“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Toplumsal hareket - tek düze olmayış ve bileşiklik

Gezi Direnişi dolayısıyla yine gündemin ilk sıralarına yükseltildi: İşçi sınıfı yoktu, “Y kuşağı” adı takılan ’90’lılar, gençler ve övülen örgütsüzlükleri, daha ileri gidilerek “yeni orta sınıf” öne sürüldü. “Yeni toplumsal hareket”le karşı karşıyaydık, her şey eskisinden çok farklıydı, öyle artık sınıf ve işçi eksenli düşünmemeliydik, akıllanmalıydık!
Neydi durum? Ne ile yüzleşiyorduk? Değişenler olmaz mı, tabii ki çok şey değişmişti ve değişmekteydi. Ancak nereye kadar? Topyekûn bir değişme karşısında mıydık? İşçi sınıfı ve öyleyse kuşkusuz ki kapitalizm de yapısal olarak ve bütünüyle bir değişime mi uğramıştı? “Yeni” ne kadar yeniydi? Ya da tabii ki yaşam durmayıp aktığına göre her şey yenilenmekteydi ve yeniydi de, ölçüsü neydi? Biz ya da devrim ve devrimciler ne kadar yenilenmeliydi? Veya devrimin ve sosyalizmin yenilenmeye ihtiyacı var mıydı yoksa devrim ve sosyalizm zaten başlıbaşına yenilik ve yenilenme mi demekti?

*
Sosyalizm, geçici olmakla birlikte, özellikle dünya ölçeğinde uğratıldığı yenilginin ardından, çok sayıda aklıevvel tarafından sorguya çekilmeye, yeniden tanımlanmaya, nesnelliği ve önkoşullarından, onların doğrudan ürünü olmaktan koparılıp yeniden ve yeniden “projelendirilmeye” girişildi.
Sosyalizmin Sovyetler Birliği’nde yenilgiye uğratılmasının ardından, revizyonizmin egemenliği koşullarında, örneğin H. Marcuse ve “üçüncü dalga”sıyla, onun yeni “toplumsal özne” olarak ileri sürdüğü “gençlik”in, devindirici/dönüştürücü güç olarak, “devrimci dönüştürücülüğü”nü yitirdiği iddia edilen işçi sınıfının yerine geçirilmesiyle ’60’larda başlayan “elvada”cı “yeni” arayışlara yönelen eğilimler, Sovyetler Birliği’nin çöküşü ile birlikte ve hele “küreselleşme” ve neoliberal saldırganlığın gündeme girişiyle çok daha yüksek sesle piyasaya sürülüp savunulur oldu. Marksizmin teorik zaferini sağlamasının ve hele Rusya’da kapitalizmin sonunun ilan edilişinin ardından, geleceksizliği tartışmasız kabullenilen kapitalizmi ve sonunu açıklamasıyla dünya işçi sınıfının şahsında insanlığın elinde geleceği aydınlatan “ışık” olan bilimsel sosyalizm, özellikle felsefi dayanağı olan –kuşkusuz diyalektik– tarihsel materyalizm, yenilgiye uğratılmış olan ilk deneyin başarısızlığı vurgusuyla ve sosyalizmin tarihin sadece bir “zigzag”ı olduğu ileri sürülerek, baltalar ele alınıp sağından solundan doğranmaya, yerden yere vurulmaya ve tanınmaz hale getirilmeye başlandı. Madem ki ilk pratiğe uygulanması sonuçsuz kalmış, yenilmişti; öyleyse yanlıştı! En azından önemli yanlışlarla malûldü! Kesilip biçilmeli, “yanlışlar”ından arındırılmalı, “ayakları üzerine oturtulmalı”ydı –kimilerinin açıktan ilan ettikleri, kimilerinin üstü örtülü olarak savunup doğrultu edinerek o yönde davrandıkları “hesap” buydu. “Elvada proletarya” açık ve yürekli sloganlarıydı. En yüreklilerinden başlayarak, sosyalizmi alay konusu bile etmeye yöneldiler, bu tutum sonra yayıldı. Üstü örtülü davranarak sosyalizmi hala savundukları ama sadece pratikte ortaya çıkmış yanlışlıklarını eleştirdiklerini söyleyen daha geniş kesimin de katılımıyla, eleştirmen bay ve bayanlar, bilimsel sosyalizm öğretisine sadık kalanları eski kafalılık, hatta kafasızlıkla suçlar oldular. Deneyle kanıtlanmış olanlara rağmen hala ordodoksça bilimsel sosyalizmde ısrar ediyor, öğretisini, teorik temelleriyle birlikte, revize edilmesine karşı çıkarak sahipleniyorlar ve bununla, gelişmelere, moda tabirle “zamanın ruhu”na karşı “suç” işlemiş oluyorlardı!

*
Bilimsel sosyalizme yönelik saldırı, başka yönlerden de, ama asıl olarak, kapitalizmin başlıca ürünü ve mezar kazıcısı olduğu açıklanarak, “dünya görüşü” olarak geliştirildiği işçi sınıfının değersizleştiği, bileşiminin ve yapısının değiştiği, dolayısıyla hala dönüştürücü/tarih yapıcı “özne” olarak kabul edilmesinin “hata” olduğu ve olacağı iddiasıyla “özne” tartışması eksen alınarak yöneltildi. Bu tartışma, şüphesiz bütün bir materyalist tarih anlayışına yönelik yürütülen geçersizleştirici kampanya ile birlikte ve onun bir yönü olarak geliştirilmekteydi. Çünkü, açık ki, işçi sınıfı, “laf olsun diye”, yani herhangi birilerinin gönlünden öyle geçip öyle istedikleri için değil, kapitalizmin üzerine kurulu olduğu temel karşıtlığın bir yönü olarak, giderek daha az sayıda elde toplumsal zenginlikle çelişme halindeki emeğin ve üretimin yine giderek daha çok toplumsallaşmasıyla gelişen üretici güçlerin başlıcası, üretken emeğin sosyal yaşamdaki ifadesi olarak kapitalizmin mezar kazıcısıydı.
Bütün bir toplumsal tarih, başka bir zümre, sınıf ya da “kategori”yi, bir “yeni toplumsal özne”yi değil, ama ürünü olarak burjuvazinin, kendi özel çıkarlarını toplumun genel çıkarı olarak dayatarak temsilci ve sözcülüğüyle birlikte giderek egemenliğini de sağladığı feodal taplumun bağrında gelişmeye başlayan kapitalizmin, kısa sürede, artık üretici güçleri geliştirmek yerine, bu güçlerle çelişmeye başlayıp burjuvazinin gericileşmesiyle birlikte, hele tekelci kapitalizme dönüştüğünde, yine kendi doğrudan ürünü olarak işçi sınıfını, toplumsal ilerlemenin temsilcisi ve sözcüsü olduğu kadar, tarihsel olarak kapitalizmin yerini almaya çağrılı –toplumsal üretici güçlerle uyum sağlayıp gelişmelerinin önünü açacak kolektif üretim ilişkilerinin örgütlenmesi olan– sosyalizmin yapıcısı olarak da “sahnesi”nin asıl “aktörü” rolüyle yükümlendirmişti.
Tarih; Marx’ın deyişiyle, “gökyüzünden yeryüzüne akan Alman felsefesinin tersine” yeryüzünden gökyüzüne çıkar. Ya da, bir başka söyleyişle, tarih, insanın ne dediğinden, ne düşündüğünden, ne tasarladığından ya da kanlı-canlı bir yapı olarak insana ulaşmak için hikaye edilen insandan, hayal edilen, kafada tasarlanan insandan değil de, gerçek, üretken insandan ve onun ideolojik tepkilerinin ve yaşam sürecinin yansımalarının gelişimini gösteren gerçek yaşam sürecinin temellerinden yola çıkarak akar.* Bu, tarihin idealist değil ama materyalist yorumlanması zorunluluğu da demektir. Tarih ve tarihsellikten söz edecekseniz, düşüncelerden, tasarımlardan ya da moda tabiriyle “projeler”den yola çıkamazsınız. Ya materyalistsinizdir, hele toplumlar söz konusu olduğunda tarihsellikten kaçınamazsınız; ya da değilsinizdir, uç örneği “toplum mühendisliği” olan kurmacacılığa, toplumları ve gelişmelerini istediğiniz türden dizayn etmeye, geleceği projelendirmeye girişirsiniz.
