“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Basın ve yayının büyüyen sorumluluğu üzerine: sermaye basınına karşı emekçi basını

Taksim Gezi Parkı’nda başlayan ve Haziran ayı boyunca dalga galga tüm ülkeye yayılan halk hareketinin tüm çıplaklığı ile gözler önüne getirdiği sorunlardan birisi de ülkedeki “büyük” diye bilinen gazete ve televizyonların içinde bulundukları utanç verici durumdu. Yüzbinlerce insan demokrasi ve özgürlük için, yaşam alanlarını korumak için sokaklara çıktığında ve bu karşı çıkış polis terörü ile engellenmeye çalışılırken, ülkenin büyük TV kanalları bu olayları görmezden geliyor, bir TV kanalı ise tam da bu sırada penguenler üzerine bir belgesel yayınlıyordu! Halkın haber alma özgürlüğü ile sermaye ve hükümetin gerçekte olup bitenin üzerini örtme çabasının bu denli çarpıcı bir karşıtlıkla ortaya çıkması belki ilk kez olmuyordu, ancak bunun yankısı ve etkisi geçmiştekilerle karşılaştırılamayacak kadar büyük ve yaygın oluyordu.
Bu durum ülkedeki egemen büyük basın ve yayının durumu ve işlevi sorununun çarpıcı bir biçimde tartışılmasını beraberinde getiriyordu. Şurası çok açıktı: büyük diye adlandırılan televizyon kanalı ve gazete gerçekte büyük sermaye gruplarının elindeydi ve bu sermaye gruplarının pek çoğunun da AKP hükümetiyle çok “yakın” ilişkileri, çıkar bağları bulunuyordu. Bunlardan bir kısmı doğrudan hükümetin kontrolü altındayken, diğer bir kısmı ise ihaleler, teşvikler, vergi avantajları peşindeydi ve hükümete ters düşecek herhangi bir yayın politikası izlemek gibi bir niyetleri de bulunmuyordu. Günlerce bu basın ve yayında birazcıkta olsa gerçeği görme beklentisinde olanların artık sabrı taşmış, bunlara karşı protesto gösterileri gündeme gelmeye başlamıştı.
Ne var ki, protestolar o günkü güncellik üzerinde yükselseler de, halk hareketi sırasında ortaya çıkan bu durum tekil bir olay değil, büyük basının genel olarak içinde bulunduğu durumu yansıtan bir durumdu. Halk kitlelerinin gerçek sorunları ve talepleri, işçi ve emekçi yığınlarının sesi bu basın yayına zaten girmiyor, girdiğinde de ya hareketleri mahkûm ediliyor, ya da gerçek içeriğinden soyutlanıyordu. Daha da önemlisi bu basın yayının tüm yayın politikasını sermaye egemenliğindeki her ülkede görüldüğü gibi halkın uyuşturulması ve edilgenliği üzerine kuruyor, kitleler üzerinde egemen ideoloji ve düşüncelerin etkisini artıran ve yaygınlaştıran bir işlev görüyordu. Açıkçası söz konusu olan sadece gerçeği yansıtmamak ve onu çarpıtmak değil, büyük sermayenin egemenliğine dayanan ilişkilerin, egemen sınıf çıkarlarının, buradan temellenen dünya görüşünün ve her türden gerici ideolojinin yaygınlaştırılması ve yeniden üretilmesi idi.
Bu gerçeklerin ışığında bakıldığında, sorunun, şu ya da bu haberin karartılmasını, çarpıtılmasını, bazı gazetecilerin ve yayıncıların gerek hükümet baskısıyla, gerekse de oto-sansür yoluyla işlerine son verilmesini, yaygın olarak gazetecilerin tutuklanmasını, kısacası demokratik özgürlükler ve basın özgürlüğü sorunlarını çokça aşan boyutlarının olduğu rahatlıkla görülebilir. Yukarıda basının sorunlarına ilişkin bahsedilenler gerçek sorunlardır ve çözümünün bir yönünü burjuva anlamda da olsa demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılması ile bulacaktır. Ama işçi ve emekçi halkın yaşamının gerçekleri ve bunların basın ve yayına yansıması farklı, ama temel önemde olan bir sorundur ve varlığını korumaya devam edecektir.
