“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Haziran direnişiyle tekel direnişi “yeni toplumsal hareket” “teorisi”ni mi doğruluyor?

2013 Haziran Direnişi çeşitli kesimler tarafından tartışılmaya devam ediyor. Bir tuhaflık yok ve hatta tartışılması bir bakıma kaçınılmaz. Tartışmayı sürdüren ‘taraf’lar yönünden anlamı değişmekle birlikte, ülke sınıf mücadelesi tarihinde bu kapsamdaki bir eylem(ler dizisi)in –üzerinden “unutturacak kadar zaman da geçmedi”ği için–, gündemde kalmaya devam etmesi normaldir. Tartışmayı sürdürenler öncelikle iki karşıt sınıfın; burjuvazi ve proletaryanın ve onların bağlaşıkları olabilecek kesimlerin ‘tarafı’ndan konuşup-yazıyorlar. Sürdürülen tartışmanın bir diğer özelliği ise, bu başlıca “taraflar”ın herbiri yönünden, onların kendi saflarında da sürüyor olmasıdır.
İlk cenahta, Hükümet yöneticileriyle Hükümet ve partisinin yanında saf tutmuş rant paylaşımcı politik, ideolojik, hukuksal ve “ahlaki” çürümüşlüğü temsil edenler yer alıyor. İkincisi, “bizim taraf” diyebileceğimiz, devrimci-demokrat ve sosyalist parti, grup, çevre ve kişilerin yer aldığı taraftır. Bu iki karşıt tarafa ek olarak, bir de, direnişe hayırhah bir yaklaşım içinde olmakla birlikte açıktan karşı çıkamayan, hatta “Amma”lı destek veren ve fakat siyasal-ideolojik yaklaşımlarıyla hükümet-devlet kampını güçlendiren –buna niyet edip etmemeleri durumu değiştirmiyor– “sol” liberal aydın, yazar ve politikacıların oluşturduğu bir kesim var.
Hükümet ve destekçisi sermaye kesimleri ile yandaş ve yanaşma basın-yayın kuruluşları, Direnişçileri, emekçi, genç, işçi, işsiz, üretici, işletmeci vb. kimlikleriyle değil, “çapulcu”, “vandal”, “başıbozuk kalabalık”lar olarak nitelediler. Kitlelerin taleplerinin karşılanması için direnişin yaygınlaştırılması ve çeşitlendirilmesi için çalışan devrimci-demokrat ve sosyalist kesimler  ise, bu muhafazakar-gerici çevreler tarafından “bozguncu, bölücü, terörist” vb. gösterilerek, geniş halk kitleleriyle aralarına duvar örülmeye çalışıldı. Kitle hareketine ve Haziran Direnişi’ne karşı sağ-gerici politika ve ‘anlayış’ bu şekilde gelişirken, “sol liberal”lerin de içinde yer aldığı kimi yazar ve sosyologlar ise, bu direnişi “Orta Sınıf Hareketi”ne indirgemeye, onunla sınırlı göstermeye soyundular.
Hükümetçi sağ politika, “ülkenin gelişmesini istemeyenlerin ekmeğine yağ sürülüyor” kara propagandasıyla polis şiddeti, gözaltı, aşağılama ve sindirme şeklinde somutlandı. Buna göre, sömürüldükleri ve kapitalist gericiliğin çıkarlarına uygun olarak sınıf baskısı altında tutuldukları halde, kitlelerin ya da onların bir kesiminin buna karşı ayağa kalkmaları hem gereksiz, hem de mümkün olmaktan uzaktı. Muhafazakar sağ gericiliğin sözcülerine göre, bu “iradesiz ve kendi adlarına söyleyecek sözleri bulunmayan, herhangi bir talebi de ileri süremeyecek kadar kör ve sağır durumdaki” yığınlar ancak “bir takım dış güçlerin kışkırtmasıyla bu tür eylemlere yönelebilirler”di. Böylece onlar, ekonomik-toplumsal koşullardan kaynaklanan ve Hükümet’in politikalarına tepkilerin doğurduğu protesto ve direnişleri, bu ana kaynakları ve nedenlerinden soyutlayarak, işlerini “hafifletme”(!)ye çalıştılar. Direnen, hak talebinde bulunan, bir araya gelen ve giderek ülke düzeyinde milyonların katılımıyla büyüyen kitlesel halk “ayaklanması”nı “ne yaptıklarının farkında olmayan başıbozuk”ların ya da “dış güçlerin oyununa gelmiş olanlar”ın “amaçsız ve hedefsiz” eylemleri olarak göstermek, bu kesimlerin izledikleri politikaya ve temsil ettikleri sermaye ve gericiliğin çıkarlarına uygun düşüyor. Hak talebinde bulunan ve elde edilmesi için mücadeleye yönelen kitleler, olsa olsa, ya “çapulcu” ya da “ayak takımı” olarak nitelenebilirlerdi. Bu tutum işçi-emekçi basınında etraflıca irdelendiği ve teşhir edildiği için burada belirterek geçiyoruz.
Direniş üzerine değerlendirmelerin “devrimci” ve liberal “sol” varyantlarına gelince, bunlardan bazılarını Özgürlük Dünyası’nın Temmuz ve Ağustos (2013) sayılarında irdelemiştik. Ancak direnişi gerçekleştirenlerin “sınıfsal kimliği”, direnişin “toplumsal” anlamı ve siyasal ‘karakteri’ üzerine saptırıcı, “anlam bozucu” yaklaşımlar, direnişin politik niteliğini onun sosyal ve iktisadi dayanaklarından soyutlayan ve böylece mücadeledeki önemi ve yol açtığı sonuçları küçümseyen anlayışlar birbirlerinden de güç alınarak sürdürülüyor. Bu makalenin konusunu bu yaklaşımlardan bazıları oluşturacak. Ancak önce Haziran Direnişi’nin halkın çok çeşitli kesimlerinin demokratik siyasal karakterine işaret ederek, genel olarak kitle hareketini de belirlemek üzere, bu hareketlerin ortaya çıkmasının etkenleri, maddi koşullar ve iktisadi ilişkilerle ilişkisi üzerine birkaç şey söylemekte yarar olacak.

A-) DİRENİŞİN KARAKTERİ; KİMİN VE NASIL BİR DİRENİŞİ?
Haziran Direnişi üzerine liberal “sol” spekülasyonun en önemli özelliklerinden biri, aşağıda aktarılacağı üzere, bu hareketin halkçı-demokratik karakterinden hareketle, onun işçi sınıfı ve hareketine karşı teorilere malzeme edinme çabasını ifade ediyor oluşudur. Bu spekülatif iddia ya da “tez”, D. Çetinkaya’nın makalesinde dile getirildiği üzere, hareketin politik talepler etrafında şekillenmesini dayanaklardan biri olarak almaktadır.