Sosyalizmin uğratıldığı yenilginin ardından Sovyetler Birliği’nde revizyonizmin çöküşüyle birlikte, hatta çöküşe giden süreçte, revizyonizmin bozuşturuculuğunun da dolaysız bir bileşenini oluşturduğu hata ve başarısızlığı Marksizme, bilimsel sosyalizme yıkma ve uygulayıcıları ve uygulamalarından başlayıp sonuçlar çıkararak “düzeltme” faaliyeti başlamıştır. “Beyaz yakalı-mavi yakalı” vb. tartışmalarının gündeme getirilmesiyle atılan “düzeltme adımları”, giderek formal-enformal emek tartışmalarına uzanmış, ama asıl altında yatan işçi sınıfına “elveda” tutumunun örgütlendirilmesi olmuştur.
“Proje”nin yanlış çizildiği, sosyalizmin hatalı projelendirildiği ileri sürülmüş, “yığınakta hata yapıldığı” iddia edilmiştir. Bilimsel sosyalizm sanki ütopik sosyalizmdir, seçmece, kurgulanmıştır da, tarihsel rolü “deney içinde” yanlışlanan (!) işçi sınıfının yerine geçirilecek “yeni” bir “özne” aranmasına girişilmiştir. Değil mi ki “deney”, Vietnam Savaşı karşıtı barış hareketiyle 60’lardan başlayarak ve hele gençliğin küçümsenemez bir rol üstlendiği 68 Hareketiyle birlikte “yeni özne”yi de göstermekte, en azından ipuçlarını vermektedir, vakit geçirmeden “yeni projeler” sökün etmiştir! Geldiği nokta, bizzat toplumsal harekete karşı “toplumsal hareket”in yüceltilişidir. Toplumsal hareketçilik yeni bir ideoloji düzeyine yükseltilirken, asıl olarak işçi sınıfı ve tarihsel rolü saldırı konusu edinilmiş, sınıfsızlaştırma başlıca yönelim olarak benimsenmiş, eski sınıflarüstücü yaklaşımlar yeni bir hamleyle yeniden yapılandırılmaya girişilmiştir.
Kapitalizmin tarihselliğin ürünü değilmiş ve yine tarihsel olarak onun dönüştürülmesi ve sosyalizmin kuruluşuyla yükümlendirilmemiş gibi, işçi sınıfının bir kılıç darbesiyle “işi” bitirilmeye soyunulmuş; bu durumda da projecilik kaçınılmaz hale gelmiş, yerine geçirilecek, kurgunun yeni dayanağı aranmıştır.
Sınıfsızlaştırmanın hareketsizleştirmeye, toplumsal hareketin reddine kadar genişletilmesi, özellikle Avrupa’da II. Dünya Savaşı sonrası döneme yayılan ve on yıllarca süren “barışçı” döneme karşın, ne olursa olsun, şurada burada patlak veren ve ne denli üstü örtülmeye uğraşılırsa uğraşılsın kapitalizm ve saldırganlığıyla bağlantırılmadan edilemeyecek olan sömürülen ve ezilen yığınların genellikle tecrit edilmesi başarılan hoşnutsuzluklarının eyleme dökülmesi koşullarında ikna edicilik sorununa neden olacağı için, tabii ki göze alınamamıştır. Hareket ve şüphesiz yağmur, çamur, deprem türünden sadece doğal hareket değil, toplumsal hareket kabul görmüştür, ama sınıfsızlaştırılma rağmına. Trajikomik olan odur ki, kapitalizm ve hele ölümünün arefesi olan tekelci kapitalist aşamasında, kapitalizmi vareden toplumsal karşıtlığının yıkıcı yönünü oluşturan işçi sınıfı olmadan, işçi sınıfının burjuvaziyle uzlaşmaz karşıtlık halinde olmadığı bir tür kapitalizm aranıp bulunmuştur! Kapitalistlerin rüyasıdır, hep aramış, bulmaya uğraşmışlardır. Ama rüya asıl ara sınıfındır, burjuvaziyle işçi sınıfı arasında salınan küçük burjuvazinindir. Asıl, burjuvaziyle işçi sınıfı çatışırken arada kendisinin de “ezileceği”, işçiyi sömüren burjuvazinin kendisini de iflasa sürükleyeceği/sürüklemekte olduğu kapitalizme yolaçmayacak türden ilişkiler isteyip, “efendiliği”ni büyük fabrikalı üretimin olmadığı koşullarda arayan ve bu koşulları özleyen kentli ve kırlı küçük burjuvazidir. İşçisiz “projeler” asıl onundur.
’50’lerin sonu ve ’60’ların başında sosyalizmin uğratıldığı geçici de olsa yenilgi koşullarının neden olduğu moral yitimi ve özellikle revizyonist ihanetin örgütsüzleştirmesiyle işçi hareketinin yaşadığı gerileme ve pratik bir güce de sahip çekim merkezinin geçersizleşmesiyle, gerçekte olmasa bile özellikle antiemperyalist (daha çok antiAmerikan) hareketlerin, eskiden olduğu gibi “sosyalist” etiketini kullanmalarının özendirici bir nedeninin kalmamasıyla giderek yerini İslami, mezhepsel, milliyetçi vb. hareketlere bırakması, işçisiz değerlendirme ve “projeler”in kutsanması için uygun veriler sunmaktaydı. Yanı sıra uygun koşullarda kır ve kent yoksulları hareketleri olarak sosyalizme bağlanarak işçi hareketiyle birleşmiş ve birleşecek olan “Topraksızlar Hareketi”, Zapatistler, İşsizler Hareketi, Evsizler Hareketi vb., “işçisiz” yeni dönemin yeni “toplumsal özne”lerinin yeni “toplumsal hareketleri” olarak takdis edildiler. Toplumsal Hareket Sendikacılığı da ileri sürüldü ve “işçisizlik” işçi sınıfının başlıca “egemenlik alanı” sayılagelmiş sendikal alana kadar her yanı ele geçirmeye cesaret eder oldu. Önce Avrupa eksenli olarak ortaya çıkıp yayılan ve ardından partileşen, çevre sorunlarını dayanak edinen “Yeşiller” hareketini de eklersek tablo tamamlanacaktır. Ya da tamamlanması için, neredeyse iki yüz yıldır dalgalar halinde ilerleyen ve bilimsel sosyalizmin zafere yürüdüğü dönemlerde sosyalizme bağlanan kadın hareketinin, konjonktürel olarak daralıp genişleyen ve yine zefere ilerleyiş döneminde sosyalizme bağlanan barış hareketinin, tabii ki gençlik hareketinin “yeni toplumsal özneler” aranıp bulunmak üzere kendi başlarına ve özellikle yüceltilişlerini, yine zamanında sosyalizme bağlanarak kendisi de zafere ilerlemiş olan kuşkusuz etnik hareketlerin hatta sosyalizm karşıtlıklarının teşvik edilişini, dini ve mezhepsel hareketleri ve giderek –aslında ana toplumsal hareketlere bağlanmadan edemeyecek olan– tek tek sorunlar üzerinden yükselen kürtaj serbestisi hareketi, nükleer karşıtı hareket, vicdani red hareketi, kimi durumda HES’leri hedef edinip kimi durumda ekolojik ortamı savunan vb. ekolojik hareketin “kimlik” hareketleri olarak kendilerine yeterliliklerinin öne sürülüşünü –hatta en son LBGT bireyler hareketinin öne çıkarılmakta oluşunu– eklemek gerekecektir.
Yaklaşım odur ki, bu “toplumsal hareket”lerin her biri bizzatihi kendi özel “dönüştürücü özne”sine sahip “kimlik” hareketleridir. “Alt” ve “üst” kimlikler olarak, hatta birey ve gruplar, yeni toplumsal ve giderek siyasal özne pozisyonlarıyla örneğin hem kadın hareketinin hem ekolojik hareketin ve hem de bir etnik hareketin unsurları olarak varsayılabilmekte, hele işçisizleşmenin bir kaynağı olarak mekansal parçalanma (fabrikanın, işin küçük birimlere, taşerona dağıtılması vb.) ile bir arada, “toplumsal hareket” adına ve toplumsal hareketin kendisi ileri sürülerek, hareketin ve şüphesiz ki tarihsel öznenin parçalanarak işlevsizleşmek üzere atomize edilmesi benimsenmektedir.
