“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Güçlü bir demokrasi cephesi için; değişen koşullar ve yeni olanaklar

Demokrasi mücadelesinin ilerletilmesi, bunun için de demokrasi güçlerinin birleşik, ortak mücadelesinin zorunluluğu genel kabul gören bir olgudur. Bugün az çok gerçek bir demokrasiden yana olan işçi, emekçi, kadın, genç, aydın, sanatçı kime sorsanız, size, demokrasi güçlerinin birleşmesi ve ortak mücadele etmesinin öneminden, bunun acil bir ihtiyaç olduğundan söz eder. Hatta bulundukları toplumsal konum, siyasal bilinç ve tecrübeleri oranında bunun gerçekleşmemiş oluşunu sorgulayıp, demokrasiden yana olduğunu düşündükleri parti, örgüt veya kurumları, onların öne çıkan temsilcilerinin tutumlarını eleştirirler.
Bu tablonun genel olarak her dönem için az çok geçerli olduğu söylenebilir ve bu yanlış olmaz. Ancak, her zamankinden farklı olarak, içinden geçtiğimiz dönemin, birçok açıdan kendine has siyasal, sosyal ve ekonomik koşullarının, sorunlarının, tartışmalarının, demokrasi güçlerinin birleşik ve ortak mücadelesine olan ihtiyacı ve beklentileri artırdığı, üzerinden atlanamayacak bir gerçeklik. Özellikle son bir yıl içerisinde yaşanan, toplumun günlük hayatını derinden etkileyen ve ortaya çıkardığı sonuçlar itibarı ile kendinden önceki maddi-toplumsal koşulları ciddi anlamda değiştiren iç ve dış siyasi olaylar bugünün özgün durumunun temelini oluşturuyor.
Bunların en çok öne çıkan ve dünün koşullarına göre hareket etmeyi imkânsız hale getirenlerini, kronolojik olarak ortaya çıkışlarına, birbirlerini etkileyiş ve tetikleyişlerine göre, olabildiğince özetleyerek şöyle sıralayabiliriz.

1 – Dış politikada inkâr edilemez çöküş
Şüphesiz burada egemen sınıfların ve hükümetin dış politikasının bugün geldiği noktayı ayrıntılarıyla ele almak mümkün değil. Daha çok konumuzla ilgili yönü açısından bir durum tespiti ile yetineceğiz.
Egemen sınıflar ve hükümet cephesi, sistemin yeniden yapılandırılmasını temel alan muhafazakâr-liberal politikalarına halkı yeniden ve yeniden yedekleyebilmek için dış politikalarını en önemli propaganda malzemesi olarak kullandılar. Özellikle 2007’den sonra çok yönlü, kesintisiz ve gürültülü bir propaganda başlattılar ve günümüze kadar getirdiler. Bu propagandaya göre; Türkiye’yi “bölgesel güç”, “lider ve model ülke” yapacak aktif dış politikayla, dünyanın ve bölgenin bozulan/değişen dengelerine en uygun adımlar atılacak ve Türkiye zenginlik, refah ve İslam ülkeleri hinterlandı içerisinde egemenlik açısından hak ettiği yeri alacaktı. Ancak özellikle son bir yıldır dış politika alanında yaşanan gelişmeler ve ortaya çıkardıkları sonuçların, bu propagandanın etki gücünü, gündeme geldiğinden bu yana en zayıf düzeye çektiğini söyleyebiliriz. “Komşularla sıfır sorun” deyip, sorunu olmayan komşusu kalmayan bir egemen sınıflar Türkiye’si, içeride ve dışarıda herkesin en çok dile getirdiği ve dış politikanın sözde yapıcılarının bile reddedemediği bir gerçekliktir. Suriye ve Mısır başta olmak üzere, İran, Irak, Tunus ve Libya gibi Türkiye’nin uzak ve yakın kara ve deniz komşularıyla olan sorunları büyüyor. Resmi rakamlara göre, Türkiye’nin bu durumdan dolayı sadece ekonomik kaybının 40 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor. Yani Türkiye egemen sınıfları ve hükümet cephesi dış politikada inkâr edilemez bir çöküş yaşıyor. Toparlanma tartışmaları ise, başta kendi aralarındaki gerilim ve çatışmalar olmak üzere, bölgesel güç merkezleri ve batı ile doğunun büyük emperyalist güç odakları ile ilişkilerini de doğrudan etkiliyor. Artık egemen sınıflar ve hükümet cephesinde dış politika çizgisinde tutarlı, uyumlu ve aktif bir mutabakattan söz edilemez. Bırakalım büyük sermaye çevreleri, cemaat ve hükümet içerisindeki gerilimi, sadece Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın günlük politik açıklamalarındaki “biri Hanya’ya biri Konya’ya” değerlendirmeler bile bunun görülmesi açısından yeterlidir.

