“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

’60’lı yıllarda işçi sınıfı mücadelesi ve DİSK’in kuruluş süreci

Türkiye tarihinde, 1960 sonrası dönem, gerek siyasal tarih ve gerekse sendikal-siyasal mücadeleler açısından önemli mücadelelerin yaşandığı bir dönem olarak bilinir. Bu dönemden önce sürekli baskı altında tutulan, en temel işlevlerini bile yerine getiremeyen, fiilen dernek muamelesi gören sendikalar ve işçi hareketi için 1960’lı yılların önemli büyüktür. Bu yıllar, sadece işçi-sendika hareketini ve sendikaların mücadelesini güçlendirmekle kalmamış, öğretmenlerin, köylülerin ve öğrenci gençlik kesimlerinin örgütlenmesinde ve mücadelesinde de belirgin bir sıçramanın yaşandığı bir dönem olmuştur.
1960 sonrasında Türkiye kapitalizmi yeni bir gelişme dönemine girmiştir. Aynı yıllar, dünya çapında işçi hareketlerinin ve sınıf mücadelesinin belirgin bir şekilde yükseldiği, demokratik ülkelerde işçi sınıfının demokratik örgütlenme gücünün arttığı, dünya çapında ulusal kurtuluş hareketlerinin başarı kazandığı yıllar olarak bilinmektedir.
Türkiye’de 1960 sonrası yaşanan gelişmeler, büyük ölçüde sanayileşmenin ve onun ekonomik-sosyal etkilerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Büyük kentlere doğru başlayan yoğun göç, insanların yaşam standartlarında meydana gelen değişiklikler, siyasal alanda yaşanan hızlı değişimler, artık kapitalizmin gerek ekonomik ve gerekse toplumsal anlamda Türkiye topraklarında kök salmaya başladığının birer göstergesi olmuştur.
1961 Anayasası ile işçi ya da memur ayrımı yapmaksızın tüm emekçilerin grev ve toplu sözleşme hakkı öngörülmüş, ancak bu hakların sınırlanarak da olsa yasalaşması için iki yıl geçmesi gerekmiştir. Grev ve toplusözleşme hakkının kullanımını düzenleyen 274 sayılı Sendikalar Kanunu ile 275 sayılı Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Kanunu, işçilerin tepkileri ve mücadelesi ile ancak 24 Temmuz 1963 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 275 sayılı yasada grevlerin yapılması belli şartlara bağlanmış, genel grev hakkı tanınmamış ve işçi sınıfının grevi siyasal amaçlarla kullanması, 1961 Anayasası tarafından yasaklanmıştır.
İşçi eylemlerindeki artış ve yoğunlaşma, 274 ve 275 sayılı yasalardan önce başlamış, düzenlenen eylemlerle işçi hakları konusunda yasal düzenlemelerin yapılmasının talep edilmesinin yanı sıra, işten atmalar ve düşük ücretler nedeniyle işçilerin protesto eylemleri gerçekleşmiştir.  Özellikle İstanbul İşçi Sendikaları Birliği’nin yoğun çabasıyla 31 Aralık 1961 tarihinde gerçekleşen Saraçhane Mitingi tarihsel bir önem taşımaktadır. Sendikalaşma ve grev haklarının yasalaşması talebini ortaya koymak için 200 bine yakın işçinin katılımıyla düzenlenen bu miting, 1960’lı yıllarda yükselen sınıf hareketinin fitilini ateşlemiştir.
Ağustos 1963 ile Aralık 1964 tarihleri arasındaki 17 ay içinde Türkiye’de 75 grev gerçekleşmiş, bu grevlerde toplam 195.106 işgünü kaybedilmiştir. Aynı süre içinde 2.924 işyerinde 391.838 işçiyi kapsayan 824 toplu iş sözleşmesi imzalanmıştır .

1960’LARDA İŞÇİ SINIFININ DURUMU
1960’lı yılların başında Türkiye nüfusunun yüzde 65’i tarımla uğraşmasına karşın, özellikle İstanbul, Kocaeli, Adana, İzmir gibi şehirlerde imalat sanayinin gelişmesi hızlanmıştır. Bu dönemde Türkiye ağırlıklı olarak bir tarım ülkesi olmakla birlikte, kapitalist üretim ilişkileri hızla bir gelişme ve hakim üretim biçimi haline gelme yoluna girmiştir. “1960’lı yıllarda kapitalist üretim biçimi hakim olmakla beraber, yarı-feodal tarımsal üretim ve basit meta üretimi de devam etmektedir.”
