“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

ideolojik mücadeleye ve devrimci teoriye yaklaşım sorunu

 

SSCB’nin dağılması/dağıtılması sonrasında, bu “olgu”dan da güç alarak, işçi sınıfının toplumsal kurtuluş teorisi ve pratiğine karşı sürdürülen ideolojik saldırının, işçi hareketinde istikrarsızlığın yaşandığı ve düşüş eğiliminin güç kazandığı koşullarda yarattığı tahrip edici etki, “devrimci saflar”da teoriye ilgi düşüklüğü, okuma tembelliği ya da yetersizliği eğilimine güç verdi ve sınıf hareketinin “geriliği”nden güç alan bu eğilim, hareketin- kendiliğindenliği aşamamasının faktörlerinden birine dönüştü.

Sosyalizmin –tarihsel olarak geçici– bu yenilgisinden “ders” çıkaran “özeleştirel değerlendirme”ci “sol” teorisyenlerin büyük çoğunluğunun, “hata”yı Marksist teoride; Lenin’in –ve Stalin’in– proletarya devrimi ve devlet teorisi ve pratiğinde; Stalin döneminin sosyalizm inşası önceliklerinde aramaları ve sözüm ona bulmaları, hareketin geriye düşüşü ve dağınıklığından da güç alarak, güvensiz ve inançsız bir tutumun egemen olmasına hizmet etti. Liberal sağ ve ‘sol’ yazar ve teorisyenlerin, Marksizm-Leninizme karşı sürdürdükleri, kapitalizmi ve onun demokrasisini “üstün” ve “yıkılamaz” gösteren propaganda da, bu, denebilir ki hazır ve/veya hazırlanmış zemin üzerinden etkili olabildi.

Mücadeleden geri durma ve teoriye ilgisizlik tutumunun, ülkenin toplumsal kültür ve geleneklerinden beslenen bir damarı kuşkusuz vardı. Burjuva gericiliğinin on yıllar süresince materyalist dünya görüşüne karşı ortaçağcıl dogmatik görüşleri egemen kılma çabalarının, doğa bilimlerine ve aklın ve bilimin yol göstericiliğine karşı hurafelere dayalı, metafizik ve dinsel dogmaları empoze eden eğitim sistemi ve politik dayatmanın, yaşam ve toplumsal sisteme ilişkin sorgulayıcı, araştırıcı, ve kültürel bakımdan ilerletici çabaların “zararlı fikir ve eylem” sayılarak saldırı hedefine konmasının sonuçları etkisiz kalmış olamazdı. Ancak, tüm bunlara rağmen, bu eğilimin güç bulmasında en önemli etken, sosyalist S.B.’de kapitalizmin yeniden restore edilmesi ve biçimsel sosyalist örtülerinden kurtulan revizyonist burjuva tabakanın bu büyük ülke(leri)yi kapitalist sistemin eklentisi haline getirmesinin, dünya proletaryası ve devrimci-Marksist güçlerin saflarında büyük dalgalanmalara ve moral-manevi değer yitimine yol açmasıydı. Bu etki, işçi hareketinin geriye düşmesinde oynadığı rolün yanı sıra, ezilen ulusların kurtuluş hareketinin – ‘doğası gereği’– bir iki istisna dışında uzlaşı yoluna girip kapitalist-emperyalist burjuvazinin denetiminde, sisteme bağlanmasında da rol oynadı.

Kapitalist gericiliğin hizmetindeki burjuva emperyalist ideoloji, sınıf hareketindeki geriye düşüşten ve sosyalizmin somut bir güç ve toplumsal sistem olarak artık var olmayışından güç alarak, sosyalizmin olanaksızlığı, işçi sınıfı ideolojisinin geçersizliği iddiasını, frekansı yükseltilmiş bir tonda sürdürdü. Marksist teoriye ve sosyalizm pratiğine karşı söylemini, sözüm ona inandırıcı kanıtlarla desteklemek üzere, bilim ve teknikteki gelişmeleri, – bu gelişmeler idealist, metafizik burjuva düşüncesine karşı güçlü kanıtlar sunmalarına karşın– kullanmaya özel bir önem verdi. Burjuvazi ve ideologları, proletaryanın devrimci savaşımının başarısının, başka etkenlerin yanı sıra, burjuva ideolojik etkiden kurtulmasına; eyleminin burjuva sınırların dışına çıkma yeteneğine bağlı olduğunu çok iyi biliyorlardı. Devrimci teorinin proletarya ve emekçi hareketinin saflarında –sosyal dayanağıyla buluşarak– maddi dönüştürücü güç haline gelmemesi için, saldırılarını, kullanılabilir gördükleri araç, unsur, olgu ve gelişmelerle güçlendirerek sürdürdüler. Anti sosyalist ideolojik saldırının, tarihi çarpıtmalara girişerek, işçi sınıfı ve emekçilerin tarih bilincini sermaye çıkarlarıyla uyumlu şekillendirme çabalarını ele alan birinci makalemizde (iki yazı birbirinin devamı ve tamlayanı olarak da alınabilir) belirtildiği üzere, bu saldırının en belirgin özelliklerinden biri de, Marksist teoriye karşı, değişen koşullar ve güncel gelişmeler gerekçeli, “modern sonrası zaman”ın ve “sanayi sonrası toplum”un “olguları”nı sözüm ona dayanak edinerek yönelttiği suçlamalarla proletarya ve emekçi kitleleriyle ilerici aydınlar ve çeşitli devrimci örgütlenmelerin saflarında, teoriye ilişkin olarak yaratmayı başardığı kuşku ve bulanıklıklardır. Bu saldırı, devrimci teorinin önemini küçümseyen ya da önemsemeyen “devrimci”(!) eğilim ve tutumdan da güç alarak etkisini daha da artırmış; işçi ve emekçilerin örgütlü ileri kesimlerinde dahi, ilke yoksunluğuna karşı mücadelenin ve teorik eğitim ve teorik düzeyin yükseltilmesinin, zorunlu ve önemli görülmeyişine yol açarak, hareketi zayıflatan anlayışların etki alanını genişletmiştir.

TEORİYE YAKLAŞIMDA İKİ BAŞLICA –SORUNLU– EĞİLİM

Devrimci-”sosyalist” kesimler içindeki yansımaları esas alındığında ve temel eğilimler üzerinden bir genelleme yapıldığında, teori sorunlarına ve Marksist teoriye yaklaşımda; başlıca iki tutumdan söz edilebilir: a) teorinin pratik yaşamdan ve sorunlarından soyutlanmış genel formülasyonlar yığını olarak algılanması; teoriye akademik yaklaşım tutumu; ve b) teori sorunlarının ve teorik mücadelenin önemsenmemesi-azımsanması tutumu.

Birincisi, genel olarak alındığında “bir aydın tutumu”/”aydınca tutum” olarak yansır; ikincisi ise, sözüm ona pratiği ve siyasal mücadelenin önemsenmesini kalkan edinir. Birincisi, “teoriyi esas alma”(!)yı; “devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz” vurgusunda altı çizildiği üzere, teorik mücadelenin “olmazsa olmaz” öneminden hareket eder, fakat teori sorununu salt akademik bir sorun sayarken; ikincisi , “ileri doğru atılmış bir adımın bir dizi programdan daha önemli” olduğu vurgusuyla, bir tarihsel durum ve dönemde, hareketin politik gelişimine duyulan gereksinime yapılmış dikkat çekmeyi dayanak edinip teorinin önemini küçümserken, pratik görevlerin ivediliğine sığınır. İlki, teorik çalışma ve ideolojik mücadelenin, özel bir çalışma türünü; inceleme/irdeleme-araştırma ve bunun için zaman ayırma gereksinmesini; ikincisi, politik-pratik çalışmanın başarıya ve sonuca götüren zorunluluğunu, tek yanlı olarak abartır, dahası, istismar eder.