2 – “Müzakere süreci ve demokratik siyaset” dönemi
Ocak ayından bu yana Türkiye, Kürt sorunundaki çözümsüzlük nedeniyle günlük hayata hâkim olan çatışma, kışkırtma ve gerilimlerin dışına çıkarak, barış ve çözüm tartışmalarının öne çıktığı bir sürece girdi. “Silahlı mücadele döneminin kapanıp, demokratik siyaset dönemine geçildiğini” ilan eden Abdullah Öcalan’ın açıklaması ve İmralı’da süren görüşmelerle, Kürt sorunun çözümünde bir müzakere döneminin başladığının ilan edilmesi Türkiye’nin günlük hayatında yeni bir iklim yarattı. Özellikle hükümet cephesinin somut adım atmaması, CHP ve MHP’nin ise barışa değil, savaşa hizmet eden tutum ve açıklamaları bugün hala bıçak sırtı bir zeminin varlığına işaret etse de, bu iklimin çeşitli zikzaklara rağmen devam edeceğini söyleyebiliriz. Bugün artık Türk ve Kürt halkının büyük çoğunluğunun Kürt sorununda, diyalog ve barışçıl bir çözümden yana olduğunu ulusalcı, statükocu, ırkçı, faşist çevreler bile reddedemez durumdadır.
Hükümetin özellikle son günlerde “2. Sessiz Devrim” propagandasıyla şişirdiği “demokrasi paketi” hazırlıkları, bu süreç açısından nasıl bir etki yaratacak, bunu önümüzdeki günlerde göreceğiz. Ancak bugünden, hükümetin hazırladığı paketin Kürtlerin, Alevilerin, kadınların, gençlerin, işçi ve emekçilerin sınıf bilinçli ileri kesimlerinin demokratikleşme talep ve beklentilerine yanıt vermekten uzak olduğu görünüyor. Dahası, yapılan açıklamalar ve kamuoyuna yansıyan bilgiler, paketin, hükümetin adı geçen kesimler başta olmak üzere, bütün bir toplumu bölme, saflaştırma, kendisine karşı oluşan tepki ve güvensizliği durdurma, iç çelişki ve çatışmaları aşmada yeni bir hamle yapma ve hepsinden de önemlisi Başbakan Erdoğan’ın mevzisini güçlendirme amacıyla gündeme getirildiğine işaret ediyor. Tıpkı geçmişin açılım-paket-proje siyaseti ve 12 Eylül referandumunda olduğu gibi, toplumun demokrasi ve barış isteyen, bekleyen büyük kesimini, yeniden hükümetten bir demokratikleşme beklentisi içerisine çekmeyi amaçladığını söylemek sanırız bugünden bir gerçeği ifade etmek olur.
Özetle, Kürt sorununda müzakere ve demokratik siyaset sürecinin yılın başından beri yarattığı toplumsal ve siyasal koşullar, demokrasi güçlerinin birliği ve ortak mücadelesi açısından olumlu bir ortam, ilerletici dayanaklar ve koşullar ortaya çıkarmıştır.