Bu nedenle, bir biçimde farklı sermaye guruplarına bağlı muhalif olan basın ve yayın organlarının varlığı, hükümetin tüm baskılarına rağmen yayınlarını sürdüren etnik, dinsel gurupların taleplerini seslendiren basının olması, emekçilerin büyük fedakârlıklarıyla yaşatılan basın ve yayın organlarının varlığı bu sorunun özünü değiştirmez. Bu temel sorun sömüren ve ezen üst sınıflar ile sömürülen ve ezilen alt sınıflar arasındaki karşıtlıkta ifadesini bulan bir sorundur. Yani iki farklı dünyanın karşı karşıya gelmesi sorunudur bu. Demokrasi ve özgürlüklerin, siyasi demokrasinin kazanılması durumunda da bu sorunun içeriği değişmez, ama üzerinde yükseldiği zemin daha açık ve çıplak bir biçimde görünür hale gelir.
Sorunu şöyle koymak da olanaklıdır: Genel olarak basın ve yayın organlarını ilgilendiren sorun iki yönlüdür. Bunlardan ilki doğrudan basın özgürlüğünü, demokratik hakları ilgilendiren yöndür. Hükümetin tüm engelleme çabalarına rağmen demokrasi ve basın özgürlüğü için verilen güçlü bir mücadele vardır ve bu mücadele giderek genişlemekte ve yaygınlaşmaktadır. Konusu demokrasi ve basın özgürlüğü olduğu için harekete geçirebildiği güçler doğal olarak daha geniştir.
İkinci yön ise, burjuva demokratik sınırlar içerisindeki demokrasi ve basın özgürlüğü mücadelesi ile sınırlı olmayan, ama verilen bu mücadele içerisinde, işçi ve emekçi halkın doğrudan doğruya kendi kaderini kendi eline alması ile ilgili olan, buradan da anlaşılacağı gibi kapsamı daha geniş bir sorundur. Bu yön emekçi halkın yarattığı basın ve yayın organlarının diğer tüm basın ve yayından ayrılan temel özellikleri ile ilgilidir. Bu niteliği ile de asıl olarak işçi basın ve yayınını ilgilendirir, tüm çelişkileri ve bu çelişkilere temel olan ilişkileri içerisinde hayatın gerçeğini ele alıp, onu tüm yönleri ile yansıtmasıyla bu basın ve yayını diğer bütün basın yayından ayırır ve onun emekçi halkın kurtuluş ve kendi kaderini kendi eline alması mücadelesinde nasıl bir yer tutacağını belirler.
Bu ikinci yön aynı zamanda işçi basın ve yayınının “habere yaklaşımını” tüm öteki basın ve yayından ayıran temel özelliklerden birisini de doğrudan belirler. Bu basın, büyük bir çığırtkanlıkla “gerçek burada” diyen büyük sermayenin basın ve yayınının “gerçeğini” sadece deşeleyerek gerçek boyutları ile gözler önüne sermez, aynı zamanda bu gerçeğin doğrudan dile getirildiği bir kürsü olur. Bunun anlamı işçi ve emekçi basınının halkın sesi, çığlığı, isyanı olması, halkın bu araçtan dolaysız yararlanmasının, onu bir kürsü olarak kullanmasının koşullarını yaratmasıdır.
Daha ileride görüleceği gibi bu yazının asıl işlevi de bu özelliği irdelemektir. İşçi basın ve yayının tartışılmayacak önemde olan diğer temel özellikleri ve işlevleri doğal olarak bu yazının konusu olmayacaktır. Ama ele alınan konuyla sınırlı alanda atılacak ileri adımların, bu basını ve yayının diğer temel görevlerini kolaylaştıracağını söylemek sanırız yanlış olmayacaktır. Çünkü bu sorun, yani işçi ve emekçi basın ve yayının halkla ilişkisi sorunu, başlangıç ve hareket noktası olması, diğer ilişkiler için bir temel, bir zemin olması bakımından büyük bir önem taşımaktadır.