Bu her iki tutumun ortak özelliği; birbiriyle bağlı iki önemli alanın, birbirinden koparılarak, soyut, kategorik ve ayakları havada hale getirilmesini ifade ediyor olmalarıdır. Marksizmin teori ve pratiğine yön verici katkılarıyla proletarya hareketinin ilerleyeceği hattı göstermiş olan büyük dehaların sözlerini birbirlerine karşı kullanmayı esas alan bu “ayrıştırıcı” tutumların her ikisinde de, teori pratik ilişkisi çarpıtılarak, temel önemdeki iki mücadele alanının birbirini koşullaması; herbirinin öteki için koşul olması veya oluşturması görmezden gelinir ve biri olmadığında ötekinin de olamamış olduğu gerçeği göz ardı edilir.

Bunlara eklenebilecek bir diğer tutum; Marksizmin, değişim ve koşullar gerekçeli burjuva liberal yorumudur. Bu yorumlama, Marksizmin hâlâ geçerli olduğunu ve sınıf mücadelesinin yol gösterici bilimsel düşüncesi olmaya devam ettiğini sözüm ona kabullenerek, onu, burjuva sosyolog, tarihçi, iktisatçı ve felsefecilerinin görüş açısından ve onların söyleminden ödünç alınmış kavramlarla açıklamaya çalışır. Bu tür “Marksistler”den bazıları, Althusser, Lukacs, Poulantzas’ın; hatta daha da geniş tutarak, Derrida, Kierkegaard, Husserl, Heiddegger gibi anti Marksist teorisyen ve filozofların görüşlerini esas alarak, Marksizmin anti Marksist çeşitli versiyonlarını onun hazinesine yazmaya çalışırlar. Marksizmin teorisine “varoluşçuluk”u; “bilinemezcilik”i ve daha çok çeşitli anti Marksist anlayışı ‘sokuşturarak’ onu, “yaratıcı yeniden yorumlama”larla, burjuvazi için tehlike içermeyecek bir “masumiyet” teorisi haline getirirler. Toplumsal özneyi “sınıf”tan soyut bireye indirgeyen sözde özgürlükçü anlayışın “başat” konuma alındığı bu “yaratıcı yeni Marksizm”lerde, kapitalizm kapitalizm olmaktan çıkarılır; politika ile ekonomi birbirinden “bağımsız” alanlara çekilerek, kapitalist emperyalizmin kaydettiği gelişme, emperyalizmin kapitalist temeli ya da tersinden kapitalizmin ‘tepe noktası’ olarak emperyalizmin muhtevasını örtecek şekilde ele alınır ve proletaryanın devrimci özne ‘vasfı’ üzerine bulanıklıklar yaratacak indirgemeciliğe baş vurulur. Marksizmin açık ya da gizli muarızlarından bazıları da, işi, Weber, Freud, Sartre, O. Palme, A. Soljenitsin, M.Gandhi ve Sakharov gibilerini Marx, Engels ve Lenin’in yanına yazmaya kadar vardırırarak, anti Marksizm ile Marksist görüşlerin; liberal, sosyal demokrat anlayışlar ile sosyalist politikaların bir karmaşasını Marksizm hanesine yazmaya kalkışırlar.[1]

MARKSİZME KARŞI BURJUVA SALDIRISINA BAĞLANAN “SOL” SÖYLEM ve TEORİ

Marksizmin “solda”ki sözümona savunucularından bazılarının, Marksizm (Marksizm-Leninizm)’in bilimsel ve iç tutarlılığa sahip toplum ve doğa görüşünü tahrif ederek, teorisi ve pratiği arasında “çelişkiler” keşfine koyuldukları, diğer bazılarının da, “Marksizm” kavramına ve teorisine; o güya “bütüncül bir teori” ve “bugünün ve geleceğin bütün sorunlarının yanıtları”nı “içerme” iddiasıyla ortaya çıktığı ve fakat, günümüz maddi gerçekleri ve kapitalizmdeki değişimler karşısında da, “esasen geçersiz hale geldiği” için (!), karşı çıktıkları ve “Marksizmden kurtulma”nın ya da “eski Marksizm” yerine “yeni bir Marksizm” propagandasına giriştikleri biliniyor. Görüşleri, sermaye egemenliği sisteminin sınırlarını aşmayan “ünlü” iktisatçı, felsefeci, tarihçi ve edebiyatçıların “argümanları”nı esas almakla, değişen dünyanın ve toplumun gerçeklerine dayandıklarını ileri süren bu gibi “solcu”-”devrimci” ve hatta “sosyalist”lere göre de, “Marx'ın yarattığı ideolojinin hayat tarafından doğrulanmadığı” ortaya çıkmıştır! Çünkü diyorlar bunlarbu teoriyi pratiğe geçiren “sosyalist devrimler” başarısızlığa uğramış; kurulan “proletarya devletleri” ve Doğu’daki halk cumhuriyetleri birbiri ardına yıkılmış; sınıf farklılıklarına ve çelişkilerine dayanan kapitalizmin, başlıca olarak, üretimin toplumsal karakteriyle mülk edinmenin özel kapitalist niteliği arasındaki uzlaşmaz temel çelişki nedeniyle yıkılmaya mahkum olduğunun ve siyasal devrim yoluyla burjuva diktatörlüğünü yıkacak olan devrimci proletarya öncülüğündeki emekçilerin, onun devrimci devleti aracıyla (işçi konseyleri, fabrika ve işyeri organları ve halk örgütleri vb.ne dayanarak), üretim araçlarının toplumsal kolektif mülkiyetini gerçekleştirerek sömürü koşullarını ortadan kaldıracağını “vaaz eden” teori ve pratiğin “gerçekleşemezliği”, SSCB’nin yıkılması ve “Doğu Bloku’nun çökmesi”yle, kesin olarak kanıtlanmıştır![2]

Bu iddia, tez ve teoriler, farklı gerekçeleri hareket noktası almalarına karşın, kapitalist emperyalizmin değişim dinamiklerini ve sözüm ona nitelik değişimini; buna bağlı olarak da sınıfların ve ilişkilerinin değişimini başlıca dayanak ediniyorlar. Sermaye ve üretimin uluslararası özelliğini, işçi hareketindeki parçalanmışlığı ve mücadelesinin geri ya da istikrarsız seyretmesini ‘karşı silah’ olarak kullanan bu “sol”cu laf ebelerinden bazıları, işçi kitlelerinin “bir türlü proletarya gibi davranmadığı”nı ileri sürüyor; bunu da, onun toplumsal konumunda temelli bir değişimin gerçekleşmesiyle; “teoride vaaz edildiği üzere” mülkiyetten yoksun olmayıp, evi, otomobili, kimilerinin bahçesi, buz dolabı-televizyonu, emekli maaşı, sosyal güvencesi olan, “basbayağı mülk sahibi” bir sınıf haline gelmesiyle gerekçelendiriyorlar. İddialarına göre, “karnı doyan” ve “refahtan payını alan” işçi artık “sınıf kimliğine sarılma” ihtiyacı duymamakta; bunun yerine “dini-milli kimliğine” sarılmaktadır. “Öyleyse” diyorlar bunlar, sınıf temelli bir mücadele artık zaman aşımına uğramıştır ve S.B.’nin yıkılması sonrasında görülen “ulus hareketleri”yle dine ilginin uluslararası alandaki artışı, dinin, etnik-milli kimliğin, gelenek-göreneğin daha kalıcı ve esas olduğu kanıtlanmıştır.

