“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

“Çözüm” süreci: “AKP’siz olmaz”dan “AKP’yle olmaz”a doğru…

Kürt sorununa dair çözüm umutlarının, yerini sürecin biteceği kaygılarına bıraktığı bir dönemden geçiyoruz. Devlet ile Öcalan arasında Ekim 2012’de başlayan görüşmeler birinci yılını doldurmasına rağmen, AKP Hükümeti’nin sürecin ilerletilmesine dair hiçbir yasal düzenleme yapmaması ve görüşme sürecini bir müzakere sürecine dönüştürmeme konusundaki ısrarı, gelinen yerde ciddi bir tıkanıklığın yaşanmasına yol açıyor. Dahası Başbakan Erdoğan’ın gerilimi tırmandıran açıklamaları, süreci kopma noktasına getirmiş bulunuyor. Gezi olaylarıyla başlayan Haziran Direnişi döneminde Kürt hareketi içinden bu direnişe uzak durma tutumuyla birleşen çözüm sürecinin AKP’siz sürdürülemeyeceği yönündeki kaygı ve görüşler, yaşanan gelişmeler üzerinden, bu kez, sürecin AKP ile sürdürülemeyeceği noktasına gelmiş bulunuyor.
Bundan sonra sürecin nereye gidebileceğini/nelerin olabileceğini tartışabilmek için bugüne kadarki gelişmeleri ana hatlarıyla hatırlamak gerekiyor.
Sürecin kamuoyuna duyurularak BDP heyetlerinin Öcalan’la görüşmeye başlamasından bu yana, AKP, gelişmelerin seyrini ve atılacak adımların çerçevesini tek başına belirleme tutumu içinde oldu. Bu tutum, her adımda sürecin ilerletilmesinin önüne yeni engellerin çıkmasına neden teşkil etti. Daha Öcalan’la kimlerin görüşeceği tartışılırken, BDP Eşbaşkanı Kışanak ve DTK Eşbaşkanı Tuğluk’un isimleri gerillalar ile kucaklaştıkları gerekçesiyle çizildi. Ardından ilk heyette yer alan DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk, Öcalan’la görüşmeler sürerken Kandil’in bombalanmasını eleştirdiği için ve yine önce BDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder, Gezi olaylarında oynadığı rol gerekçesiyle, sonra da BDP Eşbaşkanı Demirtaş da “demokratikleşme paketi”ne yönelik eleştirileri nedeniyle bu heyetlerden çıkarıldı. Öcalan’ın Newroz’da ateşkesi ve silahlı güçlerin geri çekilmesi sürecini başlatan mesajından sonra, AKP, sürecin sağlıklı yürütülebilmesi için talep edilen yasal düzenlemeyi yapmayı reddetti.  Son olarak açıklanan “demokratikleşme paketi”nde Kürt hareketinin hiçbir talebinin yer almaması (bu pakette yer alan özel okullarda Kürtçe eğitime olanak tanıyan düzenleme, Kürt hareketinden çok Bölge’de cemaat-tarikatların önünü açmaya yönelik ve 2009’daki ‘açılım’ sürecinde TRT Şêş’in açılması kadar bile önemi olmayan bir adımdır), ipleri kopma noktasına getirdi. Başbakan Erdoğan’ın Kurban bayramında BDP’nin eleştirilerine yönelik yaptığı “mesajlar bu dozda gidecek olursa görüşmenin ipleri kopar” açıklaması ve daha sonra grup toplantısındaki konuşmasında “‘İmralı’ya kim gider, kim gitmez’... Bunun kararı hükümete aittir. Hükümet istediğini gönderir, istediğini göndermez. Kimsenin rota çizme yetkisi yoktur. Yeri gelir gönderir, yeri gelir göndermez. Herkes haddini bilecek” demesi, bırakın Öcalan’ın son görüşmelerde dile getirdiği “anlamlı müzakereye geçiş”i, sürecin artık bugünkü haliyle bile devam edemeyeceğini gösteriyor. BDP heyetinin Öcalan’la yaptığı son (11.) görüşmede Pervin Buldan’ın “tekrar görüşür müyüz?” sorusu ve bu soruya Öcalan’ın verdiği “Umarım görüşürüz. Umarım devlet ve Hükümet böyle bir tarihi hata yapmaz” demesi, gelinen yerde sürecin nasıl bir pamuk ipliğine bağlı olduğunu bütün açıklığıyla gözler önüne seriyor.