Her şey “toplumsal hareket” adınadır! Her şey toplumsal hareket içindir. İşçisizleştirilme de onun içindir, artık “gelecek projeleri” de onun için ve onunla yapılmaktadır. Devrimci özne, “yeni siyasal aktör” ya da “aktörler” denerek, bu nedenle, toplumsal hareketin esenliği için “yenilenmekte”, modern tarihin devindirici ve dönüştürücü gücü işçi sınıfı “eskidiği” ileri sürülerek, onun uğruna paramparça edilerek “parçalanmakta”, miadını doldurduğu ve artık verili tarihsel rolünü oynayamaz olduğu, çünkü bileşimi ve yapısının değiştiği, şüphesiz ki buna yol açmak üzere kapitalizmin de, üretim yöntem ve ilişkilerinin de değiştiği ilan edilmektedir. Başka bir yazımızın doğrudan konusu bu “değişimler” ve onlara dayandırılıp bağlanan “toplumsal hareketçilik” olduğu için uzatmadan asıl konumuza gelelim.

*
Ama peki “toplumsal hareket” ileri sürülerek kendini bunca zora koşmanın anlamı var mıdır? Toplumsal hareket nedir ki? Öznesi tartışmasız işçi sınıfı olan sosyalizm bir toplumsal hareket olmaktan başka ne olabilir ki? Sosyalizm, gerçek bir harekettir. Kuşkusuz toplumsal bir hareket. Marx, “Alman İdeolojisi”nde açık seçik yazmıştır: “Bizim için komünizm, ne doğruluğu bulunması ve emin olunması gereken bir olgudur ve ne de gerçeğin kendisini ona uydurması gereken bir ideal. Biz komünizmi şu anki her şeyi ortadan kaldıran gerçek bir hareket olarak görüyoruz. Bu hareketin koşulları şu anda varolan öncüllerden çıkmaktadır.” Evet proje de değildir sosyalizm, doğruluğu kanıtlanması için uğraşılacak bir olgu da. Hele kafalarda kurgulanmış ve geleceğin gerçeğinin çerçevesini çizen bir varsayım, tasarım hiç değildir. Tarihsel bir biçimleniş olarak, kaslı sinirli, kanlı canlı üretken insandan, onun ideolojik tepkileri ve içinde üretici güçlerin gelişmesi tarafından belirlenen ilişki biçimlerine uygun şekillenen klana, kabileye dair, giderek ulusal vb., dinsel, çevreye ilişkin, önce anaerkil, sonra ataerkil vb. bir dizi kurgusal, düşünsel, ruhsal, ahlaki, önyargısal başka yansımalarını veren gerçek yaşam sürecinin temellerinden doğarak vardığı toplumsal koşullarda, insanın kendisinin efendisi olmak üzere özgürleşmesinin tek olanağı olan ve kullanmak durumunda olduğu verili üretim araçları sermayeye dönüşürken kendisi de el konulan emeğinin ürünlerine ve kendine yabancılaşan üretken insan olarak işçi sınıfının kurtuluş eylemi ile karakterize gerçek bir harekettir. İnsana, öyleyse insan toplumuna dair olduğu tartışılır olmayan bir harekettir, toplumsal bir harekettir.
Gerçek hareket nedir? Ve gerçek hareketin öncülleri nelerdir? İlk öncül geçim araçlarının üretimidir, tarih sahnesine çıkan insan, yaşamını sürdürebilmek için yemeden, içmeden, barınmadan, giyinmeden edemez; öyleyse geçinmesi için gerekli olan araçları üretecektir. İlk tarihsel eylem, bundan başkası olamaz: insanın ihtiyaçlarını giderme araçlarının üretimi.. Maddi yaşamın bizzatihi kendisinin üretimi. Bu, gerçek tarihi harekettir. İnsanın düşünmesinden ya da düşünmemesinden, şöyle ya da böyle düşünmesinden, ideolojik tutum ve tepkilerinden, dışındaki maddi dünyayı ne tür kavramlaştırmalarla nasıl yorumladığı ve hangi ahlaki pozisyonlara sahip, ne tür önyargılarla donanmış olduğundan bağımsız olan ve tersine nasıl düşüneceğini ve bütün manevi yaşamı ve ruhsallığını da yansıtarak, kapsamak üzere belirleyen gerçek bir hareket. Binlerce yıl öncesinde de, bugün de, insan ve insan toplumsal bir varlık olduğuna göre, insan toplumunun sürekliliğini sağlamak üzere her gün her saat gerçekleştirilmezlik edilemeyecek olan yaşamın, öyleyse tarihin de temel koşulu ve öncülü olan türden maddi bir hareket. Ve bununla kalınmaz. İnsan sadece geçim araçları edinmek, onları üretmekle yetinemez. Bu ilk ihtiyaçların giderilmesi, yeni ihtiyaçlara yol açmadan edemez, ihtiyaçlar yeni ihtiyaçları koşullar.. Özellikle belirli ihtiyaçların karşılanmasında kullanılan aletlerin koşulladığı ihtiyaç belirleyici olur: Bu aletlerin, üretim aletlerinin üretilmesi. Giderek gelişip daha sofistike hal alan aletlerle birlikte, onlar kullanılarak giderek çeşitlenen geçim araçları üretimi, yani üretim araçlarıyla tüketim maddelerinin üretimi, gerçek hareketin ve şüphesiz tarihin ikinci öncülünü verir. Bu nedir? Her şeyden önce üretimdir. Maddi yaşam araçlarının ve aletlerin, demek ki maddi yaşamın kendisinin üretimidir; öyleyse başlangıçta ilkel haliyle ve giderek gelişen üretici güçlerin bu gelişmesine koşut gelişen endüstridir, sanayidir ve şüphesiz ki üretilen ürünlerin değişimidir, ticarettir. Son olarak, insan geçim araçlarıyla aletlerin yanı sıra kendisini, kendi neslini de üretir ki, gerçek bir hareketin unsuru ve parçası olarak insan tarihe, bir üçüncü öncülle daha, kadın, erkek ve çocuklarının oluşturdukları toplumsal ilişki türüyle, aileyle adım atmış, sonra gelişen ihtiyaçları, ailenin yanı sıra, genişleyerek, kabilesel, kavmî, etnik, ulusal vb. başka sosyal ilişki türlerini de zorunlu kılmıştır. Tümü bir arada, insanların içinde toplumsallaşıp toplum oldukları üretim sürecinde birbirleriyle ilişkilendikleri bir maddi hareket oluşturmuştur.
Tamamlamak için, ikinci, üçüncü dereceden yansımalardan, ideolojik, politik vb. tepkimelerden de söz edilmelidir. Maddi hareket düşüncelerden bağımsızdır, ancak bir kez ortaya çıktıktan sonra, görüş, düşünce, giderek politik tutum ve ideoloji, kültür, hukuk vb. alanlarda yansımalarını var etmeden, belirli bir özerklikle şekillenen bu alanlara yansımadan edemez. Ve burada da kalmaz, yansıyanlar, ters dönerler ve karşıt etkilerini icra etmek üzere, yansımaları oldukları maddi yaşamın ve gerçek bir hareket olan onun üretimi üzerinde etkili olmak üzere yansımanın yansıması olarak işlevselleşir ve maddi toplumsal hareketin kendisinin unsuru haline gelirler ve toplumsal hareket tümünden oluşur. Burada önemli olan, düşüncel düzeye ait olan her şeyin bir yansıma oluşu ve ikincilliğinin farkında olmaktır.
Bu hareket, bilinir, çağlar boyu giderek farklılaşarak, hep belirli türden olmuştur. Bu maddi hareket olmadan tarih olmamış, ama insanlar kendi tarihlerini yaparlarken, kimsenin kimsenin sırtından geçinmesinin imkanı olmadığı, çünkü henüz gelişmemiş üretici güçlerin insanların kendisine yetenden fazlasını üretmeye olanak sunmadığı toplumsallıklarının sömürüsüz sınıfsız ilk dönemi dışında, bir “artık”, bir “fazla” üretimi olanaklı olur olmaz, toplumun, bu artığa el koymaya ve bunun ihtiyacı olan şiddet örgütünü, yani devleti örgütlemeye girişen küçük bir sömürücü azınlıkla üretici ama sömürülen bir çoğunluk olarak uzlaşmaz bir karşıtlık halinde bölündüğü ve bu andan itibaren insanların birbirleriyle ve doğayla ilişkilendikleri ilişkilerin özel mülkiyet konusu oluşturduğuna tanıklık edilmiştir. Olan biten ve asıl olarak toplumsal bölünme ve karşıtlık, hele karşıtlığın ortadan kaldırılmasının kapitalizm ve onun ürünü işçi sınıfına gelinceye dek oluşmamış imkanları bakımından anlaşılmaz kalsa da, bu bölünmeye tanıklık edilmiştir.