Özünde sağcı, görünürde solcu bu lafazanlık önemli oranda eskidir ya da yeterince eskimiştir! Onda yeni olan ise, durmadan ve her fırsatta yinelenmesidir. Kapitalist emperyalizmi, tüm ve herkes için refah ve mutluluk toplumu olarak gösteren burjuva propagandasını temel alan ve dünyanın sözüm ona “küresel köy” haline geldiğini ileri sürerek, bu “global köy”de, toplulukların toplumsal-politik ve ideolojik davranışlarının sınıf kimlikleri ve farklı çıkarlara sahip olmalarından hareketle açıklanamaz hale geldiğini; “milli kimlik”-”dini inanç”-”gelenek-görenek”; “milletin çıkarları” gibi “daha bütünsel ortak hedefler”in esası oluşturacak şekilde bunun yerine geçtiğini iddia eden bu sav ve söylem, kapitalist toplumsal düzenin hâlâ “çöküşe ve yok oluşa” gitmemiş olmasını veri almakta; “sosyalist ülkeler pratiği”nin “yenilgi ile sonuçlanması”nı ise, “doğrulayıcı” kanıt olarak göstermektedir.

Kapitalizme dair “olgu”ları, kapitalizmin temel çelişkisini örtecek şekilde yorumlayan bu tez ve iddia, insan soyunun, emekgücü sayesinde ulaştığı ilerleme ve gerçekleştirdiği üretimin, zorunlu ihtiyaçlar haline getirdiği mal ve hizmetleri veri göstererek; ev-araba-buzdolabı-çamaşır makinesi ile toprak, makine, fabrika kompleksleri ve para sermaye sahipliğini aynileştiren bir kurnazlığa başvurmakta; kapitalizmin sınırları dışına çıkacak bir toplumsal-sınıfsal hareketin önünü, böylece kesmek istemektedir. Bu ‘katakullici teori diğer yandan, burjuva emperyalist güçlerin, sınıf hareketi ‘içindeki’ aristokrat-bürokrat sendikacılık akımlarından da yararlanarak, hareketi geriye çekmesinden ve sermayenin çalışma ve iş yaşamını işçi aleyhine; onun örgütlenmesini ve mücadelesini zaafa uğratacak ve zora düşürecek şekilde parçalı-esnek-istikrarsız hale getirmesinden yararlanmakta; işçilerin çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmeyi aşamayan güncel-dönemsel hareketini ve son yılların “ulusal kimlik savaşları”yla dinin kapitalist kullanımının kitleler içindeki etkisinde görülen artışı veri alarak, kendini doğrulamaya çabalamaktadır.

Kapitalizm temeli üzerinde yükselen ya da kapitalizme ve kapitalistin çıkarlarına bağlanarak varlığını sürdüren; bazısı doğrudan kapitalizmin ürünü olarak var olan ve insanın özgür ve kardeşçe yaşayabileceği koşulların oluşumuna karşı kullanılan; diğerleri tarihin arkaik dönemlerinin önyargı ve doğmalarından güç alarak etkilerini hâlâ sürdürmekle kalmayıp emperyalist gericilik ve tüm ülkelerdeki kapitalist yöneticiler tarafından, özel bir ilgi ve dikkatle istismar edilerek, halkların burjuva yönetim koşullarında tutulmalarının araçlarına dönüştürülen din, etnitise, “milli çıkar” vs gibi, daha çok burjuva söylemi ve politikasının kullandığı malzemeye sarılanlarını bir yana bırakırsak, “solcu”luk adına ve “solcular”a (!) akıl vermek üzere konuşan bu lafazanlar, üretimin ve sermayenin uluslararasılaşmasını tümüyle yeni bir olgu olarak ele alıyor, artı-değer üretimini fabrika sınırları içinde ve ağır sanayi alanıyla sınırlıyor; emek-sermaye ilişkisini böylece dar bir alana çekerek, sanayi proletaryasının toplumsal devrimin öncü ve temel gücü olma karakterini yitirdiğini, –hareketin dönemsel istikrarsızlığını da veri alarak–, ileri sürüyorlar.[3]

Marksist-Leninist teorinin hayatın tüm yönlerinin ve tüm zamanların “bütünlüklü görüşü olma” iddiasıyla ortaya çıktığını vaaz eden burjuva-burjuva liberal çarpıtmaya gelirsek, bunu, yüz yıla yakın süre önce Lenin, Marksizmin ‘yaşayan ruhu’nun “somut şartların somut tahlili” olduğunu vurgulayarak cevaplamıştı. Üretim tarzlarıyla sosyal sınıf ilişkilerinin seyrini tarihsel süreç boyunca irdeleyerek, ulaştığı sonuçları ortaya koyan Marx’ın –ve Engels’in– adıyla anılan kuramın gücü, sosyal-iktisadi olguları ve sınıf ilişkilerini, tarihi gelişimine ve somut koşullara bağlı kalarak irdelemesiyle, güncel olabilmesindeydi. Marksist bilimsel teori ve materyalist tarih anlayışı, “tarihin ve zamanın tüm sorunlarına ebedi ve değişmez çözüm getirme” iddiasını ve mutlakçı bakış açısını reddederek, mevcut koşulların(içinde bulunulan) ve sosyal-iktisadi gelişmelerin gündeme getirdiği sorunların çözümünü ‘görev’ edinir.

Kapitalizm, evet, kapitalizm olarak kaldığı sürece, üretimin toplumsal karakteriyle üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyeti arasındaki çelişme, onu değişime; üretici güçlerin özgürce gelişeceği bir topluma doğru zorlamayı sürdürür. Kapitalizm, evet, kapitalizm olarak kaldığı sürece, emek-sermaye çelişkisi varlığını sürdürecek ve proletarya-burjuvazi arasındaki sınıf savaşı devam edecektir. “Bütünlük” ve “devamlılık”tan kasıt bu ise eğer, bundan korkması gereken, solcular değil, kapitalistler olmalıdır.

Toplumsal sorunların sınıf temelli; ve sınıf çatışmaları üzerinden izah edilmesini, “zaman aşımına uğramış” sanayi toplumunun olgularıyla açıklamak ve bugünün toplumunun sorunlarına oradan açıklama getirmeye çalışmak olarak gören ve bunun dayanaklarının bugünün “küresel kapitalizmi”nde bulunmadığını vaaz eden teori ve propagandayı geçersiz kılan kanıtlar, açık olarak görülebileceği üzere, devrimci muhayyilede, devrimcinin hayali varsayımında değil, kapitalizmin güncel katı gerçeklerindedir.

Liberal “solcu” iktisatçı-tarihçi ve felsefecilerin Marksizme yönelttikleri suçlamalar, kapitalizmin olguları arasındaki ilişkilerin göz ardı edilmesini ve emek-sermaye ilişkisi ve çelişkisinin temel karakterinin reddini, kalkış noktası olarak alıyor. Marx ve teorisini tahrif ederek, teori-pratik ilişkisini, proletaryanın devrimci eylemi ve örgütlenmesini zaafa uğratacak ve hatta yenilgisine yol açacak bir anlayışla uyumlu göstermeye çalışan bazı “sol”cu-“devrimci” yazar ve teorisyenler ise, kapitalizmin, toplumu proletarya ve burjuvazi olarak bölmesini ve yeryüzünün hemen tüm ‘köylü toplumları’nın kapitalizmin sömürü çarkına kapılması gerçeğini önemsiz göstererek, kapitalizme bir tür “ebedilik” atfetme durumuna düşüyorlar.