3 – Haziran halk direnişi

Demokrasi güçlerinin birliği ve ortak mücadelesi konusunda son bir yıl içerisinde ortaya çıkan yeni olanaklar açısından en önemli gelişme, Gezi Parkı Direnişi ile başlayıp hızla bütün ülkeye yayılan Haziran halk direnişidir. Halkın büyük kendiliğinden patlaması ve ardından gelişen direniş sürecine dair neden-sonuç bağlamında birçok şey söylendi. Dergimizin sayfalarında da, yazılı ve sözlü işçi basını başta olmak üzere birçok farklı platformda da oldukça değerli ve yol gösterici değerlendirmeler yapıldı, yapılmaya devam edecek. Ancak burada konumuzla bağlantısı açısından dikkat çekilen birkaç yönü paylaşmakla yetineceğiz.
Egemen sınıflar cephesi ve hükümet yıllardır “kahrolsun eski düzen” propagandası eşliğinde sistemin “reform ve demokrasi öncüsü” olduğu iddialı rüzgâr estiriyor. Halk kitlelerini aldatma, baskı altına alma, beklentiye sokma ve bir biçimde yedekleme siyasetinin bu “AKP’li hali”nin ne kadar etkili olduğu gerçeği çeşitli örnekleriyle yakın geçmişte yer aldı. Haziran halk direnişi ile bu egemen politika kuşatması yarılmış, demokrasi mücadelesinde geçmişin birikimi ile birlikte değerlendirilmesi gereken yeni bir dönem başlamıştır. Artık egemen sınıflar ve hükümet cephesinin “kahrolsun eski düzen” sloganı etrafında siyaset kurup, halk kitlelerinin eğilimini buna göre şekillendirme dönemi büyük oranda kapanma sürecine girmiştir. Halk kitlelerinin esas eğilimi, kurulan “yeni düzenin” sorgulanması, baskıcı ve yıkıcı sonuçlarına karşı tepki gösterilmesi, demokratik haklar ve özgürlükler için mücadele edilmesi yönündedir.
Yine egemen sınıfların ve hükümetin yıllardır sistemin yeniden yapılandırılmasına esas teşkil eden muhafazakar-liberal ittifak ve politikalarının “reform ve ileri demokrasi” şalını alaşağı edip, AKP Hükümeti’ni sistemin en baskıcı ve gerici mihrakı olarak ortaya yere atması, Haziran halk direnişinin bir başka önemli sonucu olmuştur. Bu, aynı zamanda, halk yığınlarının egemen politikalara karşı belli başlı yönleriyle de olsa biriktirdiği tepki ve öfkenin büyüklüğünün, demokrasi mücadelesinin maddi-toplumsal temelinin yaygınlığının ve gücünün de dışa vurumudur.
Haziran halk direnişi, uzun zamandır demokrasi mücadelesi açısından lokal, istikrarsız ve zayıf olan batı merkezli mücadele ve eylemlerin yarattığı olumsuz havayı temelden sarsmıştır. Özellikle “Her yer Lice, her yer direniş”, “Diren Lice Taksim seninle” vb. sloganlarla, Gezi Direnişi’nde katledilen gençlerle, Lice’de katledilen Kürt gencini yan yana koyarak, BDP ve Türk bayrağı taşıyan gençlerin polis terörüne karşı el ele tutuşan fotoğrafını tarihe not düşerek, demokrasi güçlerinin birliği ve ortak mücadelesi açısından ortaya çıkan yeni durumun hem kendisi, hem de dayanağı ve göstergesi olmuştur.
Bütün bunlara, elbette, direnişin ardından ortayı çıkan park forumlarını, mahalle meclisleri temelinde örgütlenme eğilimini, özellikle Hükümet’in ilan ettiği “Eylül sendromu” na rağmen tribünlerden yükselen sesleri ve devlet-polis terörüne rağmen hakkını dile getirmek için sokağa çıkma eğiliminin devam etmesini de eklemek gerekir.

4 – Egemen sınıflar cephesindeki çelişki ve çatışmalar
Egemen sınıflar ve hükümet cephesi yukarıda özet olarak sıraladığımız iç ve dış politikada yaşanan tarihi nitelikteki olaylar ve gelişmeler nedeniyle önemli yaralar almıştır.
