“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

1970’li yıllarda işçi sınıfı mücadelesi ve sendikalar

1970’li yıllar, işçi sınıfı mücadelesi ve sendikal hareket açısından zengin ve bir o kadar da karmaşık olayların yaşandığı yıllar olarak bilinir. Türkiye işçi sınıfının en büyük eylemi olarak bilinen 15-16 Haziran Direnişi ile doruğuna ulaşan işçi sınıfı mücadelesi, 1970’li yıllar boyunca dalgalı bir seyir izlemiştir.
1960’lı yılların son çeyreğinden itibaren, hem ülke, hem de uluslararası alandaki, karşılıklı sınıf ve güç ilişkilerine bağlı olarak, sendikal mücadelenin yaygınlaştığı ve güçlendiği görülmektedir. Bu dönemde, işyeri örgütlülüklerinin güçlü olmasının da etkisiyle sendikal hareket, dönem dönem devletten ve sermayeden bağımsız olarak hareket edebilmiş, yapılan eylem ve grevler sonucunda somut kazanımlar elde edebilmiştir. Öte yandan işçi eylemlerinin yaygınlaşmasına paralel olarak giderek güçlenen sendikal bürokrasi, bazen patronlardan bile daha güçlü ve etkili bir engel olarak işçi sınıfının hareket alanını daraltmaya ve sınıf mücadelesini zayıflatmaya çalışmıştır.
İşçi sınıfı ve örgütlü sendikal hareket açısından 1970’li yıllarda sendikal ve siyasal alanda oldukça hızlı gelişmelerin yaşandığı söylenebilir. 1970’te 15-16 Haziran başkaldırısına yol açan ve işçi hareketini kendi siyasal yürüyüşünden başka bir mecraya sokmak isteyen yasal düzenleme girişimlerinin ardından, sermaye, örgütlü ya da örgütsüz ayrımı yapmadan işçi hareketine karşı daha örgütlü ve planlı hareket etmeye başlamıştır. Bu dönemde Türk-İş ile DİSK arasındaki sürtüşme ve rekabet artarak devam etmiş, sendikal rekabetin de etkisiyle, işçilerin sık sık sendika değiştirdikleri görülmüştür.
DİSK, 12 Mart muhtırası karşısında onaylayıcı bir tavır takınmış, Türk-İş’ten bile erken davranarak ve Türk-İş’ten çok daha kesin ve köşeli ifadeler kullanarak 12 Mart darbesinin haklılığını ileri süren açıklamalar yapmıştır.  12 Mart muhtırasının radyolardan ilanının hemen arkasından dönemin DİSK Yürütme Kurulu tarafından aynı içinde yayımlanan ve bildiride geçen ifadeler dikkat çekicidir:
“DİSK, Atatürk devrimlerinin ve Anayasa ilkelerinin korunmasında, uygulanmasında ve geliştirilmesinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin yanında olduğunu belirtmekten kıvanç duyar. Parlamentodan çıkarılan Anayasaya aykırı kanunlar ve hükümetin ısrarla yürüttüğü Anayasa dışı uygulamalar, sosyal patlamalara yol açan tutum ve davranışlar, memleketi bir kardeş kavgasının eşiğine getirmiştir. İşte böyle bir ortamda memleketin beceriksiz ellerde emekçi halkımızın da perişanlığını artıracak bir yuvarlanmayı gören ve Türk milletinin bağrından oluşan Silahlı Kuvvetlerin bu vahim durum karşısında aldığı kararlar, işçi sınıfımızın devrimci kesiminde büyük bir ferahlık yaratmıştır.
“Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının tanıdığı hakları en cesur şekilde kullanan Türk Silahlı Kuvvetlerinin çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak, Atatürk devrimlerini hakim kılmak ve Anayasanın öngördüğü reformları gerçekleştirmek, özellikle Anayasamızın temel ilkelerine yürekten bağlı kalmak yolunda görev başında olduğunun radyolardan ilanı, karanlık ufukları aydınlığa kavuşturmuştur. ”
12 Mart darbesi sonrasında, daha önce DİSK ile yakın ilişkileri olan Türkiye İşçi Partisi ve demokratik öğretmen hareketinin en önemli mücadele örgütlerinden birisi olan Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) kapatılırken, DİSK’e dokunulmamış olmasında, 12 Mart rejimine övgüler dizen bildiride yer alan ifadelerin etkili olduğu açıktır. Ancak ilerleyen yıllarda DİSK’e bağlı sendikaların ve işçilerin mücadelesini yükselmesi, kısa süre içinde DİSK’i yeniden hedef haline getirmiştir.