Marksizmin liberal “sol” eleştirmenleri, safları gün geçtikçe daha da genişleyip kalabalıklaşan dünya ölçeğinde nüfusun yarısını aşan bir kitleyi bulmaktadırproletaryayı ve devrimci hareketini küçümseyip, hatta yok saymakla kalmıyor; açlık sınırındaki 1.3 milyar kişiyi; 2.8 milyar insanın yoksul yaşamını; 750 milyon kişinin temiz içme suyu bulamamasını; son krizle birlikte 270 milyona ulaşan işsizleri; 340 civarındaki büyük dolar zengininin dünya nüfusunun yarısından fazlası kadar geliri cebe indirdiği gerçeğini yok sayma uyanıklığı da gösteriyorlar.

MARKSİZMİN DİRİ VE GÜNCEL BİR TEORİ OLARAK KALMASININ “SIRRI”(!)

Marksizm, “olabildiği kadar yetkin bir toplum sistemi uydurma”yı değil, kapitalist toplumun proletarya ve burjuvazi gibi modern sınıflarıyla, onların uzlaşmaz karşıtlıklarının içinden doğdukları ekonomik temeli ve koşulları inceleyerek, bu sistemden kurtuluşun yolunu bulmayı esas almıştır. O, ödenmemiş emeğe el koymanın; kapitalist üretim tarzının ve bu üretim tarzında ortaya çıkan emekgücü sömürüsünün/artı-değer ve sermaye üretiminin temelini oluşturduğu ve kapitalistin, emekgücünü, pazardaki diğer herhangi bir meta gibi “tam değerini ödeyerek satın alsa bile”, ona ödediğinden daha fazla değer ‘çıkaracak’; elinde, bir bölümünü kişisel giderlerinin karşılanmasında kullanacağı ve geri kalanını sermaye olarak değerlendireceği artı-değer sağlayarak sınıf savaşımı koşullarını oluşturduğunu ve olgunlaştırdığını; böylece bunun, sömürü koşullarının ortadan kaldırılmasıyla –ki sınıf mücadelesi yoluyla ve proletarya tarafından– sömürüsüz toplumsal üretim aşamasına geçişin olanaklarını da yarattığını; mevcut üretim tarzı ve toplumsal örgütlenmenin tahliliyle tanıtlamıştır.

Marksizm, toplumsal sınıfları ve onların eylemlerini; bu sınıfların bireyi olarak insanı ve eylemini; bireylerin yaşamlarının maddi koşullarını “öncül” almakla tüm dogmatik-idealist düşünce sistemlerinden ayrışır. Olayları ve olguları “ilkeler”le değil, bu gerçek ve maddi öncüllerle açıklar. Marksizm, “sol” liberallerin ona yönelttikleri suçlamada vazedildiği edildiği üzere, yaşamın sorunlarının genel-geçer bir reçetesini vermez. Olgular arasındaki bağlantıları açığa çıkararak, sömürülen ve ezilen toplumsal sınıfların, sorunlarını çözüme ulaştırmalarının yol ve yöntemleri üzerinde durur ve tarihin ilerletici gücü ve dinamiğinin burada yattığına işaret ederek, sınıf savaşının sınıfsız bir dünyaya götüren karakterini ortaya koyar.

Marksizmi canlı, dinamik, yaşayan ve gelişen bir bilimsel düşünme sistemi kılan, dayandığı ve esas aldığı bu maddi gerçek zemin ve dünya; ve materyalist-diyalektik yöntemidir. Onun canlı bir teori olarak yenilenme ve bilimsel olma olanağı, diğer yandan, kapitalizm koşullarında, kapitalizmin maddi üretici güçlerini hareketin dinamik öznesi olarak almasında; toplumu ileriye götürebilecek dinamiklere sahip tek sınıfın(gücün), –o bu dinamiği üretim süreci içindeki konumundan almaktadır– sömürüden kurtuluş ve sömürüyü tümüyle tasfiye etme amaç ve hedefleriyle bağlı olmasındadır. Bir Marksist, “her teori gibi daha çok esas olan, genel olan, hayatın karmaşıklığını yaklaşık olarak gösterebilen dünün teorisine”( Lenin) sımsıkı takılıp kalmayarak; yaşayan gerçeği; kesin ve somut olguları hesaba katarak, Marksizmin bilimsel özüne bağlanır ve tarihin en büyük düşünürlerinden biri olarak Engels’in de işaret ettiği üzere, doğa ve toplumdaki “her şey”e ilişkin bilgi ve “kuram”ın sınırlılığını bilerek, gerçeğe ve olgulara bakar. Marx, bilindiği üzere, filozofların dünyayı yorumlamakla yetinmelerini eleştirdi. Önemli olan onu değiştirmekti. Kapitalizmin dünyası sömürü ilişkileri üzerine kuruluydu ve öyle kaldığı sürece de, insanın insana köleliği devam edecekti. Lenin ise, “devrimci teori” ile “devrimci pratik" arasındaki ilişkiye dikkat çekerek, devrimci siyasal pratiğin devrimci teoriyi gereksindiğine işaret etti. Ne Marx, “dünyayı yorumlama”yı önemsiz gördü, ne de Lenin siyasal pratiği geriye atılabilir tali bir sorun olarak ele aldı. Hareketin değiştirici karakterini göz ardı eden idealist yaklaşımı eleştirdiler. Değiştirmek, her şeyden önce, değişmesi gerekenin; değişmesi zorunluluk gösteren ve zorunlu olanın tanınmasını, bilinmesini gereksinirdi. Ne olgular görmezlikten gelinebilirdi, ne de olguculuk yapılarak dünyanın (toplumsal yaşamın) değiştirilmesi sağlanabilirdi. Toplumsal yaşam çelişkileri ve tarihsel gelişim seyriyle ele alınmalı; “olan”ın ve olmakta olanın işaret ettiği “olacaklar” göz önüne getirilerek, doğmalara karşı durulmalı; aklın ve bilimin yol göstericiliğinde sömürü ilişkilerinin tasfiyesi için politik eylem ve devrimin örgütlenmesi için çalışılmalıydı!

Marksizm, kuşku yok ki, bir sınıf teorisidir; proletaryaya, dünyayı ve bu dünyadaki yerini anlama ve değiştirmesinin bilimsel yöntemini bulmasında ‘yardımcı olan’; yüzyılların mücadele ve hakimiyet deneyimiyle donanmış burjuvaziye (ve onun ideolojisine) karşı mücadelede, gereksineceği donanımı sağlamasını olanaklı kılan bir dünya görüşüdür. Proletarya, “doğayla mücadelesinde insana gittikçe daha güçlü silahlar kazandıran emekle”, sömürüye dayanan düzenin “kendini yenilemesi” arasındaki çelişkiyi her günkü deneyimi içinde öğrenir. Marx’ın teorisi, proleter kitlelerine, bu çelişkinin çözüm yolunu gösterir. Çözümün, üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyetine dayanan ve zor yoluyla korunan sömüren-sömürülen ilişkisinin ortadan kaldırılmasında olduğunu söyler!