Başta hükümetin içeride ve dışarıda savaş politikalarında ısrar etmesi, dış politikasının esas olarak Suriye’ye çarparak çöküş sürecine girmesi; Kürt sorunu, laiklik, basın özgürlüğü, eğitim politikaları başta olmak üzere demokratik hak ve özgürlükler konusunda halkın beklentilerine yanıt verilmemesi ve nihayetinde sistemin restorasyonu üzerinde kurulan “yeni düzen”in her geçen gün baskıcı, yasakçı ve otoriter politikalarla şekillendiğinin daha görünür hale gelmesi, bunun belli başlı nedenlerini oluşturdu.
Gelinen noktada, egemen sınıflar ve AKP Hükümeti’nin oluşturduğu liberal-muhafazakâr ittifak, iç gerilimler ve çatışmalara açıktan açığa sahne oluyor. Ancak hükümet bir yıpranma, iç çatışma ve gerileme sürecine girmiş olsa da, henüz halktan aldığı destekte büyük bir gerileme görülmüyor. Koşullar daha çok hükümetin halk nezdindeki itibar ve güç kaybına neden olacak unsurların artığına işaret ediyor. Hükümetin işinin düne göre oldukça zorlaştığını gösteriyor.
Egemen sınıflar ve hükümet cephesinde yaşanan iç çatışma ve gerilimler nasıl bir seyir izleyecek? Hâkim sınıflar cephesindeki arayışlar nasıl sonuçlanacak? Hükümet kendi iç dengelerini yeniden ne kadar kurabilecek ve AKP etrafındaki ittifak tek parça olarak ne kadar kalabilecek? CHP, sistemin alternatifi bir düzen partisi olarak kendisini ne kadar güçlendirebilecek, bu yöndeki adımları sonuç verecek mi? Muhafazakâr-liberal ittifaka karşı, sol-liberal bir ittifak odağı olabilecek mi?
Elbette bütün bu soruların yanıtları sadece egemenler cephesinin iç ilişkilerine, dengelerine ve onların uzlaşma tercihlerine göre verilmeyecek. Emek, barış ve demokrasi güçlerinin mücadelesi de gidişatın yönünde tayin edici bir etkiye sahip olacaktır. Bunun için de demokrasi güçlerinin birliği ve ortak mücadelesi her zamankinden daha acil ve önemlidir.

A) BAHANELERDEN KURTULUP SOMUT ADIM ATILMALI
Burada sıraladıklarımız ve daha da fazlası, demokrasi güçlerinin birliği ve ortak mücadelesi için değişen koşullar ve yeni olanakların neler olduğuna ana hatlarıyla işaret ediyor. Sadece bu kadarı bile, güçlü bir demokrasi cephesi ihtiyacının, onun değişen ve yeni koşullarının görülebilmesi açısından sanırız yeterince veri sunuyor.
Ancak bunların ortaya konulması ve az çok herkes tarafından kabul ediliyor olması, demokrasi güçlerinin birliği ve ortak mücadelesi açısından somut, pratik ve ileri adımlar atmak için yeterli olmuyor. Bugün bu ihtiyacı karşılama sorumluğuyla yüz yüze olan çevrelerde öne çıkan bazı gerekçeleri irdelemek ve açıkça sorgulamak gerekiyor.
Geniş bir demokrasi cephesinin oluşması, demokrasi güçlerinin birliği ve ortak mücadelesi konusunda en çok öne çıkarılan gerekçelerin başında, ideoloji-program farklılıkları geliyor. Bu, başlı başına daraltıcı, bugün demokrasi mücadelesinin ilerletilmesinin orta yerde duran görev ve sorumluluklarının yerine getirilmesinden kaçmak dışında hiçbir sonuç doğurmayan bir gerekçedir. Meseleye ideolojik-program birliği çerçevesinde yaklaşmak, daha başında, bu güçlerin bir araya gelmesinin zeminini büyük oranda ortadan kaldırıyor. Oysa demokrasi güçlerinin birliği ve ortak mücadelesi için, en geniş demokrasi cephesinin oluşması için, ideolojik-program birliği değil, en acil ve asgari demokratik talepler etrafında bir araya gelmek ve bunu kabul ederek işe başlamak gerekir.