Peki, bundan sonra ne olacak?
Öncelikle Öcalan’ın verdiği mesajlar, bugüne kadar beklentilerinin hemen hiç biri gerçekleşmemesine rağmen, süreci sonuna kadar götürmek istediği yönündedir. Öcalan’ın, Kürtlerin AKP’nin çözüm yönünde adım atmamasını eleştirmenin ötesine geçip, paralel oluşumlarla fiili çözümler geliştirmesini istemesi de böyle anlaşılmalıdır. Öte taraftan, AKP ve devlet, sorunun çözümü için hiçbir ciddi/somut adım atmamış olmasına rağmen, görüşme sürecinin öncesine dönmeyi göze alabilecek durumda değildir. Çünkü Erdoğan’ın “ipleri koparma” tehdidi, kopan iplerin kendisini de düşürebileceği gerçeğini değiştirmemektedir. Dolayısıyla süreç her türlü provokasyona daha açık hale gelmiş olmasına rağmen, olası gelişmelerin ortaya çıkarabileceği sonuç eskiye dönüş olmayacaktır.
İkincisi, Suriye’deki belirsizlikler ve Rojava’daki durum her iki tarafın bu süreci bozacak hamleler yapmasını önemli oranda sınırlamaktadır. Çünkü Suriye sorununun nasıl çözüleceği ve Rojava’nın statüsünün ne olacağı, doğrudan doğruya Türkiye’deki süreci de etkileyecektir. Zaten Öcalan da bunu gördüğü için, Suriye-Rojava’da rol oynayabileceği koşulların yaratılmasını istemiş ve bu durum AKP cephesini fazlasıyla rahatsız etmişti. Bu nedenle AKP, bugün bir yandan Barzani ve Suriye’de Barzanici güçler (Yüksek Kürt Konseyi’ne rağmen Suriye muhalefeti ile birleşme kararı alan El Parti, Azadi ve Yekiti gibi partiler) ve diğer yandan destek verdiği el Kaide ve ÖSO çeteleri üzerinden Rojava’da PYD’nin gücünü kırmaya çalışırken, öte yandan da, her şeye rağmen Rojava’nın egemen gücü konumunda olan PYD’yi de muhatap almak zorunda kalmaktadır. PYD de, Cenevre-2’ye Türkiye-ABD güdümlü muhalefetin içinde girmeye karşı çıkarken, bir yandan da Türkiye ile doğrudan karşı karşıya gelmemeye çalışmakta, mevcut denge durumunun kendisine açtığı olanakları kullanmaya çalışmaktadır. Nihayetinde Kürt sorunuyla iç içe geçmiş olan bölgesel gelişmeler, Rojava’yı/ PYD’yi de görüşme sürecinin bir parçası haline getirmiş bulunmaktadır. Ve Rojava’daki durum, bir yandan bu güçleri (AKP/devlet-PKK/Öcalan) kendi politik pozisyonlarını güçlendirecek hamleler yapmaya yöneltirken, öte yandan mevcut belirsizlikler ve sürecin aleyhine dönme kaygısı, kendi aralarındaki mevcut gerilimi sürecin sona erdirilmesi noktasına vardırmalarını engellemektedir.