Hareketin bu özelliği, kuşku duyulmayacak kadar belirgin olmuştur. Bir halk hareketi olarak gelişip yaygınlaşan ve farklı sınıf ve tabakalardan kitlelerin katılımıyla süren bu hareketin öne çıkan başlıca talebi demokrasi ve özgürlük olmuştur. Despot bir yönetime karşı ve ülkenin antidemokratik siyasal sisteminden kaynaklanan doğrudan politik talepler, harekete katılan halk sınıf ve tabakalarının, işçi, işsiz, genç, kadın ve erkek emekçilerin diğer taleplerinin önüne geçmiş, gelecek kaygısı, yaşam alanı ve tarzı kaygısı gibi sosyal-iktisadi karakterli olanlarının da savunulmuş olmasına rağmen, esası teşkil etmiştir. Ayrıca, bu direnişe katılanların herbiri ve farklı grup ve kesimler açısından farklı düzeylerde olmakla birlikte, katılımın izlenen saldırı politikalarına karşı biriken bir öfke ile birlikte oluşan bir farkına varma-farkında olma; kendi durumu ve onun Hükümet ve sistem politikalarıyla ilişkisinin şöyle ya da böyle bilincine varma durumuyla da bağlı olduğu belirtilmelidir.
Bütün bunlar doğrudur ve milyonların katıldığı bu halk eyleminin politik bir hareket ve eylem olarak gelişmesi ve Hükümet ve sistemin baskı kurumlarıyla cepheden karşı karşıya gelmesi, hareketin ileri düzeyi ve karakterininin de göstergesidir. Ancak hareketin bu özelliğinden hareketle onu iktisadi-sosyal koşullardan ve gelişmelerden soyutlamak, izlenen sosyal-ekonomik politikaların bu hareketin gelişmesinde etkili olmadıklarını düşünmek ya da açıklıkla ve öne çıkarılarak dile getirilmediler diye, ‘yaşam tarzı’na müdahale, yaşam alanlarının tahribi gibi sosyal karakterli taleplerin bu hareketin gelişmesi ve yaygınlaşmasında etkili olmadıklarını varsaymak, toplumsal hareketin etkenleri arasına sınır çekme anlayışına götürecektir. Bu makalede görüşleri ele alınacak olan yazarlar ise, hareketin bu “açık” niteliği ve öne çıkan özelliklerinden hareketle onu tek yanlı değerlendirmekle kalmıyor, halkçı çeşitliliğini/heterojen yapısını işçi sınıfının devrimci konum ve rolüne karşı kullanmaya da çalışıyorlar. Bununla birlikte, öne çıkardıkları bir diğer yan, halk sınıf ve tabakalarının geniş şekilde katıldığı bir eyleme “birey”lerin katılışını, onların “salt birey halleri”yle sınırlı ve “özerk” davranışını teorileştiren bir yaklaşımdır. Birey ve kitle onların tezlerinde “karşıt” konumda görünüyor ve bunu hareketin “demokratik, anti otoriter, esnek, kurumlaşmamış...vb” özelliklerinden sayıyorlar.

B-) HAZİRAN DİRENİŞİ VE TOPLUMSAL HAREKETİN DİNAMİĞİ/ DİNAMİKLERİ

Haziran Direnişi de içinde olmak üzere toplumun çeşitli sınıf ve kesimlerinin hareketini, eylemleri ve direnişlerini içinde doğup geliştikleri iktisadi üretim ilişkileri ve toplumsal koşullardan ve bunların çok çeşitli diğer etkenlerinden soyutlayarak değerlendirmek mümkün değildir. Sınıfların varlığı ve hareket tarzları (tekil bireyler veya grupsal birlikler açısından da böyledir), içinde bulundukları maddi üretim koşulları tarafından belirlenirken, toplumsal sınıf, grup ve kesimlerin tekil ve kolektif eylemleri-hareketleri bu toplumsal koşulların değişiminde rol oynarlar. Verili iktisadi ve toplumsal koşullar, politik ve iktisadi-mesleksel örgütlenmeler, ideolojik etki ve yönlenmeler/yönlendirmeler, devralınan ve içinde hareket edilen koşularda yeniden veya yenilenerek şekillenen “kültür” ve anlayışlar, bunların tümü sınıflar arası ilişkilerin gelişme sürecinde işlev görürler. Diğer yandan bu ilişki ve çelişkiler herhangi bir bilinmeyen zaman ve koşullarda değil, içinde bulunulan-yaşanılan toplumda cereyan eder-meydana gelirler.
Ekonomik ilişkiler ve toplumsal koşullar toplumsal hareketin zeminini oluştururlar. Toplumsal işbölümü ve örgütlenme, toplumsal üretim (üretimin toplumsal karakteri, birbirine bağlanan, ilişkili olan işkollarında çalışan işçilerin ortak ürünü, ortak çalışması olarak üretim) herkesten önce proletarya tarafından gerçekleştirilen bir üretimdir ve bu da, onu toplumsal hareketin başlıca gücü haline getirir. Toplumsal hareketin maddi üretim koşulları ile bu ilişkisi onu tekil bireylerin birbirlerinden soyut hareketi olmaktan çıkararak, bir aradaki kolektif hareketi haline getirir. Bireylerin eylemleri, düşünceleri, ‘ahlak’ları yaşam koşullarından; sınıf ilişkileri ve bu ilişkileri doğuran üretim koşullarından soyutlanamaz(lar). “Bir bireyin kendinde birey olarak peşinen sahip olduğu şey bile, günümüzde aynı zamanda toplumun da bir ürünüdür...”  İnsanlar, başka insanlarla –insan grupları ile– ancak içinde bulundukları maddi yaşam koşulları tarafından çelişkiye düşürülür ve mücadeleye çekilirler. Mücadele onlar arasında gerçekleşir ve mevcut üretim sistemi içinde tuttukları yere bağlı olarak farklı kutuplarda yer alarak, talep ve hedeflerini gerçekleştirmek üzere ‘savaş’a tutuşurlar.
Kapitalizm, insanların ihtiyaçları ile maddi üretim ilişkileri tarafından oluşturulan, üretimin toplumsal karakteri ile mülk edinmenin özel kapitalist niteliği arasındaki çelişki ile malüldur. Sınıf mücadelesi bu çelişkiler üzerinden şekillenir ve gelişir. “Gezi Direnişi” bireylerinin “birbirlerinden yalıtılmış” ve “zaten örgütlü harekete katılmaktan da imtina edip uzak duran”lar olduğunu vazedenler, böylece bu direnişçi bireylerin, “birbirleriyle ilişki içinde bulunmaya ihtiyaç duymayacakları”nı; onların “özerk birey”lerden oluştuklarını ileri sürerlerken, taleplerinin “toplumsallığı”nı  da, “üretici güçlerinin ve ihtiylaçlarının belirli bir gelişim aşamasında bulunan bireyler olarak birbirleriyle ilişki içine girdiklerini” de görmezden geliyorlar. Oysa, mevcut ilişkileri yaratan ya da hergün yeniden üreten, aynı zamanda “bireylerin kişisel, bireysel davranışları, bireyler olarak birbirlerine davranışları”dır. Onlar, günden güne yayılan direnişe katıldıklarında, birbirleriyle, her nasıl durumda bulunuyor iseler oradan hareket ederek, “oldukları gibi” ilişkiye girdiler. “Hayat görüşleri”nin farklılığı buna engel olmadı... ‘Bireyler olarak birbirlerinden etkilenmeleri’, eylemlerinin karşılıklı olarak birbirini etkilemesi kaçınılmazdı.
