“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Ev içi emek

Kadının özel bir emek örgütlenmesi ve bunun denetlenmesi biçimi olarak ev içi emeği, toplumun artık sınıflara bölündüğü tarihsel sürece tekabül eden tek eşli aile birimi temelinde örgütlenmesi ile başlar. Diğer bir deyişle, kadının ev içi emeği “ev” ve onun ilkel örgütlenmesi kadar eskidir. Ne var ki bu özel emek örgütlenmesi biçiminin yaşamsal maddelerin üretimi sürecinden ayrışması, kapitalist üretim biçiminin ortaya çıkmasıyla gerçekleşmiştir. Yani Marx’ın kooperasyon diye andığı, işçilerin bir ve aynı çatı altında aynı patron için aynı metayı ürettiği basit kapitalist üretim modelini önceleyen, ailenin temel üretim birimi olduğu üretim biçimlerinde kadının ev içi emeği ile tarıma dayalı yaşamsal madde üretimi arasında dolaysız bir ilişki varken, bu ilişki, kapitalizmin doğuşu ile birlikte emeğin örgütlenmesi bakımından ayrışmış ve dolaylı bir hale gelmiştir. Bu durum, elbette toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümünün kapitalizmle birlikte doğduğu anlamına gelmez. Kapitalizm öncesinde de –yukarıda belirttiğimiz gibi evin özel örgütlenmesinin ortaya çıkmasından itibaren– “kadın işi” ve “erkek işi” ayrımı vardır. Kapitalizmle birlikte gelen yenilik, “kadın işinin” meta üretimi ile bağının koparılması, kadının ev içi emeğinin üretim ilişkilerine olan ilişkisinin “dolayımlı” hale getirilmesidir.
Marksizm ile birçok feminist yaklaşım arasında kadının ev içi emeği üzerine yürütülen tartışmaların kilit noktası, bu ilişkinin karakterize edilmesinde, yani dolayımlı ya da dolayımsız olup olmamasındadır. Daha yalın bir ifade ile, kadının ev içi emeğinin değer üretip üretmediğidir. Bu sorunun cevabı, kadının ev içi emeğinin ücretlendirilmesi ya da ücretlendirilmemesi gerektiğinin de yanıtına ışık tutacak niteliktedir. Bu yazının ilk bölümünde, ev içi emeğin Marksist açıdan nasıl kavramsallaştırıldığı ve kavramsallaştırılabileceğini tartışarak, bu soruları yanıtlamaya; ikinci bölümde ise, kapitalist üretim biçiminde tarihsel olarak kadının ev içi emeğinin yeri ve önemi, daha da özel olarak neoliberalizmle birlikte bu konumun edindiği karakteri ortaya koymaya çalışacağız.

EV İÇİ EMEĞİN KAVRAMSALLAŞTIRILMASI
Ücret, Emek ve Ücretli/Ücretsiz Emek
Kavramlar tarihsel süreçte maddi koşulların dayattığı şekilde ve ölçüde ortaya çıkarlar. Bu önermeyi ev içi emek için somutlayacak olursak, kadın kapitalizm öncesinde de bulaşık yıkaması karşılığında para almıyorken, bu emeğine ücretsiz emek denmez. Diğer bir deyişle, ev içi emek, ancak “ücret” kavramı ortaya çıktıktan sonra ve bundan itibaren “ücretsiz emek” olarak kavramsallaştırılabilir. Yani kadının kapitalizm öncesi ev içi emeği, kapitalizmle birlikte ücretsiz emek karakteri taşımaya başlamıştır. Genel olarak, “ev içi emek ücretsiz emektir” demek ise, elbette malumun ilanının ötesinde bir şey ifade etmeyecektir. Fakat neden ücretsiz emek olduğu sorusunun cevabı, değer üretip üretmediğinin somutlanması bakımından önemlidir. Bu da, ücret ve emek kavramları arasındaki ilişkinin açılması ihtiyacını doğurmaktadır.