Konuya girerken öncelikle vurgulanması gereken bazı gerçekler bulunuyor. Bunlardan ilki “bağımsız basın” ile ilgili olandır. Büyük sermayenin sözcüleri ve ideologları “bağımsız” basın üzerine ikiyüzlü bir propaganda yürütürler. Böylece basın ve yayının üzerindeki sermaye egemenliğinin üstünü örtmeyi, matbaalar, kâğıtlar, dağıtım, depolar vb. üzerindeki hâkimiyetlerini, sermayenin satın alma gücüyle baştan çıkardığı yazarların gerçek niteliğini gözlerden gizlemeyi amaçlarlar. Böylece ancak sermayeden bağımsız olması durumunun da basın ve yayının gerçekten bağımsızlığı hak edebileceğinin üstünü özenle örterler. Bu propagandanın temel amacı emekçi halk kitlelerinin kendi basınlarına sahip olmasının önünü kesmek, kesemediği durumlarda da onun “gerçek basın olmadığını” yaygınlaştırarak itibarsızlaştırmaya çalışmaktır.
Bu gerici propagandanın etkisi sanıldığından çok daha geniş ve derindir. Büyük sermaye, basın ve yayının kontrolünü ele geçirmek için başta sermaye ve siyasi iktidarların gücü olmak üzere çeşitli teşvik ve ihaleler, vergi avantajları dâhil her türlü yol ve yöntemi kullanırken, işçi ve emekçi halkın kendi fedakârlığına ve inisiyatifine dayanan ve bu niteliği ile gerçekten bağımsız basın olmayı hak eden basın ve yayın organlarını karalar, engellemeye çalışır, bunların karşısına yasal engeller, ağır cezalar çıkarır, bunun yeterli olmadığını düşündüğü durumlarda da “teknolojik olarak yayın kıstasları vb. devreye sokarak bunları mali olarak çökertmeye çalışır. “Militan gazeteciler” üzerine yapılan yoğun demagoji de bütün bu “basının bağımsızlığı” üzerine yaygınlaştırılan gerici anlayışın üzerinde yükselir. Ama tersinden bakıldığında bunun anlamı şudur; günümüzde militan bir gazetecilik anlayışına sahip olmadan sermaye basınına, sermayenin düzenine karşı mücadele edilemez, emekçi halk savunulamaz, emekçi halkın kendini savunması sağlanamaz.
Ancak “bağımsız basın” ile ilgili yapılan gerici yaygara, basın ve yayınla ilgili küçük burjuva aydın çevreler üzerinde farklı olumsuz etkilere yol açmaktadır. Büyük basın ve yayın organlarında “küçük bir olanak da olsa gerçeği dile getirmek” için yazdığını ileri sürerek konumlarını savunan bu çevreler –ki artık böylesi durumlar giderek olanaksız hale gelmektedir, Başbakan’ın, bir bakanın sözüyle gazetecilerin, yayıncıların işine son verilmektedir-, söz konusu olan işçi ve emekçi halkın basın ve yayınında yer almak olunca -gerçekte bu safını yeniden belirlemek anlamına gelmektedir- bu gerçekten bağımsız basını “angajmanlı”, “bir yerlere bağımlı” olarak niteleyebilmekte, orada yer almamak için pek çok gerekçe üretebilmektedirler. Yani sermaye basını için söz konusu edilmeyen, görmezden gelinen gerçek ilişki ve sorunlar, söz konusu olan emekçi basını olunca rahatlıkla dile getirilebilmektedir. Üstelik emekçi basınının kendilerine demokrasi tanıdığı gerçeği bile bile göz ardı edilerek. Bu durum elbette küçük burjuva aydın karakterinin bu sorunda açığa vurulmasıdır ve kendilerinin demokrasi anlayışı da oldukça sorunludur. Bu anlayış genel olarak ifade edilmek istenirse; işçi sınıfının temsilcilerine demokrasi tanımamakla, onun sesinin ve soluğunun hissedilmemesini sağlamakla çoğu zaman gerici bir rol oynar.