2013 Haziran Direnişi’ni her şeyden önce bu ‘genel bağlam’ içinde değerlendirmek gerekir. Direniş, tekelci gericilik ile işçi sınıfı ve öteki tüm ezilen ve baskının farklı türleriyle karşılaşan emekçi kesimleri arasındaki mücadelenin çeşitli biçimler alarak ve lokal ya da nispeten daha genelleşen ve “ortaklaşan” eylemler halinde sürdüğü koşullarda, politik baskıyı ve polis şiddetini devlet yönetiminin etkin bir tarzı olarak sürdüren bir Hükümet’e karşı, Türkiye kapitalizminin en önemli gelişme merkezlerinden birinde ortaya çıktı ve yayıldı. Sömürülen ve ezilenlerin iktisadi-sosyal taleplerinin “billurlaşmış” net bir ifadesi ile ortaya çıkıp çıkmadığından bağımsız olarak, o, başlıca sınıfların ve onlara bağlanan diğer ara tabaka ve kesimlerin ilişkilerinden soyutlanmış bir hareket –”çöldeki bir vaha”– değildi. Direnişi “beklenen-beklenilmeyen” ikilemine sıkıştırmak ya da örneğin sınıflar arası mücadele ve işçi sınıfının bu mücadeledeki tarihsel devrimci işlevine karşı bir “yeni gelişme” ve “yeni bir kanıt” olarak sunmaya çalışmak, her şeyden önce, toplumsal hareketin –ki o işçi sınıfı başta olmak üzere ezilen ve sömürülen çeşitli toplum kesimlerinin hareketidir– sınıf bağlam(lar)ını ve maddi üretim koşulları ile ilişkilerini ya yeterince dikkate almamak ya da görmezden gelmek olacaktır. Birazdan göreceğimiz gibi, “yeni toplumsal hareket” teorisi –safsatası demek daha doğru olacak–, aksini iddia etmesine rağmen, bu temel etken ve nedenleri gözardı edenlerin hırdavat deposundan aşırılmıştır.

C-) HAZİRAN DİRENİŞİ VE “YENİ TOPLUMSAL HAREKETLER” SPEKÜLASYONU
Toplumsal Tarih’in Temmuz 2013 (235.) sayısında Y. Doğan Çetinkaya, örneğin  “... 2013 İsyanı sırasında gerek Gezi Parkı’nda, gerek Taksim Meydanı’nda gerekse de Türkiye’nin diğer şehirlerinde ciddi bir orta sınıf seferberliğinin olduğu”ndan söz ederek, hareketi, “Tahrir Meydanı’nda toplanan ve Mısır Ayaklanması’nın temelini oluşturan orta sınıflar”ın hareketiyle kıyaslıyor, ve Mısır’daki bu ‘orta sınıf’ı, “her ne kadar neo-liberal  iktisadi politikalardan derinden etkilenen bir kesim de olsa,... temelde siyasi özgürlükler ve siyasi bir değişim talep etmekte” olan kesim, ayaklanmayı da siyasi özgürlük talepli bir ayaklanma olarak niteliyor ve devamla, “Gezi ile başlayan direnişin ‘yaşam tarzı’ ile ilişkilendirilmesi ciddi bir haklılık payı taşısa da gençleri odağımıza aldığımızda bu eylemlerin bir politik özgürlük arayışı olduğunu da görmek gerekir....” diye yazıyor. “Yani” –diyor yazar– “kısacası 2013 Gezi İsyanı, Arap Baharı ayaklanmalarnda olduğu gibi çok güçlendiği ve her şeye müdahale ettiğini düşündükleri yöneticinin sınırlandırılması talebini içeriyor. ..”
“Yöneticinin sınırlandırılması”nı yalnızca politik yönleriyle gören Çetinkaya, bu direnişi, ABD ve Avrupa’da ortaya çıkan kitle protestoları, grevleri ve diğer eylemleriyle kıyaslayarak, “oradakiler”in temelde, “neo-liberal ekonomiye, sosyal refah rejiminin dağılmasına, güvencesiz çalıştırılmaya, geleceksizleştirilmeye ve iktisadi krizlerin faturasının alt sınıflara kesilmesine karşı ‘700 Eura Kuşağı’ olarak tanımlanan gençliğin bir eylemi” olduğunu; Yunanistan ve diğer AB ülkelerinde “bir sosyal itiraz ile sosyal ayaklanma ile karşı karşıya” olduğumuz halde, Türkiye’deki Haziran “İsyanı”nın böylesi bir “sosyal altyapı”sının bulunup bulunmadığını ancak zamanın göstereceğini ileri sürüyor. Kıyaslama ‘kriterleri’ne bakarak söyleyecek olursak, yazar, Haziran Direnişi’nde böylesi bir “altyapı yokluğu” düşüncesindedir. Hareketin “temel motivasyonu”nun politik olduğunu belirterek bu “yargı”mızı kendisi de teyid ediyor.
Doğan Çetinkaya’nın ikinci iddiası ise, dolaysız şekilde, “postmodernist” ‘parça her şeydir-bütün hiçbir şey’ anlayışından ödünç alınmıştır. Şöyle diyor: “Neoliberal çağda toplumsal isyanların en önemli özelliklerinden bir tanesi de önderlik veya liderliğin mevcut olmayışıdır. Bunun elbette olumlu ve olumsuz yönleri var. Dünya çapında sosyal isyanlar bir çeyrek asırdır örgütlü bir siyasal forma kendisini tercüme edebilmiş değil. Türkiye de bu konuda bir istisna olmayacağını bu son vesile ile gösterdi.”
Fuat Keyman ise, Çetinkaya’dan hayli zaman önce, “Türkiye’nin geleceğini yeni orta sınıf belirleyecek”tir kestiriminde bulunmuştu.  Keyman’a göre de, ülkenin son on yıllardaki “dönüşüm süreci”nin en önemli “boyutu”nu, “yeni orta sınıflar olarak adlandırılan toplumsal katman/ kesim/kimlik oluşturuyor”du! Keyman’a göre, bu “yeni orta sınıflar”, Türkiye’de özellikle son on yılların ekonomik dinamizmi ve “girişimci kültür”ünün taşıyıcı “aktör”ü konumuna yükselmişler, “kentleşme”nin ve “kentsel dönüşüm”ün  önemli ve etkin unsuru haline gelmişlerdir.