Kabaca, emeği üretken insan faaliyeti, ücreti de emeğin fiyatı olarak tanımlayıp bu kavramları açmaya başlayalım. Bu durumda, ücret, belirli bir nicelikteki üretken insan faaliyeti için ödenen belirli bir nicelikteki para olarak karşımıza çıkar (ör; x birim emek = y birim para). Bu iki niceliğin doğrudan eşitlenebilmesi mümkün değildir; 5 “birim” üretken insan faaliyeti, diye bir şey olamayacağı gibi. Dolayısıyla (1) bu üretken insan faaliyetini nicel olarak ifade etmek için bir ölçüm birimine, (2) bu eşitliğin iki yanındaki (emek ve para) nicelikler arasındaki ilişkiyi kurabilmek için üçüncü bir biçime ihtiyacımız var. İkincisi için, açık bir şekilde görülebileceği gibi, emek ve para arasındaki dolayım, belirli bir türdeki ve belirli bir amaç için sarf edilen üretken insan faaliyetinin ürünüdür. Bu durumda ücret, örneğin, bir terzinin diktiği bir etek için aldığı 10 lira olarak görünür. Fakat, bir terzinin diktiği etek ile 20 liraya sattığı bir elbise ya da pantolon arasındaki fark nasıl belirlenir? Terzinin etek için harcadığı emek ile elbise için harcadığı emek arasında niteliksel bir fark yoktur. Diğer bir ifade ile, ikisi için de kumaş kesip biçmesi, kesip biçilen parçaları belli bir kalıp üzerinden dikerek birleştirmesi aynı türden emeklerdir. Fakat, ikisi için harcadığı emek miktarı, dolayısıyla harcadığı zaman değişkendir. Böylece eşitliğin (1) tarafında ihtiyacımız olan birim zaman olarak ortaya çıkar.
Ancak, kurduğumuz bu eşitlikte şimdiye kadar totolojik bir ifadeden öteye gidememiş oluruz. Çünkü, bir etek dikmek için harcanan zamanı 3 saat olarak belirlersek, eşitlik “3 emek-saati (emek) = 3 saatlik emeğin değeri (para)” olur. Yani terzinin emeğinin fiyatı ürününün fiyatına eşit olur. Dolayısıyla bu eşitlik, kapitalist üretim ilişkilerindeki emek ve ücret ilişkisini ifade etmediği gibi, kapitalizmin dayandığı artı-değer üretimini de açıklamaz; terzinin emeği bir “ücretli emek” biçimi değildir. Burada, emeğin bir ürünü olarak etek, yararlı bir nesnedir ve bir kullanım değeri ifade eder. Bu kullanım değeri ise, terzinin emeğinin kullanım değerinin nesneleşmiş biçiminde temsilinden, söz konusu eşitlik ise, takas ilişkisinden başka bir şey ifade etmez. Terzi, bu eteği örneğin 1 kilo pirinç ile de değiştirebilirdi.
Şimdi de, belirli bir nitelikteki bir emek sürecinin ürünü olarak eteğin meta biçimini aldığı durumlara ve eteği üreten emeğin karakterine bakalım. İnsan ihtiyacını karşılayan bir nesne olarak etek bir kullanım değerine sahiptir, demiştik. Bu kullanım değeri, her ne kadar terzinin emeğinin kullanım değerinin nesneleşmiş hali olsa da, terzinin harcadığı emek miktarından bağımsızdır. Yani terzi bu eteği 3 saatte de 6 saatte de dikmiş olsa, eteği giymek için satın alan kişi için etek sadece giyilecek bir nesnedir; 3 saat yerine 6 saatte dikilmiş olması eteğin kullanımı açısından bir değişiklik yaratmaz. Fakat eteğin bir kullanım değeri olması onun piyasada alınıp satılan bir nesne olmasının ilk ve zorunlu koşuludur. Etek bir kez alınıp satılan bir nesne olarak piyasaya girdiğinde, yani bir başka alınıp satılan nesne ile takas edilebilir olduğunda ise –örneğin, “1 etek=1 kilo pirinç”– bir değişim değeri edinir; meta biçimini alır. Bir adet etek ile bir kilo pirincin takas edilebilmesi için ikisinin de eşdeğere sahip olmaları, ikisinde de ortak olan bir özelliğe sahip olmaları gerekir. İkisinin de bir emek ürünü olmasının dışında fiziksel özelliklerinde ya da kullanım değerlerinde böylesi bir eşdeğerliği sağlayacak bir ortak özellik yoktur. Terzinin emeği ile rençperin emeğinin nitelikleri de aynı olmadığına göre, eşitlikte eşitlenen 1 eteği üreten emek ile 1 kilo pirinci üreten emek de değildir. Bu noktada Marx Kapital’de, ikisinde de ortak olan ve bu takas içerisinde ikisini de bir değişim değeri kılan şeyin kullanım değerinden soyutlanmış insan emeği, yani belirli bir zaman dilimi içerisinde (emek-zaman) herhangi bir kullanım değeri üretirken harcanan zihinsel ve fiziksel insan kapasitesi olarak tanımladığı “emek-gücü” olduğunu ifade eder.
Sonuç olarak, bir metanın değerinin özünde, onun üretimi için toplumsal olarak gerekli olan zaman diliminde harcanan emek-gücünün miktarı bulunmaktadır. Yaşamını devam ettirmek için bu emek kapasitesini hem başka bir meta olan hem de metaların alım-satım aracı işlevini gören para karşılığında takas etmek zorunda olan kişi için, artık kendi emek gücü de alınıp satılan bir nesne gibidir, yani metadır. Kısacası, ücret, somut emeğin değeri ya da fiyatı değil, belirli bir zaman diliminde satılan/satılacak olan (soyut) emek gücünün fiyatıdır. Ücretli emek ise, işçinin emek gücünü meta olarak patrona sattığı üretim biçimini ifade eder.