SENDİKAL HAREKETİN GELİŞİMİ
1970’li yıllar, gerek sendikaların ve sendikal mücadelenin gerekse devrimci gençlik mücadelesinin baskı ve şiddet uygulamalarıyla ezilmeye çalışıldığı yıllar olarak bilinmektedir. 1970’li yıllarda sınıf mücadelesi şiddetlenerek sürmüş, mücadelenin tarafları arasındaki saflar daha da netleşmeye başlamıştır. Türkiye sendikal hareketinin ciddi anlamda siyasallaşma sürecine girdiği bu yıllarda, 1960’lı yılların ortalarından itibaren temel tartışma konusu olan “partilerüstü politika” ilkesi, 1976 yılında Türk-İş tüzüğünden çıkarılmıştır. Ancak bu ilke tüzükten çıkarılmış olsa da, Türk-İş partilerüstü politika anlayışını sonraki yıllarda da fiilen savunmaya devam etmiştir.
Türk-İş ağırlıklı olarak kamu kesiminde, DİSK ise özel sektörde, özellikle Koç grubuna bağlı işyerlerinde örgütlenmiştir. İmalat sanayi açısından ihracata yönelik üretim yapan gıda ve dokuma iş kollarında Türk-İş’in hâkimiyeti, lastik ve metal gibi iç pazara yönelik üretim yapan işkollarında ise DİSK’in hâkimiyeti söz konusudur. 1980 öncesinde Türk-İş ve DİSK, toplam 1 milyon 200 bin sendikalı işçinin (gerçek üye olarak) üçte ikisini kapsamaktadır. DİSK, 1967 yılında yaklaşık 50 bin üyeye sahipken, 1976 yılında DİSK’e bağlı 25 sendikada 190 bin üye bulunmaktadır. DİSK 1967-1970 döneminde, ağırlıkla Marmara Bölgesi’nde özel sektöre ait işyerlerinde örgütlenmiştir. Sendika kayıtlarına göre, 1980 yılında DİSK’in üye sayısı 500 bine ulaşmıştır.
O yıllarda devleti yönetenler kamuda çalışan işçilerin Türk-İş’te örgütlenmesini işçi sınıfını denetleyebilmenin ve iş uyuşmazlıklarını denetimleri altına almanın önemli bir aracı olarak görmüştür. Ayrıca, kamu işletmelerindeki istihdam politikasının doğrudan bir sonucu olarak, bu işletmelere o dönem hangi parti iktidardaysa, o partinin yandaşı olanlar işçi olarak alınmaya çalışılmıştır. Bu durum, kapitalist devlet işletmelerinde çalışan işçilerin sınıf mücadelesinin büyük ölçüde dışında kalmaları ve sınıf bilinci alanında daha geri bir noktada durmaları sonucunu doğurmuştur.
1970’li yılların başlarından itibaren sosyal demokrat sendikacılık hareketinin gelişmeye başlamasıyla birlikte, 1966 yılından itibaren “ortanın solu” anlayışını benimseyen CHP, özellikle Bülent Ecevit’in başkan olmasından sonra, sendikal hareket üzerinde etkili olmaya başlamıştır. Ancak sosyal demokrat sendikacıların Türk-İş’te başarılı olamamaları, bazı sendikaların ayrılarak DİSK’e katılmasına neden olmuş ve DİSK-CHP arasında bu dönemden itibaren gelişen ilişkiler, 1973 ve 1977 seçimlerinde DİSK’in CHP’yi desteklemesiyle en üst noktaya ulaşmıştır.
1970’li yılların başında DİSK’in CHP’yi destekleme kararından ve bu kararın gazetelere yansımasından DİSK daha fazla yararlanmış, 1971’de kapatılan TİP ile geçmişte kurduğu ilişkilerin kendince sakıncalarından kurtulma imkanı bulmuştur. Türk-İş’e tepki duyan ve DİSK’in görünürdeki siyasal çizgisinden çekinen bazı bağımsız sendikalar, bu açıklamalardan sonra DİSK’e yönelmiştir. DİSK’in 1974 yılı ortalarından itibaren kurulan sosyalist partilerle ilişkisinin olmadığına ilişkin açıklamaları da bu kanıyı ve bazı bağımsız sendikaların DİSK’e yönelmesini güçlendirmiştir.