Bu iki yazarın ididalarına, TEKEL direnişi üzerine özel bir “analiz” yapan Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Y. Yıldırım’ın “tezi”ni ekleyebiliriz. Toplumsal hareketleri, “belirli sosyo-kültürel şikayet ve talepler üzerinden bir araya gelen insanların düzenli ve ısrarlı çabaları” şeklinde tanımlayan Y. Yıldırım, “toplumsal bir hareket kimliği kazanamadığı”nı ileri sürdüğü TEKEL direnişini, “Yeni Toplumsal Hareketler” ile bağlantılandırarak, bunu, “hareketin işçilerin kendi azimlerine, bireysel çabalarına dayanarak ilerlemesi ve kurumsal sınırları zorlayan bir çizgiye evrilmesi” ile izah ediyor.  Ona göre, TEKEL işçilerinin çeşitli diğer emekçi kesimlerinin desteğini de alan 78 günlük Direnişi, kurumsal olmama özelliğiyle ayrışmıştır. Y. Yıldırım’a göre, “YTH’lerin en önemli özelliği, bir ‘akış’ içinde gelişmeleri ve bilginin hızlı yayılımı esasıyla yeni bağlar oluşturma gücüne sahip olmalarıdır. Diğer bir deyişle etkileşim ve deneyim paylaşımı, öğrenerek gelişimin ve direncin yükseltilmesinin önünü açmaktadır. Tekel direnişi bu bağlamda, özellikle ‘çadırkent’ aracılığı ile, daha önce bir araya gelmeyen kesimlerin konuşması, etkileşime girmeleri, konuşmaları, birlikte zaman geçirmeleri, dolayısıyla bir diyalog içine girmeleri, yeni stratejiler üzerine düşünmeleri ile tam bir iletişim odağı haline gelmiştir. Bu şekilde, direniş, belirli bir veri setini öğretmenin değil, karşılıklı öğrenmenin zeminini yaratmıştır.” (aynı yerde)
Bu yaklaşımların ortak noktası, ülkenin son on yıllarında gelişen hareketleri işçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesini dışlayan, hatta işçi hareketine alternatif yeni “toplumsal özne oluşumu”na vurgu oluşturuyor. Sınıfların nesnel konumları, durumları, buradaki tartışmamız açısından kapitalist üretim sisteminin başlıca sınıfları olarak işçi sınıfı ve burjuvazinin varlığı ile onların nesnel karşıtlık üzerinden gelişen mücadelesi; bunun düzeyi ve sınıfın bilincindeki yeri, ‘kendiliğinden sınıf’ hali ile ‘kendi için sınıf’ oluş birbirine alternatif göstirilerek, birinden birinin tercihi istenmekte; kendisi için sınıf tutumu sorunlu sınıfsal pratik, nesnel çelişkilerin ve nesnel sınıfsal varlık durumunun inkarına malzeme edilmektedir.
Bu yaklaşım ilkin yavandır; ve sonra da  Hükümet’in politikalarına karşıtlık üzerinden şekillenen ve toplumsal çok çeşitli kesimlerin katılımıyla gerçekleşen bu büyük kitlesel eylem(ler)i, işçi sınıfına ve mücadelesine “alternatif” gösterme çabasıyla gerici bir platformda bulunmaktadır. Olgu ve gelişmelerin bu mekanik ve kaba determinist ele alınışını aşağıda biraz daha  açarak irdelemeye çalışacağız.

D-) TOPLUMSAL TARİHİN “YENİ TOPLUMSAL HAREKETLER” GEREKÇELİ ÇARPITILMASI
Anımsanacaktır; daha birkaç yıl önce Cenova, Rio de Janerio, Seattle gibi kentlerde gerçekleştirilen ve çeşitli ülkelerden farklı toplum kesimlerinden insanların katıldığı gösterilerden hareketle, toplumsal hareket(ler)e ilişkin “alternatif yeni teoriler” hayli taraftar bulmuştu. Aradan çok geçmedi, bu türden “uluslararası toplanmış kalabalıklar”ın eylemleri görülmez-gerçekleştirilmez oldu. “Sahne”ye çeşitli ülkelerdeki emekçilerin kapitalizmin ‘tarihi’ ile neredeyse yaşıt diyebileceğimiz “eski tür”den (!) grev, genel grev, gösteri ve protestoları, dahası bazı ülkelerdeki ayaklanmaları çıktı ve yaygınlaştı. Yunanistan, İspanya, Portekiz, İtalya, İngiltere, Fransa gibi Avrupa ülkelerindeki gösteri, grev ve protestolarda işçiler, kent yoksulları, gençlik ve kadın  kitleleri önemli bir yer tuttular. İktisadi-sosyal politikaların protestosu Şili, Brezilya, ABD, İsrail, Türkiye gibi ülkelerde de gerçekleşti. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da ise, kitlesel ayaklanmalar yaşandı. Buna karşın, 1960 sonrası dönemde Avrupa ülkelerinde geliştirilen post-modernist “Yeni Toplumsal Hareket” teorisini benimseyip “geliştirme”ye soyunan “sol” liberal iktisatçı ve sosyologlar, bu gelişmeleri, proletarya-burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesi alanı dışında, bu çelişki ve çatışmayı üreten koşulları önemsiz gösteren tek yanlı ve kitle hareketi tarihini de çarpıtan bir tutumla irdelemeyi sürdürdüler. Onlara göre, 2000’li yıllarda gelişen kitle hareketleri, bu “teori”nin “yeni kanıtlarını oluşturuyorlar”dı!
Buna göre, proletaryanın toplumsal konumu ve rolü “eski önemini yitirmiş” ya da toplumsal başka kesimlerden “farksız” bir duruma gelmişti ve bu durumda toplumsal hareket, artık kapitalist üretim sürecinin iki başlıca en önemli sınıfının ilişkileri esas alınarak değil, konjönktürel gelişmelere bağlanan öteki toplum kesimlerinin (kadın, etnisite, çevre, dinsel inanç grup ve toplulukları gibi) hareketi üzerinden irdelenmeliydi. 2013 Haziran’ında gerçekleşen büyük kitlesel direnişi bu “teori” ve yaklaşımların yeni bir kanıtı ve dayanağı olarak pazarlamaya çalışanlar aslında eski bir nakaratı yinelemekten başka bir şey söylemiş olmuyorlardı.
“Bilimsellik” iddiasını olgulara dayanmaları ve farklı toplumsal kesimler arasındaki ilişkileri, insanın maddi etkinliği ve meta üretimi sürecindeki yeri ve rolünü esas alarak irdeleme yöntemine değil, spekülasyonlara dayandıran bu görüşler, kitle hareketinin diyalektiğinden bihaber oluştan kaynaklanmıyorlarsa eğer,  toplumsal hareketin gelişme süreci ve “tarihi”nin çarpıtılmasını esas alıyorlar demektir.
Haziran 2013 Direnişi’ne katılan toplumsal kesimlerin; işçi ve emekçilerin, kentin ve kırın yoksullarının nicel durumunu gösterir verilerden yoksun olmalarına, “Orta Sınıflar” olarak gösterdikleri çeşitli meslek gruplarından “orta gelir grupları”nın durumunu somut olarak göstermeden ve aralarında bu kesimlerden emekçilerin öğrenci ya da mezun genç çocuklarının bulundukları ‘genç yığın’ların “aile kökeni”ne dair bir değerlendirmeye de gitmeksizin, hareketin İstanbul, Ankara ve İzmir ‘merkezleri’ni esas alarak ve ülkenin tüm diğer bölgelerindeki ‘katılımcılar’ın sosyal konumlarını söz konusu dahi etmeksizin, Direnişi “yeni toplumsal hareket” kimliği ile yaftalamaya soyunurlarken, neoliberal-‘realpolitik’in eskimiş bir nakaratını yeni versiyon şeklinde diriltmeye çalışıyorlar.