Marx’ın yukarıda ücret ve emeğe ilişkin değindiğimiz önermelerini kadının ev içi emeği için ele alacak olursak, varacağımız ilk sonuç, ev içi emeğin bir değişim değeri olmadığıdır. Çünkü bu emek, ne bir metada nesneleşmiş ve metaların piyasada alım satımı dolayısı ile değişim değeri kazanmıştır, ne de bir hizmet emeği türü olarak kadının yaşamını sürdürebilmesi için meta biçiminde bir emek gücü olarak piyasada alınıp satılır bir emektir. Kadının aile birimi içerisinde karşılıksız olarak sunduğu onun emek gücü değil, kullanım değeri olan somut, gerçekleşmiş bir hizmet emeğidir.

Emeğin Üretkenliği, Üretken/Üretken Olmayan Emek
+++Ev içi emeğin neden ücretsiz emek olduğunu açıklarken üretkenliğine dair tartışmaların temelini de atmış olduk. Burada genel olarak emeğin üretkenliğini, yani halihazırda üretken olan emeğin belirli bir zaman diliminde çeşitli faktörlere (teknolojik gelişmişlik, iklim, hammadde rezervi, vs.) bağlı olarak artabilen ya da azabilen meta ya da hizmet üretim kapasitesini tartışmaktan ziyade, emeğin neye göre ve hangi koşullarda üretken bir karakter kazanıp kazanmadığını irdeleyeceğiz. Bu da doğrudan doğruya konu edilen emeğin değer üretip üretmediğiyle ilgilidir.
Marx Grundrisse’de liberalizmin “herhangi bir şey üreten emek üretken emektir” safsatasının anlamsızlığını ve ikiyüzlülüğünü karikatürize ederek açığa çıkarırken, bu safsataya göre dolaylı olarak da olsa ceza hukuku üzerine kitaplar üreten bir hırsızın da üretken bir işçi sayılabileceğini söyler. Buna karşın, Adam Smith’in döngüsel bir mal üretimi sürecinin bir sonraki döngüsüne girdi olarak dahil olmayan, yani ekonomik büyümeden kayıp olarak nitelendirilen meta ve hizmetleri üretken olmayan emek olarak tanımlamasının eleştirel bir analizi hak ettiğini düşünür ve Kapital’de kapitalist üretimin basit bir meta üretimi değil, özü itibariyle artı değer üretimi olduğunu ifade eder.  Buna göre üretken emek kabaca bir başkası için değer üreten, kapitalist için artı değer üreten emektir; bir emek niteliği ya da biçimi olmaktan ziyade özel bir ilişkiyi ifade eder. Her şeyden önce bu tanım gereği, üretken emeğin, meta olarak emek gücünün alım-satım ilişkisi içerisinde ortaya çıkan bir kavram olduğunu söyleyip, zaten bir emek gücü olarak kavramsallaştırılamayan kadının ev içi emeğinin üretken bir emek olmadığını söyleyerek tartışmayı noktalayabiliriz. Fakat hem kapitalizmin geliştiği noktada daha da karmaşıklaşan toplumsal ilişkiler içerisinde ev içi emeğin rolünü kavramak adına hem de ev içi emeğin değer ürettiğini iddia eden bir takım feminist tartışmaların karşısında bir taraf olmak adına tartışmayı sürdürmekte fayda var.
Bu durumda hala şu temel soruyla karşı karşıya kalıyoruz: Değer üreten emek ne demektir? Yukarıda verdiğimiz terzi ve etek örneğini yeniden hatırlayalım ve terzi bize bir meta biçiminde (etekte) nesneleşmiş emeğini 10 lira karşılığında sattı, diyelim. İlk elden çıkaracağımız sonuç, terzinin sattığı şeyin (soyut) emek gücü değil, somut emeğinin kendisi olduğudur. İkincisi ise eteğin bizim için sermayeye dönüştürülebilir bir değer değil belirli bir ihtiyacımızı karşılayan bir nesneden ibaret olduğudur. Dolayısıyla bir değer üretmemektedir. Şimdi de eteğin 100 işçinin günde 500 etek üreterek 100 etek değerine karşılık gelen toplam bir ücret karşılığında çalıştığı bir konfeksiyon atölyesinde üretildiğini farz edelim. Burada çalışan 100 işçi kendilerinin yaşamını devam ettirmek için üretmek zorunda oldukları 100 eteğin yanı sıra patron için 400 etek değerinde sermayeye dönüştürülebilir artı değer üretmektedir. Bu kavramsallaştırmaya göre, işçilerin emeği üretken emektir çünkü sadece dolaysız bir şekilde sermayeye dönüştürülen emek “kapitalist açısından” üretkendir.