DİSK’in gelişim çizgisinin, 1970’li yıllarla birlikte, yükselen sınıf hareketinin gerisine düştüğü görülmüştür. Bu durumun en önemli nedeni, işçi sınıfının “kendisi için sınıf” olma yolunda en önemli unsurlardan olan işçi sınıfının kendi siyasi partisinin olmaması ve sınıf sendikacılığı çizgisinin izlenmemesidir. Bu eksiklik, hiç kuşku yok ki, o dönem sendikacıların, sendika bürokrasisinin sorumluluklarını azaltıcı bir etken olarak değerlendirilemez.
1960’lı yılların ikinci yarısı ile birlikte 1970’lı yıllar, işçi sınıfının gerek sayısal olarak gerekse işçi hareketi, örgütlenme ve mücadele geleneği yaratma bakımından Türkiye’de işçi sınıfı mücadelesinin en önemli dönemi olarak değerlendirilir. Ancak aynı dönem, gerek sivil ve gerekse resmi açılardan geliştirilen baskı ve sindirme eylemlerinin en yüksek boyutlarına ulaştığı yıllar olmuştur. Dolayısıyla toplumun tüm kesimlerini kapsayan kesin ayrışmalar üzerinden artarak süren sınıf mücadelesi, bizzat patronlar ve onların koruyucusu hükümetlerin sendikal hareketi bölme ve güçsüzleştirme girişimlerini de gündeme getirmiştir.
23 Haziran 1970 tarihinde, sınıf mücadelesini bölmek amacıyla Türkiye Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu (MİSK) kurulmuştur. MİSK, “tek ve mecburi sendikacılık” anlayışını benimseyen ve faşist ve otokratik ülkelerde görülen “devlet sendikacılığı”nı savunan bir yapıda ortaya çıkmıştır. Ancak kendisinden beklenenin aksine işçiler içinde önemli bir başarı sağlaması mümkün olmamıştır. 1975 yılında Milliyetçi Cephe Hükümeti’nin kurulmasından sonra, devlet ve işveren destekli olarak bazı işyerlerine girmeye çalışmış, bu nedenle işçiler arasında sık sık çatışmalar yaşanmıştır.
15-16 Haziran Başkaldırısı sonrasında kurulan MİSK, 1970’li yılların ikinci yarısında giderek daha faal hale gelmeye başlamıştır. Milliyetçi Cephe (MC) Hükümetleri ise, DİSK’in iyice sağa kayışını hızlandırıcı etkenlerden birisi olmuştur. DİSK’in 5. Kongresi’nde, CHP’nin faşizan gidişe karşı verdiği mücadeleyi olumlu bir gelişme sayan DİSK için artık hedef bellidir. İzleyen dönemde TKP’nin iç kadrolarının da faşizme karşı “Ulusal Demokratik Cephe” altında mücadele etme çağrıları yapması, “Faşizme ve emperyalizme karşı savaşım ve güç birliği” ilkesini benimsemiş olan DİSK’in üst yönetimini rahatlatmış, sağa kavisinin ideolojik temellerini sağlamlaştırmıştır.
MİSK faaliyet yürüttüğü dönemde, mücadeleci sendikacıları, işçi önderlerini, devrimci-yurtsever işçileri ve sınıf mücadelesini zorla sindirmek amacıyla MHP’nin yan kolu olarak örgütlenmiş bir konfederasyon olarak dikkat çekmiştir. MİSK’in en başta gelen görevi işçileri örgütlemek değil, “komünizme karşı mücadele etmek” olmuştur. MİSK sendikaların “milli” ve “tek tip” olmasını ve tüm işçilerin “milliyetçi” sendikalara zorunlu üye sayılmasını savunmuştur. Tüm bunlarla birlikte MİSK, sınıf mücadelesini ve sınıflar arası kavgayı değil, “sınıflar arası ahenk ve işbirliği”ne dayanan siyasetini savunarak, sendika olmanın temel özelliğini reddeden bir çizgiyi benimsemiştir.
MHP’nin açık desteği ile örgütlenen MİSK’e bağlı 19 sendikada, 1979 yılında örgütlü olan işçi sayısı 285 bin 496 olarak kayıtlara geçmiştir. 12 Eylül 1980’de faaliyeti durdurulduğunda MİSK’e bağlı sendikalara üye işçi sayısının azaldığı görülmüştür. 12 Eylül darbesi ile faaliyeti durdurulan MİSK’in 1984 yılında yeniden faaliyete geçmesine izin verilse de, kendisine yüklenen tarihsel görevini tamamlamış olduğu için daha sonra herhangi bir faaliyeti görülmemiştir.
