“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Rojava’dan “çözüm süreci”ne Kürt sorununda çelişki ve açmazlar

Kürdistan’ın farklı parçalarındaki gelişmelerin birbirini doğrudan etkilediği ve Kürtlerin bölgesel kamplaşma bakımından öneminin giderek arttığı bir dönemden geçiyoruz. Ülkede Kürt sorununun çözümü yönünde geliştirilen süreçteki tıkanmayı anlamak için Rojava’daki savaşa; Kürt Ulusal Kongresi’nin Kasım ayına ertelenmesini anlamak içinse Federe Kürdistan’daki Barzani yönetimi ile AKP arasındaki ilişkilere bakmak gerekiyor. Suriye üzerinden sürdürülen bölgesel kamplaşmada Rojava Kürtlerinin kilit önemde olduğunu gören Rusya, uzun bir aradan sonra yeniden Kürtlerle yakınlaşmak için adımlar atıyor; Cenevre 2 Konferansı’na Kürtlerin katılması yönünde girişimlerde bulunuyor. Suriye’de Kürtlerin üçüncü çizgi olarak açıkladıkları savaşın dışında kalma politikası ile Rojava’da kendi yönetimlerini oluşturmak için attığı adımlar nedeniyle, hem Suriye politikası, hem de ülkede sürdürülen görüşme sürecinde izlediği politikalar giderek daha fazla açmaza sürüklenen AKP Hükümeti’ninse el Kaideci ve Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) bağlı gruplara desteği devam ediyor. Bu gelişmeler yaşanırken, KCK Başkanlık Konseyi, Öcalan’ın çağrısıyla Mayıs ayında başlattığını duyurduğu silahlı güçlerini sınır dışına çekme sürecini, AKP’nin atması gereken adımları atmaması nedeniyle durdurduğunu açıkladı. Umudunu ABD’nin kimyasal silahlar gerekçesiyle Suriye’ye olası müdahalesine bağlayan ve hazırlıklarını buna göre yapan AKP Hükümeti, ABD ve Rusya arasında varılan uzlaşmadan sonra yüzünü yeniden Rojava’da Kürt savunma gücü YPG ile savaşan el Kaideci ve ÖSO’cu çetelere dönmüş bulunuyor. Her şeyin böylesine birbiriyle iç içe geçtiği bir siyasal ortamda, Kürt sorunuyla ilgili olası gelişmeleri anlamak için bölgeye daha yakından bakmak gerekiyor.

ROJAVA’DA DEVRİM VE KARŞI-DEVRİM MÜCADELESİ
2011’de ABD ve Fransa’nın başını çektiği emperyalist güçlerin Arap ülkelerindeki halk hareketlerini yedeklemek için yaptığı hamleler, AKP Hükümeti’ni de harekete geçirmişti. AKP Hükümeti’nin ABD tarafından Türkiye’ye verilen “bölgesel liderlik” rolünü oynamak üzere Suriye’ye müdahale yönünde attığı adımlara ülke içinde de Kürt hareketine yönelik askeri ve siyasi operasyonlar eşlik ediyordu. Türkiye egemenleri “yeni Osmanlı”cı  heveslerle Esad rejimini devirip bölgeye yön veren bir güç olmanın peşinde koşarken, aynı zamanda Suriye Kürdistanı’nda (Rojava) Kürtlerin yönetimi ele almasını engellemek ve dahası ülkedeki Kürt hareketini kuşatacağı yeni bir cephe açarak onu ezmek istiyordu. Ancak S. Arabistan ve Katar’la birlikte Suriye muhalefetine her türlü desteğin verilmesine rağmen Esad rejiminin üç-beş ayda yıkılması hesabı tutmamış, öte taraftan da 2012 Temmuz’unda Kürtler Rojava’da yönetimi ele almışlardı. İran’ın da PJAK (Kürdistan Özgür Yaşam Partisi) ile ateşkes imzalamış olması, PKK’nin sınırları rahatlıkla kullanabileceği koşulları sağlamış ve PKK’nin artık devletle neredeyse “cephe savaşları” yapabilecek bir güç kazanmasının önünü açmıştı. AKP’nin Suriye ve Rojava’da içine düştüğü batak, ülke içinde Kürt sorununda uygulanan politikayı da sürdürülemez hale getirmiş ve Öcalan’la görüşme sürecinin önü açılmıştı.