Maddi yaşamı üretirken, yine düşüncelerinden, kafalarında belirli “projeler” kurgulayıp kurgulamamış olmalarından bağımsız olarak insanların zorunlu olarak yöneldikleri toplumsal işbölümü ve buna bağlı olarak toplumsal sınıfların oluşumu sökün edip gelmiştir. Geçim araçları herkesin istediğince tüketebileceği kadar üretilememekte, çünkü nesilden nesile devralınarak, üretken insanın kendisi de üzerine yenilerini ekleyerek kullanageldiği üretim araçları, aletler ve ona denk düşen işin/üretimin örgütlenmesi bunu olanaklı kılmamakta; bu, özel çıkarlarla toplumun genel çıkarlarının çelişkiye düşmesini, üretimin, özel çıkarlar uyarınca, alet ve sonra makineler giderek sermayeye dönüşerek, sermayeye dönüşmeden işlevselleşemeyerek, üretim araçları özel ellerde toplanıp özel mülkiyet konusu olarak, üretim ve toplumsal emek ürünlerine el konulmasına aracılık ederek yapılabilir oluşunu koşullamaktadır.
Bu koşullarda, üreten ama sömürülen çoğunluğun isyanları kaçınılmaz olmuş, ancak özgürlük ve elde edilebilmesi de yine koşullara bağlı kalmıştır. Maddi yaşamın üretimi ve buradan üreyen gerçek toplumsal hareket plan ve projelere sığmadığı, bir kez kafalarda tasarlandığı gibi oluşup yürümediği gibi, özgürlük ve elde edilişi de tasarımlarla gerçekleştirilebilir olmamıştır, değildir. Özgürlükler, maddi yaşamın akışı içinde, gerçek toplumsal hareketin ilerleyişine bağlanarak ve şüphesiz gerçek maddi araçlarla koşullanarak olanaklıdır. Çapanın ötesinde aletlerin üretime uygulanamadığı kölecilik koşullarında kölelerin özgürlüğü ancak “sahip”in azad etmesi koşuluyla olanaklı olabilirdi. Spartaküs o nedenle isyanla özgürlüğünü aradı, ama bulduğunu sandığı anda kendisinin köle sahipleriyle benzeştiğini görmekten kaçınamadı; henüz kölenin özgürleşme koşulları ortaya çıkmamıştı ve kölelik –çoktan bir tarihsel haksızlığa dönüşmüş olsa da– taa Amerikan iç savaşına kadar süregeldi. Buharlı makine olmadan köle emeğiyle birlikte kölecilik ortadan kalkabilir/kaldırılabilir değildi, çapasıyla köle emeği makinalı üretim karşısında “değersizleştiği”nde köleciliğin sonuna gelinebildi. Onun gibi, makineli tarım ve dokuma makinelerine varılmadan, ne ilkel yün ve pamuk eğirme aletlerinin, ne de serfliğin üstesinden gelinebildi. Serf, ancak toprak beyliğinin de sonunu getiren burjuvalar, makineleriyle birlikte sökün ettiklerinde, toprağa ve kişiye bağlı olmaktan kurtulabildi ve “özgürleşebildi”.
Ancak öylesine özgürleşebildiler ki, bu ancak biçimsel olabildi, özgürlükleri parayla satın alınabilir/kiralanabilir kaldı; gerçek bir özgürlük olamadı. Burjuva özgürlük, ticaret özgürlüğünden başka şey olmadı. Köle, yine köle olarak kaldı, tek farkla ki, bu kez görünüşte özgürdü, ama özgürlük araçlarına henüz sahip değildi, ücretli köle durumundaydı. İşçi, sadece, işgücünü kiralayıp kiralamamakta, dolayısıyla aç kalıp kalmamaya karar vermekte özgürdü! Bir kez kiraladıktan sonra, kendisinden istendiği gibi, artık tamamen sermayeye dönüşmüş üretim araçları dolayımıyla ve tamamen mülksüzleştirilmişliği koşullarında, kendisine, kendi ürettiği ürünlere bütünüyle yabancılaşmışlığı içinde, özgürlüğünü de işgücüyle birlikte kiralamış olarak varolabilirdi. Artık, mülksüzleştirilmenin, üretim araçlarının sermaye niteliğini kazanmadan işlevselleşememesinin ve işgücünün metalaşmasının kaldırılması olmadan, bununla önü açılacak üretici güçlerle herkes için yiyecek, içecek, barınma.. araçları olarak yeterli kalite ve miktarda ürüne ulaşılabilmesini olanaklı kılacak engelsiz bir üretimle, gerçek toplumsal hareket olarak, tamamen insanileştirilmiş boyutu ve özelle genel çıkarın çelişmesinin üstesinden gelinerek maddi yaşamın üretimine ulaşılmadan, insanın gerçek özgürlüşmesi imkan dahilinde değildir. Bu ama, sadece öznesi işçi sınıfı olan sosyalizmden başka bir şey olmayan gerçek toplumsal hareketin ilerleyişine bağlıdır. İşçi sınıfı çünkü, bütün bir mülksüzleştirme sürecinin geldiği yerdir; üretim araçlarının sermayeye dönüşmeden hiçbir işe yaramadıkları ve yararlılıklarını ancak işgücünü metalaştırarak gerçekleştirebildikleri yerde ürünlerine el konulan ücretli emeğin sahibidir işçi; üretimin, dolayısıyla gerçek toplumsal hareketin öznesi olarak tanınması gerekirken sömürü nesnesi edilendir. Öyleyse artık özgürlük sorunu işçi sınıfının kurtuluşu sorunuyla içiçe geçmiş, koparılmaz biçimde onunla bağlanmıştır.

*
Ancak neredeyse kör inan düzeyine yükseltilmiş, önyargı halinde tasarlanır olunmuş yanlış bir algı ya da kavrayış da yok değildir. Evet, işçi sınıfı. Ve evet, işçi sınıfı başlıca fabrikalarda örgütlüdür. Hele ağır sanayi işçileri. Doğrudur. İşçi sınıfı, çünkü, bilindiği üzere, mezar kazıcısı olduğu kapitalizmin ürünüdür ve kapitalizm de, basit meta üretimi değil, özgür üreticilerin mülksüzleştirilmesiyle kurulmuş ve hala ara sınıf ve tabakaları durmadan mülksüzleştirerek proleterleştiren büyük ölçekli makineli üretimdir ve bu üretim kuşkusuz asıl olarak fabrikalarda örgütlüdür ki, buradan kapitalizmin temel bir zıtlığı da türemiştir: Giderek çok sayıda fabrika, hatta birden fazla ülkede çok sayıda fabrika hisse senetli ortaklık ya da değil, ama tek bir kapitalist ya da kapitalist grubun mülkiyeti ya da denetiminde olsa bile, rekabet ve üretim anarşisinin kaynağı olarak üretimin fabrikalarda örgütlü oluşu. Toplumsal emek ve üretimle mülk edinmenin özel kapitalist karakteri arasındaki karşıtlık, kendisini, sadece burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki karşıtlıkta değil, ama aynı zamanda emek ve üretimin bir dizi fabrikada örgütlü oluşuyla fabrikaların özel ellerde bulunuşu ya da tüm toplumdaki üretim anarşisi arasındaki karşıtlıkta da gösterir ya da yeniden üretir. Tek tek ya da birkaçı bir arada, fabrikaların sahipleri farklı farklıdır, tüm fabrikalar toplumun kolektif mülkü değildir; ancak açıktır ki, kapitalizmde, işçi sınıfı ne birbirinden tecrit edilmiş tarla ya da dükkanlarında küçük üreticiler türünden, ne de köle ve serfler gibi fabrika-dışı ortamlarda değil, ama fabrikada örgütlenmişlerdir. Neoliberalizmin taşeronluğu, esnek çalışmayı, zamansal ve mekansal parçalanmayı üretim sürecine sokması, şüphesiz küçük üretime dönüş demek olmamakta; emeğin ve üretimin örgütlenme ölçeği bir taraftan çeşitli yöntemler uygulanarak bölünüp parçalanarak küçültülmekte, ama öte yandan tek bir patronaj (hisse senetli ortaklıklar, uluslararası tekeller ve özellikle gruplar halinde birbirleriyle dünyayı egemenlik altına almak üzere yarışıp çatışan mali sermaye ve bankalar) altında sadece bir fabrikayı değil, hatta işkollarını da değil, ama birden fazla ülkeyi kapsayan üretim örgütleri kurulmakta ve işletilmektedir. Öyle ki, bir Microsoft, bir dizi fabrika ve işletmede, ciro alarak örneğin Afrika’nın 50’ye yakın ülkesinin ürettiğinden fazlasını üretmektedir.