Toplumsal hareketi “eski” ve “yeni” olarak sınıflamaya kalkışanların, sözüm ona “yeni olan”ına dair gerekçeleri esas olarak “uyduruk”tur! Ezen-ezilen ulusların, ezen-ezilen cinslerin ve insanın doğayla-yaşam alanları ve koşullarıyla ilişkileri üzerinden kurgulanmaya çalışılan bu sözde yeni “hareket” teorisi, tarihsel-nesnel gelişmelere de, bu gelişmelerden hareketle yürütülen devrimci mücadele pratiği ve onun teorik savunusu ve kuruluşuyla da aykırılık gösterir. Kurgulanmak istenen “yeni özellikler”, bu hareketlerin örneğin kapitalizm koşullarında, daha kapitalizmin “şafağı”yla başlayarak toplumun gündemine girdikleri ve Marksist devrimci teori ve politikanın konuları arasında yer aldıkları gerçeğini örtbas etmek üzere istismar edilmeye çalışılan “eski” ve bilindik özelliklerdir. “Yeni toplumsal hareketler” kavramı esas alınarak geliştirilen tezlerin ortak ‘tema’larından biri de, kapitalist gelişmenin “sanayi sonrası dönemi”nde birey “özerkliği”nin genişlediği, bunun da toplumsal sınıflar arası çelişki ve çatışmaların belirli bir sınıf esas alınarak analizini “mümkün olmaktan çıkardığı” varsayımıdır. Buna, ezen ve ezilen çatışmasının siyasal partiler ve örgütler aracıyla sürdürülmesinin geçersiz kılındığı iddiası eklenmiştir.
“Yerine ikameci” liberal “sol” yazarların dayanak edinmek istedikleri “yeni”liklerden biri de, bu Direniş’e katılan genç kuşaklardan insanların önemlice bir kesiminin –ana kitle–örgütsüz ve herhangi “sol politika”ya, “merkezci-örgütsel pratiklere” uzak durmaları, “sıkı örgütlenme”ye “gelememeleri”dir! Buradan çıkarılan sonuç ise, “toplumsal sınıfların eski durumu, ilişkileri, yapısının değiştiği, işçi sınıfının mücadelede öncü konumunun kalmadığı, farklı kimlik gruplarının öne çıktığı, işçi partileri ve sendikaları türünden ‘sıkı örgütlenmeye dayalı’ örgüt pratiklerinin bu yeni duruma uygun düşmediği, yeni toplumsal kimlik gruplarının durumunu gözeten daha esnek, dikey değil yatay, hiyerarşik olmayan örgütlenmelere ihtiyaç olduğu”dur! Bu tezlerin dayanağı “postmodernist” spekülasyon teorisidir. “Hareket”in bu ele alınışında, sistemin ve onun kurumlarının işleyiş yasaları ve “yapısal” sorunları esas olarak gözardı edilmiştir. Bu gözardı ediş, “özgül olan” diye gösterilen kadın sorunu, ezilen uluslar sorunu, kültür, barış ve çevre sorunu gibi birbirinden soyutlanmış olarak da gösterilen ve konjönktürel gelişmelerden etkilenme düzeyi hayli yüksek olan sorunların toplumsal temeli ve nedenlerini gizler ve haliyle de başarısızlığın etkeni olarak işlev görür.

E-) KİTLESEL HAREKET VE HAZİRAN DİRENİŞİNİN ÖZGÜNLÜĞÜ

Peki, bu tartışmaları bir kez daha nedenleyen, tartışma konusu direnişler-hareketler açısından durum nedir? Tekel Direnişi ve 2013 Haziran Direnişi, liberal “sol” ve “postmodernist” eleştiride ileri sürüldüğü üzere, “eski toplumsal hareketler”den farklı  olarak, “orta sınıflar”ın “yeni tipte hareketi” olarak mı  gerçekleşmişlerdir?
Ülke düzeyinde 22 gün aralıksız ve ardından da aralıklı ve daha az sayıdaki alanlarda süren mücadeleye katılan tüm toplumsal kesimlerin gerçekleşmesini istedikleri ile, bunlara karşı, onları baskıyla sindirmeye ve iktidar tarafından belirlenmiş sermaye yaptırımlarının sürdürülmesini görev bilen hükümet-devlet gücü arasındaki bir mücadele olarak gelişen bir direnişin kendine özgü özellikleri olabileceği gibi, işçi-emekçi hareketini nedenleyen genel etken ve çelişkiler ile bağlı özelliklerinin de bulunacağı/bulunduğu, kitle hareketinin iktisadı ve sosyolojisini bilimsel olarak irdelemek isteyen “ortalama zeka sahibi” herkesçe kabul edilecektir.
Her direniş, protesto, grev ya da başka türden lokal ya da nispeten daha genel veya 2013 Haziran’ında gerçekleşeni türünden ülke düzeyinde ve milyonlarca kişinin katıldığı eylemler, şu ya da bu türden farklı koşullarda, farklı etkenler altında, farklı toplumsal kesimlerden insanların eylemleri olarak gerçekleşirler. Haziran Direnişi’ni önceli hareketlerden ayırt eden en önemli özelliklerinden biri, 4-5 milyon kişiyi seferber eden bir eylemler dizisi olarak gerçekleşmesiydi. İktidar politikalarına itirazı olan ve bu politikalara duydukları tepkiyi dışa vurmak isteyenler, bu eylemlere katılarak, kendi istemlerini bir biçimde dile getirip savundular, bunun için dövüştüler, binlercesi yaralandı, ölenler oldu vb. Direniş, Hükümet’in baskısıyla karşı karşıya kalan farklı sınıf, kesim, grup ve bireylerin yığınsal politik protestosuydu. Nicel büyüklükleriyle emekçi sınıflardan ve orta kesimlerden gelen genç kuşaklar etkin unsurunu oluşturdular. Ancak Direniş, ne sadece gençlerin eylemi olarak kaldı, ne de şu ya da bu “merkezi alan” ile sınırlı. Direniş, örneğin sadece Nişantaşı, Etiler, Bağdat Caddesi gibi “zengin semtleri”nde oturanların genç ve orta yaş gruplarının direnişi olarak gösterilemez. “Yeni Toplumsal Hareket”i “Gezi Direnişi”ne katılanların “toplumsal aidiyetleri” ile izaha çalışanlar, Gebze’den Alibeyköy’e, Tuzla’dan Gazi Mahallesi, Beşiktaş, Kadıköy’e; Hatay’dan İzmir’in kenar semtlerine, Dersim’den Kayseri, Bursa, Adana’nın emekçi mahalleleri ve semtlerine kadar yaygın katılımın ana kitlesini “orta sınıflar”dan ibaret göstererek, nesnel gerçeği gözardı ediyorlar. Direniş, ülkenin ‘dört bir yanı’na yayıldıkça, katılımın kitlesel çeşitliliği esas olarak  işçi, işsiz, öğrenci genç kuşaklar, işçi ve kamu çalışanı emekçiler, sağlık ve eğitim emekçileri, avukatlar, mühendisler, küçük işletme sahipleri, küçük üretici, küçük-orta esnaflar olmak üzere, ana kitlesi ezilen ve sömürülen kesimlerden gelenlerin direnişine dönüşmüştür. Bileşiminin renkliliğiyle daha kapsayıcı oluşunu sağlayan talep çeşitliliği ve genişliği ile ‘ayrıştığı’ bir gerçektir. Ama hepsi bu kadar! Ne “yerine ikameci” sınıf inkarcı tezleri doğrulayan ve toplumsal hareket özelliği itibarı ile tarihsel olanı geçersiz kılan bir hareket olmuştur, ne de toplumun ezilen sınıf ve kesimlerinden insanların birlikte katıldıkları ilk direniş ve eylemler dizisi. Haziran 2013 Dirineşi’ne yol açan ve direnişçileri eylem(ler)e sürükleyen etmen ve nedenler, direnişin sosyal-iktisadi ve politik koşulları, onun niteliği, kapsamı ve gelişme seyri yönünden de tanımlayıcıdırlar.