Rojava’da Kürtlerin yönetimi ele almasından sonra Türkiye egemenlerinin ilk tepkisi, “bu girişimin kabul edilemez” olduğu biçimindeydi. Ancak kısa bir süre sonra söylem değiştirilerek, Rojava’da Kürtlerin değil; PKK ile yakın ilişkisi bulunan PYD’nin (Partiya Yekîtiya Demokrat/Demokratik Birlik Partisi) egemenliğine karşı olunduğu mesajı verilmeye başlanmıştı. Böylece Türkiye egemenleri, PYD’nin gücünü kırmak üzere, Irak’ta merkezi Maliki Hükümeti ile arasındaki gerilim üzerinden ilişki ve işbirliğinin daha da geliştirildiği Federe Kürdistan’daki Barzani yönetimini devreye soktu. Zaten Barzani de Rojava’da aralarında çeşitli konularda anlaşmazlıklar ve rekabet bulunan KCK çizgisi (PKK-PYD-PJAK) yerine büyük oranda kendisine bağlı bulunan ENKS’yi (Encûmena Niştimanî ya Kurdên Surî/Suriye Kürt Ulusal Meclisi) oluşturan partilerin etkin olmasını istiyordu. PYD’nin etkisinin kırılması amacıyla 2012 Sonbaharında Hewler’de Barzani yönetiminin yanı sıra ENKS’ye bağlı partilerin ve Türk istihbaratının katıldığı gizli toplantıların yapıldığı ortaya çıktı. Ancak Rojava’da tamamen sürecin dışına düşmek istemeyen Barzani, bu gizli girişimlerin yanı sıra Hewler’de (Erbil) bir araya getirdiği ENKS ile PYD’nin birlikte Kürt Yüksek Konseyi’ni (KYK) oluşturmasını sağladı. Her iki tarafın 5’er üye ile katıldığı ve eşit temsile dayanan KYK’nin ortak kararı olmadan tarafların bağımsız girişim ve anlaşma yapmaması kararına rağmen fiiliyatta KYK iki başlı bir organ olarak kaldı. Önceleri PYD’nin askeri kolu olarak şekillenen YPG’nin (Yekîneyên Parastina Gel/Halk Savunma Birlikleri) daha sonra KYK’nin askeri gücü olarak kabul edilmesine rağmen, Barzani’nin KDP’sinin Suriye kolu olan El Parti’nin (Suriye Kürdistan Demokrat Partisi) ayrı askeri birlik oluşturma girişimi ve bunun YPG tarafından engellenmesi, aradaki gerilim ve ayrışmayı gösteren dikkat çekici olaylarından biriydi. El Parti’nin Başkanlığını yapan Abdulhakim Beşar, Ağustos 2012’de Hürriyet gazetesinde yer alan röportajında, “Esad düşünce biz kontrolü aldığımızda PKK’nın hiçbir yerde barınmasına izin vermeyeceğiz. (…) Biz Suriye’de Türkiye’nin çıkarlarının garantisi olacağız” diyerek, hem PYD’ye karşı duruşlarını, hem de Türkiye ile yakın ilişkilerini ortaya koyuyordu.
Barzani, bu süreçte her fırsatta PYD’nin diğer Kürt partileri baskı altına aldığı iddiasını gündeme getirerek, aslında PYD’yi baskı altına almaya çalışıyordu. Yine başta Serêkaniyê olmak üzere Rojava kentlerinde YPG ile el Kaideci ve ÖSO’cu çeteler arasında çatışmalar yaşanırken, Barzani, PYD’nin gücünü kırmak için Rojava’ya ambargo uygulamaktan geri durmadı. Barzani yönetimi, bir yandan Rojava’nın Güney Kürdistan’a açılan Semalka kapısını ticarete kapatarak saldırı altındaki Kürtlerin en hayati ihtiyaçlarını karşılamalarını bile engellerken, öte yandan da Rojava’dan göçü teşvik ederek Rojava’da el Kaideci-ÖSO’cu çetelere yeni yaşam alanları yaratmaya yönelik bir politika izliyordu. Rojava’da el Kaideci ve ÖSO’cu çeteler ise, bir yandan YPG ile savaşırken, öte yandan sivil Kürtlere saldırıp katliamlar yapıyordu. Buna rağmen Barzani yönetimi, Rojava’daki katliamları araştırmak için Kürt Ulusal Kongresi Hazırlık Komitesi tarafından Rojava’ya gönderilen heyetin incelemelerinin ardından Rojava’da herhangi bir katliam yaşanmadığı (katliamların PYD propagandası olduğu) yönünde açıklamalar yaparak, Rojava konusunda nasıl bir politika izlediğini bütün açıklığıyla gözler önüne seriyordu.
Rojava’da Kürtlerin PYD öncülüğünde kendi demokratik geleceklerini inşa girişimlerinin karşısında ENKS’ye bağlı partilerin izlediği politikayı gösteren en önemli gelişmelerden biri de, ABD’nin başını çektiği emperyalist koalisyonun Suriye’ye müdahale hesaplarının yapıldığı dönemde yaşandı. Tam da ABD Başkanı Obama’nın kimyasal silahlar gerekçesiyle Suriye’ye ‘sınırlı müdahale’ yapılacağını açıkladığı günlerde, El Parti’nin lideri Abdulhekim Beşar öncülüğündeki ENKS’ye bağlı heyet, İstanbul’da Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Koalisyonu (SMDK) ile muhalefete katılma anlaşması imzaladı. ENKS’nin koalisyona katılma kararının olası müdahaleden sonra Esad yönetiminin gücünün kırılacağı ve yine bağlı olarak Suriye’de inisiyatifi ele geçirecek olan el Kaideci ve ÖSO’cu çetelerin PYD’yi de etkisizleştireceği hesaplarından bağımsız olmadığı ve geliştirilen bu işbirliğinin arkasında Türkiye ve Barzani yönetiminin olduğu açıktı. Ancak bugün Suriye’ye müdahalenin gündemden düşmesine bağlı olarak, ENKS’ye bağlı partiler arasında koalisyona katılma kararı nedeniyle tartışmalar yaşanıyor.