1960’larda işçi sınıfı sayısal olarak yoğunlaşırken, aynı zamanda içinde bulunduğu sömürü koşulları da belirgin bir şekilde ağırlaşmıştır. Bu durum, bu dönemde işçi eylemlerinin ve sendikaların gücünün artmasının en önemli nedenlerinden birisi olarak dikkat çekmiştir.
Türkiye’de sanayinin hızla gelişmesine paralel olarak, işçi sayısı da belirgin bir şekilde artmıştır. Resmi kayıtlara göre, Türkiye’de, 1960 yılında 2 milyon 437 bin işçi çalışıyorken, 1970 yılında bu sayı 3 milyon 145’e kadar yükselmiştir. Bu dönemde tespit edilen sendika sayısı 737 iken, bu sendikaların 302’si ulusal çapta faaliyet gösteren sendikalardır. Bu dönem yerel sendikaların sayısının ise 435 olduğu belirtilmektedir. Aynı dönemde, sendikalaşma oranlarında da ciddi artışların olduğu görülmektedir. Ancak 1963’te çıkarılan 274 Sayılı Sendikalar Kanunu birden fazla sendikaya üye olabilme hakkı tanıması nedeniyle bu dönem içindeki sendikalı işçi sayısı fazla göründüğünden, bu konuda net ve güvenilir bilgilere ulaşmak son derece zordur. O dönem, bir işçi hem Türk İş’e, hem de DİSK’e bağlı bir sendikaya üye olabilme hakkına sahiptir. İşçilerin önemli bir bölümü bu yolu kullanarak her iki konfederasyona bağlı sendikalara üye olduklarından, sendikalı işçi sayısı fazla görülmektedir. Ödenen aidatlar açısından bakıldığında ,Türk İş’in 600 bin, DİSK’in 100 bin, çoğunluğunu yerel düzeyde kurulan sendikaların oluşturduğu ve her iki konfederasyona üye olmayan bağımsız sendikaların 400 bin üyesinin olduğu görülmektedir .
1950’li yıllarda sanayinin gelişmesine paralel olarak yerellerde kurulan sendikaların yaratmış olduğu hareketliliğin ardından, 1960’lı yıllardan itibaren işçi eylemlerinde ciddi bir artış görülmüştür. Özellikle 1967’den başlayarak 1970 yılına kadar çeşitli işçi eylemlerinde görülen artış dikkat çekicidir. İşçiler, yaptıkları eylemleri güçlendiren ve sendika yöneticilerinden çok, büyük ölçüde kendi inisiyatiflerine dayanan bir sendikal örgütlülüğün ne kadar önemli olduğunu gördüklerinde, çok daha kararlı bir şekilde hak arama mücadelelerine girmişlerdir.

Grev, İşgal, Pasif Direniş, Miting
ve Yürüyüş Sayıları (1961-1970)

Yıllar    Eylem Sayısı    Yüzdesi
1961    4    0.52
1962    15    1.97
1963    15    3.28
1964    97    12.73
1965    57    7.48
1966    74    9.71
1967    129    16.93
1968    88    11.55
1969    123    16.14
1970    150    16.69
Toplam    762    100

1961-1970 arasında gerçekleşen 762 eylemin 539’u grev, 45’i işyeri işgali, 82’si pasif direnme, 69’u miting ve yürüyüş, diğer 14 ve bilinmeyen 13 şeklinde olmuştur. Bu dönem yapılan işçi eylemlerinin yüzde 43’ü ücret ve sosyal hak yetersizliği gibi nedenlerden çıkmıştır. Bunun yanı sıra bu dönemde işçilerin kimi zaman iş yasasına karşı, kimi zaman işten atılan arkadaşları için dayanışmak amacıyla, kimi zaman da işçileri sarı sendikalara geçirme girişimlerine karşı eylemler yaptığı bilinmektedir .
1961 Anayasası ile grev ve toplu sözleşme gibi en temel haklarını kazanan işçi sınıfı, 1971 yılına kadar yoğun bir eylemlilik hareketi başlatmıştır. Bunun sonucunda bir taraftan işçi sendikalarının üye sayısı ve etkisi hızla artarken, diğer taraftan sendikaların özellikle fabrikalarda işyeri temsilciliklerini ve fiilen kurulan işyeri komitelerini düzenli bir şekilde işletebildiği dönemlerde başta ücretler ve sosyal haklar olmak üzere önemli kazanımlar elde edilmiştir.