Haziran Direnişi, eğer örneğin D. Çetinkaya’nın da belirttiği üzere, kitlelerin “çok güçlendiği ve her şeye müdahale ettiğini düşündükleri yöneticinin sınırlandırılması talebini içeriyor” idiyse, –ki bunu içerdiği, bunu gerçekleştirme isteğiyle irtibatlı olduğu somut olarak gözlenebildi– bu “her şeye müdahale”nin hem sosyal-iktisadi temelleri-dayanakları vardı, hem de müdahalenin kendisi, yani politik saldırı, sosyal-iktisadi özelliklere sahip demektir. Yazar basit bir yüzeysellikle, sadece atılan sloganların, taşınan pankart ve ‘doviz’lerin ‘mahiyeti’nden hareket ediyor. Direnişe katılan yığınların kapitalist kâr için yürütülen saldırıların ürünü iktisadi taleplerin püskürtülmesini önlerine “eylem hedefi” ve “talebi” olarak açıklıkla koymamış olmalarından hareketle politik-sosyal talepleri iktisadi temel ve taleplerden soyutlayarak hareketi nitelemeye çalışmak, ne bir özgünlük göstergesidir, ne de yukarıdaki türden gerekçeleri sıralayan herhangi biri için yeteneğe ve bilimsel akla işaret eder.
Kitleleri harekete geçiren somut-öne çıkan neden-etken ya da talep, azımsanamaz örneklerinde görüldüğü üzere, diğer taleplerinin önüne geçip onları örten bir işlev de görebilir. Bu durum, ama kitle hareketinin yalnızca bu öne çıkan talep veya hedefi üzerinden değerlendirilmesini haklı çıkarmaz. Haziran Direnişi’ne katılan toplumun çok çeşitli kesimlerinden kitlelerin, yazarın da sözünü etmek durumunda kaldığı ekonomik-sosyal-politik-kültürel her alandaki saldırılara, “her şeye müdahale eden yönetim” anlayışı ve politikasına itiraz ettikleri, bu itirazın direnişe katılan farklı toplumsal kesimler açısından kendilerinin içinde bulundukları ve onlar açısından önem taşıyan diğer talepleri de –bunlar ifade edilmiş olsun olmasın– içerdiği gözardı edilemez. “Neo-liberal  iktisadi politikalar”ın “çok güçlenen” ve “her şeye müdahale eden” iktidar partisi ve hükümetinin “kadının toplum içindeki yerini ve davranışlarını tarif eden söylemden içki yasağına, çocuk sayısının dikte edilmesinden HES projelerine, taşeronlaştırma siyasetinin ayyuka çıkmasından üniversitelerde yapılan yeni düzenlemelere, sınav skandallarından asistan kıyımlarına birçok konuda kendisini baskı altında hissediyor” olanların önemli bir bölümü bu denli geniş alanlara yayılan şekilde yaşam tarzlarına ve yaşamlarının her alanına müdahale edilmesine karşı bu eylemler dizisinde bir araya gelebildiler. Onların her bir kesimini harekete geçiren “güdü”, bu neoliberal saldırı politikaları, kentsel yağma, işsizlik, yoksulluk ve hak yoksunluğu, siyasal baskı ve yasaklar ile yargı ve polisin hükümetten güç alan keyfi ve “hukuksuz (!) politikalarına duyulan tepki ile şöyle ya da böyle, ama bir biçimde bağlı olmuştur.
Gelelim “Orta Sınıf Hareketi” iddiasının bu direniş(ler) açısından anlamına: Haziran Direnişi’ni yalnızca bir “Orta Sınıf Hareketi” olarak yaftalayanlar, “kentli gençler”in ve orta kesimlerin direnişe yoğun katılımlarından hareket ediyorlar. Kentli ‘orta kesim/kimlik/katman’ içinde küçük üretici-işletmeci-esnaf değil sadece; aralarında, günümüzde “mantar gibi biten” bu türden özel işletmeler bünyesinde mühendis, avukat, doktor, sağlık elemanı, hemşire, öğretmen,yazar ve gazeteci, sekreter vb. olarak çalışanları da olmak üzere, binlerce, on binlerce emekçi de yer alıyor. Bu ikinciler, özel işletmelerde çalışan ‘beyaz yakalılar’, yaşam tarzlarını da içerecek şekilde henüz işçileşme sürecini tamamlamamış olsalar dahi, sömürülen ücretli işçi ve emekçilerdir. Ayrıca, direnişin en kitlesel kesimini oluşturan gençlerin ne kadarının işsiz, üniversiteli ya da liseli veya bu okulları bitirdikleri halde henüz herhangi bir meslek icrasında bulunmayanlardan olduklarına dair kesin denilebilecek bir belirleme de, böylesine yığınsal-milyonları kucaklayan eylemler açısından kolaycı yollara baş vurulmadıkça yapılamaz.
Bu bakımdan, gerek F. Keyman’ın “geleceği orta sınıflar belirleyecek” kehaneti (!), gerekse D. Çetinkaya’nın belirli bir muğlaklığa da sahip “analizi”, nesnel durum ve sınıf gerçekliklerine aykırılık göstermektedir. Ve buraya kadar söylenenlerden çıkarılabilecek sonuç odur ki; Haziran Direnişi de içinde olmak üzere, toplumun farklı kesimlerinin birlikte gerçekleştirdikleri ya da onlardan herhangi bir kesimin “saf” (!) eylemi veya yoğunlukta olduğu protestoları, “toplumsallık” bağlamında, ancak bu sınıf ve kesimlerden birilerinin “damgasını vurduğu” eylemler olabilirler, ancak “toplumsal”-“yeni toplumsal” suni sınıflamasına tabi tutulamazlar.