İki noktayı netleştirme ihtiyacımız doğuyor. Birincisi emeğin üretken olup olmadığı ilişkiseldir. Örneğin aynı türden emek hem üretken hem de üretken olmayan emek olarak nitelendirilebilir. Marx’ın verdiği örnek ile açıklayacak olursak, “Şarkılarını kendi hesabına satan bir şarkıcı üretken olmayan bir işçidir. Bir menajer ile anlaşmış olan, para kazanmak için şarkı söyleyen aynı şarkıcı üretken bir işçidir. Çünkü sermaye üretmektedir.”  İkincisi, genel olarak yanlış anlaşılanın aksine üretken olmayan, yani sermayeye dönüştürülebilen bir değer üretmeyen emek yararsız emek demek değildir. Örneğin, ev içi emek yararlıdan da öte kapitalizmin varlık koşullarının sürdürülebilmesi için hayati bir emektir, fakat üretken değildir.

KAPİTALİZMDE EV İÇİ EMEĞİN ROLÜ
Yukarıda vardığımız sonuçlar, kadının ev içi emeğinin kapitalist üretim biçimindeki vazgeçilmez konumunu ve önemini ortadan kaldırmaz. Tam aksine, toplumsal zenginliğin “metaların sonsuz birikimi” olarak sunulduğu kapitalist üretim biçiminde ne kadar elzem bir meta girdisi/bileşeni olduğu emek-gücünün değerinin nasıl belirlendiğinde aranmalıdır: “Her metada söz konusu olduğu gibi, emek gücünün değeri de bu özel metanın üretimi ve dolayısıyla yeniden üretimi için gereken emek-zaman ile belirlenir. Bir değeri olduğu kadarıyla, toplumun içerisinde katılmış ortalama emeğinin belirli bir niceliğinden öte bir şey temsil etmez. Emek gücü sadece yaşayan bir bireyin kapasitesi ya da gücü olarak vardır. Sonuç olarak emek gücünün üretimi bireyin varlığı ön şartına dayanır. Birey dikkate alındığında emek gücünün üretimi onun yeniden üretimine ya da varlığının sürdürülmesine dayanmaktadır. Varlığını sürdürebilmesi için belirli miktardaki yaşamsal maddelere gereksinim duyar. Dolayısıyla emek gücünün üretimi için zorunlu olan emek gücü kendisini bu yaşamsal araçların üretimi için zorunlu olan emek gücüne indirger; diğer bir deyişle, emek gücünün değeri emekçinin varlığını sürdürebilmesi için gereken yaşamsal maddelerin değeridir…. Emek gücünün sahibi ölümlüdür. Dolayısıyla piyasadaki varlığı devamlı olacaksa- ki paranın sürekli olarak sermayeye dönüştürülmesi bunu varsayar- emek gücünü satan kişi, her yaşayan bireyin kendisini sürekli kıldığı gibi üreme yoluyla kendisini sürekli kılmak zorundadır. Yıpranma ya da ölüm yüzünden piyasadan çekilen emek gücü sürekli olarak en azından eşit miktardaki taze emek gücü ile ikame edilmek zorundadır. Böylece, emek gücünün üretimi için gerekli olan yaşamsal maddelerin toplamı, bu özel meta sahibi ırkın piyasadaki varlığını daimi kılabilmesi için emekçilerin yedekleri yani çocukları için gerekli olan maddeleri de içermek zorundadır.”
Bu noktada yöntemsel olarak belirtmekte fayda var ki Marx, kapitalist üretimin eleştirel analizinde emek gücünün, dolayısıyla işçi sınıfının işçi sınıfı olarak yeniden üretimi başlığı altında özel olarak kadının ev içi emeğini irdelememiştir. Fakat Marx ve Engels, Alman İdeolojisi’nde toplumsal üretimin ikili karakterini yaşamsal maddelerin üretimi ile maddi yaşamın, yani insan türünün yeniden üretimi olarak ortaya koyarlar. Kapitalist toplum için ilki meta üretimini ikincisi ise kadının ev içi emeğinin temel bir bileşen olduğu eğitim, kültür, sanat, felsefe, aile gibi toplumsal yapıları da içeren bir bütün olarak toplumsal yaşamın yeniden üretimini ifade eder. Şüphesiz ki bu, işçi sınıfının işçi sınıfı olarak yeniden yeniden üretilmesi anlamına da gelir. Tamamlayıcı bir unsur olarak ise, Engels Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde tüm bu karmaşık toplumsal ilişki ağı içerisinde kadının özel konumunu özel olarak incelemiştir. Kadının ev içi emeği üzerine teorik kavramsallaştırma zemininden politik olarak sorunsallaştırılması zeminine geçerken başlıca temel alacağımız metinler bunlar olacaktır.