Marx ve teorisine göre, kapitalizm, ilk döneminde (serbest rekabet) mülk sahiplerinin “kapitalist nimetler için özgür rekabetinin, kişisel özgürlüğünün, yasa karşısında eşitliğinin[4] koşullarını yarattı. Kapitalizmin üretken güçleri bu koşullar içinde serpilip geliştiler. “Makinelerin makinelerle yapımı”yla birlikte gelişen modern sanayi, zaman içinde, işçileri, büyüyen kitleler halinde üretime çekerek, yeni üretici güçlerle ve üretimin ‘özgür gelişme’ eğilimi ve toplumsal karakteriyle çatışmaya girdi. Modern sanayi, üretim araçlarının ‘bireysel olmaktan çıkarılıp’ ortaklaşa kullanılabilmelerinin koşullarını yarattı ve onları “toplumsal üretim araçları” haline getirdi. Bu gelişme, ürünü tek tek işçilerin ‘bireysel üretimi’ ve ‘bireysel emeği’nin ürünü olmaktan çıkarıp birçok işçinin ortak emeğinin ürünü; toplumsal ürün haline getirirken, ürünün mal edinilmesinin bireysel karakteri değişmeden kaldı. Üretimin toplumsal karakteriyle mülk edinmenin kapitalist –özel– niteliği arasındaki bu çelişki, sosyal dayanağını, emekgücünü kapitaliste satarak yaşam olanağı bulan ve onu sürdürmek için de bu işi yapmaya devam etmek zorundaki proletarya ile, üretim araçları mülkiyetini elinde tutan ve emekgücü sömürüsüyle sermaye ve servet edinen kapitalistlerde (burjuvazi) buluyordu.

‘Modern sosyalizm’, bu çelişkinin ‘su yüzeyine çıkarılması’ ve proletaryanın devrimci eyleminde çözümünü bularak şekillenecek tarihin yeni uğrağının (sosyalizm) teorisi olarak doğdu.

Marksizmin (Marksizm-Leninizm) tarihe ve topluma dair analizleri ve sınıflı toplumların temel çelişkilerinin çözümlerine ilişkin, yine toplumların tarihinden çıkarılmış yöntemsel ‘sonuçlar’ına kuşkuyla yaklaşan veya tümüyle bunu reddeden “iç”ten ve dıştan muarızları, sosyalizmin tasfiyesi ile coğrafi olarak genişlemiş olan kapitalist pazarın durumuna ve teknolojik gelişmenin üretim sürecinde ve yöntemlerinde sağladığı olanaklara bakarak, bu sürecin kesintiye uğradığını, dahası sona erdiğini; günümüz kapitalizminin, “eski kapitalizm”in temel özelliklerini değiştirerek, sınıf ilişkilerinde niteliksel farklılıklara yol açtığını; bunun da sosyalizm teorisini geçersiz; devrimi olanaksız kıldığını ileri sürerlerken, bu bilimsel analiz yöntemine ve olgusal gerçeklere karşı spekülasyon silahına sarılıyorlar. Ama, olgular, veriler ve rakamlar üzerine parlak söylevlerle kitleleri kapitalist “refah sistemi” hakkında hayali beklentilerle avunmaya çağıran burjuva ideologları gibi, bu “sol” teorisyenler de, kapitalizmin çelişkilerinin derinleşip keskinleştiğini gizleyebilecek büyücü ‘gizi’nden yoksundurlar.

“Küresel kapitalizm” söylemiyle, günümüz kapitalizmini, yeni nitelikler kazanmış farklı bir kapitalizm; ve hatta kapitalizm “sonrası” yeni bir sistem olarak tanımlayan/gösteren teorinin elle tutulur herhangi dayanağı bulunmuyor. Üretimin örgütlenmesi ve meta üretiminin tarzında temelli değişim sağladığı ileri sürülen bilgisayar kullanımı, internet ağı üzerinden iletişim ve pazarlama, hesap-kitap işlerini kolaylaştıran ve planlama ile dağıtımın örgütlenmesinde kolaylıklar sağlayan gelişmeler ile, işin ve üretimin parçalanması, esnek çalışma sistemi, taşeronluk, eve iş verme, parça başı iş verme ya da özellikle bir kısım ürün açısından ürünün her bir parçasının değişik mekânlarda üretilip belli bir yerde birleştirilmesi gibi değişikliklerin hiçbiri, işçinin emekgücüne ve emekgücü kullanımıyla artı-değer üretimine ihtiyacı; emek-sermaye ilişkisini ve çelişkilerini ortadan kaldırmamıştır.

“Sanayi sonrası” diye vazedilen bir “yeni toplumsal üretim sistemi”ni karakterize eden; üretimin ve üreticinin sanayi toplumunda olmayan ya da hatta bazı sapkın liberal ideologların (bunlar yanlış bir biçimde “neo-liberal” olarak adlandırılıyorlar) iddia ettikleri üzere sanayiyi gereksiz kılan yeni bir örgütlenmesine delalet edecek kanıtlar değil, abartılı varsayımlardır, söz konusu olan.

Bu gelişmelerin bir kısmı açısından ise, “yeni oluş” iddiası esasen temelsizdir. Ne mekanik aracın çalışması, insan emekgücü olmaksızın, tümüyle ve kendiliğinden mümkün olmuştur. Ne de işin parçalanması ve merkezi büyük işletmeye bağlı küçük ve bağlı şirketlerin varlığı, emekgücünün küçümsenemez bir kesiminin, gerektiğinde ucuz işgücü olarak kullanılmak üzere “yedek/fazla” olarak işsizliğe itilmesi yeni olgulardır. Bilgisayar sistemi ve internet ağının, emekgücünü geçersiz ve gereksiz kıldığını da, toplumsal yaşam ve örgütlenme söz konusu olduğunda, teknolojiden başka bir şey görmeyen sapkınlardan başkası ileri süremez.

Bilgisayar kullanımının genişleyerek makinenin teknik yenilenmesi ve geliştirilmesinin en önemli unsurlarından birine dönüşmesi –ki onun üretim aracı olarak kullanımı yeni olmayıp, ancak yetkinleşmesinden söz edilebilir–, üretimin planlanması ve değişim faaliyetinin sonuçlarının “hesaplanması”nda büyük kolaylıklar sağlamıştır/sağlamaktadır. İnternet ağı, iletişim-haberleşmede; para akışında; program ve bilgi transferinde yeni olanaklar sağlamıştır. Ancak, bu ilerlemenin, makine ile makine yapımının ve “mekanik aracın çalışması”nın denetlenip-düzenlemesinin emekgücü olmaksızın, –‘kafa emeği’nin emek oluşu unutulmamalı– gerçekleşmesi; öyleyse emekgücünün gereksizleşmesi ve böylece emek-sermaye ilişkilerinde niteliksel bir değişimin gerçekleşmesi gibi sonuçlar doğurmadığı da bir gerçektir. Makinenin icadının manifaktür üretim sisteminde yarattığı değişime benzer bir atılım/itki bilgisayar türü araçların ve makinenin teknik yetkinleşmesi; elektrik akımının kullanımındaki gelişme vb, yeni bir üretim tarzı yaratmamıştır. Bilim ve teknikteki gelişmeler ve üretimin yeniden örgütlenmesinde başvurulan araçlar, kapitalizmi, 19. ve 20.yüzyılda olduğundan da daha fazla çözümsüzlüklere mahkûm hale getirmiştir.