Özetle, abartılı “parçalanma” öykülerine karşın, evet, esnekleşmeyle üretimde bir dizi parçalanma süreçleri gelişmekle birlikte, fabrika ve fabrikaya dayalı büyük ölçekli üretim hala kapitalizmin asıl örgütsel biçimidir. İşçi sınıfının, kuşkusuz burjuvazinin denetiminde, fabrikalardaki örgütlülüğü tartışılmaz bir gerçektir. Ve bu denetime son verilip fabrikaların işçi sınıfının kaleleri haline dönüştürülmesi, doğrudur, bütün insanlığın kurtuluşunun başlıca yönü olarak, işçi sınıfının kurtuluşunun (insanın özgürleşmesinin) önde gelen koşuludur.
Ancak bütün bunlardan “toplumsal hareketçiler” ve başkalarının Marksizme ve Marksistlere yakıştırdıkları determinizm ve öngördükleri “kalıp”ın doğruluğu sonucu çıkmaz. Kapitalizm ve işçi sınıfı fabrikalarda örgütlü olduğuna göre, “ne olacaksa fabrikalarda ve fabrikalardan başlayarak olacak” –bu, ne doğru bir algı ya da beklentidir, ne de Marksistler tarafından savunulmaktadır.
Toplumsal hareketin başlıca ekseninin, burjuvaziyle çatışma halindeki işçi sınıfının üstelik asıl olarak fabrikalarda karşı karşıya konumlanmasının, kapitalizmin temel uzlaşmaz karşıtlığı olan emeğin ve üretimin durmaksızın daha ileri ölçülerde toplumsallaşmasıyla emek ürünleri olarak üretimin sonuçlarının kapitalist özel mülkiyet olarak kalışının sosyal görünümünden başka bir şey olmaması, her şeyin fabrika ile başlayıp fabrika ile bittiği anlamına gelmez. Fabrika, tabii ki, temel kapitalist örgüt olarak, modern toplumda maddi yaşamın üretildiği başlıca alandır; ancak tek alan olmadığı da tartışma götürmez.
Fabrika, maddi yaşamın üretimin temelini verir, ama sadece temelini, tümünü değil. Tamamen gerçek olan toplumsal hareket, tarihi yaparken izlediği serüveni içinde fabrikayı varetmiştir ve modern toplumsal örgütlenme olarak ona dayanarak ilerlemektedir. Sermaye ve sermaye birikimi, –şüphesiz kapitalistlerin örneğin doktorlara ve öğretmenlere vb. varıncaya kadar işgüçlerini kiralayarak proleterleştirdikleri özel sağlık, eğitim vb. işletmeleriyle de, ama– asıl olarak ve en başta makinelerin sermayeye dönüştüğü fabrikayla anlamlanabilir; ancak bu, toplumun ve toplumsal örgütlenmenin fabrikadan ibaret olduğunun ileri sürülmesi anlamına gelemez. Başlıca fabrika üzerinden, fabrika dolayımıyla karşı karşıya gelen emekle sermaye ya da işçi sınıfıyla burjuvazi, yalnızca burada karşı karşıya gelmekle kalmadıkları gibi, karşıtlıkları, bu temele dayanarak, buradan türeyen, üretici güçlerle üretim ilişkilerinin çelişkiye düştükleri bu toplumsal temelden hareketle ve buradan yansıyarak oluşan çok sayıda karşıtlık ve ilişki türünde görünür olur. Üstelik ulusal ilişkilerle de sınırlı olmadan ve asıl olarak uluslararası bir ilişki olarak...
Fabrika önemli ve tayin edicidir, ancak dayanaklık ettiği, burjuvaziyle işçi sınıfının bir dizi başka alana da yansıyan karşıtlığının oluşum merkezi olduğu için önemlidir. Yoksa fabrikayla sınırlı, onunla başlayıp onunla biten bir algı ve yorum, daha baştan gerçek bir toplumsal hareket olarak sosyalizmi fabrikaya, burjuvaziyle işçi sınıfının asıl olarak kendiliğindenliği içinde ve başlıca sosyal iktisadi sınırlanmayla karşı karşıya geldikleri alana hapsetmek, işçiyi ücret pazarlığı ve sosyal hak talepleriyle yetinmenin pek ötesinde “tasarlamamak” demek olacaktır. Fabrika, sadece üretim ve sadece sermayenin yeniden üretimi, işgücünün metalaşması değildir, ideolojilerle farklı politikalar ve ahlaki vb. fikir ve düşüncelerin de oluşumunun hareket ettiricisi, ilk başlangıç mekanıdır, işçiler kendi aralarında ve patronlar ve adamlarıyla ilk orada ilişkilenmeye başlarlar; ama sadece başlarlar. Maddi yaşamın üretimin merkezidir fabrika, ancak bütün bir maddi yaşamın üretimi oraya sığacak kadar dar ve çok yönlülükten uzak değildir.
Fabrikanın dışında, ilk öncüllerinden hareketle oluşmuş, maddi eklentileriyle maddi yaşamın üretiminin sürdürüldüğü koca bir alan daha vardır. Devlet, bu alanların içinde, diğerleri arasından sivrilen önemli biridir. Devlet işleri ile haşır neşir olmak politika demektir ve politik alan, kuşkusuz fabrikayla bağlantısız ve ondan kopuk değildir, ama kendi başına az-çok özerk bir alan oluşturur. İdeoloji üretimi de öyledir, okulu, akademisi vb. içinde hatta medyası, kışlasının da katılımıyla ideoloji üretimi, tabii ki fabrikayla bağlı, ancak yine özerk bir diğer alan durumundadır. Ve kapitalizm fabrika merkezli gelişmesine rağmen, farklı ülkelerde farklı koşullarda, farklı ulusal özellikler taşıyarak ilerlemiş, buradan gerek burjuvaziyle işçi sınıfı gerekse farklı ülkelerin burujuvazileri arasında farklı biçimleriyle ilişki ve çatışmalar türemiştir. Aynı şekilde din ve mezhepsel farklılıklar da hesaba katılmazlık edilemezler. “Medeniyetler çatışması” tezi tabii ki doğru değildir, ancak kimi ülkelerin Hıristiyan kimilerinin Müslüman ya da Yahudi oluşlarının hiçbir öneminin olmadığı ve bu farklılıkların örneğin Ortadoğu’da hiç önem taşımadığı ve sınıf mücadelesinin şekillenişini hiç etkilemediği söylenemez.
“Yeni toplumsal hareket”çiler, toplumsal hareketin bileşenlerini ve çeşitli görünümlerini veren bu çeşitliliği, kafa karışıklığı içinde ya da tersine kafa karışıklığı yaratmak üzere abartır ve ikinci dereceden olan ilişki ve alanların her birine asallık ve belirleyicilik, kendine yeterlik yüklerler. Ancak tersine fabrika içine kapanma ve fabrikayla yetinmeye yönelmiş, ekonomizme eğilimli yaklaşım ise, kendisini, çeşitliliği görmemeye ve ne gelecekse fabrikadan gelmesini beklemeye kurgulamıştır. İkisi de kurmacadır ve sosyalizmi gerçek bir toplumsal hareket olarak anlamamayla maluldür, eksiklidir ve idealizmle yaralıdır.