22 Ekim 1976 tarihinde Türkiye Hak İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Hak-İş) kurulmuştur. Hak-İş’in kuruluş beyannamesinde; konfederasyonun işçi ve işverenin hakkını “hak terazisinde” tartarak, korkmadan, yılmadan haklı olana hakkını teslim edeceği belirtilmektedir. Bir başka deyişle; Hak-İş kendisine işçilerle işverenler arasında bir “hakem” rolü vermiştir.
Hak-İş, milli ve manevi değerlere saygıyı ve sosyal düzen kurallarına bağlılığı, işçi-işveren arasında iş ahengi ve iş barışını sağlamayı, işçilerin refah seviyesinin yükseltilerek, milli birlik ve beraberliğe dayanan bir Türkiye oluşturmayı amaç edinmiş, çıkar paralelliğine dayanan yarışmacı ve dayanışmacı bir sendikal anlayışı benimsemiştir. Kuruluşundan kısa süre sonra sıkıyönetim ilan edilmesi nedeniyle etkili olamamıştır.  Milli Güvenlik Konseyi 15 Eylül 1980’de Hak-İş’in malvarlığını kontrol altına almış, 19 Şubat 1981’de ise malvarlığı ve faaliyeti serbest bırakılmıştır. Hak-İş, 19-20 Aralık 1981 tarihinde yapılan genel kurulunda, 12 Eylül faşist yönetimini açık bir şekilde desteklediğini ilan etmiştir.
Sendikalar genelde bu dönemde oldukça geri mevzilerde kalmış, salt ücretleri korumak ve biraz daha iyileştirmek için mücadele etmişlerdir. Biraz farklı tondan ses çıkaran, işçi sınıfının “yaramaz” ve “radikal” çocuğu DİSK ise, 1970’lerin ilk yarısına göre oldukça geri plana çekildiğinden, bu süreci büyük ölçüde CHP iktidarına tutunarak aşmaya çalışmıştır. Oysa dış pazarlara açılmak açısından bakıldığında, ne sosyal demokrat bir iktidarın, ne de ona destek veren bir sendikacılığın şansı vardır. Bu yeni süreçte sermaye birikiminin önündeki engellerin ortadan kaldırılması sermaye için bir gerekliliğin ötesinde bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu engeller ise geçici olarak değil, tam tersine, kalıcı bir seklide ortadan kaldırılmalıdır. Bunun için de işçi sınıfının ve örgütlerinin hem ekonomik hem de siyasal kazanımları kalıcı bir biçimde geriletilmek zorundadır.

İŞÇİ EYLEMLERİ VE GREVLER
1970’li yıllar, işçilerin tüm baskı ve engelleme girişimlerine rağmen çeşitli nedenlerle hareketlendiği, örgütlenmeye ve talepleri için mücadeleye giriştiği, kendisi için sınıf olma çabası içine girdiği bir dönem olarak bilinmektedir. İşçiler bu dönemde, sendikaların işyeri düzeyinde örgütlenmesi ve toplusözleşme imzalayabilmesinin de verdiği avantajları iyi kullanmış, önemli örgütlenme başarıları ve mücadele deneyimleri yaratmıştır. Bu dönemde özellikle işçilerin kendi inisiyatifleri ile gerçekleştirilen işçi eylemlerinin son derece etkili ve caydırıcı olduğu görülmüştür. Dönem dönem işçi eylemleri, sendikal yapıların önüne geçmiş, böylesi durumlarda harekete geçen sendikal bürokrasi birçok eylem ve direnişin başarısızlıkla sonuçlanmasına neden olmuştur.
1970’ler, işçi eylemlerinin politik bir karakter kazanmaya başladığı yıllar olarak da bilinmektedir. Uzun bir yasak döneminin ardından 1976’dan itibaren yeniden kutlanmaya başlanan ve işçi sınıfının en geniş ve en yaygın kitle gösterilerine dönüşen 1 Mayıs’lar, DGM’lere karşı yürütülen kitlesel direnişler, faşist saldırı ve katliamlara karşı gerçekleştirilen faşizme ihtar eylemleri, örgütlü ya da örgütsüz işçilerin işyeri düzeyinde yaptığı eylemler, bu dönemin sadece sendikal açıdan değil, siyasal açıdan da, özellikle siyasal karakterli işçi eylemlerinin yaşandığı bir zaman dilimi olarak da dikkat çekmektedir.
Türkiye’de işçi sayılarına ilişkin sağlıklı verilere ulaşılması mümkün olmamasına rağmen, 1970 sonrasında toplam işçi sayısında büyük bir artış yaşanmıştır. Bu yıllarda ülkede hızlı bir sanayileşme süreci yaşanmış, sanayi dışındaki alanlarda da üretimin boyutu ve teknolojisi önemli ölçüde gelişmiştir.