Kürtlerin Rojava’da yönetimi ele almasından sonra Serêkaniyê’de el Kaideci-ÖSO’cu gruplar ile Kürtler arasında zaman zaman çatışmalar yaşanıyordu. Ancak Esad rejiminin Kuseyr gibi Lübnan ve Ürdün sınırı bakımından stratejik kentleri geri alıp bu grupları geriletmesinden sonra sıkışan el Kaideci-ÖSO’cu gruplar için Rojava’nın önemi giderek arttı. Lübnan-Ürdün sınırından desteğin kesilmesi, bu gruplar için Türkiye sınırının denetimini –ki en son sınırdaki Azaz kasabasında yaşananlar bu konuda birbirileriyle bile çatışmaya girmekten çekinmediklerini gösterdi– ve Türkiye’den aldıkları desteği hayati hale getirdi. AKP Hükümeti, zaten Esad rejimine karşı her türlü desteği verdiği çetelerin Rojava’ya yerleşip Kürtlerle çatışmaya girmesini, PYD-YPG’yi zayıflatma politikasının bir dayanağı olarak kullanmaya çalıştı/çalışıyor. Bu gruplar ile Kürtler arasındaki çatışmalar devam ederken (Temmuz ayında) 70 ÖSO komutanı G.Antep’te bir toplantı yapmıştı. Bu toplantı, bir yandan AKP’nin bu gruplara desteğini bütün açıklığıyla ortaya sererken, öte yandan da yaptıkları açıklamalar, Kürtlerle mücadeleyi öncelikli hedef haline getirdiklerini gösteriyordu. ÖSO’nun Halep Askeri Konsey Başkanı Albay Abdulcabbar el-Akidi “Son günlerde PYD-PKK piyasaya çıktı, onlar da rejimin Şebbihalarıdır (Esad rejimine bağlı özel birlikler -yyk). PKK’ya bundan sonra acıma olmayacak, köklerini kurutacağız” derken, “Fatih Sultan Mehmet Tugayı” Komutanı Mahmut Süleyman da, Kürtlerin Rojava’da geçici yönetim oluşturma girişimi hakkında, “Suriye'nin kuzeyinde bir devlet kuramazlar. İnşallah gelecek haftalarda güzel şeyler duyacaksınız” açıklamasını yapıyordu.
Bu dönemde yaşanan bir başka gelişme de, PYD lideri Salih Müslim’in Rojava’da geçici bir yönetim oluşturacaklarını açıkladıktan sonra Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından davet edilmesiydi. El Nusra Cephesi, Irak-Şam İslam Devleti gibi el Kaideci örgütler Suriye ve Rojava’da ele geçirdikleri bölgelerde “İslam emirlikleri” ilan edip dayattıkları kuralları kabul etmeyenlere zulüm ederken sesini çıkarmayan Türkiye egemenleri tarafından Kürtlerin geçici bir yönetim oluşturmasının “kabul edilemez” olduğu yönünde ardı ardına açıklamalar yapılıyordu. Başbakan Başdanışmanı Yalçın Akdoğan PYD’nin bu girişimiyle barış sürecini de provoke ettiğini ve ateşle oynadığını söylerken, Dışişleri Bakanı Davutoğlu da “PKK bir köyde bile hâkim olursa bunu risk unsuru olarak görürüz. Sınırımızda bir terör yapılanmasına izin vermeyiz” diyordu. Başbakan Erdoğan da Müslim’in “uyarılmak” üzere Türkiye’ye çağrıldığını dile getiriyordu. Oysa Türkiye’nin uyarmaktan çok süreçten duyduğu kaygılar nedeniyle Müslim’le görüşmeler yaptığı söylenebilir. Çünkü Türkiye egemenleri el Kaideci-ÖSO’cu gruplara verdikleri desteğe rağmen PYD ile açıktan karşı karşıya gelmek istemiyordu. Böylesi bir karşı karşıya geliş, öncelikle Öcalan’la sürdürülen görüşme sürecini ciddi şekilde tehlikeye atabilirdi. İkincisi, ancak böylesi bir doğrudan görüşme ile Kürtlerin Rojava’da beklenmedik adımlar atmasının önüne geçilebileceği düşünülüyordu. Nedeni ne olursa olsun, bu görüşmelerin PYD için diplomatik bir kazanım olduğu söylenebilir. Ancak,  son günlerde Türkiye’de “çözüm süreci”nde yaşanan tıkanmaya bağlı olarak KCK’nin silahlı güçlerini sınır dışına çekmeyi durduğu açıklamasından sonra Müslim ile görüşmelerin de durması dikkat çekiyor. Bu dönemde PYD lideri Müslim’in Başbakan Erdoğan’ı “Bir yandan bizimle görüşmeler yapacaksın öte yandan da kendi köpeklerini, çakallarını ve tilkilerini üzerimize salacaksın” sözleriyle eleştirmesi AKP’lilerin tepkisini çekmiş ve Yalçın Akdoğan, Müslim’in kendini “kabil-i hitap (kendisiyle konuşulan -yyk) olmaktan çıkarmaya” çalıştığını söylemişti. Gelinen yerde, devletin Öcalan’la yapılan görüşmelere rağmen PYD’nin gücünü kırmak için girişimlerini sürdürmesi ve Rojava’da Kürtlerle savaşan güçlere desteğinin devam etmesi, bu sürecin de belli bir tıkanma noktasına gelmesine yol açmıştır.