Özellikle 1967-1971 yılları arasında topraksız köylülerle, sanayi kesimine bağlı tarımsal ürün yetiştiren küçük ölçekli köylülük bazında da bir huzursuzluk söz konusudur. 1968 yılı sonrası özellikle 1969 yılında çeşitli bölgelerde bu kesimler toprak işgallerine yönelmişlerdir. İşçiler, öğrenciler ve son olarak köylüler fabrikaları, fakülteleri, toprakları işgal ederek, rejim için önemli bir tehdit haline gelmeye başlamıştır.

DİSK’İN KURULUŞ SÜRECİ
Türk İş, 1961 Anayasası’nın grevli toplu sözleşmeli sendika hakkını tanımasından sonra, mevcut hükümetlerle bu hakkın uygulamaya konulması konusunda diyalogu esas alan bir tavır geliştirmiştir. Bu doğrultuda, 1960 yılında Seyfi Demirsoy başkanlığındaki Türk İş yönetimi çeşitli adımlar atmış ve ilk olarak da mevcut sisteme ne kadar yakın olunduğu gösterilmek için 1960’lı yılların başında başta Ankara olmak üzere bazı şehirlerde “Komünizmi Tel’in” mitingleri düzenlemiştir . Bu mitingleri 1964 yılında yapılan Türk İş 5. Genel Kurulu’nda alınan “partiler üstü politika” kararı izlemiştir.
1960’ların ortasından itibaren işyerleri ve tek tek fabrikalar üzerinden işçilerin inisiyatifiyle yükselmeye başlayan talepler ve bu talepler etrafında gerçekleştirilen eylemler, o dönem farklı bir sendikal mücadele yaklaşımını gerektirmiştir. İşçi sınıfının yerel ve ulusal düzeyde ulaştığı örgütlenme ve eylemlilik düzeyi, Türk İş’in uzlaşmacı sendikacılık anlayışının sınırlarını pek çok yönden zorlamış, konfederasyon içinde çeşitli tartışmalara neden olmuş, ancak sonunda hep “diyalogcu” ve “uzlaşmacı” çizgi hakim gelmiştir.
1961 yılında Türk İş içindeki diyalogcu yaklaşımı eleştiren 12 sendikacının öncülüğünde kurulan Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve özellikle 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren yükseliş gösteren işçi örgütlenmeleri ve yapılan eylemler, Türkiye sendikal hareketindeki yeni dönemin ilk somut işaretleri olarak ortaya çıkmıştır. Sonraki süreçte, bütün bu siyasi gelişmelere ve gittikçe radikalleşen işçi eylemlerine duyarsız kalan Türk İş yönetimi ile çoğunluğu yerellerde örgütlü ve işçi hareketinin o dönem en dinamik kesimini oluşturan sendikalardaki mücadeleci eğilim arasındaki açının giderek açıldığı görülmüştür.
Türk İş içinde mevcut yönetimin uzlaşmacı çizgisinden memnun olmayan, temel hakların daha sert mücadelelerle kazanılabileceğine inanan, sendikal-siyasal anlamda daha mücadeleci bir eğilim hep var olmuştur. 1960’ların siyasi ortamı içinde giderek güçlenen bu eğilim, dünyada ve Türkiye’deki siyasi gelişmelerden etkilenmiş ve Türk İş yönetiminin uzlaşmacı çizgisini ve “partiler üstü politika” ilkesini  sürekli eleştirmiştir.
İşçilere grev hakkının tanındığı 1963 yılından sonra, işçi sınıfı eylemlerinin belirgin bir şekilde arttığı görülmüştür. Türk Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) ile Türk Maden İş sendikası arasında yürütülen toplu sözleşmelerin uyuşmazlıkla sonuçlanması üzerine Sungurlar Kazan fabrikasında 17 Ağustos 1964 tarihinde grev yapılmış, bu grev karşısında Türk İş yönetimi, sendikadan grevi sona erdirmesini istemiştir. İşçilerin Türk İş’in denetimi dışında greve çıkması karşısındaki tavrı, o dönem mücadeleleri ile öne çıkan bazı sendikaların Türk İş’ten kopuş sürecini olgunlaştırmıştır. Bu koşullar, 1966 Ocak ayında gerçekleşen Paşabahçe Grevi ile doruk noktasına ulaşmış, Paşabahçe grevi sürecinde giderek belirginleşen iki farklı sendikal eğilimin çarpışması en üst düzeyde yaşanmıştır.