HALKIN SESİ VE KÜRSÜSÜ OLMAK
Şimdi habercilik boyutuyla emek ve büyük sermaye basınını ayıran kıstasın ne olduğu üzerine eğilebiliriz. Bu kıstas aslında işçi ve emekçi basın ve yayını, büyük sermaye basını dâhil, diğer bütün basın ve yayından ayıran bir kıstastır. Eline günlük yayınlanmış bir gazeteyi alan, televizyon karşısına geçen bir emekçi, bu basın yayın organlarının istisnasız hemen hepsinin “gerçeği kendilerinin dile getirdiği” iddiasıyla karşılaşmaktadır. Kuşkusuz bu iddialar boşuna ortaya atılmamaktadır. Bu yanıltıcı propagandanın amacı, gerçekte olup biteni düzenli bir biçimde sermaye düzeninin prizmasından geçirerek değiştirmek ve sistemli olarak emekçi halkın doğru bir bilinç edinmesini engellemek, gerçekleri çarpıtarak, halkın sermaye düzeninin etki alanında kalmasını sağlamaya çalışmaktır.
İşçi ve emekçi basını da gerçeği dile getirdiği iddiasındadır. Gerçek üzerine bu kadar kafa bulandırıcı yayın yapılıyorken halk kitleleri hangi gerçeğe itibar edecektir?  Burada kuşkusuz su sorular yanıtlanmalıdır. Gerçek nedir, gerçeğin dile getirilmesi neyi ifade etmektedir? Dile getirilen gerçek kimin gerçeğidir? Bu sorular çoğaltıldıkça gerçeğin ne olduğu konusunda farklı düşünceler, eğilimler ortaya çıkmaya başlar. Bu nedenle gerçeği dile getiriyor olmak geniş halk yığınları nezdinde pek çok durumda ayırt edici bir özellik olarak görülüp, öyle anlaşılmaz. Çünkü büyük sermayenin basın ve yayın organları halkın kafasını karıştırma, bilincini bulandırma konusunda uzmanlaşmışlardır. O halde gerçeği dile getirmenin farklı bir yolu ve yöntemi bulunmalı, üstelik bu yol ve yöntem emekçi halkın basınını tüm diğer basın ve yayından ayıran bir kritere sahip olmalıdır.
Bu söylediklerimizi bir örnekle açıklamaya çalışalım: A fabrikasında 150 işçi fabrikayı işgal ederek direnişe başlamıştır. Sermaye basını muhtemel bu olayı görmeyecektir. Gördüğü zamanda onun “gerçeği” bütünüyle farklı bir düzeyde şekillenecektir. Tecrübelerden bu “gerçeğin” şöyle şekilleneceğini varsayabiliriz; “patron sıkıntıya düşmüştür, bu nedenden dolayı tüm iyi niyetine rağmen sorumluluklarını yerine getirememektedir”, buna karşın sendika –eğer varsa- ve işçiler anlayışlı davranmamakta, fabrikayı işgal ederek üretimi engellemekte, kargaşa çıkarmaktadırlar. vb…
Oysa emekçi basını ve yayını, gerçeğin bütünüyle farklı bir yerde olduğunu, böyle bir eylemin ortaya çıkmasına neden olan olayların farklı bir biçimde geliştiğini duyuracaktır. Sorunun altı biraz kazınacak, patronun işçilerin tazminatlarının üzerine yatarak başka bir yerde farklı işler yapmaya çalıştığı, gerçekte zarar etmenin söz konusu olmadığını ortaya çıkaracaktır. Gerçekten bir zararın, ekonomik krizin söz konusu olması durumunda da bu durumun genel olarak sermaye düzeni ile ilişkisi kurulacak, gelişmelerden işçilerin sorumlu olmadığı işlenecek –onlar kendi işlerini yapmışlardır-, ortaya çıkmasından işçilerin sorumlu olmadığı bir gelişmeden dolayı faturayı da işçilerin ödememesi gerektiğini yaygınlaştıracaktır.