“Yeni Toplumsal Hareketler”i “öncü parti, bilinçli işçi, toptan bir dönüşüme neden olacak devrim gibi anahtar kelimelerinin yerine kültür, kimlik-aidiyet, gündelik hayat, bireysel deneyimler gibi değerleri” öne çıkaran, “kurumsal özelliği bulunmayan, işçilerin kendi azimleriyle geliştirilen” hareketler olarak tanımlayanlar , toplumsal hareketlerin bazı özelliklerini diğer bazı özellikleriyle karşıt gösteriyor ve “birey direnişçi”yi, “kendi azmi, kültürü, kimliği” üzerinden içinde yer aldığı/katıldığı kitle(ler)den soyut göstererek, maddi ilişkileri örtbas ediyorlar. Oysa ister sınıf hareketi, isterse diğer toplumsal kesimlerden çeşitli grup ve toplulukların, herhangi direnişi, onu gerçekleştirenlerin “kendi azimleri”, bireysel katılışları, yaratıcılıkları olmaksızın, gerçekleştirilemez(ler).
Kitle hareketlerini, herhangi somut durumda öne çıkan talep(ler) ile sınırlayarak irdelemek;  hareketin sınıf dayanakları ve nesnel neden ve etkenlerini, en azından bir bölümüyle gözardı etmek olacaktır. Kitle hareketlerine ya da kitlesel hareketlere insanları –ister bir sınıfın, bir grubun unsurları, isterse çok çeşitli sınıflardan gelme olsunlar– çeken, bu hareketlere katılmalarına yol açan neden ve etkenleri esas almak yerine, onlar arasında “seçme” yaparak ve sadece konjonktürel koşullarda öne çıkmış olanlarıyla izah etmek, olayların  ve gelişmelerin diyalektiğine aykırı olacağı gibi, bu hareket ve gelişmelerde insan unsurunun rolünü de eksikli değerlendirmek olacaktır. Devlet ve hükümet politikalarına karşı, sosyal, siyasal ve iktisadi talepler için mücadeleye yönelen kitlelerin hareketi kendiliğinden patlamalar halinde parlayıp sönen türden olabileceği gibi, nispeten ya da daha ileri düzeyde örgütlü ve mücadele deneyimlerinden çıkarılmış sonuçların bilgisinin ortak kazanım haline getirilmesi üzerinden ve sistemin karakterine dair bilinçli-ideolojik tutumla birleşen daha sistematik hareketler şeklinde de gerçekleşebilir.
Diğer yandan, toplumsal harekete bireysel katılım ile hareketin niteliği arasındaki ilişkinin, “gönüllü, esnek, katılımcı” bireylerin belirli talep(ler) için “herhangi sınıf öncülüğü ve örgüt yönetimi olmaksızın daha başarılı oldukları” gerekçesiyle tek yanlı ve sözüm ona birey yararına “bireyci” ele alınmasıdır. “Birey”(ler)in sistemin başlıca uzlaşmaz karşıt sınıflarının ve “çatışma güçleri”nin çelişkilerinden soyutlanmış bu “özerk katılım”ı, “yeni toplumsal hareketler” spekülasyonuna ve  Haziran Direnişi’nin, “özerk genç bireyler”in yoğunluğunu oluşturduğu “Orta Sınıf Hareketi” olarak gösterilmesine malzeme yapılmak isteniyor.
Oysa, toplumsal ilişkileri bireylerin ilişkilerine, toplumu da tekil bireylerin matematik toplamına indirgemek, mekanik materyalist bir görüşe işaret eder. “Gezi Direnişi”ni “neoliberal-post Marksist, post yapısal” çevrimine almaya soyunanlar, “toplumsal” birey ve grupları “özerk”leştirip, hareketin hetorojen yapısını, işçi sınıfına ve ‘kolektif edimler’e karşı bir kanıt olarak sunmaya çalışırlarken, toplumu belirli tarihsel “kuruluş”; bireylerin içinde yaşadıkları, ürettikleri ve “üleştikleri”, çalıştıkları ve çatıştıkları toplumsal ilişkiler sistemi olarak ele alan materyalist diyalektik görüş ile de karşıtlığa düşmüşlerdir.
Y. Yıldırım tarafından TEKEL direnişine atfedilen ve “yeni” olarak sayılan özellikler, gerçekte az-çok örgütlü işçi ve emekçilerin –ki TEKEL işçilerinin bir sendikası vardı ve eksiklikleri, zaafları ne olursa olsun işçilerin birlikte hareketi için belirli bir zemin, yönlendirici bir merkez oluşturuyordu– benzer diğer eylemleri için de sıralanabilir özelliklerdir. İşçi ve kamu işletmelerinin emekçilerinin çok sayıdaki eylemi, grev ve protestosunda da, bunlar eğer belirli bir sürece yayılmışlar ise, grev ve direnişlere katılanlar, işçi ya da diğerleri yönünden yaşanagelen ‘şey’lerdir. Bu, toplumsal hareketin diyalektiğine de uygundur. Belirli talepler için eyleme geçenler yalnızca  birlikte hareket etmezler, aynı zamanda eylemlerinin başarısı için yapılması gerekenler üzerinde konuşur/tartışır, taktikler geliştirmeye, önceki mücadele örneklerinin derslerinden yararlanmaya çalışır, örneğin halkın çeşitli kesimleriyle dayanışma ile eylemlerinin güçleneceğini bildiklerinden bu yönlü girişimlerde bulunurlar. Ne örgütlü siyasal kesimlerin direnen işçi ve emekçilerle biraraya gelip tartışması, yardımlaşmaları, ne diğer emekçilerin, gençlerin, kadınların ve küçük esnafın işçilerle diyaloğu ve yardımlaşması, ne “çadırkent” gibi “konuşma, etkileşme, birlikte zaman geçirme” olanağı sağlayan gelişmeler Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin gündemine yeni gimiş değildir. TEKEL Direnişi’nin farklılığı ya da özgünlüğü, bu gelişmelerin nispeten daha “istikrarlı” ve daha uzun süreye yayılan şekilde gerçekleşmiş olmasıdır.
Övgüye boğulan, ve yazarlarının “demokrasi” ve mücadele anlayışlarına da işaret eden, “yüksek bir otonomi içinde anti hiyerarşik özellikler gösteren, kendi bağlamını geliştiren, kurumsal değil kendiliğinden eyleme odaklanan, tek belirleyicinin olmadığı, tabana yayılmış bir demokrasi vurgusunun ve katılımın desteklendiği hareketler”in “arada”lığı, kalıcı olamayışları ve bu özellikleri nedeniyle de başarı oranlarının düşüklüğü ise yine toplumsal hareketler pratiğinin kanıtladığı gerçekler arasındadır. Yıldırım’ın aynı makalede yeni bir özellik gibi gösterdiği “kürsü işgali” eylemi de işçi mücadelesinde “yeni” değildir. Basit bir örnek: Bayram Meral işçi korkusuyla kaçıp ağaca tırmanmıştı. Mücadeleci işçi tutumuna bağlı olarak, sendikaların kapitalistler ve hükümetlerinin değil de işçilerin taleplerinin ısrarlı savunucusu olmaları istemiyle sendika yöneticilerine baskı yapmaları, hatta sendika şube ve merkezlerini basmaya kalkışmalarının birçok örneği yaşanmıştır. Ortak çıkarların bir araya getirdiği kitleselleşme doğal olarak bir dayanışma ve grup dinamiğini de üretir. Talepleri için harekete geçenlerin, baskı ve sömürücü güçlere karşı çıkışları bir değişime işaret ettiği gibi, bu hareketleri ile yol açacakları değişimden kendileri de etkilenir ve değişirler.
