”luklarına kalkan yapan anlayışlar, emekçilerin birleşmelerinden ürkmeleri ve birleşik bir güç olarak sahneye çıkmalarını “devrimcilik” ve “solculuk” adına engellemeleriyle, sınıftan, sınıf mücadelesinin en temel ilkelerinden, işçi ve emekçilerin güncel ihtiyaçlarından ne kadar uzak olduklarının bir kez daha gösterdiler. Bu tutumun sahiplerine göre, bir eylemi KESK, DİSK, TTB ve TMMOB yaparsa, o eylem “devrimci” olur. Diğer örgütlerin yaptıkları eylemlerin içeriği ve talepleri hiç önemli değildir! Oysa bilinmez değildir, bir eylemi devrimci yapan, kim tarafından, hangi sendika merkezi tarafından yapıldığı değildir. Devrimci ve ilerici olan, sınıf mücadelesinin kendisidir. Yapmış olduğunuz eylem, işçi ve emekçileri bir adım öne taşıyorsa, sınıf mücadelesine yeni mevziler kazandırıyorsa, talepleri, nesnel çıkarları bakımından ilerici olan sınıf ve tabakaların talepleriyse ve gerçekleşmeleri için mücadele ilerleticiyse, bu eylemi ilerici olarak değerlendirebiliriz. Ancak sınıf mücadelesini kendi dar ve sınıf dışı anlayış ve pratikleriyle bir tutan ve emekçilerin taleplerine uzak olanların bunu anlamalarını beklenemez. Bu tür anlayışlara şöyle demek gerektiği gayet açıktır: “Gölge etmeyin”!

Kamu Sen’in nasıl kurulduğu ve ona kimlerin yön verdiği bilinmez değildir. Ancak burada birliğe bir anlam biçilecekse, önemli olan, birliği hangi taleplerle hayata geçirdiğinizdir. Mücadeleye de damgasını vuran, o mücadelede ileri sürülen taleplerdir. TÜRK İŞ devlet tarafından kurduruldu diye, TÜRK İŞ’e bağlı TEKEL işçilerinin mücadelesi yok mu sayılacak veya o işçiler TÜRK İŞ üyesi oldukları için, “faşist” olarak mı nitelendirilecekler? “Solculuk” böylesi bir “çocukluk hastalığı”dır işte. Sınıf mücadelesini, farklı sendikalara bölünseler de, işçi ve emekçilerin birbirleriyle temas etmeleri sürecinde giderek taleplerini ortaklaştırmalarını da kapsayarak, bir sınıfın diğer bir sınıfla olan mücadelesi olarak algılamayan ve anlamayan anlayışların ne kadar sınıf dışı ve sınıftan uzak oldukları, 25 Kasım dolayısıyla bir kez daha açığa çıkmış oldu.

KESK, birçok kez hizmet üretiminden gelen gücü (sevk alarak veya iş bırakarak) kullanarak, eylemler gerçekleştirmiştir. Ancak bu eylemler, KESK üyesi kamu emekçilerinin katılımı veya onların en yakınındakilerin katılımı ile sınırlı kalmıştır. Elbette ki, 1 Aralık 2000 gibi, 14 Mart 2008 gibi bazı genel eylemleri, bu değerlendirmenin dışında değerlendirmek gerekir. Ancak bugüne kadar gerçekleşen eylemlerin birçoğu, işyerlerinde sendikal rekabeti aşamayan, hizmet birimlerinde emekçilerin ana kitlesini eyleme dâhil etmekte zorlanan bir katılımla gerçekleşen eylemler olarak tarihe geçmiştir. O günün koşullarında, tüm bu eylemlerin geçerli nedenleri ve böyle bir katılımla gerçekleşmesinin de makul bir açıklaması yapılabilir. Ancak emekçiler açısından bunca sorun varken, sokaklarda ırkçı ve şoven dalga tekrar piyasaya sürülmeye çalışılırken, birleşik bir emek hareketinin vücut bulması bir ihtiyacın ötesinde bir zorunluluk haline gelmiş olmasına rağmen, hala birlikten yan çizmek ve şaşı bakmak, sınıfsal bir tutumla, emekçi tutumuyla açıklanamaz.