Paşabahçe Grevi, Paşabahçe Şişe Cam Fabrikası’nda 31 Ocak 1966 ile 26 Nisan 1966 tarihleri arasında Kristal İş Sendikası’nın kendisine hükümet tarafından önerilen toplu iş sözleşmesini kabullenmemesi sonucu gerçekleşmiştir. Türk İş başlangıçta desteklediği bu grevi, 20 Mart 1966 tarihinden itibaren işverenin sunduğu sözleşmenin Kristal İş tarafından kabul edilmemesini gerekçe göstererek, desteklememe kararı almıştır .
Türk İş yönetimine rağmen grevin bazı sendikalar tarafından desteklenmesi ve bundan sonraki grevlerde, Türk İş’ten ayrı olarak, Sendikalar Arası Dayanışma Komitesinin kurulması, Türk İş’ten kopuşa son noktayı koymuş ve 13 Şubat 1967 tarihinde “Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu” (DİSK) kurulmuştur.
Yeni kurulan örgütün adının “Devrimci İşçi sendikaları Konfederasyonu” olarak belirlendiği dönemde, Türkiye siyasal yaşamında “devrimci” kavramı, “Atatürk devrimleri” anlayışı ile bağlantılı ele alınmaktaydı ve DİSK kurulurken de aynı esinle kabul edilmiştir. Kuruluş yıllarında DİSK’in “devrim” anlayışı, 1961 Anayasası’nın tam olarak uygulanmasıyla sınırlıdır. Bu anlayış, DİSK’in kuruluş belgelerinde de açıkça ifade edilmiştir. Bu kavram, 1970’lerin ikinci yarısında alacağı anlamdan tümüyle farklı bir anlamda kullanılmıştır .
DİSK’in 1967-1971 dönemi boyunca temel talebi 1961 Anayasa’nın uygulanması olmuştur. DİSK, tüm “devrimci” söylemine rağmen TİP’in parlamento odaklı çizgisiyle uyumlu bir politika izlemiştir. DİSK’in bu çizgisi, işçi sınıfı hareketine yaklaşımını belirlediği gibi, devlet tarafından önemli bir tehdit olarak algılanmasının da önüne geçmiştir. Nitekim 12 Mart darbesi döneminde, Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın (TÖS) faaliyetleri sıkıyönetim tarafından durdurulurken, DİSK’e dokunulmamış olması, DİSK’in “devrimcilik” konusunda sınırları fazla zorlamadığının bir göstergesidir.
DİSK’in kurulması, Türk İş’in ve bağlı sendikaların patronlarla ilişkilerini geliştirmiştir. DİSK’e bağlı sendikaların bir işyerinde örgütlenmeye başlaması durumunda birçok işveren Türk İş’e bağlı bir sendikayla bağlantı kurarak, onları işyerinde örgütlenmeye davet etmiştir. DİSK’in kamuoyunda yarattığı izlenim sonucunda, DİSK’in örgütlenme çalışmaları, Türk İş’e bağlı sendikaların üye sayısının fazla bir çaba gerekmeksizin artmasına yol açmıştır. “İthal ikameci” sanayileşme modeli, sürekli ekonomik büyüme ve devamlı genişleyen iç pazar koşullarında, DİSK’in varlığı ve çabaları, tersinden, patronların desteği dolayımıyla, Türk İş’i güçlendirmiştir. Bunlara ve benzeri etmenlere bağlı olarak, 1967-1971 döneminin, DİSK’in örgütlenmesi ve mücadelesi açısından başarısız geçtiği bile iddia edilmektedir .
1967, sınıf hareketinin ileri atılımı için kimi olumlu etkenlerin bir araya geldiği bir yıl olmuştur. Her şeyden önce emekçi sınıfların mücadelesi ve öğrenci gençlik hareketi belirli bir yükseliş dönemi yaşamaktadır. Türk İş’in partiler üstü politikası ve sınıf işbirlikçi çizgisine kısmen ve çoğunlukla görünüşte de olsa karşı çıkan DİSK, o dönemde işçi sınıfı için yeni bir mücadele alternatifi olarak görülmeye başlanmıştır .