Toplumsal gelişme ve değişimin dinamik unsu(ları)nı oluşturan toplumsal hareket(ler)in özelliği, tekil bireylerin eylemi olmaktan “çıkarak”, bir topluluğun, kolektif grup ve kesimlerin hareketi olarak şekillenmeleridir. Herhangi toplumsal karakterdeki bir talep için örgütlü/kolektif mücadele ya da hareket, bireysel itiraz ve tepki(ler)in bu daha geniş, daha genelleşmiş ve kolektif topluluk tepkisi ve itirazı ile birleşerek, ona ‘yükselmesi’ anlamına da gelir. Hareketin bu özelliğinin üretim içindeki konumu ve rolünden ötürü herhangi diğer bir sınıf ve kesimden önce ve başlıca olarak işçi sınıfı için geçerli olması, kapitalizmin olgusal bir gerçeğidir. Emek gücünü kapitaliste satarak yaşamının gereçlerini edinmeye ve soyunu sürdürmeye çalışan işçinin üretim araçlarının mülkiyetinden yoksunluğu, onun tekil bireylerinin ortak sınıf özelliği olup birlikte hareket etmelerinin de nesnel temelini ve belirli anlamda nedenini oluşturur. Bu nesnel durumu, çünkü, işçiyi, bizzat kendi emek gücünü harcayarak ürettiği ürünü, ancak yeniden bir ödemede bulunarak edinme zorunda bırakan bir ilişkiler ağı ile de bağlıdır. İşçi, yaşamsal ihtiyaçlarının daha iyi koşullarla sağlanması için burjuva sınıfı ve onun kurumsal şekillenişini ifade eden siyasal-ekonomik ve sosyal-askeri erk merkezlerine karşı mücadele etmek zorunda kalır.
Sosyal kurtuluşu proletaryanın hareketiyle ilişkilendirirlerken Marksistler, doğrudan doğruya toplumsal olgulardan, maddi üretim sürecinden, bu süreçte işçiler ile kapitalistlerin somut/gerçek ilişkilerinden hareket etmişlerdir. “Toplumsal hareket” kavramının bu kullanılış ve kapsayışından hareketle, işçi sınıfı dışındaki ezilen sınıf ve kesimlerin hareketinin toplumsal karakterinin dikkate alınmadığı ya da önemsiz sayıldığı yönündeki uydurmaların Marksist yaklaşım ile bir alakası yoktur. Aksine, işçi sınıfı hareketiyle diğer ezilenlerin hareketinin birleşik gücü ve toplumsal etkisi ve toplumsal değişimin emekçiler yararına sonuçlar doğurması için işlevsel önemine işaret edenler Marksistler olagelmişlerdir. İşçi hareketi sınıfın üretim sürecindeki konumu ve nesnel durumundan güç almakta, kurumsal özellik kazanması, aynı nedenlerle daha kolay olmaktadır. İster işçi sınıfı içinden çıksın, isterse etnik/ulusal, “çevreci”, “kadın hakçı” toplulukların eylemleri içinde olsun, belirli talepler etrafında birleşen kitlelerin farklı kesimlerinin ortaklaşabilir talep ve çıkarları için dayanışmalarını eylem içinde ilerletmeleri, örgütlü birlik yönünde ilerlemeleri, daha kolektif ve tümele doğru bir güç oluşturmaya çalışmaları, her iki durumda da hareketin bir özelliği olarak ortaya çıkabilmektedir. Dolayısıyla da, “yeni toplumsal hareketler” olarak tanımlanan hareketlerin ‘sınır’ını “özerk” bireylerin “anti otoriter, esnek, kurumsal olmayan eylemleri” olarak belirleyen “yeni hareket”çi “yeni teori”, bu kesimlerin sermaye sistemindeki ezilmişliği ve sömürülmeleri nedeniyle kapitalizme karşı mücadele zorunlulukları anlayışına da zarar veriyor. Kaldı ki, Haziran Direnişi’nin “özerk bireyleri” de hareketin bu dinamiği, diyalektiği ve kitleselliğinden ve yine “Taksim Platformu” gibi örgütlü yönetim etkeninden etkilenmişlerdir. (Direnişe katılanların eylem içindeki değişimi, örgütlü kesimlerle ilişkilerindeki belirli bir değişim, baskı uygulayıcılarının saflarında yaratılan etki ve onları ister saldıraya isterse ‘kazanma’ya yönelirlerken değiştirmiş olması, nihayetinde hemen her kesimde “bundan sonra eskisi gibi olmayacak/yapılamayacak!” düşüncesinin oluşması, bütün bunlar, toplumsal değişim ve hareketin ‘unsurları’na katılmışlardır.)

F-)  “SONUÇ”  YERİNE BİRKAÇ CÜMLE
“Yeni Toplumsal Hareketler” kurgusu, proletaryanın devrimci sınıf karakterini nedenleyen iktisadi-toplumsal koşulların ve onunla birlikte sınıfın kendisinin de değiştiğini, sistem parti ve örgütleri aracıyla “sisteme entegre olduğu”nu; toplumsal talepleri sahiplenmesini sağlayan sınıf mücadelesi koşullarının değişmesiyle birlikte, “demokratik, eşitlikçi ve katılımcı, grupsal çıkar ve dinamikler”in muhalefetinin “değişim hareketi”nin dayanağı haline geldiğini ileri süren neoliberal-post modernist iddialara dayanır. Buna göre, toplumsal hareket artık “grup davranışı göstermeyen” topluluklar aracıyla ve “özerk bireyler” üzerinden gerçekleşmektedir!  O, artık, “sıkı örgüt” ve “disiplin”e dayanmayan, daha “loose”, “daha “esnek” ve esas olarak “iletişimsel” birliktelikler üzerinden yayılan bir “yeni hareket”tir!
Bu kurguda, işçi sınıfı hareketinin salt iktisadi nedenler ve talepler üzerinden geliştiği gibi bir saptırma önemli bir yer tutar ve işçi sınıfı ve onun sosyal hareketi, siyasal, hukuksal, etnik, ekolojik, dini ve cins ayrımına dayanan sorunları “sorun etmemiş” gibi gösterilir. Ciddi bir çarpıtmadır ve dayanaksızdır. “Eski toplumsal hareket” kategorisine itilmek istenen işçi hareketi “dar” ve toplumsal sorunları “kapsamaz” ve üstlenmez gösterilerek, Marx ve Marksizmin, dolaysız olarak iktisadi-toplumsal sistemin çelişkilerinden hareketle mücadelenin güçleri ve talepleri ve varacağı tarihsel uğrak üzerine belirlemeleri “bilinmez”e itilmek istenmektedir. “Orta sınıf hareketi” ise bir tür teorik istismar konusu edilmektedir. Bunun bir diğer anlamı toplumsal tarihin tahrif edilmiş bir “yeniden yazılımı”dır.