Emekçi basın ve yayını bütün bu gerçekleri gösterirken kürsüsünü işçi ve emekçilerin arasına kuracak, gerçeklerin onlar tarafından dile getirilmesini sağlayacaktır. İşyerinin durumunu, üretimin çeşitli dönemlerdeki dalgalanmalarını, oradaki sömürü oranını, geçmiş aylarda işçilerin ücretlerini alıp almadıklarını işçilerden daha iyi kim bilebilir ki? Emekçi basın ve yayınının bu konuda yapması gereken iş kürsüsünü o işçilerin arasına kurmak, gerçeğin doğrudan doğruya onlar tarafından tüm çıplaklığı ile dile getirilmesini sağlamaktır.
Bunu yapmakla işçi basın ve yayını haberi vermekle yetinmemiş, doğrudan doğruya o işçilerin sesi ve kürsüsü olarak gerçeği onların ağzından yaygınlaştırmıştır. Kaç aydır maaş alamadığını, çocuklarının durumunu, aile yaşantısının bu gelişmelerden nasıl etkilendiğini, yaşamın zorluklarının nasıl arttığını, kendi durumunda olan diğer arkadaşlarının içinde bulunduğu zor koşulları doğrudan doğruya bütün bunları yaşayan bir işçi ve emekçiden daha inandırıcı kim anlatabilir ki? Bütün bu gelişmeleri o işçilerden duyan, okuyan bir başka emekçinin gerçeğin ne olduğu hakkında bilgi ve bilincinin gelişmeyeceğini kim ileri sürebilir ki?
Emekçi basını bütün bu olayı tüm gerçekliği içerisinde işlerken, sadece olup bitenin perde arkasını yansıtmakla yetinmeyecek, olup bitenin neden böyle şekillendiği üzerine de sağlam bir bilincin edinilmesine hizmet etmiş olacaktır. Ücretli emek sömürüsü temelinde yükselen bir düzende işlerin böyle yürüdüğü, bu temel değişmeden işçi ve emekçinin kaderinin değişmeyeceği gerçeği kendine özgü bir yansıtış ve anlatım diliyle, görsel malzemenin verimli bir biçimde kullanılmasıyla tüm çıplaklığı içinde gözler önüne serilmeye çalışılacaktır.
Ya da bir başka örneği ele alalım.
Emekçi mahallesi olarak bilinen B mahallesinde bir cinayet işlenmiştir. Filan işyerinde çalışan işçi K karısını ve küçük çocuğunu öldürdükten sonra canına kıymıştır! Bu olay basına ve televizyonlara belki bir cinayet haberi olarak yansıyacak, belki de hiç yansımayacaktır. Haberi veren büyük sermaye basını muhtemelen işçi K’nın eşiyle “şiddetli bir biçimde” tartıştıktan sonra onu vurduğunu, ardından da çocuğunu da vurarak intihar ettiğini duyuracaktır. Bu basın ve yayına göre ülkede böyle pek çok olay yaşanmaktadır ve bu da onlardan birisidir.
İşçi basın ve yayının bu olaya yaklaşımı bütünüyle farklı olacaktır. Söz konusu emekçi mahallesine giden, ya da büyük bir ihtimalle zaten orada yaşayan muhabir, işçi K’nın komşularıyla, arkadaşları ile konuşacak, onun filan işyerinde çok düşük bir ücretle çalıştığını, eşinin işsiz olduğunu, ailenin geçim zorlukları içinde olduğunu, çocuklarının okul masraflarını karşılayamadıklarını, bu durumun işçi K üzerinde büyük bir baskı yarattığını, işçi K’nın bu baskının etkisi altında psikolojik bir çöküntüye düştüğünü, böylesi bir umutsuzluk anında söz konusu cinayetleri işlediğini öğrenecek, bütün bunları komşularının, arkadaşlarının tanıklığı ile basın ve yayına yansıtacaktır.
Ortaya çıkan tablo milyonlarca emekçi ailenin içerisinde bulunduğu ekonomik sosyal koşulları bütün çıplaklığı içinde resmetmektedir. Gerçeğin bu biçimde yansıtılmasının inandırıcılığı tartışılabilir mi? Dahası gerçek böyle yansıtıldığında bunu izleyen ve okuyan emekçi halk kesimleri içerisinde sermayenin onları mahkûm ettiği yaşam ve çalışma koşulları keskin bir biçimde yargılanmayacak, “kurbanlarla” kendileri arasında bir duygudaşlık bağı oluşmayacak mıdır? Bu sorunlar bilim insanlarıyla da bir tartışmanın konusu yapılarak işlendiğinde, yaşanılan bu gerçeklere daha geniş bir perspektiften bakılması sağlanmış olmayacak mıdır?