İŞÇİ EYLEMLERİNİN KARAKTERİ
İşçi eylemleri denildiği zaman, akla, öncelikle örgütlü işçilerin yaptıkları eylemler ya da sendikalaşmak için yapılan eylemler gelir. Oysa işçi hareketi, ne sadece sendikaların, sendikalaşmak isteyen işçilerin yaptıkları eylemlerden ibarettir, ne de şu ya da bu düzeyde gerçekleşen sendika eylemleri tek başına işçi eylemlerinin tamamını oluşturmaktadır. İşçilerin fabrikasında, mahallesinde, evinde, kısacası tüm ekonomik-sosyal-kültürel yaşamında ortaya çıkan ilişkilerden etkilenen bir olgu olarak görülmesi gereken işçi eylemlerinin, 1960’lı yıllarda, özellikle işyeri merkezli ve işçilerin inisiyatifine dayanan eylemler (özellikle grevler, fabrika işgalleri, kısa süreli iş durdurmalar, yürüyüşler vb.) şeklinde hayata geçirildiği görülmüştür.
Türkiye işçi sınıfı ve sendikacılık hareketinin geleneğinde işyeri işgali, 1968 yılına kadar önemli bir yer tutmamıştır. İlk önemli işgal, üniversitelerdeki boykot ve işgal olaylarından kısa bir süre sonra başlayan Derby işgalidir. 4 Temmuz 1968 günü, İstanbul Bakırköy’deki Derby Lastik Fabrikası’nda çalışan 1600 işçi, işyerinde Kauçuk İş Sendikası'nın kendilerinin dışında toplu iş sözleşmesi imzalamasını önlemek ve DİSK’e bağlı Lastik İş Sendikası aracılığıyla çeşitli haklar elde etmek amacıyla, işyerini işgal etmiştir.
İşyeri işgal eylemleri, kısaca, üretimin yapıldığı alan ve araçlara, orada çalışan işçiler tarafından el konulması şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu tür eylemlere; genellikle ücret artışı ve çalışma koşullarının düzeltilmesi gibi talepler dile getirilmesi, toplu sözleşme sürecine işçilerin lehine müdahale edilmesi, fabrikanın kapatılmasını ya da özelleştirilmesini engellemek, grevci işçilerin işten atılmasını önlemek, işvereni ya da devleti protesto etmek veya çalışma yaşamına yönelik politikalara tepki vermek gibi amaçlarla, grev gibi mücadele araçlarının yetersiz kaldığı noktada başvurulduğu görülmüştür.
Bu dönemde işçiler tarafından yapılan işçi eylemlerinin başarılı olmasının en belirgin nedeni, güçlü bir işyeri örgütlülüğü oluşturulabilmiş olmasıdır. Örgütsüz işyerlerinde oluşturulan fiili komiteler, örgütlü işyerlerinde işyeri temsilciliklerinin aktif olarak çalıştırılması, işçi eylemlerinin daha örgütlü ve daha sonuç alıcı bir içerikte hayata geçirilmesini sağlamıştır. 1967-1971 yılları arasında gerçekleşen işçi eylemlerinin büyük bölümünde, DİSK’in kurumsal ya da örgütsel etkisinden çok, tek tek fabrikalarda kurulan işçi komitelerinin etkili olduğunu özellikle belirtmek gerekir. İşçi komiteleri, işçilerin temsilcilerini doğrudan seçtikleri, aşağıdan yukarıya yapılandırılmış fiili işyeri örgütlenmeler olarak ortaya çıkmış ve yapılan eylemler başından sonuna bu komiteler aracılığıyla ve onların denetiminde hayata geçirilmiştir.
Genel olarak işyerinde yaşanan sorunlara yönelik ortak hareket biçimleri geliştirebilmek ve toplu bir şekilde çözümler bulabilmek amacıyla kurulan komiteler, çoğunlukla sendikaların bürokratikleşmesinin ve tabandan uzaklaşmasının yarattığı sorunlara karşı aşağıdan getirilen bir çözüm olmuştur. Dolayısıyla bu dönemde yapılan eylemlerin büyük bölümü, (Maden İş ve Lastik İş’i kısmen dışında tutarsak) DİSK’in işyerlerini merkez alan sendikal politikalarının bir sonucu olarak değil, DİSK üyesi olan ya da olmayan işçilerin, kendi aralarında oluşturdukları fiili örgütlülük ve işçilerin birliğini sağlam temeller üzerinde kurmuş olmasıyla gerçekleşmiş ve başarıya ulaşmıştır. Bu durum, doğal olarak, bu dönemde DİSK yönetiminin kişisel çabalarının çok ötesinde, DİSK’in örgütlülüğünü de güçlendiren bir rol oynamıştır.