Bu gerekçeye bağlı olarak öne sürülen ikinci gerekçe ise; “sol ittifak, sol birlik ya da sol cephe” önerisi ve tartışmalarıdır. Bu yaklaşımın da geniş bir demokrasi cephesi anlayışıyla bağdaşmadığı, darlaştırıcı olduğu açıktır. Bugüne kadarki bütün iyi niyetli çabalardan bir sonuç alınamamış, hatta bugünün ihtiyacına yanıt vermediği ve veremeyeceği büyük oranda pratik olarak görülüp paylaşılmışken hala bunda ısrar etmek, topu taca atmaktan, bahane bulmaktan başka bir anlam ifade etmez.
Üçüncü en önemli gerekçe ise, Kürt hareketinin yaklaşımının ve gücünün geniş bir demokrasi cephesinin oluşmasını olumsuz etkilediğidir. Elbette bu ayrıntılı değerlendirmeyi gerektiren bir konudur. Kürt sorununun ve bugüne kadar devletin, hükümetlerin izlediği ırkçı ve imhacı politikaların yarattığı yargıların, geriliklerin özellikle Türk kökenli halk kitleleri içerisindeki etkisi nedeni ile birçok zorlukla karşılaşıldığı ve karşılaşılacağı doğrudur. Ancak Kürt siyasi hareketinin içerisinde yer almadığı bir demokrasi cephesinin hiçbir açıdan geniş bir demokrasi cephesi ihtiyacına yanıt vermeyeceği ve dahası böyle bir cephenin demokrasi cephesi olamayacağı açıktır. Bugünkü koşullarda Kürt siyasi hareketinin kendi isteğiyle bile olsa yer almayacağı bir demokrasi cephesinin eksik, dar ve en önemli dayanaklarından birisinden yoksun olacağı kabul edilmeden, demokrasi mücadelesinin ihtiyaçlarına yanıt vermek mümkün olmaz, olamaz.
En çok öne sürülen gerekçelerin dördüncüsü ise, sendikaların, emek ve meslek örgütlerinin, çevre örgütlerinin, sanatçı örgütlerinin, siyasi açıdan heterojen bir yapıya sahip oldukları için, siyasi, parti ve örgütlerle birlikte ortak bir demokrasi cephesinde kurumsal olarak yer almalarının mümkün ve doğru olmadığıdır. Siyasi parti ve örgütlere, daha çok “siz bir araya gelin, biz destekleyelim” yönlü kolaycı yanıtlar verilmektedir. Uzatmadan söyleyelim; eğer acil ve asgari demokratik taleplerin elde edilmesi için demokrasi güçlerinin bir araya gelmesi ve ortak mücadele etmesi ihtiyacına bu gerekçeyle yanıt verilmiyorsa, zaten demokrasi mücadelesine ihtiyaç duyulmuyor demektir. Kaldı ki, sadece yakın dönemde, demokratik talepler için yapılan eylemler ve kurulan mücadele platformlarının bileşimlerine bile bakıldığında, böyle bir gerekçeye sığınmanın Türkiye’nin emek, barış ve demokrasi güçlerinin birikimine yakışmayacağı görülecektir. Bu arada, hükümette olanından muhalefette olanına kadar bütün düzen partilerinin temsilcilerinin bu kurumalarda kendi siyasetlerini yapmakta ne kadar istekli oldukları gerçeği de ortada dururken, bu gerekçeler ne kadar anlamlı olabilir?
Sonuçta bütün bu gerekçelerden veya bahanelerden kurtulup, demokrasi güçlerinin birliği ve ortak mücadelesinin gerektirdiği bilinç ve sorumlulukla hareket etmek herkesin yararına olan tek yol ve tutumdur.

B) HDK DENEYİMİ, GÜÇLENMESİ VE YENİDEN ÖRGÜTLENMESİ
Bütün eksikliklerine ve zayıflıklarına rağmen Halkların Demokratik kongresi (HDK), demokrasi güçlerinin birliği ve ortak mücadelesi açısından bugünün tek pratik oluşumu durumundadır.