TOPLUMSAL CİNSİYETE DAYALI İŞ BÖLÜMÜ
Marx’ın emek gücünün yeniden üretiminin emek gücünün değerinin belirlenmesindeki önemini anlattığı yukarıdaki alıntıda iki farklı iş bölümü varsayılmaktadır: birincisi üretim yerindeki, diyelim ki fabrikadaki belirli, sınırlı, organize ekonomik iş bölümü; ikincisi ise meta üretimlerinin ayrıştığı sektörlerden sağlık, eğitim gibi hizmetlerin sunulmasına ya da sanat eserlerinin üretilmesine kadar geniş bir yelpazedeki anarşik bir karaktere sahip olan serbest toplumsal iş bölümü. Kabaca, “kadın işi”-“erkek işi” ayrımını ifade eden toplumsal cinsiyete dayalı iş bölümü ise hem ekonomik iş bölümüne hem de toplumsal iş bölümüne sirayet etmiştir diyebiliriz. Ne var ki kadının ezilmişliği sorunu üzerine birçok Marksist kaynak da dahil olmak üzere çoğunlukla toplumsal iş bölümündeki cinsiyet ayrımı üzerine yoğunlaşılmıştır.
Kadının erkek karşısındaki ikincil konumunun doğduğu andan itibaren kapitalist topluma kadar gelen süreçte değişmeden kalan bu konumu kapitalist üretimde emek örgütlenmesinin karakterini de etkilemiştir. Sanayileşme ve makineleşme öncesi basit kapitalist üretim biçimi o zamana kadar ev ekonomisini örgütleyen kadın emeğini meta üretiminden koparmış olsa da makineleşme ile birlikte kadının ucuz ve kolay işe alınıp işten çıkarılabilir emek gücü olarak ücretli emek piyasasına girmesi uzun sürmemiştir. Bu andan itibaren ekonomik iş bölümü içerisinde cinsiyete dayalı iş bölümü de kadının makine başı işlerde çalıştırılması ile baş göstermiştir. Buna bağlı olarak toplumsal iş bölümündeki meta ve hizmet üretimine yansıması ise tekstil, gıda gibi belli sektörlerin ya da sağlık (hemşirelik- hasta bakımı, vb.), eğitim (okul öncesi öğretmenlik, vb.) gibi hizmet sektörlerinin belli bölümlerinin kadın emeği yoğun olarak gelişmesi olmuştur. Buna karşılık ağır sanayi diye ifade edilen sektörlerin emek gücünün tamamına yakını erkek işçilerden oluşmaktadır. Bu durum özellikle muhafazakar ideolojiler tarafından kadın ve erkek arasındaki doğal farklılıklara dayanan bir ayrışma gibi sunulmuştur. Fakat tarihin bu “doğal” gidişatında en az iki kırılma anı yaşanmıştır. 2. Dünya Savaşı sırasında Amerika’da ağır sanayi de, özellikle silah sanayiinde erkek iş gücünün azalması kadınların bu sektörlerde kitlesel olarak istihdam edilmesini gerekli kılmış, her türlü ajitasyon ve propaganda araçlarıyla vatan-millet meselesi olarak sunularak ücretli kadın emeğinin hareketi bu alanlara doğru yönlendirilmiştir (bkz: Rosie the Riveter). Kadın emekçilerde ciddi bir sınıf bilinci gelişimi yaratan bu kırılma, süreç ve kapsam bakımından sınırlı kalmış, savaş sonrası özellikle Soğuk Savaş döneminde kadın işçiler yeniden ailenin parmaklıkları arkasına püskürtülmüştür. Gerçek bir kırılma ise Sovyetler Birliği’nin kurulduğu andan itibaren başlatılan kadın emeğinin kalifikasyonu politikaları ile yaşanmıştır. Devrimin hemen ertesinde kadın erkek çalışabilir durumdaki herkesin üretim sürecine dahil edilmesi ilk etapta kadınlar açısından oldukça sorunlu bir durum yaratmıştır. Mesleki eğitimden ve okuryazarlıktan yoksun kadınlar en iyi bildikleri işlerde yani aş evlerinde, yaşlı, hasta ve çocuk bakım evlerinde çalışmaya başlamışlardır. İlk yıllardaki “herkesten yeteneğine göre, herkese emeğine göre” dağılım ve “eşit işe eşit ücret” ilkeleri vasıfsız kadın emeği ile örneğin maden ocaklarında çalışan kalifiye erkek işçilerin ücretleri arasında derin bir uçurum yaratmıştır. Öyle ki 1918 yılında kadınların ortalama ücretleri erkeklerinkinin yarısı kadardır. Fakat partinin kadın örgütlenmesi jenotyellerin önderliğinde hızla bir okuma-yazma ve mesleki eğitim seferberliği yürütülmüş, İş Emniyeti Enstitüleri’nin ağır sektörlerdeki çalışma koşullarının kadın sağlığı üzerindeki etkileri araştırılmış ve yüzbinlerce kadın inşaat, metal sanayi, kömür madenciliği, petrol, demir cevheri sanayi, ağır demir sanayi, elektrik sanayi sektörlerinde mesleki eğitim alarak istihdama katılmıştır. Kısacası, ekonomik iş bölümündeki cinsiyet ayrımcılığı ve bunun toplumsal iş bölümü üzerindeki yansıması büyük oranda kırılmıştır. Ne yazık ki dünyanın geri kalanında bu çapta bir kırılmadan hala söz edemiyoruz.