Doğrudan üretim birimleri olan işyerleri veya fabrikalarda oluşturulan fabrika ya da işçi komiteleri, o dönem, işçi hareketinin en temel dayanak noktasını oluşturan fiili örgütlenme biçimi olmuştur. Bu komitelerin işçilerin taleplerini ve bilinç durumlarını diğer örgütlere göre daha iyi ve doğrudan yansıtması, özellikle sınıf mücadelesinin keskinleştiği dönemlerde, kitle hareketinin mevcut sendikal örgütlenmesinin kapasitesini zorlayan bir rol de oynamıştır.
Bu dönemde yapılan işçi eylemlerinin başarılı olmasında büyük rol oynayan işçi komiteleri, işçilerin günlük ekonomik mücadelesinin, giderek kapitalist sistemin yarattığı sorunlara karşı mücadeleye dönüştürülmesi açısından etkili bir araç işlevi de görmüştür. Ancak bu dönem, koşullar uygun olmasına rağmen, kurulan işyeri komitelerin, ekonomik ve siyasal mücadele ayrımına son verebilme potansiyelinin yeterince kullanılabildiği söylenemez.
İşçi komiteleri, sendikanın tersine, işkolunda değil, işyeri ölçeğinde, yani üretim noktasında örgütlendikleri için, işçilerin mücadelelerinde daha elverişli örgütler haline gelmişlerdir. Öncelikle komitelerin karar alıcı ve yöneticilerinin de bizzat işçilerin kendileri olmaları, ikinci olarak herhangi bir yasal sürece bağlı olarak hareket etmemeleri, bu fiili örgütlere pratikte hızlı karar alma ve uygulama olanağı vermiştir.
1967-1971 arasında belirgin bir şekilde artan işçi eylemleri ve örgütlenme girişimleri, ağırlıklı olarak ekonomik amaçlar taşıyan ve fabrika ölçeğini aşmayan komite türü fiili örgütlenmeler üzerinden yapılmıştır. Söz konusu komitelerin o dönem kalıcı olarak örgütlenmekten çok, yapılacak işçi eylemlerini hazırlamak amacıyla sendika ya da ileri işçiler tarafından örgütlenen sonuç almaya yönelik yapılar oldukları ve genellikle eylemin sona ermesinin ardından varlıklarını sürdürmedikleri görülmüştür.
1967-71 dönemi, Türkiye işçi sınıfı hareketi açısından önemli bir dönemeç noktasıdır. Bu dönemde politik hayata ağırlığını belirgin bir şekilde koyan işçi hareketi, eylemlerini şiddetlendirip grev ve yürüyüşler yanında sınıf eyleminin en radikal biçimlerinden birisi olan işyeri işgalleri de gerçekleştirmiştir. Çoğu zaman kendiliğinden bir şekilde ortaya çıkan ve gelişen bu eylemler, 15-16 Haziran Direnişi’nin de altyapısını hazırlamıştır.

15-16 HAZİRAN 1970 DİRENİŞİ
Türk İş’in iktidar yanlısı tavrı, mücadeleci işçilerin DİSK’e yönelmesini hızlandırmıştır. Bunun üzerine, Türk İş yönetimi, DİSK’i etkisiz hale getirmek, TİP ve DİSK işbirliğinin yol açtığı gelişmeleri engellemek için, Sendikalar Kanununu değiştirmek amacıyla, iktidarda olan Süleyman Demirel’in Adalet Partisi (AP) ile işbirliği yaparak ortak hareket etmiştir.
Türk İş’in desteğiyle, AP tarafından hazırlanan 1317 sayılı yasanın 9. maddesi bir konfederasyonun Türkiye çapında kurulabilmesi için sendikalı işçilerin 1/3’ünü örgütlemesi şartını getirmiştir. 1970 yılında Türkiye’de 1.313.500 sendikalı işçi vardır. Ülke çapında faaliyet yürüten iki büyük konfederasyondan büyük olan Türk-İş’in üye sayısı 400 bini biraz aşmaktadır. DİSK’in üye sayısı ise 50 bin civarındadır .