Bu nesnel gerçekler göz önündeyken, bilim ve teknikteki gelişmelerden ve buluşların üretimin hizmetine sunulmasından hareketle emekgücünün değer ve artı-değer yaratma işlevi ve değiştirici devrimci konumunun artık söz konusu olmadığını vazeden teori, makinenin ‘durmadan artan yetkinleşmesi’ni; makine ile makine yapımını; bilgisayar sistemlerinin ve internet ağlarının üretim ve dağıtım süreçlerindeki kullanımını ve üretimin uluslararası örgütlenmesi ile işin ve üretimin parçalı yapısını dayanak alırken, kapitalizmin, kapitalizm olarak kaldıkça, çelişkilerinin daha da derinleştiği ve kendi yok oluşunun koşullarını zorunlu olarak olgunlaştırdığını kabullenmekten başka bir şey söylemiş olmuyor!

Kapitalizmin gerçekliği, onun temel sorun ve çelişkilerinin Marx ve Engels’ten ve Lenin’le Stalin’den sonraki süreçlerde, daha da ağırlaşıp keskin çatışmaları kaçınılmaz kılacak yönde geliştiğidir. “Üretim alanının kıt olanağı”nın, sosyalizmin yenilgiye uğratılması ve SSCB ile Doğu Avrupa ülkeleri pazarının kapitalist dünya pazarına yeniden dahil edilmesiyle bir miktar “genişlemesi”, üretimin durmadan artan ‘plansız’ genişlemesiyle pazarın ‘göreli’ sınırlılığı arasındaki çelişkiyi ortadan kaldırmamıştır. Kapitalist emperyalizm, pazarların ‘kıt olanağı’ ve üretimin aşırı yığılmasının sonuçlarından birini, son yüzyılın en büyük ikinci krizi şeklinde yaşamaktadır. Kapitalist üretimin bolluğu, refahın ve çelişkisizliğin dayanağı olmamış; ama krizin ve yoksunlukların nedeni olmuştur. Makinelerin yetkinleşmesi –ve sınırsız yetkinleşme olanağı– emekgücü kitlelerini üretim sürecinin dışına savurmasına; ve makineler bu özellikleriyle sermayenin işçi sınıfına karşı savaşında en güçlü araçlardan biri olmalarına karşın, emekgücünü gereksinmeyen ve öyleyse sınıf savaşımını içermeyen bir kapitalizmi var edememiştir.

Önemli bütün tarihsel olayların sonal nedenini ve büyük itici gücünü toplumun ekonomik gelişiminde; üretim ve değişim tarzlarındaki dönüşümlerde; ve bunların ardından toplumun farklı sınıflara bölünmesinde; ve onların birbirlerine karşı savaşımlarında arayan görüş”ü; bu “tarihselci” yaklaşımı nedeniyle “kaderci” (!) ilan eden burjuva ve liberal “sol” görüşler, sınıf olgusunun üzerinden “atlayarak”, sınıflar arası mücadeleyi, sınıfların üretim sürecindeki konum ve işlevlerinden soyutlayarak, toplum yaşamının dışına düşmektedirler. “Tarihselcilik” suçlaması ve sözüm ona karşıtlığı, ilkel komünal dönemi dışındaki tüm insanlık tarihini, her biri kendi üretim tarzları ve koşullarının ürünü olan ve birbirleriyle çatışma içindeki sınıfların mücadele tarihi olarak alan; ve belirli tarihi dönemin “hukuki ve politik kurumlarının olduğu kadar, dinsel, felsefi ve öteki idealarının bütün üst yapısının asal bir açıklamasını ancak kendisinden başlayarak(abç) yapılabileceği düşüncesine karşı bir saldırının adıdır.

Bu suçlama, toplumların ilerleyişinin başkaca esaslı bir açıklamasını da getiremez/getirememiştir. Toplumsal yaşam ve insanın topluluklar halindeki varoluşunu, bu yaşam ve varlığın –onu sürdürmek için– gereksinim duyacağı ürünleri üretim tarzından ve ürünlerin dağıtımı ya da değişiminden soyutlayan her teori, spekülatif ve skolastik bir teori olarak kalmaya mahkumdur. Yaşam gereçlerinin nasıl üretildiği ve değişildiğinin, tüm toplumsal gelişme ve değişimin aranacağı temeli oluşturduğunu reddeden her teori dogmatik kalarak, bilimsel düşünce dışına düşer. Toplum yaşamının tüm aykırılıkları ve çelişkileri, çünkü, doğrudan –ya da bir bölümü açısından dolaylı olarak– bu temel “ereksel neden”den kaynaklanarak şekillenir ve değişimlerinin araç ve güçlerinin oluşumunu da koşullarlar.[5]

Burjuvazi ve ideologlarını, Marksizme saldırıyı, “güncel gelişmeler” ve “toplumsal değişim” gerekçelerine sığınarak yoğunlaştırmaya yönelten, Marksizmin, dayanakları kapitalizm tarafından sağlanan; bu, bilimsel, diri ve güncel olmayı sürdürmesidir. Marksist bilimsel dünya görüşünün, dünyanın ve toplumun “yorumlanması”yla kendini sınırlamayıp, kapitalizmin üretmedikçe yaşayamayacağı proletaryaya, dünyayı değiştirmesinin yollarını göstermesi ve burjuvazinin dünya görüşünün karşısına, burjuva toplumunun maddi çelişkilerini sergileyerek çıkması, onun “geçersizleştiği”-”öldüğü”-”somut gelişmeler tarafından yanlışlandığı” yönündeki burjuva vaazının yinelenmesine yol açıyor.

Ama burjuva teorisi, söylemi ve iddiaları için durum, gerçekten de nafile denecek türdendir! Marksizmin sürekli canlılığı ve proletaryaya, sermayeye karşı kurtuluş mücadelesinde yol gösteriyor olması; bir kontracı provokatörün deyişiyle[6] bu garip durum”; kapitalist toplumun, varlığını artı-değer sömürüsüne borçlu olmasıyla; bunun da, proletaryayı, sınıf mücadelesi yoluyla emekgücünün sömürülmesi olanaklarını ortadan kaldırmaya zorunlu olarak yöneltmesiyle, dolaysız olarak bağlıdır. Onun, kendi sonunu getirecek olan bu durumu değiştirebilmesi için, kimliğini ve toplumsal sistemini reddetmesi gerekmektedir.

GÜNCEL KOŞULLAR VE DEVRİMCİ TEORİYE ARTAN İHTİYAÇ

Kapitalist emperyalizm, sonuçları, sadece proleter ve emekçi kitlelerinin yıkımı, yoksulluk, açlık ve işsizliğe daha fazla itilmeleriyle değil, küçük, orta ve hatta büyük burjuvazinin bir kesiminin de yıkımı ve iflasa sürüklenmesiyle görülen yeni bir krizle boğuşmaktadır. Bunalımlara karşı “önlem” adına, banka ve sanayi tekelleri yararına otoriter devlet kapitalizmi uygulamaları yine revaçtadır. Banka ve sanayi tekellerinin emrine 15 trilyon dolar akıtıldı. Üstlenilen yükümlülükler hesaba katıldığında, bu meblağ 25 trilyona ulaşıyor. 1980 sonrasında, “devletin ekonomiden elini çekmesi” propagandası yürüten burjuva ekonomistleriyle sosyolog ve politikacılar, “devletin daha ileri müdahalesi”nden yana tutum açıkladılar. İşçi sınıfı ve emekçi kitlelere kesilen fatura, işten atma, sosyal hakların daha fazla kısıtlanması; ücret-maaş ve tarım ürünleri taban fiyatlarının düşük tutulması, talep ve mücadelelerine karşı hükümet baskıları ve polis zorunun artması, çalışma yasalarının ve genel olarak hukuksal düzenlemelerin sermaye yararına yenilenmesi oldu.