1970’li yıllarda, başını özel sektör işçilerinin çektiği çok sayıda işçi eylemi yaşanmıştır. Özellikle 1970’lerin ikinci yarısından itibaren ekonomik krizin derinleşmesi ve siyasal krizin sık sık hükümet değişikliklerini zorunlu kılması nedeniyle, kitlesel işten atılmaların yoğunlaşmasına bağlı olarak, işçiler, 1970’li yılların ikinci yarısından itibaren hareketlenmeye başlamışlardır.
1970’lerin ortasından itibaren gerek sendikal mücadele alanında, gerekse siyasal mücadele alanında karşıt güçler son derece kesin bir biçimde ayrılmış, sonraki süreçteki çatışma çok sert bir biçimde gelişmiştir. Metal işçilerinin Metal Eşya Sanayicileri Sendikası’na (MESS) karşı yürüttükleri grevler ve giderek yoğunlaşan yasa dışı grev ve işçi direnişleri sınıf mücadelesinin son derece gerilimli bir ortamda gelişmesine neden olmuştur.
1970’li yıllarda en dikkat çekici eylemlerin başında MESS’e karşı metal işçilerinin (DİSK ve Maden-İş’in) yürüttüğü grevler gelmektedir. 1976-77’deki ilk MESS grevlerinde en önemli tartışma, sözleşmenin herbir işyerinde ayrı ayrı patronlarla mı, yoksa MESS ile Maden-İş’in bütün işyerleri ve bütün işçiler için tek bir grup sözleşmesi olarak mı yapılacağı üzerinde olmuştur.
DİSK’in en büyük sendikası olan Maden-İş, grup sözleşmesinin patronları birleştireceğini ve birlikte davranmaya iteceğini, bunun da MESS üyesi patronlarla işçiler lehine sözleşme yapmayı zorlaştıracağını belirterek, “grup sözleşmesine evet” demenin işçi sınıfına ihanet olacağını ifade etmiştir. Grup sözleşmesi yapılmasının temel amacı, işçilerin daha fazla sürece katılabildiği işyeri toplu sözleşme düzeninin yerini işkolu sözleşmesine bırakmasıdır. Böylece bir işçi sendikası, o işkolundaki işveren sendikasına üye tüm işyerlerini aynı anda birleşmiş bir şekilde karşısında bulmaktadır. Genel grev, dayanışma grevi, uyarı grevinin olmadığı, grev hakkının alabildiğine kısıtlandığı dönemin koşullarında grevin hemen hiçbir etkinliğinin kalmayacağı Maden İş’in yayınlarında açıkça belirtilmiştir.
Maden İş’in bütün itirazlarına rağmen dönemin DİSK yönetimi, MESS’in bu tehlikeli tuzağını dikkate almayarak, grup sözleşmesi yapmanın, işçilerin lehine olduğunu, bunun burjuvazi karşısında işçileri birleştireceği ve daha güçlü kılacağı, bu nedenle grup sözleşmesi yapmanın sınıf açısından daha yararlı olacağı propagandasını yapmış ve sonuçta MESS’in istediği olmuştur.
1974 ve sonrasında ise işçi eylemlerinin ve bu eylemlere katılan işçilerin sayısı artmış, eylemlerin biçimleri sertleşmiştir. Bu dönemde yaşanan ekonomik gelişmelerin de etkisiyle kamu kesimi işyerleri de hareketlenmeye başlamış, hatta bazen işçi eylemlerinin odak noktası haline gelmiştir. MESS verilerine göre, 1976 ve 1977 yıllarında sadece MESS’e bağlı işyerlerinde yasadışı eylemlere ilişkin veriler şöyledir:

MESS’e bağlı işyerlerinde yapılan eylemler

Eylem biçimi    1976     1977
Oturma grevi    22    7
İşgal     1    1
Verim düşürme    13    8
Yemek boykotu    5    3
Diğer     4    6
Toplam     45    25

1977’de MESS’e karşı yapılan grevler, metal işkolunun o güne kadar tanık olduğu en büyük grevler olmuştur. MESS’in tespitine göre, 1977 grevleri, yalnızca o işkolunun sınırları içinde kalmayıp bütün işkollarındaki işçi-işveren ilişkilerini yakından ilgilendiren bir mücadele haline geldiği gibi, Türkiye solunun iktidardaki Milliyetçi Cephe Hükümeti’ni düşürmek için yürüte geldiği mücadelenin de merkezi olmuştur. Böylesi geniş ölçekli ve etkili sonuçlar yaratan bir kitle grevinin nedenlerinin salt işkolunun ve işyerlerinin ekonomik koşulları ve işçi talepleri çerçevesinde açıklanması elbette mümkün değildir.