Bu süreçte öne çıkan bir diğer önemli güç de Rusya oldu. El Kaideci-ÖSO’cu grupların sivil Kürtlere yönelik saldırılarına tepki gösteren tek ülke olan Rusya’nın Dışişleri Bakanlığı, “Barışçıl Kürt nüfusuna karşı radikallerin saldırısını kararlı bir biçimde kınıyoruz” açıklamasını yaptı. Yine Haziran ayında, içinde PYD lideri Salih Müslim’in yer aldığı Kürt Yüksek Konseyi’nden bir heyet Moskova’da Rusya Dışişleri Bakanlığı yetkilileri ile görüşmüş ve bu görüşmeden sonra Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Kürtler olmadan Cenevre 2 Konferansı’nın yapılamayacağını söylemişti. Bölgesel kamplaşmada Esad rejiminin en önemli destekçisi olan Rusya’nın Kürtlere yönelik bu tutumunun arkasında bölgedeki güç ve konumunu koruma hesabının olduğu açıktır. Rusya, Kürtlerin desteğini kendi cephesine çekmek ya da en azından Rojava’da bugünkü pozisyonlarının devamını sağlayarak Suriye’de rejimin elde ettiği üstünlüğü devam ettirmek istemektedir. Kürtlerin Bölgesel kamplaşmada dengeleri değiştirebilecek önemli bir güç haline geldiği koşullarda bölgede egemenlik hesabı yapan güçlerin Kürtlerle ilişki geliştirmeye çalışmaları anlaşılmaz değildir. Rusya’nın ilişki geliştirmeye yönelik adımları ve yaptığı açıklamalar bu çerçevede değerlendirilebilir. Ancak her koşulda Rusya’nın geliştirdiği politikanın uluslararası arenada Kürtlerin tanınmasını ve Rojava’daki Kürt oluşumuna meşruiyet sağladığı açıktır.

KÜRTLER ARASI ‘BİRLİK’ ARAYIŞI VE ERTELENEN KONGRENİN BÜYÜTTÜĞÜ SORUNLAR…
Kürtlerin bölgesel dengeleri değiştirebilecek önemli bir güç haline gelmesi, Kürtler arası birliğin ve ortak çıkarların tartışılması için bir ulusal konferans/kongre yapılması beklentisini arttırmıştı. Öcalan da çözüm süreci bağlamında önerdiği dört konferanstan birinin (diğerleri Türkiye’deki demokrasi güçleriyle Ankara’da, Kuzey Kürtlerinin katılımıyla Diyarbakır’da ve Avrupa’daki güçlerin katılımıyla Brüksel’de yapılan konferanslardı) Hewler’de dört parçadan Kürtlerin bir araya geldiği bir konferans olmasını önermişti. Ancak bu konferansın/kongrenin (konferansın yapılış sürecindeki tartışmalar sonucunda, konferans yerine bir ulusal kongre yapılması kararı alınmıştı) yapılış süreci, Kürtler arası birlik ve ortak politika geliştirme arayışlarının Kürtlerle sınırlı bir süreç olmadığını; başkaca güçlerin bu süreci ciddi şekilde etkilediğini gözler önüne serdi. Her şey bir tarafa, bu konferansın toplanabilir olması bile, bölgesel güçlerin –sözellikle Türkiye’nin– geliştirdiği politikalarla doğrudan ilişkili olmuştur.
Öncelikle bir Kürt ulusal konferansı toplama tartışması, 2009’a kadar gidiyor. O günlerde ABD, Irak’tan askeri güçlerini çekme kararını almış ve geri çekilme sürecinin sorunsuz olması için girişimlerde bulunmuştu. ABD, askeri güçlerini Irak’tan çekme sürecinde bölgede kendi politikalarının devamını garantiye almak için Türkiye ve Kürdistan Federe Yönetimi arasında ilişki ve işbirliğinin gelişmesini sağlamış ve PKK’nin sorun oluşturan askeri bir güç olmaktan çıkartılması için çeşitli adımların atılmasına ön ayak olmuştu. Tam da bu dönemde Cumhurbaşkanı Gül, Kürt sorunu konusunda “iyi şeyler olacak” açıklamasını yapmış, Oslo’da devlet ve PKK arasında görüşmeler başlamış ve Barzani de Hewler’de bir Kürt konferansı yapma kararını almıştı. ABD ve Türkiye’nin bu konferansa gözlemci olarak katılmak istemeleri ve konferansın amacının “PKK’nin silahsızlandırılması” yönünde bir karar çıkartmak olduğunun ortaya çıkması, bu konferansın belirsiz bir tarihe ertelenmesine neden olmuştu.
2011 Mayıs ayında gelindiğinde ise, Öcalan; devletle yaptıkları görüşmeler sonucu Kürt sorununun çözümü yönünde üç protokol hazırlandığını ve kısa sürede bir ‘barış konseyi’nin kurulmasını beklediğini açıklamıştı. Çözüm yönündeki bu beklenti yeniden Kürt konferansını gündeme getirmiş ve Barzani de 2011 Sonbaharında bu konferansın toplanacağını söylemişti. Fakat 2011 Haziran’ındaki genel seçimlerde Başbakan Erdoğan, hazırlanan protokolleri uygulamaya koymak yerine Öcalan’ın idamı üzerinden siyaset yapmaya başlamış ve ardından Temmuz ayında Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) özerklik ilanı ile aynı gün (14 Temmuz) Silvan’da yaşanan çatışmada 13 askerin ölmesi bu sürecin sona erdirilmesinin gerekçesi yapılmıştı. Oysa AKP’yi süreçten geri döndüren asıl gelişme, yukarıda da değindiğimiz 2011’de emperyalist güçlerin bölgedeki halk hareketlerini yedeklemek için harekete geçmesinin ardından “bölgesel liderlik” hevesiyle içeride ve dışarıda savaşa/müdahaleye dayalı bir politik yönelim içine girmesiydi. Bu gelişmeler, Barzani’nin 2011 Sonbaharında yapılacağını açıkladığı ulusal konferansın yeniden belirsiz bir tarihe ertelenmesine neden olmuştu. Ta ki 2013 Ocak ayında (aslında 2012 Ekim ayında başlatılan) görüşmelerin yapıldığının ortaya çıkmasına kadar.