Bu sonuçlar, açık ki, geçici ve dönemsel değil. “Fiziki sınırları” değişmekle birlikte, kapitalizmin bu olguları süreklilik gösterme ve yeniden üretilme özelliği taşıyorlar. Artı-değer sömürüsüne dayanan bir toplumsal sistemde, başka türlüsü –işsizlik, yoksulluk, açlık ve çatışmalar olmaksızın– olmazdı. Kâr için üretimin, bir azınlık elinde zenginlik-servet birikimini; diğer yanda da taleplerini karşılayamaz/karşılayacak gelire sahip olmayan emekçi yığınlarını üretmesi kaçınılmazdır. Kâr için üretim, öte yandan pazar üzerine rekabeti ve pazar payı için kavgayı gereksinir. Kapitalistler, ürünün ne kadarının pazarda alıcı bulacağının, üretim giderlerini karşılayıp karşılamayacağının “garantisi”ne sahip değildirler. Tüm kapitalistlerin ve büyük tekel işletmelerinin kâr için, ‘aynı dünya pazarı’a yönelik, ‘genel olarak plansız’ üretimi, üretim anarşisine yol açmaktadır. Tek tek ‘bireysel kapitalist’ler bir yana, kapitalist büyük işletmelerin var ya da yok olmalarını belirleyen, onların bu pazarda sahip oldukları güç ve pay ile bunun için sürdürülen kıyasıya rekabettir. Bilim ve teknikteki gelişmelerle makinelerin ‘sonsuz yetkinleştirilmesi’ olanağı, büyük kapitalist –ve uluslararası şirketler tarafından, pazarda en büyük paya sahip olmak için kullanılırken, onlar arasındaki rekabet daha da kıyıcı hale gelmiştir.

Sistemin bu “basit” gerçekleri, onu yıkıma götüren etken, koşul ve güçlerin artışı ve olgunlaşmasına da işaret ediyor.

Ancak, hiçbir toplumsal sistem, iktisadi-sosyal gelişme ve değişime bağlı olarak kendiliğinden yıkılmamış, yerini başka ve daha gelişkin bir sisteme kendiliğinden terk etmemiştir. Kapitalizm ise, tüm öncellerinden, daha sistematik, daha modern örgütlenmeleri ve sermaye ve üretimin merkezileşmesinde gösterdiği gelişme ile ayrışır. Ama onun en temel özelliği, proletarya gibi, emekgücünü satmaksızın yaşama olanağı bulamayacak bir sınıfı yaratmadan, varlığını sürdüremez olmasıdır. Buradan çıkan sonuç, proletaryanın, burjuvaziye, sömürülmesinin olanaklarını ebediyen tanımayacağı; ücret köleliği sistemini, üretici güçlerin özgürce gelişmesini sağlayacak ve üretim araçlarının kapitalist mülkiyetine son verecek şekilde değiştireceğidir. Bugün işçi sınıfı ve emekçilerin kapitalizme karşı mücadelesinde yaşanan zayıflıkların; bilinç ve örgütlenme geriliği ve hareketin istikrarsızlığının, azımsanmayacak sayıda işçi, emekçi ve aydın için “kuşkulu” kıldığı ‘şey’ de, gerçekte, bu temel değişim kaçınılmazlığı alanına ilişkindir.

Kapitalizm ve onun krizlerle malul yapısı burjuva ideologlarının tez ve teorilerini geçersiz kılan binlerce olguyu hemen her gün açığa çıkarmasına ve onların kapitalizme karşı yıkıcı silahlar olarak kullanılmasını olanaklı hale getirmesine rağmen, işçi hareketi, sosyalizm bilincini kendiliğinden doğuramamaktadır.

Genel olarak alındığında, kapitalizmin, tüm çelişkilerinin daha açık olarak ortaya çıkmasına yol açan kriz koşulları, sosyalist toplumsal düzene gereksinimi ve bunun zorunlu kıldığı mücadele bilincinin işçi kitleleri içinde örgütlenmesi için olanaklarını genişletir; hareketin politik sınıf hareketi olarak örgütlenmesinin önemini artırır. Burjuvazi ve propagandacılarının, kapitalizmi savunmaya daha fazla önem verdikleri ve aynı amaçlı olarak Marksist devrimci teoriye ve sosyalizm için mücadeleye saldırıyı artırdıkları bu gibi koşullarda, kapitalizmin “kalıcılığı” üzerine sürdürülen burjuva propagandasına karşı mücadele, daha acil bir gereklilik haline gelir. İşçilerin politik örgütlenmelerini güçlendirmeleri ve “emeğin sermayeye bağımlılığını yoketme” mücadelesinin gelişmesi ve yaygınlaşması için, politik-iktisadi mücadeleyle teorik mücadele cephesinin birleştirilmesine ihtiyaç daha da artar. İleri işçi ve devrimci militanın, Marksist teorik bilimsel birikim için çabayı artırması; çeşitli oportünist ve burjuva akım ve görüşe karşı devrimci teoriyi kararlıca savunması ve onun işçi hareketinde maddi karşılığını bulan hakim akım ve politik güç haline gelmesi için, çalışma sorumluluğu ve yükümlülüğü artar. Sosyalist ideolojiden “çok daha eski, çok daha gelişkin” burjuva ideolojisine karşı mücadele özel bir önem kazanır. “Çalışan yığınların, hareketlerinin süreci içerisinde, kendi başlarına formüle edecekleri bağımsız bir ideolojiden söz edilemeyeceği”ni[7] göz önünde tutarak, sosyalist ideolojinin emekçi ve proleter yığınları içinde yaygınlaşması için çaba göstermek, Marksist devrimcinin özel görev ve sorumluluğu olarak öne çıkar. Bu ise, teorinin bilimsel bir yol gösterici olarak ele alınmasını; işçi sınıfı partisinin, ileri işçi kitlesi başta olmak üzere sınıf hareketi ile sosyalizmin birliği için çalışmayı yoğunlaştırmasını zorunlu kılar.

* * *

İşçi sınıfına karşı burjuva sınıf savaşının taktikleri arasında, proleter sınıf ideolojisine karşı, onun işçi emekçi hareketi içinde maddi dönüştürücü güç haline gelmesini önlemeye çalışmak, önemli bir yer tutar. Buna, bu makalenin baş tarafında da belirtildiği üzere, Marksizme, sözüm ona içerden; teorik mücadele ve yenilenme adına yöneltilen ve teorinin, kültürün, tarih ve edebiyatın, felsefenin ve tüm bilim dallarına ilişkin tartışmaların konuları üzerinden sürdürülen çok çeşitli biçimleriyle “sol” saldırılar eşlik ediyor. Teorisizlik kadar, “yenilenmiş teori” adına gündeme getirilen de, çoğu durumda, Marksizmin kaba çarpıtılmasını, devrimci ruhundan ve toplumsal yaşamın sınıf mücadelesi yoluyla (proletarya eliyle ve öncülüğünde) değiştirilmesi politikasından soyutlanmasını ve özünden koparılmasını içeriyor. Doğrudan burjuva saldırısıyla birleşen sözüm ona bu “devrimci ideolojik yenilenme”, ikinci, üçüncü “el” aktarmaları ve “Marksist olma”larını Marksizmin eleştirisine/yetersizliğinin ve “determinizmi”nin ilanıyla yok sayılmasına borçlu olan Derida’dan Lucas’a; Negri’den Althusser ve Braudel’e çok sayıda Marksizm sapkını teorisyenin görüşlerinin esas alınmasına dayandırılıyor.