Bu kanunla güdülen amacın DİSK’i kapatmak olduğu iktidar sözcüleri tarafından açıkça dile getirilmiştir. Dönemin Çalışma Bakanı Seyfi Öztürk, 1970 yılı Mayıs ayı ortalarında yaptığı bir açıklamada, “ideolojik akımların aleti haline gelmiş sendikalar ile tabela sendikaları bu kanun çıkar çıkmaz kendiliğinden infisah edecektir” diyerek  iktidarın asıl amacını net bir şekilde ortaya koymuştur.
Yeni yasaya göre, bu durumda DİSK’in tarihe karışması, Türk İş’in ise, DİSK’in belirtilen sayıya ulaşamaması nedeniyle daha sonra kendisine katılacak DİSK’li işçilerle birlikte yeter sayıyı yakalaması hesaplanmıştır. Böylece, düzen içi, hükümetlerle uzlaşma yolunda “partiler üstü politika” yönelişini sürdüren Türk İş, yeni yasanın 29. maddesinden aldığı yetkiyle kendine bağlı sendikaları daha rahat denetleme imkanı bulmuştur. Sendikadan ayrılmaya noter şartının getirilmesi de, yeni düzenleme gereği, Türk İş’ten kopma ihtimali bulunan işçilere bürokratik bir zorluk çıkarmak ve onları kayıt altına almak için yapılmıştır.
15-16 Haziran 1970 yılında, Ankara, İstanbul ve Kocaeli merkezli olarak yapılan kitlesel yürüyüş ve eylemler, Türkiye’de gerek sendikal mücadele, gerekse işçi sınıfının mücadele tarihi açısından en üst nokta olarak ifade edilmektedir. Eylemler sadece DİSK üyesi işçilerle sınırlı kalmamış, çoğunluğu Türk İş üyelerinin bulunduğu çok sayıda fabrikadan işçiler 15-16 Haziran’da alanlara çıkmıştır.
15-16 Haziran eylemlerine katılan işçi sayısının fazlalığı, başka sendikalardan ve sendikasız işçilerden katılımların yoğun olmasıve  o dönemdeki eylemlerin yaygınlaşmasında, sendikaların gücünü işyerlerinden almasının önemi tartışmasız derecede büyük olmuştur. 15 Haziran günü, 115 işyeri ve binlerce işçiyle başlayan, 16 Haziran günü 168 fabrika ve 150 bini aşkın işçiyle devam eden 15-16 Haziran direnişi, etkisini en çok, Türkiye işçi sınıfının kalbi sayılan İstanbul ve İzmit’te göstermiştir. İstanbul’da, Gebze’de, İzmit’teki fabrikalarda üretim büyük ölçüde durmuştur. Her tarafta işçiler çeşitli yürüyüşler, mitingler düzenlemiş, kent merkezlerine doğru akmaya başlamışlardır. DİSK yönetiminin böylesi bir karar almamasına rağmen, işçilerin kendi iradeleriyle kitlesel olarak harekete geçmiş olması önemlidir.
DİSK üst yönetiminden hiçbir sendikacının, tamamen işçilerin inisiyatifi ile gerçekleşen büyük işçi direnişine katılmamış olması, 15-16 Haziran Direnişi’nin, DİSK yönetiminin değil, tamamen Türk İş ve DİSK’e bağlı sendikalara üye işçilerin inisiyatifi ve kontrolü altında hayata geçirildiğini göstermektedir. 15-16 Haziran Direnişi sırasında DİSK Genel Başkanı’nın radyodan yaptığı konuşma ile işçileri sakin olmaya ve fabrikalarına geri dönmeye çağırması, DİSK’in sendikal mücadele konusunda 1970’li yıllarda daha net görülecek olan “bürokratik” yaklaşımını net bir şekilde ortaya koymaktadır.
15-16 Haziran olayları sonrasında 4.318 işçi işten atılmış ve kara listeye alınmıştır. Bu durum, 12 Mart’a karşı işçi sınıfından bir tepkinin gelememesinin önemli nedenlerinden biridir. Ayrıca, 15-16 Haziran 1970 başkaldırısı sonrasında, –12 Mart darbesine giden koşulların ve ardından darbenin de etkisiyle– son üç yılın işçi hareketlerinin merkezi olan Marmara bölgesinde işçi sınıfı neredeyse tümüyle sessizleşmiştir . Yaşanan toplumsal baskının da etkisiyle, 1317 Sayılı Kanun’da yer alan birçok düzenleme, Anayasa Mahkemesi tarafından Anayasaya aykırı bulunarak iptal edilmiştir.