Son süreç biliniyor. 2013 Newroz’unda Öcalan çatışmasızlık ve PKK’nin silahlı güçlerinin sınır dışına çekilmesi yönünde çağrı yapmıştı. Öcalan, “demokratik siyaset” dönemi olarak adlandırdığı yeni süreçte, Kürt sorununun çözümü yönünde Ankara, Brüksel, Diyarbakır ve Erbil’de olmak üzere dört konferansın yapılmasını da önermişti. İlk üç konferans yapıldmasından ve Diyarbakır’daki Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı’ndan oluşturulan bir heyetin Erbil’de Kürdistan Federe yönetimi ile görüşmesinden sonra, Erbil’de dört parçadan Kürtlerin katılımıyla bir konferansın yapılması yönünde bir karar alındı. Ancak heyetler arasında yapılan tartışmalardan sonra, kalıcı kurulların seçilmesi ve uluslararası alanda temsiliyet yönünde adımlar atılması için konferans yerine bir ulusal kongrenin toplanması kararı verildi.
Kongre kararının ardından, Kürdistan Federe Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani soluğu Ankara’da almış, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu ile görüşmüştü. Görüşmede başlatılan “çözüm süreci”ni desteklediklerini söyleyen Barzani,  Türkiye’nin kaygılarının giderilmesi için Kürt kongresine bir Taürk heyetinin gözlemci statüsünde katılması davetini de yapmıştı. MİT’e kongreyi takip talimatını veren Başbakan Erdoğan’sa, Kürdistan Federe Yönetimini “istenmeyen kararlar alınırsa ilişkiler kötüye gider” sözleriyle uyarmıştı. İşte böylesi koşullarda, önce Ağustos sonunda, sonra 15 Eylül’de toplanacağı açıklanan kongre, Kürdistan Federe Bölgesi’ndeki seçimler gerekçe gösterilerek, bir kez daha 25 Kasım tarihine ertelendi. Daha önce de kongrenin tarihi kararlaştırılırken bu seçimlerin yapılacağı belli olduğuna göre, söz konusu gerekçenin ertelemenin asıl nedeni olmadığı açıktır.
Evet, Federal Kürdistan Bölgesi’nde başta 21 Eylül’de yapılan seçimlerden KDP’den sonra ikinci parti olarak çıkan Goran hareketi başta olmak üzere bazı siyasi çevreler Barzani’nin seçimler öncesinde yapılacak olan kongreyi siyasi şov haline getirmesi kaygısını taşıdıkları için kongrenin ertelenmesini istemişlerdi. Ama bu istem görmezden gelinmişti. Kongrenin ertelenmesinin asıl nedeni, Türkiye ve İran’ın başını çektiği güçlerin engellemeleri ve Öcalan çizgisi (KCK) ile Barzani çizgisi (KDP) arasında uzun bir süredir devam eden ve çözümü öyle kolay görünmeyen anlaşmazlıklardı. AKP zaten kaygılarını açıktan ifade ediyordu. Başta Rojava’da Kürtlerin özerkliğinin tanınması olmak üzere, KCK çizgisini güçlendirecek ve hem görüşme süreci bakımından, hem de bölge politikası bakımından kendisini zora sokacak kararların alınmasını engellemeye çalışıyordu. İran da Kürdistan’ın diğer parçaları gibi kendi sınırları içindeki topraklarda statü talepli bir mücadele kararının alınması kaygısını taşıyordu. Söz konusu güçlerin –Türkiye ve İran’ın– kaygıları ve müdahaleleri kongrede delegelik meselesini oldukça önemli hale getirdi. Önceleri Kuzey Kürdistan’a (Türkiye) en fazla delegeliğin verilmesi konusunda anlaşma olmasına rağmen, delegeliğin önem kazanmasından sonra Barzani, KCK çizgisinin etkisini sınırlamak için Kuzey parçasıyla eşit delegelik talebini gündeme getirdi. Ötesinde Rojava’da PYD’nin sınırlı temsil edilmesi dayatması yapılarak, Güney Kürdistan’daki PÇDK’ninse (PKK çizgisindeki Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi) kongreye katılması engellenmeye çalışıldı.