Tek başına bu neden bile, işçi sınıfının uluslararası hareketinin devrimci deneyimlerinin bilgisine, sınıfın tarih bilincine, ileri bilimsel teoriye ihtiyacının arttığını görebilmek için yeterli olmalıdır. Kapitalizme karşı mücadelenin siyasal, pratik-iktisadi ve teorik yönleri arasında ‘uyumlu bir birlik’ sağlanarak, burjuva emperyalist ideolojinin emekçiler üzerindeki ve ‘devrimci saflar’daki etkilerine karşı savaş, eğer ısrarla ve doğa bilimleriyle toplumsal yaşam alanındaki gelişmelerin sağladığı zengin malzeme kullanılarak sürdürülmezse, mücadele başarıyla yürütülemez. “En ileri teori”nin kılavuzluğu, sadece hareketin burjuva sınırları aşarak, sınıf düşmanının çok yönlü saldırılarını, araç ve güçlerini yenilgiye uğratma başarısı göstermesi için değil, hareketin güncel pratik hedeflerinin gerçekleştirilmesine hizmet eden taktiklerin izlenebilmesi ve buna uygun birliklerin oluşturulması için de gereklidir.

İleri işçi ve devrimci sınıf partisi militanı, kapitalizmin çok boyutlu ve tutarlı bir teşhirini; ancak onun kâr esasına ve artı-değer üretilmesine dayanan varlık koşulunu göz önünde bulundurarak yapabilirse, inandırıcı ve ikna edici olacaktır. Güncel krizin sonuçlarından söz etmenin, devrimci siyasal teşhir için gerekli, ama kapitalizm ile onun krizleri arasındaki “kaçınılmazlık” bağının ortaya konması açısından asla yeterli olmayacağı açıktır. Krizin, örneğin, “yanlış hükümet politikalarıyla ve spekülatörlerin arsız oyunları”yla değil, kitlelerin ihtiyaçlarının karşılanması ve satın alma güçleriyle bağlı olmayan kâr için üretim ile ve onun bir aşırı üretim durumuna yol açmasıyla ilişkili olduğunu ortaya koyma gücü gösteremeyen bir devrimci militan ya da “kadro”, durmaksızın üretilen burjuva propagandasını boşa çıkaracak gücü gösteremeyecektir. Sermaye ve hükümetlerinin işçiden istedikleri fedakarlığın, onun, açlık, işsizlik ve yoksulluk kıskacına alınmasını ifade ettiği ve bu fedakarlığı ne denli geniş ve yaygın kabullenirlerse kabullensinler, kapitalizm var olduğu sürece bu olguların varlığını sürdüreceği; özelleştirme ve “devletleştirme”nin birbirleriyle ters uygulamalar olmalarına karşın, kapitalist karakterleriyle burjuva iktisat politikalarının iki farklı biçimini aşmayan uygulamalar olduğu; ve fakat işçi ve emekçilerin güncel hak ve talepleri yönünden farklılıklar içerdikleri; ulusal kaderini tayin hakkının ezilen ulusların nasıl yaşayacaklarına kendi iradeleriyle karar vermeleri anlamına geldiği ve işçi sınıfının bu hakkın en tutarlı ve kararlı savunucusu olmasının, sömürü ve baskı sistemini ortadan kaldırma hedefiyle aykırılık taşımadığı; ve toplumsal siyasal alandaki birçok başka sorun arasındaki bağlantılar, ancak bilimsel sosyalist teoriyi yeterince özümsenebilmiş ise, tutarlı şekilde ortaya konabilir. Pratik siyasal, sosyal ve iktisadi sorunların çözümü için sürdürülen mücadele ile teori arasındaki ilişkinin salt kitabi ve “soyut” bilgi nedenli olmadığı kesindir; aksine, pratik-siyasal mücadele ve örgütlenmenin başarıyla yürütülmesi için, Marksist teorik bilince ve teorik donanıma her zamankinden de fazla gereksinim vardır.



[1] Olof Palme gibi bir burjuva sosyal demokratını Marx’ın ve proletaryanın yanında gösteren deli saçmaları- emperyalizmin kuklası Dalai Lama’yı unutmuş olmalılar. Esasen üzerinde durmayı bile gerektirmiyor. Ama biz yine de, bu tutumun bağlandığı yere işaret etmek üzere, adı anılan ünlülerden ikisinin durumunu çok kısaca belirtelim: Weber gibi sosyologlarla Freud gibi psikanalistlerin görüşlerinin liberal burjuva aydınları tarafından Marksizme karşı ideolojik saldırıda malzeme olarak kullanıldığı biliniyor. Weber’in liberaller tarafından bayrak edinilmesinin başlıca nedeni, sınıf mücadelesi teorisine karşı, onu sınıf karakterinden soyutlayarak bireysel ‘muktedirlik’ derekesine indirgeyen ve bireyciliği besleyen görüşleridir. A. Soljenitsin ise, Hitler kıtalarının sosyalist S.B.’ni yıkma ve işgal etme savaşı sırasındaki tutumuyla başlayan ve sonrasında da “Stalin’in politikalarına karşı çıkma” adına sürdürdüğü anti sosyalist görüşleriyle Batı kapitalist dünyasının sosyalizme karşı çok yönlü saldırılarında kullanılan bir piyon olarak ‘tarihe geçti.’ Sovyet karşıtı propagandaya malzeme sağlamakla kalmadı, kendisi de malzeme oldu. Krusçevciler’in yanı sıra Amerikan, İngiliz, Fransız ve Alman devlet ve hükümetleri tarafından da bir vitrin malı olarak kullanıldı.

[2] Bu kesimdekileri temsilen konuşanlar, kendilerini genel olarak, “özgürlükçü sosyalistler” şeklinde adlandırıyorlar. Birikim’de, Mesele Dergisi’nde ve Türkçü faşist “Sol” dergisi’nde yazan iddialı kalemlerden bir kısmı bunlar arasındadır.

[3] Bu iddialarla birlikte fabrika koşulları, üretim süreci vb. alanda görülen değişimin ana özelliklerini ve artı-değer üretimiyle ilgili tartışmaları ele alan daha geniş bir değerlendirme için, Ö. Dünyası’nın Nisan-Mayıs-Haziran 2008 sayılarına; -Birikim Dergisi yazarlarıyla polemiklere- bakılabilir.

[4] Engels, Ütopik ve Bilimsel sosyalizm, Sol Yayınları

[5] Engels, J. Bloch’a 21-22 Eylül 1880 tarihli mektubunda; “Materyalist tarih anlayışına göre tarihte nihai olarak belirleyici öge gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Ne Marx ne de ben bundan daha fazla bir şey (asla) söylemedik. O halde, herhangi bir kimse bunu ekonomik ögenin tek belirleyici olduğu biçiminde değiştirirse, bu önerimizi anlamsız, soyut, aptalca bir ifadeye dönüştürmüş olur” diye yazmıştı.

[6] Kendisi de Ergenekon davasında ‘yönetici sanık’ sıfatıyla yargılanan D. Perinçek, sermayeye çeşitli düzeylerde hizmet eden çok sayıda ‘kadro’ yetiştirmekle ne kadar övünse hakkıdır.

[7] Lenin; Ne Yapmalı, Sol Yayınları.