*
İşçi fabrikada örgütlü olduğuna göre, onun politik hareketi de, teorik ideolojik kavgası da, iktisadi mücadelesi gibi, elbette fabrikayı eksen alacak, fabrikadan ayağı kesik tasarlanıp yürütülmeyecek, eğer sosyalist karakterli olacaksa yürütülemeyecektir. Ama ideolojik faaliyetin fabrika sınırlarına hapsolabileceğini ve hapsolması gerektiğini kim iddia edebilir? Ya da işçi ve sosyalist karakterli olacaksa fabrikaya yaslanmazlık edemeyecek politik mücadelenin, başlıca partiler aracılığıyla yürütülen ve iktidar mücadelesinden başka bir şey olmayan mücadelenin sadece ve yalnızca fabrikayla tanımlanabileceğini kim ileri sürebilir? İdeoloji üretimi tabii ki kütüphane demektir, günümüzde bilgisayar vb. demektir, bilimsel araştırma ve çalışma demektir. Politika, bir çok sınıfın arasındaki ilişki, politik bilinçse farklı sınıfların birbirleriyle ve devletle ilişkisi alanında yer tutmak, buradan seslenmek demektir ki, kaçınılmazlıkla fabrikanın ötesini zorunlu varsayarlar. Ahlak, hukuk vb. de öyledir ki, tümünün, işçi sınıfıyla burjuvazinin çatışma alanları olarak, maddi yaşamın üretimine –kiminin belirleyerek, kiminin ikinci, kiminin üçüncü dereceden rolüyle katılarak– etki edecekleri, dolayısıyla sosyalizmin gerçek bir toplumsal hareket olarak oluşup gelişmesine, bileşenleri olarak katkıda bulundukları/bulunacakları bir gerçektir.
Elbette daha başından politik olarak örgütlenmiş üst sınıf hareketleri ve devlet türünden politik örgütleri vardır. Üstelik üst sınıfların egemenlikleri sadece iktisadi yaşam üzerinde bir egemenlik olmakla sınırlı kalmaz, buradan ve başlıca devlete dayanarak, siyasal egemenliği kapsamanın ötesinde, entelektüel yaşamın tekel altına alınmasını, fikir ve düşünce üzerindeki hegemonyayı kapsayarak, yayılır. Egemen sınıf, iktisaden olduğu kadar, siyasal, entellektüel, kültürel, hukuki, ahlaki vb. olarak da egemendir ve gerçek toplumsal hareket olarak sosyalizmin bütün bu alanlarda egemenlik sistemi ve burjuvaziyle çatışma içine girmemesi, kendisini, çatışmanın bütünü içinde ve kapitalizm ve burjuva egemenliğin karşıtı ve mezar kazıcılığının üstlenilmesi olarak oluşturup ifade etmemesi düşünülemez.
Dolayısıyla maddi yaşamın üretimi süreci de, tek boyutlu bir süreç, yalnızca üretime, endüstri ve ticarete vb. dair bir süreç olarak kalamaz, zaten hiçbir anında da öyle olmamıştır. Üretken insan maddi yaşamı üretirken, üretici güçlerin düzeyiyle belirlenmiş –örneğin özgürlüğe ilişkin– fikirler, başlangıçta eksikli olsa bile giderek sistematize hale gelen/gelecek olan fikri akımlar, ahlaki tutumlar ve yaklaşımlar, politik eğilimler ve hareketler, giderek başkaldırı ve isyanlar vb. üretmekten kaçınamaz. Yaşamın maddi koşullarından yansıyarak geliştirilen fikir ve düşünceler, egemenlik sistemi karşısında derli toplu hale getirilmeleri olarak politik tutumlar ve buradan gelişen politik hareketler –kimi doğruya yakın, kimi düpedüz yanlış olarak ve birbirlerini ve etkilerini giderip dengeleyip düzelterek–, uzun vadede az-çok ortalama doğru bir yansıma verirler. Kim ki, sömürülen ve ezilen “alt” sınıfların sistemli fikirler geliştirmek ve politik bir örgütü kurup işletmek için gerekli zaman, finansman gücü ve yeteneklerini geliştirecek eğitsel vb. olanaklardan yoksunluğu ve çoğu durumda düpedüz cahilliğinin üzerine binen maddi yaşamın egemenler tarafından bozuşturulmuş dinsel kör inan, ulusal vb. önyargı vb. biçimindeki yansımalarının başlangıçta devrimlere götüren gerçek halk hareketleri ve sonunda sosyalizmin gerçek toplumsal hareket olarak ortaya çıkışı üzerindeki negatif etkilerini görmez ya da önemsemezse, yanlışlığa düşecektir. Ancak kim ki sosyalizmi, gerçek toplumsal hareketi, başından her şeyi belirli biçimiyle kurgulanmış, ama belirli önkoşullardan hareketle gerçek yaşamın içinde ve kendi yolunu açarak gelişip ilerleyen bir hareket olarak anlamazsa, onun düşeceği yanlışlık birincisinden daha az olmayacaktır. Hele yaşamın maddi üretimini, fikirler, düşünce sistemleri, politikalar ve politik hareketleri yansıtarak var etmeyen, salt fabrikaya dayalı etkinlik olarak anlayansa, toplumsal hareketten hiçbir şey anlamamış sayılmalıdır.

*
Gerçek toplumsal hareket olarak sosyalizm, başlıca işçi hareketidir: Devrimci işçi hareketi, Marksizmle birleşmiş işçi hareketi. Ama bu, böyle bir işçi hareketinin bir yandan teorik ideolojik mücadeleden bir yandan da gençlik, kadın, kentsel dönüşüme, HES’lere vb. karşı çevre, barış vb. hareketlerden bileşmesi demektir. Kim sosyalizm ve sosyalist hareketi, bir işçi hareketi olmasından hareketle, örneğin sendikal hareketten ibaret ya da onun gibi, onun türünden sınırlı bir işçi hareketi olarak ileri sürebilir ki? Öncelikle, 1) ideolojik teorik mücadele, 2) iktisadi (sendikal) mücadele ve 3) politik mücadele olarak, üç biçimi, birbirini bütünleyen üç yönü olduğunu biliyoruz. Ama sosyalist hareketin, hele Türkiye türünden hala demokrasiyi kazanamamış ülkelerde, önünde yürüyüp kendisine bağlaması gereken demokratik hareketlerin de bulunduğu düşünülürse, “çıplak” bir işçi hareketinden ibaret sayılabileceği herhalde düşünülemez.
İlk olarak işçi hareketinin, örneğin sadece bir yönü olan sendikal hareketten farklı olarak, bir dizi diğer yönü ve görünümü olduğunu, üstelik sosyal görünümü burjuvaziyle işçi sınıfı arasındaki karşıtlık olan emeğin ve üretimin toplumsal karakteriyle mülk edinmenin özel kapitalist karakteri arasındaki uzlaşmaz karşıtlıktan kaynaklanan, dolayısıyla kaynağını sömürü ilişkisi olarak kapitalizmde bulan ve çözümü kaçınılmazlıkla kapitalizmin yıkılışına, işçi sınıfının kurtuluşu ve sosyalizme bağlanan kadın hareketi, gençlik hareketi, köylü ve memur hareketi, çevre hareketi gibi haraketlerle nükleer karşıtı hareket türünden daha özgün ve konjonktürel olanlarına kadar birçok hareketle içiçe bulunduğunu, onlardan beslenip onları besleyerek koşulladığı ve kapitalizme yönelik olarak tümünden bileştiğini ve bileşmeden gerçek bir toplumsal hareket olarak oluşumunun olanaksız olduğunu söylemeliyiz.
Elbette kadın, gençlik, çevre vb. alanlarında gelişecek hareketlerin tümünün burjuvaziyle işçi sınıfı arasındaki çatışma koşullarında olduğu kadar, burjuvazinin egemenlik koşullarında ortaya çıkıp gelişme durumunda olduğunu bileceğiz. Bu, burjuvazinin bu alanların hiçbirinde, egemenliğinin koşullarından hareketle etkin olmaya çalışmadan, örneğin burjuva kadın, gençlik, çevre vb. hareketleri öngörüp geliştirmek üzere etkide bulunmadan, bu alanlara doğrudan müdahale etmeden edemeyeceği anlamına gelir. Bu nedenle, doğaldır ki, bu alanlarda toplumsal hareket, özellikle ikinci, üçüncü dereceden yansısal etkenlerle politik vb. yönleri de kapsayarak gelişirken, üzerinde burjuva etkiler taşımadan edemeyecek, bununla kalmayarak, hatta gelişmeleri tamamen olağan ilerici ama düpedüz burjuva, küçük burjuva vb. nitelikli demokratik hareketleri kucaklayıp onlarla birleşmeden adına layık olamayacaktır. Demokratik içerikli hareketleriyle birleşerek, kadın, gençlik, çevre vb. alanlarını kendi dayanağı ve bu alanlarda gelişecek hareketleri kendi bileşeni ve unsuru olarak edinemeyen ve tümünden kapitalizm karşıtlığını varedemeyen; düşünsel, politik vb. yönleriyle belirli görüşler ve eğilimlerin diğerlerini dengelemesiyle, sonuç olarak tarihselliğinin kendisine yüklediği ortalamayı tutturarak ilerleyemeyen bir hareket, gerçek toplumsal bir hareket sayılamaz; ya politik ama dar bir hareket olarak kalır ya da yine ideolojik/politik nedenler ya da kendiliğindenliği içinde çeşitli alan ve unsurlarıyla birlikte varolmaktan burjuva etkisinin ağırlığıyla uzaklaşır ve uzaklaştıkça gerçek bir toplumsal hareket olmayı da başaramaz.