15-16 Haziran, farklı konfederasyonlara bağlı sendikalarda örgütlü, çeşitli işkollarında çalışan ve farklı illerdeki işçilerin ücret dışı haklar için ortaklaşa ilk eylemi olması açısından, Türkiye işçi sınıfı ve sendikal hareketi içinde özel bir yere sahiptir. 15-16 Haziran öncesi yapılan tüm işçi eylemleri, dönemin koşullarının da doğal bir sonucu olarak, sadece tek tek işyerleriyle sınırlı olarak gelişirken, 15-16 Haziran işçi direnişi ile birlikte farklı illerden ve farklı işkollarından geniş bir işçi kitlesinin, işyeri sorunlarını aşan, işçi sınıfının kendisi için sınıf olma yolunda ilerlediği ortak bir eylem gerçekleştirmiş olması, günümüz açısından da önemli dersler içermektedir.
15-16 Haziran Direnişi, Türkiye işçi sınıfının tarihindeki en büyük kitlesel direniştir. 15-16 Haziran’ın bir önemli özelliği de, işçilerin kişisel, grupsal ve lokal çıkarları için değil, örgütlendikleri sendika ve konfederasyonu korumak için eylem yapmasıdır. Daha önce yaşanan işçi eylemlerinin, işçi sınıfının ekonomik ve sosyal hak taleplerine yönelik olarak yapıldığı bilinmektedir.

SONSÖZ
1960-1970 yılları arası, işçi sınıfının gerek sayısal olarak gerekse işçi-sendika hareketi, örgütlenme ve mücadele geleneği yaratma bakımından Türkiye’de işçi sınıfı mücadelesinin en önemli dönemi olarak bilinmektedir. Ancak aynı dönem, gerek sivil ve gerekse resmi açılardan geliştirilen baskı ve sindirme eylemlerinin de en yüksek boyutlarına ulaştığı yıllar olmuştur. Dolayısıyla toplumun tüm kesimlerini kapsayan kesin ayrışmalar üzerinden artarak süren sınıf mücadelesi ilerleyen yıllarda daha da şiddetlenmiştir.
1960’lı yılları, özellikle ikinci yarısını, önemli kılan en önemli özellik, farklı biçimlerde ortaya çıkan işçi eylemlerinin, büyük ölçüde işçilerin kendi aralarında oluşturdukları fiili örgütlenmeler üzerinden gerçekleştirilmesi, sendikal örgütlenmelerin de bu örgütlülüklere dayanmasıdır. İşçilerin yapılan eylem, grev ya da işyeri işgallerinde başından sonuna inisiyatif ve denetimin imkanı olması, eylemlerin başarılı ve sonuç alıcı olmasının en önemli nedenidir.
1960’lı yıllarda gerçekleştirilen işçi eylemlerinin ve direnişlerinin temel özelliği, 15-16 Haziran Direnişi’ni dışında tutarsak, büyük ölçüde ekonomik temelde gelişmiş hareketler olarak ortaya çıkmış olmasıdır. Bu durumun doğal bir sonucu olarak, işyerlerinde oluşturulan komiteler varlıklarını uzun süre sürdürememiş ve işçi sınıfının siyasallaşması noktasındaki etkileri son derece sınırlı olmuştur.
1960’lı yıllarda gerçekleşen işçi eylemleri ve işyeri temelli örgütlenme ve mücadele deneyimlerinin sonuçları, işçi sınıfı hareketinin gerçek anlamda başarıya ulaşabilmesi için örgütlü siyasal mücadele içine neden girmesi gerektiğini açık bir şekilde göstermiştir. İşçi sınıfı mücadelesinin, hedefleri ve örgütleri ile ekonomik düzeyi aşarak siyasal mücadele aşamasına ulaşmadıkça, yapılan güçlü ve etkili sendikal eylemlerin, kazanılan hakların hepsinin geçici olmasının kaçınılmaz olduğu, geçmişten günümüze kadar yaşanan sendikal mücadele pratiği ile daha belirgin bir şekilde görülmüştür.