Dikkat edilecek olursa verilen bu iki örnek “bir eylem ve bir olay” üzerine şekillenmiştir. Farklı bir grev ve direniş hareketi de ele alınarak benzer bir tablo çizilebilirdi. Bu örnekleri vermemizin nedeni işçi ve emekçi sınıfların büyük sermaye medyasında -eğer yer alabilirlerse- yer alması, onların bunu nasıl yansıttıkları bir yana, genellikle bir eylem ve olay üzerinden gerçekleşmesidir. Ama çok iyi bilinmektedir ki bu ve başka türden eylem ve olaylar işçi ve emekçi sınıfların yaşamlarının sadece küçük bir parçasıdır. Oysa eylem ve olayın dışında işçi ve emekçi yığınların olağan olarak sürdürdükleri koca bir yaşam bulunuyor. Burada vurgulamak gerekir ki, işçi ve emekçi basını, diğer basından sadece bu olay ve eylemleri gerçek boyutları ve toplumsal ilişkileri içerisinde vermesi, emekçi yığınlarla sıcak ve yakın bir ilişki kurarak onları savunması ile ayrılmaz. İşçi ve emekçi basın ve yayını emekçi halkın tüm yaşamını bütün yönleri ile yansıtması ve işlemesi ile bu yansıtma ve işlemede emekçi halkın kendisini dile getirmesini sağlamasıyla, yani bu dile getirmeyi aracısız yapmasıyla bütün diğer basın ve yayından ayrılır. Bu “işleme” ve “yansıtmanın”, yaşamın gerçek çelişkileri üzerinden yapılmasının, bütün bunlara neden olan ekonomik temelin ve onun üzerinde şekillenen sosyal ilişkilerin tüm çıplaklığı ile sergilenmesinin, işçi ve emekçi halkın kavrayış, düşünüş ve hareket ediş tarzında derin değişiklikler meydana getireceğini tahmin etmek herhalde zor olmasa gerektir.
Söylediklerimize biraz daha yakından bakmaya devam edelim: Bir emekçi ailesi nasıl bir yaşam sürdürmektedir? Çalışma koşullarının zorluğu aile yaşamını nasıl etkilemektedir? Çocukları ile ilişkileri nasıldır? Çocukların eğitimi ne tür zorluklar içerisinde yürümektedir? Eğlence alışkanlıkları nasıl şekillenmektedir? Sadece televizyon mu izlemektedirler, yoksa kendilerine özgü farklı alışkanlıkları da var mıdır?  Bir hafta sonunu nasıl geçirmektedirler? Diğer emekçi aileleri ile ilişkileri nasıl şekillenmektedir? Emekçi halk yaşamının zorlukları nasıl paylaşılmaktadır ve ortak yaptıkları –örneğin birlikte pikniğe, çok seyrekte olsa sinemaya, tiyatroya gitmek vb. gibi- etkinlikler var mıdır?
Örneğin İşçi ve emekçi direniş ve eylemleri emekçi mahallesine nasıl yansımaktadır? İşçilerin fabrika ve işyeri dışında birbirleri ile ilişkileri nasıldır? Mahallede özellikle gidilen bir kahvehane var mıdır, burada sohbetlerin konusu genellikle neler olmaktadır? Sendika ve örgütlenme sorunları iş yeri dışında da tartışılmakta mıdır? Tartışılıyorsa, nasıl tartışılmaktadır? İşçiler için özel önem taşıyan günler -1 Mayıs, emekçi kadınlar günü vb- emekçi mahallelerinde nasıl geçmektedir? Tüm ülkenin politikasını etkileyen toplumsal hareketler gündeme geldiğinde bu durumun fabrika, işyeri ve emekçi semtlerine yansımaları nasıl olmaktadır? İşçiler diğer halk sınıflarının yaşamlarına ve hareketlerine nasıl bakmaktadır? Devlete, hükümete, sermaye sınıfına ilişkin tartışmalar, parlamento da yapılan görüşmeler işçi ve emekçiler arasında nasıl yankı bulmaktadır vb. vb.