Yukarıda meta üretimi sürecindeki cinsiyetçi iş bölümü ile karşılıklı duran toplumsal cinsiyete dayalı (toplumsal) iş bölümü, toplumsal hayatın yeniden üretimi kavramsal çerçevesinde okunmalıdır. Yani, annelik, eşlik, kız evlatlık ve ev hanımlığı toplumsal yeniden üretim sürecindeki iş bölümünde kadınlara yüklenen cinsiyetçi rollerdir. Ne var ki bu meta üretimi ile toplumsal hayatın yeniden üretimi birbirinden kopuk ayrı ayrı süreçler olarak ilerlemezler. Metayı, daha doğrusu artı değeri üreten işçinin üretim kapasitesinin, emeğinin üretkenliğini belirli bir düzeyin altına düşmemesi için “birinin” o işe gitmeden kahvaltı hazırlaması ya da ertesi gün işe gidebilmesi için “birinin” akşam yemeği hazırlaması gerekmektedir. Ya da bu emek gücünün sürekli bir şekilde arzının sağlanması için “birinin” çocuk doğurması ve o çocuğa bakması gerekmektedir. Bu durumda işçinin aldığı ücret eşi ve çocuğuyla birlikte bütün bir ailesinin geçimini sağlayacak, dolaysıyla kendi hayatının da yeniden üretimini sağlayacak düzeyde olmalıdır. Yeniden üretim kavramı 1960’lı yıllar ve sonrasında yükselen yapısalcı, post-yapısalcı, neo-Marksist birçok düşünür ya da hatırı sayılı bir birikim oluşturan Marksist feminist yaklaşımlar tarafından çeşitli şekillerde ele alınıp yeniden tanımlanmaya çalışılmıştır. Fakat, bu yazıda Marx ve Engels’in yaptığı ikili toplumsal üretim kavramsallaştırmasını temel alarak kadının gündelik ev işlerini ve yaşlı-hasta-çocuk bakımını kapsayan ev içi emeğini bu çerçevede “yeniden üretken emek” olarak kavramsallaştırıyoruz.
Buraya kadar özetlersek, meta üreten ve ürettiği metada metalaşan, dolayısıyla üretim araçlarının mülkiyetine sahip olan kapitalist için kendi emek gücünü emek-zamanla ölçülen (günlük, haftalık ya da aylık) belirli bir ücret karşılığında artı değer üreten, bu nedenle üretken emek olarak kavramsallaştırılan ücretli emektir. Buna karşılık kadının ev içi emeği doğrudan meta, dolayısıyla sermayeye çevrilebilir bir değer üretmeyen, bu nedenle üretken olmayan emek olarak kavramsallaştırılan ve karşılıksız yani ücretsiz bir şekilde ailenin hizmetine sunulan, emek gücünün yeniden üretimi için elzem bir kullanım değeri olan emeği yeniden üretken emektir. Fakat bu ayrışma ekonomik ve toplumsal iş bölümünde gördüğümüz gibi ikisi arasındaki karşılıklı ilişkiyi ortadan kaldırmaz. Kadının ücretli emeğinin erkeklerinkine göre çoğunlukla daha vasıfsız olması onun ücretli emeği ile ev içi emeği arasındaki geçişkenliği de koşullamaktadır. Örneğin, vasıfsız kadın emeği daha çok kayıt dışı ekonomide istihdam edilmekte ve durgunluk dönemlerinde kadın işçiler daha kolay bir şekilde işten çıkarılıp eve gönderilebilmektedir. Ya da üzerinde hem (Engels’in özel hizmet dediği) ev içi emek hem de ücretli emek yükü bulunan kadınlar kayıt dışı ekonominin esneğinin de esneği çalışma biçimlerine yönelebilmektedir. Başta İstanbul olmak üzere sanayi yoğun kentlerin bütün emekçi semtlerinde ev eksenli üretim yapan yani evde meta üreten kadınlar ya da belirli bölgelerinde gündelik fabrika işçiliği yapan kadınlar bu duruma örnek verilebilir.