Kongrenin ertelenmesinin nedenlerinden biri de, ABD’nin Suriye’ye olası müdahalesinin gündemde olmasıydı. Gerek Barzani ve gerekse Rojava’da onunla aynı çizgideki partiler, bu müdahalenin sonuçlarına göre tutumlarını belirlemek istiyorlardı. Çünkü bu müdahalenin PYD’nin de etkisini kırabileceği beklentisini taşıyorlardı. Öte yandan, belirttiğimiz gibi, Federe Kürdistan’da PKK çizgisindeki PÇDK’nin varlığı ve bu partinin seçimlere girecek olması, Barzani’yi rahatsız ediyordu. Diğer bir rahatsızlık konusu da, KCK ile Güney Kürdistan’ın en önemli muhalefet gücü olan Goran hareketi arasındaki ilişkilerdi. Aslında bütün bu sorunlar bir temel soruna; Barzani ve Öcalan çizgisi arasındaki politik çatışmaya bağlanıyordu. Bu iki güç arasında 90’lı yılların başında yaşanan çatışmalar bir tarafa, Öcalan’ın 1999’da Türkiye’ye teslim edilmesini, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanlarından Aytaç Yalman bile, Öcalan’ın Irak’a ABD müdahalesinden sonra Barzani ve Talabani’ye rakip olmasının önüne geçilmesi amacı ile açıklıyordu. Nihayetinde Barzani, bütün Kürtlerin lideri olma iddiasına uygun olarak ve bu amaçla KCK/PKK çizgisini sıkıştıracak kararların alındığı, öte taraftan Türkiye ile ekonomik-siyasi ilişkilerinin sorunsuz bir şekilde devamını sağlayacak ve yine Rojava’da kendi çizgisindeki siyasetlere güç katacak bir kongre istemektedir. KCK çizgisi de kongrede Öcalan’ın liderliğini pekiştirecek ve üçüncü çizgi olarak adlandırdıkları Kürtleri bölgesel kamplaşmanın dışında tutma ve bu temelde bütün parçalarda siyasi statü mücadelesini geliştirmeye yönelik kararların alınmasını istiyordu. Bütün bunlar üzerinden söylemek gerekirse, coğrafyası yüz yıl önce dörde bölünen bir halk olarak Kürtlerin bugün bölgesel kamplaşmaya bağlı olarak elde ettikleri olanakları kullanarak yaşadıkları topraklarda kendi geleceklerini belirleme yönünde politikalar geliştirmeleri bakımından ulusal kongre tarihi bir önem taşımaktadır. Bu kongre, Kürtlerin Cenevre 2 başta olmak üzere uluslararası platformlarda temsil edilmesinin önünün açılması yönünden de oldukça önemlidir. Ancak kongrenin bu önemi, Türkiye ve İran başta olmak üzere dış güçlerin müdahalesi ve Kürtlerin iki önemli hareketi arasındaki sorunlar nedeniyle hem kongrenin toplanıp toplanamayacağının giderek daha belirsiz bir hale gelmesini ve bunun da ötesinde, kongre toplansa bile, Kürtlerin birliği ve ortak politikalar geliştirmeleri yönünde kararlar almasının hiç de kolay olmayacağı gerçeğini değiştirmemektedir.

“BİLEŞİK KAPLAR” TEORİSİ VE ÇÖZÜM SÜRECİNİN AÇMAZLARI
Kimyadaki bileşik kaplar teorisinin aynı zeminde birleşen farklı kaplardaki farklı yoğunluktaki sıvıların birbirine etkisi gibi, bölgedeki her gelişme, Kürt sorununu ve Kürt sorunu ile ilgili her gelişme, bölgesel dengeleri etkilemektedir. Kürtlerin tutumu, Suriye üzerinden sürdürülen bölgesel kamplaşma/çatışmayı; Suriye’deki savaş, Rojava’nın geleceğini; çözüm süreci, ulusal kongrenin yapılıp yapılamayacağını; Rojava’nın durumu,  çözüm sürecinin ne olacağını ve dolayısıyla bütün bu gelişmeler birbirini etkilemektedir. Öcalan’ın çatışmasızlık ve geri çekilme sürecini ilan ettiği Newroz mesajından sonra nasıl çözüm yönünde ciddi bir beklenti ortaya çıktıysa, bugün KCK’nin geri çekilme sürecini durdurduğu açıklaması da kaygıları ve çözüm sürecinin geleceğine dair soru işaretlerini arttırmıştır. Çözüm sürecinin yazımız boyunca dile getirdiğimiz sorun ve belirsizliklerle iç içe geçmiş olması, bir taraftan bu sürecin ne olacağı sorusunun cevabını belirsizleştirirken, öte taraftan da tarafların süreci lehlerine çevirmeye yönelik girişimlerinin devam etmesine neden olmaktadır. Gelinen yerde, KCK’nin çatışmasızlık ilanı ve geri çekilmeyi başlatmasından sonra, devletin çözüme yönelik adımlar atmak yerine sürdürdüğü çok yönlü müdahalelerle Kürt hareketini etkisizleştirme ve onu kendi dayattığı “çözüm”e mahkûm etme arayışına bağlı olarak zaman kazanmaya yönelik oyalayıcı tutumu, geri çekilme sürecinin durmasına yol açmış bulunmaktadır. Elbette geri çekilmenin durdurulması, sürecin bittiği anlamına gelmemektedir; ancak bu karar, çözümün önündeki engelleri ve AKP’nin demokratik çözüme mesafesini göstermesi bakımından önemlidir.
Aslında daha Öcalan Newroz mesajında çatışmasızlık ve geri çekilme kararını yeni açıklamışken, sürecin öyle sorunsuz ilerlemeyeceği görülmüştü. Öcalan, geri çekilmenin Haziran ayına kadar bitirilebileceğini, ama bunun için Meclis’ten bir yasa çıkartılması gerektiğini söylemişti. AKP Hükümeti, geri çekilme sürecinde PKK ile bir pazarlık olmadığı yönünde açıklamalar yaparak, geri çekilme yasası çıkarmayı reddetti. Öte taraftan, bu adımın atılmamasına rağmen geri çekilme başlamışken, bu sefer Kürdistan coğrafyasının başta sınır bölgeleri olmak üzere güvenlik bakımından stratejik öneme sahip yerlerine kalekollar yapılmaya başlandı. Lice’de karakol yapımını protesto eden halka açılan ateş sonucu Medeni Yıldırım adlı genç yaşamını yitirdi. AKP’nin bu tutumu, PKK’de bir güvensizlik yarattığı için önce geri çekilme süreci yavaşlatıldı ve sorunun çözümü yönünde benimsenen “merdiven stratejisi”ne göre ikinci aşamada (ilk aşama: çatışmasızlık ve geri çekilme) devletin atması gereken adımların atılmaması nedeniyle geri çekilme durduruldu.