Bu sorular ve örnekler kuşkusuz sayısızca çoğaltılabilir. Ama sanırız bu kadarı işçi basın ve yayınının gerçeği ele alması ve işlemesinin ne anlama geldiğinin anlaşılması için yeterli olacaktır. Anlaşılması gerekiyor ki, gerçek, halk yaşamının tam içerisinde ve orta yerindedir. Hayatın kendisi tüm gerçekliği ile ortadadır ve söz konusu olan onu tüm canlılığı ve zıtlıklar içerisindeki bütün yönleri ile yansıtmaktır. Kolayca anlaşılacağı gibi bu, şu ya da bu haberin emekçi basın ve yayınında nasıl yer alacağı sorunu ile sınırlı olmayan, emekçi halkın tüm yaşamının, bütün yönleri ve gerçekliği içinde işlenmesi, onların doğrudan doğruya bu işleme ve yansıtma işine katılmalarıdır. Yani kendi basın ve yayın organlarını kendilerinin sesi ve kürsüsü olarak kullanmaları, bu kullanmanın hep birlikte ilerlemelerine yardımcı olması sorundur.
Bu şu anlama gelir ki, emekçi basın ve yayını ile halk kitleleri arasındaki ilişki tek yönlü değildir. Yani sadece “gidilen” ve “yansıtılan” bir ilişki değildir. İşçi ve emekçi halkın pek çok evladı kendi yaşamını böyle “işleyen” ve “yansıtan” bir basın ve yayının doğal ve gönüllü muhabiri de olacaktır. Halk arasından haber almanın, onun yaşantısını olabildiğince canlı bir biçimde yansıtmanın güvenceleri de hiç kuskusuz bu muhabirler olacaktır. İşçi ve emekçi yaşamı içerisine yayılmış bu muhabirler ağının büyük tarihsel ve toplumsal dönüşümlere hizmet edeceği açık değil midir? İşçi basın ve yayını bütün bu gerçeği yansıtma ve işleme sürecinde kuşkusuz kendine özgü bir dil ve anlatım da geliştirecektir. Yani yansıtılan ve işlenen içerik, kendine özgü bir biçimde sergilenecek, dil, anlatım ve görsel malzeme buna uygun olarak şekillenecektir.
Burada bahsedilen bütün bu gerçeği dolaylı olarak ve kuru bir biçimde yansıtmakta olanaklıdır. Ama o durumda hem inandırıcılıkta, hem etkide, hem de benzer koşulları yaşayan milyonlarca emekçinin birbirine karşı duyacağı yakınlık ve sıcaklıkta, kader ortaklığının yarattığı duygu birliğinde büyük bir eksiklik ortaya çıkacaktır. Dahası, gerçeğin dolaylı olarak yansıtılması, emekçi basını ile sermaye basını arasındaki farkın anlaşılmamasına neden olacak, emekçi basınının diğer “onlarca basın ve yayından” birisi olarak algılanmaya devam etmesine yol açacaktır. Zaman zaman karşılaşılan ‘falan televizyonda bu haberi verdi, filan gazetede söz konusu haberi yazdı’ türünden değerlendirmeler bu algının yansımalarından birisidir.
Bugün işçi basın ve yayını dışındaki medya bütün bu olaylara, gelişmelere nasıl yaklaşmaktadır? Büyük sermayenin medyasına halk yaşamı ya hiç girmemektedir, ya da girdiği anda da magazine çevrilerek orada kısmi bir yer bulmaktadır. Bu yer bulma içerisinde halkın en geri eğilimlerinin kışkırtıldığı ve öne çıkarıldığı ve yeniden üretildiği de bir gerçektir. İlerici nitelikli bazı basın yayın organlarında da bu yer alma işçi ve emekçilere ayrılan haftada bir saatlik bir program etrafında gerçekleşmekte, bu programlarda işçiler adına birileri söz söylemektedirler. Yani en iyi durumda işçi ve emekçilerin dünyasına bir pencere açılmakta, ama bu pencereden halkın gerçek yaşamı değil, onun yaşamının bir takım “temsilcilerin” bakış açısı aracılığı ile kırılarak yansıtıldığı bir durum söz konusu olmaktadır.