Bugüne gelen sürecin ilk adımları, esas olarak 2002 seçimlerinin hemen öncesinde, o zaman Kürt siyasi hareketinin legal partisi olan DEHAP ile EMEP’in öncülüğünde oluşan Emek, Barış ve Demokrasi Bloğu’yla atılmıştır. Aradan geçen yıllar içerisinde bu blok deneyimi çeşitli biçimler alarak ilerlemiş, ama esas olarak seçim dönemleriyle sınırlı kalmıştır. Son olarak Haziran 2011 Genel Seçimleri sürecinde de bir güç birliği ve blok oluşmuştur. Bloğun elde ettiği seçim başarısı, demokrasi güçlerinin daha kalıcı ve seçime endeksli olmayan bir demokrasi cephesi oluşturması ve ortak mücadeleyi ilerletmesi açısından önemli bir dayanak yaratmıştır. İşte Halkların Demokratik Kongresi bu birikimin üzerinde örgütlenmiştir.
HDK bugün açısından Türkiye’nin bütün demokrasi güçlerini asgari oranda kapsayan ve onların birliği ve ortak mücadelesine yön veren güçlü bir odak olamamıştır. Bunun objektif ve subjektif nedenlerinden söz edilebilir. Kaldı ki gerek HDK etrafında birleşen güçler, gerekse de çeşitli gerekçeler öne sürerek HDK içerisinde yer almaktan geri duran kesimler bu nedenleri sorgulamakta ve tartışmaktadır. Bu sorgulama ve tartışmalarda öne çıkan unsurlar, bütün demokrasi güçlerini kapsayan bir birliğin ve ortak mücadele cephesinin kurulması konusunda somut adımların atılması ve ilerleme sağlanmasının önündeki engeller olarak, yukarıda öne sürülen gerekçelerin özü itibarı ile aynıdır. Ancak gerek HDK’nın mevcut bileşenleri, gerekse HDK dışında kalan ama geniş bir demokrasi cephesinde yer alması gereken kesimlerin (siyasi parti, kurum, sendika, meslek örgütleri, inanç, çevre ve kadın örgütleri, sanatçı ve aydın örgütleri vb.) mevcut durumun nedenlerini sorgulama ve tartışmakla yetinemeyeceği açıktır. Ne yapılabileceği ve yapılması gerektiği konusunda da somut öneriler sunmak ve adım atmak durumundadırlar. İllerden başlayıp merkeze doğru ilerleyecek şekilde ülke genelinde yeni bir süreç mi başlatılacaktır, yoksa merkezi bir konferans toplanıp, platform açılıp buna bağlı olarak yerellere doğru adımlar mı atılacaktır ya da daha farklı bir yöntem mi izlenecektir? Bütün bunlar konusunda önümüzdeki dönemde mutlaka somut bir çerçeve oluşturup harekete geçmenin zorunluluğu orta yerde durmaktadır.
HDK’nın özellikle Haziran halk direnişinin ortaya çıkardığı yeni koşullar ve olanaklar ile “müzakere ve demokratik siyaset süreci” eksenindeki mücadelenin ortak bir hatta ilerlemesi için atılması gereken adımlar konusunda başlattığı tartışma önemlidir. Ancak henüz gerek kendi cephesinden, gerekse dışındaki güçler açısından yeteri kadar derinlik ve somutluk kazandığını söylemek mümkün değildir. Kaldı ki HDK’nın attığı kimi somut adımları ve yaptığı çağrıları gerekçe göstererek “biz zaten üzerimize düşeni yapıyoruz, bırakalım dışımızda kalanlar ne yapacaklarına karar versin” demekle bir yere varılamayacağı da açıktır.
HDK’nın demokrasi güçlerinin birliği ve ortak mücadelesi açısından, bütün eksikliklerine ve zayıflıklarına rağmen bugün için en ileri oluşum olduğunu söylemek, sadece bir olumluluğu teslim etmek anlamına gelmez. Aynı zamanda, daha geniş bir demokrasi cephesinin oluşması için daha fazla sorumluluk taşımak, hatta bu işin öncülüğünü yapmak anlamına da gelir. Bunun için de hiçbir ön koşul öne sürmeksizin, kendisini önceleyen bir tutuculuk yapmaksızın, değişen koşulları ve ortaya çıkan yeni olanakları görerek, bugüne kadarki deneyim ve birikimi de dayanak yaparak adım atmak, ilerlemek gerekir. Böyle bir çalışmayı yürütmek içen HDK merkezinin kararını beklemek de gerekmez. Kaldı ki HDK Genel Meclisi’nin bununla çelişen değil, örtüşen kararları söz konusudur. Dolayısıyla birkaç ilde ve ilçede örnek somut adımların atılması bile yakın ve orta vadede demokrasi mücadelesi ve demokrasi güçlerinin birliği açısından oldukça değerli olacak, etkili, pratik sonuçlar doğuracaktır.