BAKIM EMEĞİ ÜZERİNE TARTIŞMALAR
Ev içi emek kavramını, kadının evin çatısı altında gösterdiği birden fazla türden faaliyetlerin bir üst başlığı olarak düşünebiliriz. Bu faaliyetlerden en önemlisi şüphesiz bakım emeğidir. Özellikle geleneksel, kültürel ve ahlaki kodlamaların kadını aile ile özdeşleştiren, kadına aile dışındaki sosyal alanlarda neredeyse hiçbir konumun uygun görülmediği toplumlarda çocuk doğurmak ve belirli bir yaşa kadar bu çocuğun bakımını neredeyse tek başına yüklenmek kadın emeği ve bedeni üzerindeki en etkili tahakküm şeklidir. Çocuk bakımının yanı sıra özellikle geleneksel aile ilişkilerinin korunduğu bu toplumlarda yaşlı ve hasta bakımı da kadının üzerindeki ayrı bir külfettir. Kapitalist toplumda bu tahakküm ulus devletlerin kurulmasıyla birlikte toplumsallaşan ulusal eğitimin kurumsallaştırılması, kreşlerin açılması ve kamusal sağlık hizmetinin sunulması ile birlikte bir nebze olsun kırılmış görünse bile bu hizmetlerin sürekliliğinin hiçbir garantisi olmadığı özellikle 1980’li yıllarda başlayan neoliberal dönüşümle birlikte görülmüştür. Bu dönüşüm bir dereceye kadar daha öncesindeki sözde refah devletlerinde emekçilerin mücadelelerinin kazanımları ile elde edilen eğitim, sağlık ve kültürel hakların hızla özelleştirilmesiyle gerçekleştirilmiştir. Kreş hakkı, kısmen ücretsiz eğitim ve sağlık hakkının özelleştirilmesinin doğrudan doğruya kadının ev içi emeği üzerinde büyük bir olumsuz etkisi olmuştur. Aynı süreçte ücretlerin düşürülmesi hane halkı gelirlerinde ciddi bir düşüşe, yani yoksullaşmaya sebep olurken bu süreklilik gerektiren çocuk, yaşlı ve hasta bakım hizmetini satın alma gücünden yoksun ailelerde kadınlar ücretli emek piyasasından çekilip tekrar eve dönmek zorunda kalmışlardır.
Her ne kadar kapitalist toplumda meta üretimi emek gücü sömürüsünün temelini oluştursa da aynı zamanda tam da bu özelliğinden dolayı toplumsal ilişkilerin de gelişim zeminini oluşturmaktadır. Bu nedenle meta üretimi ile doğrudan ilişkisi koparılmış her bireyin toplumsal entegrasyonu, yani içinde yaşadığı toplumla bütünleşmesi de kısıtlanmış olur. Bu durum erkek ya da kadın herhangi bir birey için geçerlidir. Ancak, ev içi emek özel bir emek örgütlenmesi olması ve aile birimi ile denetlenmesi bakımından kadının toplumsal entegrasyondan koparılışının kurumsallaşmış bir hailidir. Kadın üzerindeki bu tahakküm, zaman zaman kapitalizmin çıkarları için ihtiyaç görüldükçe muhafazakar ideolojiler tarafından kadınlığın annelik ve aile ile özdeşleştirilerek kutsanmasında ifadesini bulur. Bunun için Türkiye’nin son 10 yılına bakmak bile kâfidir. Bir yandan kadın istihdamının artırılması, kadınların ekonomik olarak bağımsızlaştırılması, vb. söylemlerle en azından iktidarının bir dönemini geçiştiren AKP hükümeti, Kadın Bakanlığının Aile Bakanlığı olarak değiştirilmesi, “Ailem Türkiye” gibi kadınların yatak odalarında nasıl davranması gerektiğine kadar “kadınlık dersi” veren projeler, kürtajı yasaklamaya çalışması ve yasak bir ölçüde şimdilik geri püskürtülmüş olsa bile hastanelerde fiili olarak kürtajın kısıtlanması, kadınların sağlık kurumlarında fişlenmesi, vb. bütün politikalarıyla birlikte kadına kapısından dışarı sadece erkeği ile birlikte çıkabileceği yarı açık ceza evlerine dönüştürülmüş evlerinden başka gidilecek bir adres göstermemektedir. Bu ideolojik ve politik tutum annelik ve eşlik üzerinden kadının ücretsiz ev içi emeğinin sömürüsünün geleneksel olarak meşrulaştırılmasını ve devamlılığını sağlamaktadır. Ne var ki tüm bu eve doğru geri püskürtmelere rağmen derin bir şekilde artan yoksulluk kadınları para kazanma zorunluluğuna da itmektedir. Fakat ev işleri, çocuk, hasta ve yaşlı bakımını gibi zorunluluklar kadınların sürekli ve güvenceli bir işte çalışmasına ayak bağı olmaktadır. Bu yüzden de kadınlar kayıt dışı ekonominin yukarıda verdiğimiz ev eksenli çalışma ve gündelik fabrika işçiliği gibi en esnek koşullarında çalışmaktadırlar. Diyebiliriz ki, ev içi emeğin boyunduruğu kadının ücreti emeğinin daha da fazla sömürülmesine sebep olmaktadır.