Ülkede bir demokrasi ve basın özgürlüğü sorunu tüm ağırlığı ile yaşandığı için, ilerici ve demokrat basın ve yayın organları kendi bulundukları mevziden –bunların bazıları mezhepsel özgürlükleri, bazıları ulusal özgürlüğü savunmakla, bazıları hükümetle sınırlı vb- bir muhalefet hareketi yürütmekte, bu durum işçi ve emekçi basını kesin bir biçimde kendisini tüm diğer “habercilik ve yayıncılık geleneğinden” ayıramadığı durumlarda, diğer muhalif basın yayın arasındaki farklılığın kavranılmasını engelleyici bir faktör olarak rol oynayabilmektedir. Özel olarak üzerinde durmaya gerek yoktur ki, farklı muhalefet hareketleri ve onların kendileri için demokrasi talep etmelerinde şaşılacak bir yön bulunmamaktadır. İşçi ve emekçi basın ve yayını tüm bu hak ve özgürlükleri savunan, ama bu savunmayı sadece ona kazandırdığı tutarlı ve birleştirici bir demokrasi platformu ile sınırlı tutmayan, sorunları işleme, yansıtma ve çözüm olanaklarının tartışılmasında, kurtuluş yolunun aydınlatılmasında da farklılığını ortaya koyan bir zemin üzerinde bulunmak durumundadır.
Aslında bu durum –yani farklı muhalif organların varlığı ve onların asıl olarak girdikleri alanlar ve konularını işleme biçimleri- işçi ve emekçi basın ve yayınının kendini daha net olarak belirlemesi gerektiğini hatırlatmakta, kendi çizgilerini daha kesin hatlarla çizmesi gerektiğini, işini yaparken basınını ve yayınını halk yaşamı içerisine kurmasını zorunlu hale getirmekte, kendi tarzını, geleneğini yaratmanın gerekliliğini ve aciliyetini yeniden yeniden vurgulamaktadır. Bunun gereklerinin yerine getirilmesi ile, demokrasi ve özgürlükler dâhil, ülkenin tüm diğer sorunları ve işçi ve emekçilerin genel sorunları emekçi halkın mevzisinden ele alınmış, bu sorunların emek mücadelesi ile bağlantıları bütünüyle farklı bir temelde kurulmuş olacaktır.
İşçi basın ve yayını emekçi halkın içinden, onun sesi ve kürsüsü olarak işlev görebildiği oranda tüm diğer basın ve yayınla kendi arasındaki çizgileri daha da netleştirecek, kendi farklılığını daha görünür hale getirecektir. Kuşkusuz bu farklılığın zirve noktası, işçi ve emekçilerin “burada benim sesim, soluğum ve yaşamım var, burada ben varım, burada benim özlemlerim var” diyebileceği bir nokta olacaktır. Böylece işçi ve emekçi basınının tüm çabası, emekçi kitlelerin kendi durumunun farkına varmasını, bu durumun gerçek nedenlerini öğrenmeye başlamasını, bu yaşamın kendi kaderleri olmadığını anlamasını ve bunu değiştirmek üzere harekete geçmenin zorunlu olduğunu hissetmesini sağlamaya çalışmak ve emekçi kitlelerinin ilerlemesine büyük bir destek vermek olarak şekillenmiş olacaktır.
Bitirirken vurgulamak gerekir ki, işçi ve emekçi basın ve yayını bu yöne doğru ilerlerken, yılların kazandırdığı önemli bir birikime, tecrübeye ve deneyime sahiptir. Sahip olduğu bu deneyimi ve birikimi derinleştirmeye ve geliştirmeye doğru atacağı her adımda halk yaşamının ve mücadelesinin içerisine derin kökler salarken, halkın kaderinin değişmesine de en büyük katkıyı yapacaktır.