HDK’nın güçlenmesi, büyümesi ve yeniden örgütlenmesi de ancak ve ancak böylesine geniş ve kapsayıcı bir perspektiften hareketle mümkündür. Ancak böyle ele alınırsa, HDK’nın genişlemesi, yeniden örgütlenmesi vb. iddiaların pratik bir anlamı olabilir. HDK’nın veya onun siyasi bir parti olarak iz düşümü olan HDP’nin bu perspektifin dışına düşmesi, yukarıda ortaya konan çerçevenin dışındaki herhangi bir yaklaşım nedeni ile içe dönmesi, her ne vesile ile olursa olsun bir blok-cephe örgütlenmesi olmaktan uzaklaşması ya da bu karakterinin zayıflaması, bugüne kadarki emeklerin heba olmasından başka bir sonuç doğurmaz.

C) DEMOKRASİ CEPHESİ VE CHP’NİN DURUMU
Demokrasi güçlerinin birliği, ortak mücadelesi ve güçlü, kapsayıcı, geniş bir demokrasi cephesine olan ihtiyaç hangi platformda gündeme gelse, belki de en çok sorulan, konuşulan ve tartışılan konulardan birisi, CHP’nin durumu oluyor. Elbette tarihsel ve güncel belli başlı açılardan bakıldığında bunun nedenleri anlaşılmaz değildir. Ancak asıl anlaşılmaz olan, CHP’nin içerisinde bu fikirde olduğunu söyleyenler de dâhil, bunu en çok soranların ve tartışanların, soruyu asıl muhatabına, yani CHP yönetimine, genel başkanına değil de, CHP dışındaki kesimlere sormasıdır. Hal böyle olunca da, bitmez tükenmez bir ihtimaller ve tahminler üzerine konuşmak kaçınılmaz oluyor. Ancak biz, bu yazıda, konuya ilişkin somut ve temel bazı belirlemelerde bulunmakla yetineceğiz.
Birincisi; CHP’nin programı ve merkez yönetiminin bugünkü güncel politik tutumu, böyle bir cephede yer almaktan uzak olduğunu açık ve somut olarak gösteriyor. Nadir de olsa, doğru muhatapların, doğru sorularla karşılaştıklarında, birleştirici, kucaklayıcı ve kapsayıcı görünme, ama esas olarak “bir oy bir oydur” kaygısıyla, genel geçer değerlendirmelerde bulunarak buna açıkmış gibi bir görüntü verdiği olmuyor değil. Ancak bu durum, CHP’nin böyle bir cephede yer almaktan uzak olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
İkincisi; CHP’nin bugünkü konumuyla ne kadar tek bir parti olarak kalacağı da belirsizdir. Zira iç ve dış politikada yaşanan hızlı değişimler karşısında CHP cephesinden verilen tepkiler, kaç CHP var, hangi CHP ne diyor şeklinde yorumları, biraz da küçüksemek adına, sürekli gündemde tutmaktadır. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve merkez yöneticileri ise, Anayasa Komisyonu tartışmalarında olduğu gibi, bu durumu, parti içi demokrasi, siyasetçilerinin kendi görüşlerini söyleme hakkı ve hatta kimi zaman partinin zenginliğinin bir ifadesi olarak geçiştirmeyi tercih etmektedir. CHP’nin bu konumu, onun içerisinde demokrasi güçleriyle ortak hareket etme konusunda bir eğilimi sürekli var etmektedir.