Üçüncü olarak; süreç ne AKP’nin tek başına başlattığı, ne de tek başına bitirebileceği bir süreçtir. Nedenini açıklamak için, önce 2009’daki ‘açılım’ süreciyle ilgili kısa bir hatırlatma yapalım. ABD’de Obama’nın başkan seçilmesinin ardından, Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, ilk yurtdışı gezilerinden birini Türkiye’ye yapmıştı. Clinton’un görüşmelerinin ardından, Cumhurbaşkanı Gül, Kürt sorununda “iyi şeyler” olacağı açıklamasını yapmış ve ‘açılım’ süreci başlamıştı. ABD, Irak’tan çekilme sürecinde, Türkiye ile Kürdistan Federe Yönetimi arasındaki ilişki ve işbirliğini geliştirmeyi ve bu arada istikrarsızlık yaratabilecek bir silahlı güç olarak gördüğü PKK’yi silahsızlandırmayı istiyordu. Oslo süreci ve ‘açılım’, bu gelişmelere bağlı olarak başlatılmıştı. Federe Kürdistan Başkanı Barzani’nin PKK’nin silahsızlandırılmasını sağlayacak bir Kürt Konferansı yapma kararı da, aynı dönemde gündeme gelmişti. Ancak 2011’e gelindiğinde, sorunun çözümü yönünde PKK ile devlet arasında hazırlanan protokollere rağmen, süreç bitti. Sorunu çözmesi beklenen Erdoğan’ı, MHP lideri Bahçeli ile Öcalan’ın idamı üzerinden polemik yaparken gördük. Neden? Çünkü AKP, ABD’nin kendisine verdiği “bölgesel liderlik” rolünü oynamak üzere, bölgede Tunus ve Mısır’da başlayan halk hareketlerine müdahale yönelimi içine girdi. Libya lideri Kaddafi’den sonra Suriye lideri Esad da devrilebilseydi, bölgede AKP-Müslüman Kardeşçi “ılımlı/Amerikancı İslamcı” bir blok egemen olacak ve bu arada bu süreçte Kürtler de kuşatılarak etkisiz hale getirilecekti. Ancak bu hesap tutmadı ve Kürtler, etkisizleştirilmek bir yana, Suriye üzerinden sürdürülen bölgesel kamplaşmada dengeleri değiştirebilecek bir güç haline geldi. Bu süreçte Suriye muhalefetini kendi etrafında toparlamak için girişimlerde bulunan ABD, öte taraftan Türkiye’nin de Kürt hareketi-Öcalan ile görüşme sürecinin başlamasına ön ayak oldu. Suriye’de el Kaideci güçlerin giderek güç kazanması ve Mısır’da Müslüman Kardeşler-Mursi yönetiminin güven vermekten uzak istikrarsızlık yaratan politikalarıysa, ABD’yi yeni bir hamleye zorladı. Suriye’de sorunun çözümü için Rusya ile Cenevre-2 görüşmeleri konusunda anlaştı ve Mısır’da Mursi’yi deviren askeri darbeyi destekledi. Gelinen yerde AKP’nin, Suriye, Mısır, Irak başta olmak üzere, bölgede ABD’nin politik manevralarıyla uyumlu bir çizgiye gelmeye gösterdiği direnç, ABD-AKP Hükümeti arasında da bir gerilime neden olmaktadır. Sonuçta ABD, özellikle Rojava’da Kürtlerin Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Koalisyonu’nun dışında kalma tutumundan hoşnut olmasa da (ve kendi elini güçlendirmek için Kürtlerin Cenevre-2’ye bu muhalefetle birleşerek gitmesini dayatmasına rağmen) Kürtleri karşısına almayı da, Türkiye’deki sürecin bitmesini de ister bir durumda değildir. Uzatmadan söylersek; Kürt sorununun çözümü için başlatılan sürecin ne olacağını, AKP-Erdoğan’ın niyetinden çok, gerek Suriye ve Rojava’daki gelişmelerin seyri ve gerekse ABD-AKP ilişkilerindeki sorunların nasıl çözüleceğinin belirleyeceği söylenebilir.
Bu gelişmelere bağlı olarak, son dönemde ABD-İsrail medyasında MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile ilgili gündeme getirilen iddialar, AKP’nin raydan çıkan bölge politikasını yeniden raya sokma girişimi kapsamında değerlendirilmelidir. Daha önce de Erdoğan ve Hükümet’in fiili ortağı Gülen arasındaki ilk ciddi kapışmanın yine MİT üzerinden yaşanmış olması da rastlantı değildir. Çünkü MİT Müsteşarı Fidan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu, AKP’nin bölge politikasının yürütücüleri konumunda bulunmaktadır. Yine Erdoğan’ın Mısır darbesiyle ilgili olarak ABD’yi suçlar açıklamalar yapması, füze savunma sistemi ihalesinin Çin’e verilmesi ve İsrail’e yönelik söylemlerini sürdürmesi ve öte taraftan Cumhurbaşkanı Gül’ün her fırsatta ABD ile uyumlu açıklamalar yapması; AKP’yi oluşturan ve destekleyen güçlerin bugünkü durumun artık sürdürülemez olduğu; başka bir deyişle bu AKP ile devam etme koşullarının giderek ortadan kalktığı bir noktaya yaklaştığını göstermektedir. Ve bu nokta; bir yandan mevcut AKP’ye, AKP içinden bir alternatif oluşturulması arayışı ve öte yandan da Mısır, Irak gezileri ile emperyalistlerin gözüne girmeye çalışan ve yine Sarıgül üzerinden yeni bir rüzgâr yaratmak isteyen CHP üzerinden bir arayış biçiminde ifade edilebilir. Ancak burada kısa vadede AKP içinden yaratılmak istenen alternatifin (AKP’nin başına ABD’nin ve sermaye güçlerinin politikalarıyla daha uyumlu isimlerin getirilmesinin) CHP üzerinden alternatif yaratma arayışına göre (Sarıgül üzerinden yaratılmak istenen rüzgârın etkisini de bağlı olarak) az-çok daha gerçekleşebilir noktada durduğu söylenebilir.