İşçilerin yasaları karşılarına alarak gerçekleştirdikleri eylemler özellikle 1980 yılında artarak yaygınlaşmış, işyeri işgalleri ve güvenlik güçleriyle çatışma biçiminde de görülmüştür. Ayrıca yine bu dönemde farklı sendikalara üye işçilerin de ortaklaşa eylemler yaptığı görülmüştür.

1970-1980 arası grevler ve katılan işçi sayısı

Yıllar        Grev sayısı    Greve katılan     İşçi sayısı
1970    72    21.156
1971    78    10.916
1972    48    14.879
1973    55    12.286
1974    110    25.546
1975    116    13.708
1976    58    7.240
1977    59    15.682
1978    87    9.748
1979    126    21.011
1980    220    84.832

Ekonomik krizin derinleşmesi ve kitlesel işten atılmaların yoğunlaşmasına bağlı olarak, kamu sektöründe çalışan işçiler de 1970’li yılların ikinci yarısından itibaren hareketlenmeye başlamıştır. 1972-1980 arasında 1250 civarında grev eylemi gerçekleştirilmiştir.
1972-1980 dönemi, özellikle İstanbul işçilerinin Türkiye işçi hareketi içindeki ağırlıklarını yeniden duyurmaya başladıkları yıllardır. Bu dönemde işçilerin grev dışı eylemlerinin yüzde 40’ını İstanbul işçileri gerçekleştirmiştir. İstanbul’un tüm grevler içindeki payı 398 grevle yüzde 33’e yükselmiştir. Bu dönem, zaman zaman direnişlerin grevleri aştığı bir dönem olarak da bilinmektedir. Bu dönemde işyeri işgali eylemlerinde önemli bir azalma görülürken, dönem boyunca 200 kadar direniş saptanmıştır. Özellikle 1975, 1976 ve 1978 yılları direnişlere yoğun bir şekilde başvurulduğu yıllardır.
1976 yılında gerçekleştirilen DGM Direnişi, siyasal önderlik altında gelişen ve sendikal yaşamla bağlantısı sınırlı siyasal taleplerle ülke çapında gerçekleştirilen ilk eylemdir. 15-16 Haziran olayları DİSK’in dışında gelişirken, DGM Direnişi, dolaylı da olsa DİSK’in kararıyla gerçekleştirilmiştir. Dönemin DİSK yöneticileri, “işçileri serbest bıraktık” gibi açıklamalar yapsa da, o dönem işyerlerinde kurulan işyeri komiteleri bu direnişte etkili bir rol üstlenmiştir. DGM Direnişi sonrasında gelişen Profilo Direnişi ise işyeriyle sınırlı kaldı. Profilo’da örgütlü ve siyasallaşmış bir direniş gelişmiştir.
1970’li yıllarda belirgin bir yükseliş içine giren işçi-emekçi hareketinin ve sosyalist hareketlerin yükselişini engellemek adına gerçekleştirilen ilk ciddi katliam, 1 Mayıs 1977 yılında İstanbul Taksim’de 1 Mayıs kutlamaları sırasında yaşanmıştır. Ancak 1 Mayıs 1977’de bu amacın tam olarak başarılamamış olması, sonraki süreçte kontrgerilla faaliyetlerinin daha geniş bir alanda yürütülmesini beraberinde getirmiştir. Kontra faaliyetler sağ-sol çatışması, Alevi-Sünni çatışması (Maraş ve Çorum olayları) üzerinden geliştirilmiş ve bütün bu olaylar 12 Eylül’e giden yolun temel kilometre taşları olmuştur.
1977’den itibaren kriz koşulları belirginleşmeye başlamıştır. Bu dönemde işçi sınıfının örgütlülük düzeyi, kriz döneminde sermaye lehine önlemlerin alınmasının ve kaynak dağılımını sermaye lehine düzenlemenin önündeki en önemli engel olmuştur. Sendikal mücadele sonucunda ücretlerin yükselmesi, işçilerin özellikle büyük işletmelerde elde ettikleri haklar, kıdem tazminatının yaygınlaşması gibi gelişmeler, patronların işini zorlaştırmış ve krizi derinleştiren bir rol oynamıştır. Bütün bunlar, krizin sadece ekonomik önlemlerle atlatılamayacağını, işçi sınıfı mücadelesinin ve yükselen kitle hareketinin bastırılması için ekonomik olduğu kadar, siyasal baskı mekanizmalarının da devreye girmesini beraberinde getirmiştir.