Bu süreci etkileyen bir diğer önemli gelişme de, Türkiye’de Gezi olaylarıyla başlayan Haziran Direnişi oldu. Kürt Hareketi ilk başlarda bu eylemlerin Ergenekoncu-ulusalcı çevreler tarafından barış sürecini baltalamaya yönelik kullanılacağı kaygısıyla hareketten uzak durmuş olsa da, başta Öcalan ve KCK olmak üzere yapılan açıklamalar bu hareketin demokrasi ve özgürlük talepli bir hareket olduğu ve desteklenmesi gerektiği yönünde oldu. Gezi Direnişi’nin ilk günlerinde önemli bir rol oynayan Sırrı Süreyya Önder’in bu rolü nedeniyle Öcalan’la görüşen BDP heyetinden çıkartılması, AKP’nin Kürt Hareketinin Haziran direnişine destek vermesinden duyduğu rahatsızlığın en açık ifadesi oldu. Özellikle Medeni Yıldırım’ın öldürülmesinden sonra İstanbul ve birçok kentte yapılan eylemler, Kürt hareketinin tabanı ile Haziran Direnişi’ne katılan kesimler arasındaki mesafenin (kaygı ve önyargıların) kırılmasında önemli oldu. 2007 genel seçimlerinde Kürt siyasetçilerin yaptıkları açıklamalar üzerinden Batı’daki Kürt seçmenlerin AKP’den beklenti içine girmesinin aksine, Kürt hareketinin 2014’teki yerel seçimlere Batı’da HDP (Halkların Demokratik Partisi) ile seçime girme kararı da, AKP’ye karşı demokrasi güçleriyle birleşme yönelimini gösteren diğer bir adım oldu.
Öcalan’ın BDP heyetiyle (Eşbaşkan Selahahttin Demirtaş ve Eşbaşkan yardımcısı Pervin Buldan’la) yaptığı onuncu görüşmede, süreçteki tıkanıklığın aşılması için “görüşme” sürecinin “müzakere” sürecine evrilmesi gerektiğini belirtmesine ve bunun için kendi konumunun değiştirilmesini talep etmesine rağmen, bu konuda AKP Hükümeti tarafından hiçbir adım atılmamaktadır. Öcalan, farklı toplum kesimlerinin sürece katılması için avukatları, gazeteciler, akil insanlar gibi farklı toplum kesimlerinden heyetler ile görüşmek istemekte, ancak Adalet Bakanı bu talebi herhangi bir mahkûmun talebi gibi gösterip yasal engelleri öne sürmektedir. Zaten süreci tıkanma noktasına getiren de, AKP’nin sürecin en başından bu yana süren dayatmacı, üstenci yaklaşımı (geri çekilme için yasa çıkarmayarak, Öcalan ile ne zaman görüşme yapılacağına ve heyette kimin olacağına kendisi karar vererek, Öcalan’ın koşullarının değiştirilmesi talebini görmezden gelerek ve demokratikleşme paketi meselesinde içeriğinin belirlenmesinde Kürt hareketini taleplerini görmezden gelerek) olmuştur.
Daha önce belirttiğimiz gibi, Rojava’nın durumu, bu sürecin ilerlemesinin önündeki en önemli engellerden biri durumundadır. Öcalan, kendisiyle Ağustos ayında yapılan görüşmede, başta Rojava olmak üzere –ki o günlerde devlet PYD lideri Salih Müslim ile de görüşüyordu– bölgede rol oynayabilmesi için artık konumunun “araçsal” değil “stratejik” olarak ele alınması gerektiğini söylemişti. Devlet cephesinin görüşme sürecindeki en önemli isimlerinden Başbakan Başdanışmanı Yalçın Akdoğan, bu açıklamadan duyulan rahatsızlığı “PYD üzerinden stratejik rol tahayyülü” başlıklı yazısında, “Öcalan Suriye’deki gelişmeler üzerinden kendisine bölgesel bir aktörlük ve rol üretmeye çalışıyor (... ) PKK üzerinden ulaşmaya çalıştığı araçsal rolü, PYD üzerinden stratejik role çıkarmaya çalışıyor” sözleriyle dile getirmişti. Akdoğan, PYD/Rojava’nın sürece etkisini de kendi cephesinden şöyle açıklıyor: “PYD’nin Suriye’de yaşanan kaosu fırsat bilerek yakın zamanda bir statü elde edeceği tahayyülü, Türkiye’deki demokratik reformları küçümseyen bir tatminsizlik ve şımarıklık üretiyor.” Akdoğan’ın bu sözleri, AKP’nin Rojava’da PYD’nin etkisinden ve olası özerklik ilanından rahatsızlığını da bütün açıklığıyla gözler önüne sermektedir. Akdoğan, Rojava’da “statü tahayyülü”nün –ki bir buçuk yıldır Rojava’da yönetimi elinde bulunduran Kürtler için statüyü bir tahayyül olarak nitelendirmek, hem tahammülsüzlüğün, hem de bu statüyü engellemek için her türlü arayışın devam edeceğinin itirafıdır– Kürtlerde tatminsizlik yarattığını söylerken, aslında Rojava’daki statünün Kürt hareketine kendi dayatacakları çözümünün kabulünü zorlaştıracağını söylemektedir. Öte taraftan, Akdoğan’ın söylemi, AKP’nin derdinin, Kürtlerin demokratik taleplerini kabul etmek değil; Kürtleri kendi dayatacakları çözüme razı etmek olduğunu da göstermektedir. Ve Rojava’da Kürtlerin statü sahibi olması, bu çözümü olanaksızlaştırmaktadır. Öcalan’ın Rojava’da rol üstlenmek istemesi de –ki PYD zaten Öcalan’ı ideolojik önderi olarak kabul etmektedir–, AKP’nin bundan rahatsızlık duyması da, Rojava’nın süreçteki öneminin anlaşılması için yeterince açıklayıcıdır.