Evet, kadın hareketi kendi başına da bir harekettir; demokratik içerikli olabilir ve bu hiçbir sakınca da teşkil etmez. Ancak kadın hareketi, belirli bir siyasallaştırılmışlığıyla “erkek karşıtı” bir hareket olarak değil, ama gerçek temelleri ve öncülleriyle gerçekte olduğu gibi, gerçek bir hareket olarak anlaşılacaksa, demokratik içerikli olanıyla birleşme zorunluluğunun ötesinde ve kadın işçi olarak doğrudan sermaye boyunduruğu altında olanların zaten kendilerinin hareketi olmanın yanında, kadının kapitalizm tarafından kuşatılıp mahkum edildiği haksızlıklar karşısında ve kapitalizmin ataerkilliği besleyen gericiliği ve tekelciliği zorbalığı dolayısıyla, kitlesel olarak kadınların da sermaye ve kapitalizm karşıtı bir pozisyon tutmakta oldukları koşullarda, kapitalizm karşıtı gerçek hareketin, kadın alanına dayanmadan ve kadın hareketini de bileşeni edinmeden edemeyeceği tartışmasızdır. Bunun için bütün kadınların sosyalist olmaları ya da kadın hareketinin her durumda örneğin politik bakımdan kararlı biçimde sosyalist yaklaşım ve politikalar benimsemiş olması şüphesiz gerekmemektedir. Gerçek bir toplumsal hareket olarak sosyalizm demokratik içerikli kadın hareketiyle birleşmeden edemez ve hareketin, içinde doğru ya da yanlış, kuşkusuz burjuva etkisinin ifadesi bir dizi görüşün ileri sürülmesinin tamamen olağan olduğu farklı ideolojik, politik, kültürel, ahlaki vb. düzeylerdeki yansımalarının, son belirlemede, tarihsel nesnellliğin öncülleri ve ihtiyaçları doğrultusunda birbirlerinin “aşırılıkları”nı giderip yönlerini doğrultacak oluşlarına güvenilebilir.
Gençlik hareketi için de aynı şeyler söylenebilir: Geleceği kapitalizm tarafından karartılıp bugünü kapitalistler tarafından çalınan ve yaşamı zindana döndürülen gençlik kitlelerinin hareketinin, tümü işçi gençlik olmadan da, kaderini işçilerle birleştirmeye kapitalizm karşıtı gerçek toplumsal hareket içinde saf tutup onun bir bileşenini oluşturmaya yatkınlığından daha anlaşılır ne olabilir? Bu, tabii ki, gençliğin demokratik hareketini kucaklayıp onunla birleşmekten kaçınmayı gerektirmez, tersine kucaklayıcı yaklaşım, onun kapitalizm karşıtı hareketin unsuru ve bileşeni oluşunu kolaylaştırır.
Ya da çevre hareketi. Çevre hareketi örneğin TEMA’nın burjuva çevre hareketinden mi ibarettir? Ya da AKP Hükümeti’nin sözcülerinin “üç-beş ağaç” edebiyatıyla hiç anlamadıklarını belli ettikleri ve küçümseyip aşağıladıkları “çiçek-böcek sevgisi” kapitalizm koşullarında nereden kaynaklanmaktadır ve kaçınılmazlıkla ancak nereye bağlanabilir? Kâr hırsıyla doğayı yaşanmaz hale sokan, örneğin rant kaygısıyla bir dere üzerine 12 baraj inşaa etmeyi bile önüne koyabilen kapitalistlerden başka kimdir? Ve çevrenin gerçek savunuculuğunun kapitalizmin yıkılışını hedeflemesinden daha anlaşılır ne olabilir ki? Elbette gerçek toplumsal hareketin bir unsuru ve bileşeni olması, çevre hareketin önkoşulu değildir. Ancak eğer hoş bir gönül eğlendirme olarak kalmayacak ve bu durumda üç-beş burjuvanın kurmaca iyilikseverliğiyle sınırlı anlaşılmayacaksa, kitleselleşip gerçek bir hareket oluşturacak bir çevre hareketinin kır ve kentin yoksullarına HES’leri ve kentsel dönüşümü vb. dayatan kapitalizm koşullarındaki gerçek maddi öncüllerinden ve kuşkusuz emeğin ve üretimin toplumsallaşmasıyla mülk edinmenin kapitalist karakteri arasındaki temel karşıtlıktan hareket etmesinin, bu durumda da, bilincinde olsun ya da olmasın, düşünce ve politik eğilimlerinden bağımsız olarak ve süreç içinde farklı eğilimlerin de düzeltilmesi imkanını elde etmek üzere, kapitalizme karşı yönelmesi ve genel kapitalizm karşıtı hareketin bir yönü ve bileşeni olmasının anlaşılmaz bir yanı olamaz.
Latin Amerika’da ortaya çıktığı ve üzerine tez ve teoriler inşa edildiği türden topraksız köylülerin ya da evsizlerin hareketi, evet çekiştirilmekte, “yeni siyasal özne” arayışlarına konu edilmektedir; ancak tanıtlanmaya çalışılması gerekmeyecek denli açıktır ki, öncüllerini, maddi yaşamın kapitalist tarzda ya da kapitalizme bağlanmış büyük toprak mülkiyeti koşullarında üretiminde bulan ve buradan temellenip gelişen hareketlerdir ve iki durumda da kapitalizm karşıtı genel toplumsal harekete bağlanmalarından doğalı herhalde yoktur. Ya topraksız köylülerin işçi sınıfına ve onunla ittifaka itilmeleri olarak demokratik içerikli mücadeleleriyle ya da köylülerin proleterleşme sürecinde veya proleterleşmiş oluşlarıyla kurtulmak zorunda oldukları kapitalizme karşı doğrudan mücadeleye zorlanmaları nedeniyle. Kapitalizme bağlansa bile hala daha geri (örneğin feodal) ilişkilerin kıskacındaysalar kolaylıkla sosyalizme bağlanabilecek demokratik mücadeleleriyle evsiz ve topraksızların eylemiyle birleşmek.. Ya da mülksüzleştirme yoluyla yoksullaştırıp evsiz ve topraksız bırakmış olan kapitalizmse, kapitalizmin üzerine yürümesinden doğalı olmayan evsizler ve topraksızların eyleminde –burjuva görüşler ileri sürerek onlar üzerinde de burjuva etkisinin yayılmasını sağlamaya ön ayak olmak üzere– “eski”sinden farklı bir “toplumsal özne” aramak yerine, onları, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesinin bir dayanağı olarak görmek ve gerçek bir toplumsal hareket olarak sosyalizmin bir bileşeni haline getirmek, dolayısıyla somut olarak taşıdıkları kapitalizm karşıtı potansiyel ve olanakları gerçeğe dönüştürmek için çalışmak – herhalde doğru ve sosyalistçe olan yaklaşım ve tutum bu olur.
“Toplumsal hareketçi” yaklaşımın zaafı, kadın, çevre, gençlik vb. hareketlerin toplumsal hareket olmayışlarında değildir, ama bu hareketlerin, onları birleştiren ve genel bir kapitalizm karşıtı hareketin unsur ve yönleri olarak bileştiren kapitalizmdeki öncüllerinin ortaklığını görmemeleri ya da düpedüz önemsememeleri, ama bu hareketleri, tamamen birbirlerinden kopuk ve herbirini ayrıca ve bizzatihi kendilerine yeterli özneler olarak varsaymalarıdır. Tarihsel materyalizm savunucularına ve kuşkusuz Marksistlere izafe edilen, uvriyerist içerikli, ne gelecekse fabrikadan geleceğini bekleme ve özgünlükleri olan ama tek bir sosyal hareketin bileşenleri durumundaki hareketlerin özgünlükleri ve ayrı ayrı ve bir arada oluşturdukları önemi ve gerçek toplumsal hareket olan sosyalizme katacaklarını görmeme, ama sadece fabrika ve fabrikayla sınırlı eyleme önem atfetme eğilimi ise, ne Marksistlerin eğilimidir ve ne de doğrudur.