1980 yılında 24 Ocak Kararları sonrasında grevlerde büyük bir artış görülmüştür. 25 Ocak 1980 tarihinde ülke çapında sadece 6.414 işçi grevdeyken, 27 Haziran 1980 tarihinde grevdeki işçi sayısı 57 bini aşmıştır. 1980 yılının ilk sekiz ayında 131 bin işçinin grevleri ertelenmiştir. 1980 darbesi grevleri yasaklamamış olsa, 1980’de yapılan grevlere katılan işçi sayısının 200 bini bulacağı belirtilmektedir.
Dönem boyunca, özellikle 1978 sonrasında, pek çok kez işçi eyleminde devlet güçleriyle silahlı çatışmalar yaşanmıştır. 1967-1970 döneminde yoğunlaşan fabrika işgallerinin bir benzeri, 1978 sonrası işçi hareketinin en tipik eylem biçimleri arasında yer almış, TARİŞ direnişi bu eylemlilik sürecinin en son, en büyük ve en etkili halkası olmuştur.

TARİŞ DİRENİŞİ
1970’li yılların sonuna gelindiğinde hem işçi eylemleri artmış, hem de ekonomik kriz derinleşmiştir. Buna ek olarak sık sık yaşanan hükümet değişiklikleri, özellikle kamuya ait fabrikalarda kadrolaşma girişimlerini gündeme getirmiş, o dönem koşullarında zor olmakla birlikte, işçilerin siyasi görüşleri doğrultusunda işe alınıp, işten çıkarılması sık sık gündeme gelmiştir.
1980 başında Süleyman Demirel azınlık hükümetinin İzmir TARİŞ’te faşist kadrolaşma amacı ile daha önce işe alınmış işçileri çıkarıp, yandaşı olan işçileri işe alma girişimine karşı direnen işçilere polis saldırmıştır. Bunun üzerine başlayan ve tüm şehre yayılan TARİŞ direnişi, 22 Ocak’ta polisin arama yapma bahanesiyle fabrikaya girmesiyle başlamıştır. Dönemin DİSK yönetimi kanlı olayların çıkacağı gerekçesiyle 31 Ocak 1980’de direnişi bitirmeye karar vermiş, ardından TARİŞ yönetimi bir hafta üretime ara verdiğini duyurmuştur.
TARİŞ, sosyalist-komünist siyasal örgütlenmelerin işçiler arasında etkili olduğu bir işyeridir. Demirel Hükümeti’nin oluşmasından kısa bir süre sonra, İzmir’de Devrimci Yol, Halkın Kurtuluşu, TEP, Devrimci Kurtuluş, Devrimci Sol ve Kurtuluş isimleriyle kendilerini ifade eden yapılanmalarının taraftarı TARİŞ işçileri “Devrimci Eylem Birliği” adı altında “anti-emperyalist, anti-faşist, anti-şovenist ilkeler temelinde” bir işbirliğine gittiklerini açıklayan ve “TARİŞ’e yapılacak herhangi bir saldırıya” tüm güçleriyle karşı koyacaklarını belirten bir bildiri yayınladılar. Bu işbirliği çok uzun sürmedi; ancak işyerindeki havayı yansıtması açısından önemlidir.
DİSK yöneticilerinin “yoğun” çabalarıyla TARİŞ işçilerin direnişi sona erdirmesi iktidardaki Milliyetçi Cephe (MC) hükümetini cesaretlendirmiş ve TARİŞ yönetimi 6 Şubat’ta gazetelere ilan vererek fabrikaları bir hafta süreyle kapatmıştır. İşçilerin kitlesel olarak işten çıkarılacağı haberlerinin duyulması üzerine işçiler işyerini terk etmeme eylemi başlatarak direnişe geçmiştir.
Çiğli İplik Fabrikası’nda 1500 işçinin fabrika kapılarını kapatarak barikat kurmasının ardından Çimentepe ve Gültepe halkı sokaklara barikatlar kurarak, mahalleye girişlere engel olmuştur. Mahallelerden çok sayıda devrimcinin silahlarla fabrikaya gelerek direnişçi işçilere katılması ve işçilerle polis arasında çıkan çatışma direnişin şehrin çeşitli bölgelerine, özellikle gecekondu mahallerine yayılmasını sağlamıştır. 14 Şubat’ta güvenlik güçleri büyük bir operasyona girişmiş ve 10 bin jandarma komandosunun panzerlerle kapıları kırarak fabrika bahçesine girmesinin ardından direniş zorla bastırılmıştır. Direnişin bastırılmasından hemen sonra 15 Şubat 1980’de İzmir’de sıkıyönetim ilan edilmiştir.