AKP’nin süreci bir müzakere sürecine ilerletmek istememesinin önemli göstergelerinden biri de, “demokratikleşme paketi” konusundaki tutumu olmuştur. AKP kurmayları, “akil insanlar” heyetlerinin hazırladıkları raporların kendileri için demokratikleşme konusunda yol gösterici olacağını açıklamalarına rağmen, bu raporlarda halkın öncelikli talepleri olarak yer alan “anadilde eğitim hakkının tanınması”, “TMK’nın kaldırılması”, “siyasi bir genel af ilan edilmesi” ve “yüzde on seçim barajının kaldırılması” gibi taleplerin AKP’nin “demokratikleşme paketi”nde yer almayacağı bizzat Başbakan Erdoğan tarafından açıklanmıştır. Halkın talep ve beklentilerini karşılamaktan uzak olduğu için içeriği saklanıp açıklanması sürekli ertelenen bu paket, üstelik sürecin muhatabı durumunda olan ne Öcalan’la ne de BDP ile paylaşılmayarak, üstenci, dayatmacı yaklaşım bu konuda da devam ettirilmiştir. AKP, bir yandan, “anayasa referandumu” sürecinde olduğu gibi; bazı yer adlarının değiştirilmesi ve Türkiye’nin Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na koyduğu bazı çekinceleri kaldırıp Kürt halkı ve demokrasi güçlerinde beklenti yaratarak ya da en azından sürecin kopma noktasına gelmesini engelleyerek, yerel seçimler sürecinde çözümü rölantiye almaya çalışmaktadır. Öte yandan, yeni anayasada, CHP ve MHP ile “tekçilik”te (anayasanın üçüncü maddesi; tek dil, tek vatan, tek bayrak) anlaşarak, milliyetçi kesimleri yedeklemeye yönelik bir politika izlemektedir. Sonuç olarak, AKP’nin güven vermekten uzak ve zaman kazanmaya yönelik bu oyalayıcı tutumu, “çözüm süreci”ni bölgedeki her türlü gelişmenin etkisine açık, geleceği belirsiz bir süreç haline getirmektedir.

SONSÖZ: SÜRECİ HALKLARIN MÜCADELESİ BELİRLEYECEK
Peki, yukarıda çeşitli boyutlarıyla ele alınan gelişmelerin halklar için anlamı nedir?
Öncelikle Öcalan ile devlet heyetleri arasındaki görüşmeler başladığında ulusalcı-milliyetçi çevreler (ülkenin bölündüğünü söyleyen MHP’sinden Suriye’de Esad rejimine karşı ittifak yapıldığını söyleyen TKP’sine kadar) AKP ile Kürt hareketinin anlaşıp işbirliği halinde olduklarını söylüyorlardı. Oysa, geri çekilme sürecinin durdurulmuş olması ve AKP’nin Kürt halkının demokratik istemlerini karşılayacak demokratik adımları bir türlü atmaması, bunların da ötesinde, Rojava’da Kürtlere karşı sürdürülen çok yönlü saldırılar, ortada olmuş bitmiş bir pazarlığın olmadığını gösteriyor. AKP, bir yandan Rojava’da Kürtlerin kendi geleceklerini belirlemesinin önüne geçmeye çalışırken, öte yandan bu süreçle de bağlantılı olarak, ülkede Kürt hareketine sınırlarını kendisinin belirlediği ve gerçek bir demokratikleşmeye dayalı olmayan bir çözümü dayatmaya çalışıyor. Yani, ortada olmuş bitmiş bir pazarlık/anlaşma bulunmuyor. O yüzden, her milliyetten işçi ve emekçilerin devrimci partisi, Kürt sorununun çözüm sürecini, ülkede gerçek bir demokratikleşme, halklar arası eşitlik ve kalıcı barış için bir mücadele süreci olarak tarif etmiştir.
Bugün her milliyetten işçi ve emekçiler, ezilen tüm halk kesimlerinin önünde iki yol bulunmaktadır: Ya AKP’nin Suriye ve Rojava’ya müdahale politikalarına ve demokratikleşme adına kendi egemenliğini pekiştirmeye yönelik hamleler yapmasına seyirci kalınacak; ya da ülkede ve bölgede barış için; Kürt sorununun tam hak eşitliğine dayalı kalıcı çözümü ve ülkede gerçek bir demokratikleşme için mücadelede güçlerini birleştirecekler. İlk yol, ülkenin bölgedeki savaş batağına hızla çekilmesi ve dahası ülkede çatışmalı sürece geri dönülmesi tehlikesinin yanı sıra her türlü demokratik hak ve özgürlüğün ortadan kaldırıldığı baskıcı bir rejime razı olmak anlamına gelmektedir. Öyleyse tutulacak yol bellidir: Ülkede ve bölgede gericiliğin hesaplarının tutup tutmaması, halk güçlerinin bu yolda güçlerini ne kadar birleştirebilip mücadeleyi ne kadar ilerleteceği belirleyecektir.