Anlatılanlardan, şüphesiz, bir işçi, bir kadın, bir genç, bir çevreciyi bir araya toplayarak ve onların taleplerini alt alta yazarak ilerleme ve toplumsal hareket olarak sosyalist hareketi bir “toplama” hareket olarak öngörme sonucu çıkmaz. Dikkat çekilen; kapitalizmde, kapitalizm koşullarında gelişen sosyal hereketin temelleri ve gerçek öncüllerinin ortaklığı ve toplumsal hareketin bileşikliği ve çok yönlülüğü ve bu çok yönlülüğü içinde birliğidir.

*
Peki, bu ortak temel ve öncüllere sahip oluş ve tek bir toplumsal hareket oluşturmak üzere hareketin çeşitli yönlerinin birliği/bileşikliği, tümünün kaynaklandığı emeğin ve üretimin toplumsallaşmasıyla mülk edinmenin özel kapitalist niteliği arasındaki karşıtlık ve aynı karşıtlığın sosyal görünümü burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki karşıtlık olduğuna göre, düzenli olarak ve sadece az-çok örgütlü işçi sınıfının etrafında toplanmış bir toplumsal hareketi mi koşullandırır? Özetle, biz yalnızca örneğin Zonguldak Madencilerinin Büyük Yürüyüşü’nde gördüğümüz gibi, ayağa kalkan işçi yığınlarının kadını, genci, memuru, esnafı vb. ile diğer emekçi yığınları peşinden sürükleyişine mi tanıklık ederiz? Tarihin gelişmesi bunca düzenli ve kurgulanabilir midir, yoksa kendilerine özgü gelişmeleri olan ve olan-bitenden farklı etkilenen işçi, gençlik, kadın, çevre vb. hareketlerin zamandaş olmayan, bazen biri, bazen diğerinin, bazan bir başkasının ya da birkaçının birden hızlı gelişme göstererek öne çıkacağı ve diğerlerinin gelişmesi üzerinde baskı yaparak etkide bulunacağı şekilde somut gelişme farklılaşabilir mi? Tabii ki ikincisi doğrudur. 15-16 Haziran 1970’te işçi harektinin doruk yaptığını, ama öncesinde 68 Hareketi diye anılan hareket içinde gençlik hareketinin, işçi ve özellikle küçük üretici köylü hareketinin de gelişmesini etkileyerek öne çıktığını biliyoruz.
Bu olanaklıdır ve kendi başına bir olumsuzluk oluşturmaz. Olumsuzluk, burjuvazinin hareket üzerindeki etkisinden gelebilir ki, özellikle gençlik, köylü vb. kitleleri üzerinde bu etkinin görece daha kolay gerçekleşebildiği düşünülebilir. Ancak toplumsal hareket üzerindeki burjuva etkiden işçi hareketinin de azade kalamadığı, işçi aristokrasisi ve sendika bürokrasisi aracılığıyla burjuvazinin saptırıcı yıkıcı etkisini işçi sınıfı saflarına da taşıdığı bilinir. Yine de her halükarda fabrikalarda örgütlülüğü ve burjuvaziyle doğrudan karşı karşıya gelişiyle işçi sınıfının burjuvazi karşısında daha korunaklı ve fabrikalarda örgütlü oluşundan gelen örgütlülüğe yatkınlığıyla daha silahlanmış olduğu tartışmasızdır. Ve hangi yönü öne çıkıp nereden gelişirse gelişsin, bilinç ve örgüt eksiğiyle burjuvazinin saptırıcı etkisinden gelen zaaflı durumların giderilerek hareketin ilerleyişin doğrultulmasını, sömürülen yığınların ideolojik ve politik cihazlanması ve gelişkinliğinin ilerletilmesinde, ama özellikle de çoktan dünya pazarına bağlanmış büyük ölçekli üretim yapan fabrikalarda örgütlü ağır sanayi işçilerinin örgütlü katılımının haraketi damgalamasında bulabiliriz ve bulmalıyız.
Kapitalizmi yıkıp insanın sermaye tarafından mahkum kılındığı yabancılaşmanın üstesinden gelmek üzere, işbölümü ve sınıflara bölünmeye son vererek, üretici güçlerin gelişmesinin önünü sonuna kadar açıp herkese yeterli kalite ve miktarda istediğince tüketebilecek kadar gelişkin bir üretimi olanaklı kılarak insanın birbirine, makineye, sermaye haline dönüşmeden makinenin işlevsel oluşunu engelleyen sermayeye köleliğinin gerçekleşme koşullarını kaldırarak gerçek özgürlüğü sağlayacak gerçek toplumsal hareketin merkezinde şüphesiz işçi sınıfı durmaktadır. Başında ağır sanayi işçileri olmak üzere, kırın ve kentin bütün sömürülen yığınlarını etrafında birleştirme ve zaman zaman zorlansa da hiç değilse belirli koşullarda burjuva olmayan ve tekelci kapitalizmden zarar gören, çıkarı tekelci yağma ve dikte edicilikten kurtulmakta olan ve demokrasi talep eden emekçi karakterli –küçük burjuva– katmanları peşinden sürükleme yeteneğindeki işçi sınıfı.
İşte bu hareket dün şu sorun üzerinden patlamıştır, bugün bir başkasından.. Yarınsa nereden patlayacağını hep birlikte göreceğiz.

*
Gezi Direnişinin orta sınıfların hareketi olarak patladığı ileri sürülmüştür. Çevre sorunundan patladığı, ama onunla sınırlı kalmadığı bilinmektedir. Genel bir toplumsal hareket olarak gelişmiştir. Peki, ama bir orta sınıf haraketi, bir burjuva hareket midir? Fabrikalardan ve tulumu-baretiyle açık seçik bir işçi hareketi olarak ortaya çıkmamış olduğuna bakıp, “orta sınıf” vb., biraz yumuşatmak üzere “yeni orta sınıf” hareketi olarak nitelenmiştir. Kuşkusuz, orta sınıftan da katılanlar olmuştur. Harekete küçük burjuvazi de, memur ve esnaf da katıldılar. İşçi ve işsiz emekçi kitlelerin katılımı da kesinlikle küçümsenir gibi değildir. İşsiz olanlarıyla birlikte işçi ve emekçi katılımı, özellikle büyük kentlerin kenar mahallelerine, taşraya gidildikçe artmıştır. Harekete geçirici nedenleri arasında, eşitlik ve demokrasi talebini kitleselleştiren insan yerine koyup kimseyi söz hakkı tanımayan otoritarizmin zorbalığıyla geçim koşullarının zorluğu ve hızla daha da kötüleşmekte oluşunun yaşamı zındana dönüştürmesi önde gelmektedir. Direniş, emekçi niteliği küçümsenir türden olmayan bir halk direnişi olarak gerçekleşmiştir. Elde ayrıntılı bir anket yoktur, ancak okumuşu yazmışıyla, genci yetişkini, kadını ve erkeğiyle, çevre dostu, geçim derdi çekeni, söz hakkı isteyeniyle hareketin “alt sınıflar”ın hareketi olduğunu açıktır. İşçiler örgütlülükleriyle olmasa bile katılmışlardır, memurlar öyledir. Gençler ve kadınlar da. Hareketin örgütlülük düzeyinin düşüklüğü kesin, kendiliğindenliği belirgindir. Sosyalistler, burjuva, küçük burjuva gruplar, kendi ideolojik yönelim ve politik tutum ve sloganlarıyla katılmışlar ve hareketi etkilemeye çalışmışlardır. Ancak bir o kadar kesin olan başka bir gerçek de, örneğin ulusalcı burjuva sloganların hareket içinde belirli bir yer tutmasına karşın, hareketin, burjuva bir hareket, bir “üst sınıf” hareketi olmadığıdır. Gezi Direnişi gerçek bir halk hareketi olarak ortaya çıkıp gelişmiş, demokratik nitelikli bir hareket olarak varolmuştur ki, bu beklenmeyen bir şey değildir. İçinde sosyalist hareketin belirli bir yer tuttuğu ve tüm öncüllerine sahip olduğu için genişlemesine mayalanabileceği demokratik nitelikli kendiliğinden ve kuşkusuz “aşağıdan” bir hareket. Emekçi karakterli bir hareket.