Peki, ev içi emeğin ücretlendirilmesi doğru bir talep olabilir mi? Bu soru günümüz koşullarında çok daha çetrefilli bir sorudur. Hem sosyalistler hem de (radikal, sosyalist, Marksist, materyalist, otonomist) farklı feminist yaklaşımlar arasında ciddi fikir ayrılıklarına sebep olmaktadır. Bir yandan “zaten bir işyerinde çalışmayacak olan” kadının en azından ev içi emeği karşılığı devletten ücret almasının ona bir nebze de olsa kocası-babası karşısında bir nebze de olsa ekonomik bağımsızlık kazandıracağı, diğer yandan ise ev içi emeğin ücretlendirilmesi durumunda birçok kadının işyerinde çalışmak yerine evde çalışmaya yöneleceği ve dolayısıyla sosyalleşmesinin önünde bir engel teşkil edeceği tartışılmaktadır. İlk bakışta iki karşıt yaklaşımda da haklılık payı olduğu düşünülebilir.
Özellikle Amerika ve Batı Avrupa ülkelerinde 1970’li yıllardan bugüne kadar gelinen süreçte sadece burjuva ailelerinde değil orta sınıf ve işçi sınıfının üst tabakalarında ev işlerinin görülmesi ve çocuk, yaşlı, hasta bakımını için hizmet emeği satın alınmasında bir yaygınlaşmadan söz edebiliriz. Bunun için özellikle legal ya da illegal göçmen kadınların hizmetçi ya da bakıcı ya da emekçi sınıflara mensup kadınların gündelikçi olarak işe alınması ülkemizde de burjuva ve orta sınıf ailelerinde gözlemlenen bir gerçekliktir. Bu durum zaman zaman “ev içi emeğin metalaşması” olarak değerlendirilmektedir. Ancak bu türden bir hizmet satın alınması kapitalizme özgü olmadığı gibi ücretli/ücretsiz emek olmak bakımından siparişimiz üzerine etek diken terzinin emeğinden farklı değildir; gündelikçi, bakıcı, temizlikçi ya da hizmetçi kullanım değeri olan hizmet emeğini satmaktadır, emek gücünü değil. Ayrıca, satılan bu türden bir hizmet emeği artık yukarıda kavramsal çerçevesini çizdiğimiz “ev içi emek” olarak da adlandırılamaz. Kaldı ki bu durum yoksul emekçi yığınları açısından da bir gerçeklik ifade etmez. Bir gündelikçi yevmiyesinin 100 lira ve haftada bir temizlik yapıldığını varsayarsak bir aile için bu 400 liralık bir harcama demektir. Bir bakıcının da aylığı 800 lira olsun. Kadın ve erkeğin asgari ücret kazandığı, yani aylık gelirin 1.550 lira olduğu bir aile için ikisi toplamda 1200 liralık bir gider demektir. Kısacası kadının çalışması çalışmamasından daha maliyetli bir duruma gelmektedir.
Diğer taraftan ev içi emeğin başka biçimlerde dolaylı olarak ücretlendirildiği de söylenmektedir. Yaşlı ve engelliler için verilen evde bakım maaşı buna örnek olarak gösterilmektedir. Bu maaşı alabilmek için gereken koşullar  ya da bu uygulamanın sağlığın özelleştirilmesinin bir parçası olması başlı başına incelenmesi gereken konular olmakla birlikte özel bakım ihtiyacı olan bireylerin bulunduğu ailelerde bir işyerinde çalışmayan ve sosyal güvenceden yoksun birçok kadın bu maaş için başvurduğu bir gerçektir. Fakat bu durum bakım evlerinin kurulup buralarda gereken mesleki eğitim ve beceride sağlık ve bakım emekçilerinin istihdam edilmesinin yerine ev kadınlarının ikame edilmesinden başka bir şey değildir; neresinden baksanız kadının ev içi emeğinin ücretlendirilmesi ya da ücretli emeğe dahil edilmesi olarak okunamaz.