Tam da burada, işçi sınıfı ve sosyalizmin büyük önderine bir kez daha başvurmak gerekir. Lenin, Alman “solcuları”yla yaptığı tartışmada ….Sendikalar, kapitalizmin gelişmesinin başlangıcında işçi sınıfına pek büyük bir ilerleme sağladılar; bu örgütler, işçilerin dağınık ve güçsüz durumuna son verip onların ilk sınıf gruplaşmalarını sağladılar.3 saptamasından sonra, devamla, sendikalarla ilgili yaptığı durum tespitinde …sendikalar kaçınılmaz olarak bazı gerici özellikler; bir çeşit meslek örgütü dar görüşlülüğü, siyaset dışı kalma eğilimi, rutinlere saplanma vb. eğilimi göstermeye, başladılar. Ama dünyanın hiçbir yerinde proletaryanın gelişmesi, sendikalar olmadan, sendikaların ve işçi sınıfının partisinin karşılıklı aksiyonu olmadan gerçekleşmemiştir ve gerçekleşemez.4 demektedir.

SENDİKAL HAREKETİN STRATEJİ SORUNU

Yaşanan “iç” tartışmalara ve emekçilerin birleşme isteğinin önündeki engellere rağmen, sınıf hareketinin birleşmenin ve ileriye doğru yeni hamleler yapabilmenin dinamiğini taşıdığını görmek gerekir. Çünkü sendikal rekabet emekçiler için bir yük olmuştur. Mevcut sendikal merkezlere rağmen birlik gerçekleşmiş, fakat eksik kalmıştır. İşçi hareketindeki yükseliş ve çağrılar dikkate alınarak, yeni birliklerin yaratılmasının zemini işyerlerinde mevcuttur. Bu nedenle, sendikal hareketin daha ileri bir çizgi üzerinde birleşmesinin koşulları gittikçe artmaktadır. Gerek itfaiye işçilerinin, gerek demiryolu emekçilerinin, gerekse de TEKEL işçilerinin son dönemdeki mücadelesi, sınıf hareketinin bundan sonraki seyri için yeterince ipucu sunmaktadır.

Eğer 25 Kasım eylemi “gök kubbede hoş bir seda” olarak kalmayacaksa, bu eylemin sonuçlardan ders çıkararak, sendikal hareketin stratejisini yenilemek gerektiği açıktır. Sendika merkezleri, açığa çıkan birlik ve mücadele isteğinin gereğini yerine getirmekle yükümlüdürler. İşyerlerindeki birlik arzusu ve gelişen işçi-emekçi hareketi, sendika bürokrasisine rağmen bu sorunları aşacaktır. Tüm bu sorunlara karşın, sendikal hareketin gelişmesi ve ilerlemesi için en hayati faktör, herkes bilir ki, farklı sendikalara bağlı da olsalar, işçi ve emekçilerin, işyerlerinde oluşturdukları ortak mücadele örgütlerine dayanarak, sendikaları işbirliğine ve mücadeleye zorlamalarıdır. Bu birlikler üzerinden şekillenecek olan yerel mücadele platformları, hareketi daha ileriye taşıyacağı gibi, mücadelenin merkezileşmesinin de en önemli dayanakları olacaklardır.

Tüm bu tartışmalar göstermektedir ki; sınıf hareketi “içerden” ve “dışarıdan” pek çok sorunla boğuşarak ilerleyecektir. 25 Kasım Eylemi’ni, bir sınıfın diğer bir sınıfla olan iktidar mücadelesinden soyutlayarak, hangi sendikanın daha devrimci olduğuna indirgemek, dar görüşlülükten de öte siyasal körlüktür. Bu nedenle, yaşanan tartışmaları, sadece bir eylemle sınırlı olarak düşünmek, işçi ve emekçi hareketinin karşı karşıya bulunduğu sorunları algılayamamaktır. Yaşananların sınıf dışı ideolojik bir kaynaktan beslendiğini görmek gerekir. Bir stratejiden yoksun, günübirlik, işçi ve emekçilerin ana kitlesinden kopuk, mücadelenin ihtiyaçları bakımından karşılığı olmayan bu sınıf dışı anlayışlara karşı mücadele, dünden daha önemli bir hale gelmiştir. Sınıftan yana sendikacılar ve sınıf partisinin sendikacıları, mevcut durumu yeniden değerlendirerek, yeni durumu sendikal hareketin yenilenmesi ve tekrar ayakları üzerine dikilmesinin bir aracı olarak görmek durumundadırlar.



1 Komünist Parti Manifestosu, Evrensel Basım Yayın, sf. 57

*KESK ve KAMU SEN başkanları tarafından yapılan ortak basın toplantısında, iki konfederasyon, 25 Kasım eylemi ile ilgili dört maddede ortaklaştıklarını kamuoyuna duyurdular.

 

2 Sol Komünizm Bir çocukluk Hastalığı, Sol Yayınları, sf. 44

 

3 age sy: 43

4 age sy: 43