Türkiye işçi sınıfı tarihinde birçok kitlesel grevler, işyeri işgalleri gibi direnişler görmek mümkündür. Türkiye işçi sınıfı, 15-16 Haziran Direnişi, fabrika işgalleri gibi çok sayıda başarılı eylemlere imza atmıştır. TARİŞ direnişini, o ana kadar yapılan bütün grev ve direnişlerden ayıran en önemli nokta, Türkiye’nin ekonomik ve politik değişiklerinin nirengi noktası 24 Ocak Kararları’nın arifesine denk gelmiş olması ve sadece işçilerin değil, İzmir halkının önemli bir bölümünün de bu direnişe sahip çıkmasıdır.
TARİŞ olayları sosyalist-komünist örgütlenmelerin büyük bir işyerinde işçilerle birlikte ve mahalle halkının ve öğrencilerin de desteğini alarak devlet güçleriyle ilk kez silahlı çatışmaya girdiği olaydır. Bu olay, hem devlet, hem de işçi üzerindeki kontrolünü yitirdiğini gören DİSK yönetimi açısından da son derece önemlidir.
TARİŞ Direnişi’nin, orada çalışan işçilerin olağanüstü çabalarıyla, sendikalar, devrimci örgütler, meslek örgütlerinin yanı sıra İzmir halkının Gültepe, Çimentepe, Çiğli ve diğer semtlerdeki halkın olağanüstü çabalarıyla, her türlü polis ve jandarma baskısına rağmen günlerce sürmesi önemlidir.
Kuşkusuz TARİŞ Direnişi kendi başına sınıfa pek çok dersler sunan, bu nedenle de, ayrıca değerlendirilmesi gerek bir direniştir. TARİŞ Direnişi gerçekleştiği günlerde sınıf hareketinin birleşmesinin olanaklarını yaratmakla birlikte, İzmir başta olmak üzere ülke çapında yarattığı duyarlılıkla, olası bir genel grev için en ideal ortam oluşmuştur.
1980 yılının başında gerçekleşen TARİŞ Direnişi’nin arkasından çok sayıda grev ve direniş peş peşe gerçekleşmiş, işkenceler ve siyasi cinayetler hızla artmıştır. Bütün bu yaşananlar, ülke tarihinin en önemli olaylarından birisi olan 12 Eylül darbesiyle birlikte, işçi sınıfı mücadelesi ve sendikal hareket açısından çok daha zorlu ve sancılı bir döneme girilmiştir.

SONSÖZ
Bir bütün olarak 1970-1980 dönemine bakıldığında, eylemlerin ve bu eylemlere katılan işçilerin sayısında, işyerleri ve sendikalar arasında işbirliği ve dayanışmada, “yasa dışı” eylemlerin ve bu olaylara katılan işçilerin sayısında bir artış; taleplerde ise tek bir işyerini ilgilendiren sorunlardan daha geniş kapsamlı sorunlara doğru bir gelişim gözlenmiştir.
Genel olarak 1980 öncesi dönemde, işçi sınıfı, yürüttüğü mücadele içinde nasıl bir güce sahip olduğunu görebilmiş, kendi gücünün farkına varmaya başlamıştır. Mücadele pratiği işçi sınıfına hem kendisi hem de diğer sınıflar ve devlet hakkında küçümsenmeyecek bir eğitim sağlamıştır. İşçi sınıfı içinde ayrı bir sınıf olma bilinci, Türkiye topraklarında ilk kez bu dönemde belirgin bir şekilde derinleşmiştir.
1970’li yılların sonuna gelindiğinde hem işçi eylemleri artmış, hem de ekonomik kriz derinleşmiştir. Artık kâr oranları ve sömürü oranı düşmekte, özellikle 1979 ve 1980 yılındaki grevler emek ile sermaye arasında çetin bir mücadelenin başladığını göstermektedir. Krizin derinleştiği bu dönemde sermayenin yeniden yapılanmasını sağlayacak dönüşümün başlatılmasını amaçlayan yeni istikrar ve yapısal uyum politikaları, ancak 24 Ocak 1980 Kararları’nın alınması ve ardından bu politikaların uygulanması için gerekli ortamın 12 Eylül askeri darbesiyle oluşturulmasından sonra uygulanabilmiştir.