Kürt sorununda ve AKP’nin bölge politikasında mevcut durumun sürdürülmezliği (ülkedeki diğer ekonomik-siyasi gelişmelerle birlikte), önümüzdeki yerel seçimlerin genel siyasi gelişmeleri ve bu gelişmelerin de Kürt sorunu ve bölge politikasının geleceğini önemli oranda etkileyeceği koşulları yaratmış bulunmaktadır. Bu seçimlerle aynı yıl cumhurbaşkanlığı ve ertesi yıl da genel seçimlerin yapılacak olması, bu süreci, ülkenin geleceğinin belirlenmesinde taraf olan bütün toplumsal kesimlerin sahneye çıkacağı bir süreç yapmaktadır.
AKP’den ne çözüm, ne de demokratikleşme beklenemeyeceğine göre, Kürt ulusal hareketi ve ülkedeki demokrasi güçleri ne yapacaklar?
ÖDP, TKP, Halkevleri gibi demokrasi güçleri bugün seçim taktiklerini AKP’nin geriletilmesi biçiminde tarif etmekte, dolayısıyla kendi kitlelerinin AKP’nin tek güçlü alternatifi olarak görülen/gösterilen CHP’ye yedeklenmesinin önünü açan bir politik hat izlemektedir. Oysa sormak gerekiyor; acaba ABD ve büyük sermaye çevrelerinin bile ‘bu AKP ile olmaz’ noktasına geldiği koşullarda, AKP’nin geriletilmesi ile sınırlı bir yaklaşım kime hizmet eder? Yapılması gereken nedir? ABD ve sermaye güçlerinin AKP’ye alternatif haline getirmeye çalıştığı, ancak Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşme konusunda ciddi bir politikası olamayan CHP’ye güç taşımak mı, yoksa egemen güçler arasındaki çatışmanın olanaklarını da kullanarak güçlü bir demokrasi cephesi olarak ortaya çıkmak mı? İlkine “evet” demek, demokrasi güçlerinin emperyalizm ve gericiliğin yelkenine rüzgâr taşıması ve dahası siyaset yapabileceği alanları kendi eliyle kapatarak kendi sonunu hazırlamasından başka bir anlama gelmeyecektir.
Öyleyse bir daha soralım, egemen güçlerin arasındaki çatışmaya yedeklenip bekleyecek miyiz, yoksa Kürt hareketi ve demokrasi güçlerinin birliği üzerinden Kürt sorununun çözümü ve ülkenin demokratikleştirilmesi mücadelesinde bu çatışmanın yarattığı olanakları da kullanarak, güçlü bir emek ve demokrasi cephesi; sisteme alternatif bir güç mü olacağız? Kürt hareketi ve Öcalan tarafından Halkların Demokratik Kongresi/Partisi’ne atfen yapılan açıklamalarda demokrasi güçlerinin birliğinin önemine yapılan vurgu ve HDK/HDP’nin Haziran Direnişi’nin bileşenlerini kucaklaması yönündeki çağrılar, Kürt hareketi ve demokrasi güçlerinin yeni bir cephe olarak ortaya çıkma olanaklarının yaratılması bakımından önemlidir. Bu olanak güce çevrildiği oranda AKP’li ya da AKP’siz; müzakereli ya da müzakeresiz Kürt sorununun eşit haklara dayalı çözümü ve Türkiye’nin demokratikleştirilmesine giden yolu, Kürt halkı ve demokrasi güçlerinin mücadelesi açacaktır.