Üçüncüsü; CHP içerisinde gerek milletvekili, gerekse çeşitli düzeylerde parti yöneticisi konumunda olan ve böyle bir birlikten, ortak mücadeleden yana olduğu bilinen azımsanmayacak sayıda kişinin olduğu bilinmektedir. Elbette bu kişilerle ortak hareket edilmesi, onların demokrasi güçlerinin birliği ve ortak mücadelesi içerisinde yer alması önemlidir ve bunun için ısrar edilmelidir. Dahası bu kişilerin CHP içerisinde daha cesur ve ısrarlı davranarak, daha örgütlü hareket etmesi de somut bir ihtiyaçtır.
Dördüncüsü; demokrasi güçlerinin birliği ve ortak mücadelesinin, geniş bir demokrasi cephesinin oluşmasının doğrudan muhatabı durumundaki birçok meslek örgütü, Alevi çevreleri, çevre platformları, kitle örgütleri, sanatçı ve aydın çevreleri içerisinde CHP’nin hala önemli bir etkisinin var olduğu gerçeği inkâr edilemez. Gerek bu dikkate alındığında, gerekse CHP tabanının demokrasi mücadelesine kazanılmasının genel olarak önemi düşünüldüğünde, demokrasi güçlerinin birliği ve ortak mücadelesi ihtiyacının CHP saflarında tartışılmasını sağlamanın somut bir karşılığı vardır. Hal böyle olunca, bunun pratik sonuçları da olacaktır. Kaldı ki, sadece CHP açısından değil, AKP tabanının kazanılması ve daha düne kadar muhafazakâr-liberal ittifakın etkisindeki aydın çevreleri başta olmak üzere, demokratikleşme konusunda AKP’den medet uman ama bugün onun politikalarını sorgulayan çeşitli inanç çevrelerinin de böyle bir demokrasi cephesinde yer almasına açık olmak gerekir.

D) YEREL SEÇİMLER VE DEMOKRASİ CEPHESİ
Türkiye artık yeni bir yerel seçim sürecine girmiş bulunuyor. Elbette böylesi dönemlerde, demokrasi güçlerinin birliği, ortak mücadelesi ve geniş bir demokrasi cephesinin oluşturulması tartışmalarını yerel seçimlerden bağımsız yapmak ve tartışmak mümkün olmayacaktır. Hatta yerel seçimlerin ardından Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerin de geleceği düşünüldüğünde, bu durum daha bir belirginlik ve ağırlık kazanıyor. Sonuçta, bunun böyle olmasında bir gariplik yoktur.
Ancak bugüne kadarki deneyimlerin ve bir bütün demokrasi mücadelesinin tarihsel birikiminin gösterdiği ve unutulmaması gereken gerçek şudur: Demokrasi güçlerinin birliği ve ortak mücadelesi ihtiyacı seçimlere endekslenen, ona göre şekillenen, onunla başlayıp biten bir ihtiyaç olarak görülmemelidir. Nihayetinde her seçim demokrasi mücadelesinin gerçekleştiği arenalardan biridir. Bu açıdan demokrasi mücadelesinin seyri içerisinde önemsiz görülemez. Ama asıl ve doğru olan, demokrasi mücadelesinin seçimlere değil, seçimlerin demokrasi mücadelesine bağlı olarak ele alınması ve gerçekte de buna göre anlamlandığının kavranmasıdır.
Dolayısıyla seçim-siyaset takvimi, demokrasi güçlerinin birliği ve ortak mücadelesinin bir aracı, canlı birer dayanağı ve olanakların daha da belirginleştiği eşikler olarak değerlendirilmelidir. Güçlü ve etkili bir demokrasi cephesinin oluşması seçimlere bağlı olmamalı, seçimler böyle bir oluşumun etkili ve güçlü bir şekilde kurulması için dayanak olmalıdır.
Şüphesiz, geniş ve güçlü bir demokrasi cephesinin nesnel ve güncel temellerini belirlemekle, yapılacakları temel hatlarıyla ortaya koymakla, demokrasi güçlerinin birliği ve ortak mücadelesi sağlanmış olmuyor. Belki de asıl zor olan bundan sonra başlıyor. Zoru başarmak ise sabır, ısrar ve kararlılık gerektiriyor. Türkiye’nin demokrasi güçlerinin bu açıdan küçümsenemeyecek bir birikimi olduğu ise inkâr edilemez.