“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Ekonomideki istikrarsızlığın sorumlusu “faiz lobisi” mi?

Son aylarda Türkiye ekonomisinin “sıcak para” girişlerine bağımlı ekonomik büyüme modelinin tıkanmakta olduğunu görüyoruz. Büyüme rakamları aşağı doğru revize edilirken, TL, dolar ve Avro karşısında hızla değer yitiriyor. Döviz kurundaki bu sert tırmanış önümüzdeki döneme ilişkin enflasyon hedefini de gerçekçi olmaktan uzaklaştırıyor.
Ekonomideki belirsizliğin derinleştiği, kamuoyunun ise kaygıyla izlediği bu süreç karşısında, hükümet komplo teorilerine sarıldı. Böylece hem yaklaşan ekonomik açmazın politik sonuçlarından sıyrılmayı, hem de içerideki demokratik muhalefetin toplum nezdinde mahkum edilmesini amaçladı.
Son dönemde kamuoyu tarafından çokça tartışılan “faiz lobisi” söylemi işte böylesi bir ortamda filizlendi. Gezi olayları ve sonrasında yaşanan fon çıkışları ekonomiyi istikrarsızlaştırmaya ve faizleri tırmandırmaya çalışan bir “faiz lobisi”nin eseriydi, hükümet çevrelerine göre. Komplo teorileri burada da kalmadı. Türkiye’nin IMF’ye olan borcunu ödemesini ve ekonomik bağımsızlığını ele almasını kaldıramayan uluslararası sermaye çevrelerine kadar uzandı suçlamalar. Muhatabı çoğu zaman belirsiz bu kompo teorilerinin arka planını sorgulayarak işe başlayalım, dilerseniz.

GEZİ OLAYLARI İSTİKRARSIZLIĞIN ANA KAYNAĞI OLABİLİR Mİ?

Gezi eylemleri sonrasında Başbakan’ın açıklamalarıyla derinleşen siyasi istikrasızlık ortamının ülkeden yabancı sermaye çıkışına neden olduğu muhakkak. Şu unutulmalı, Gezi eylemlerinin ülke çapında kitlesel bir eylem dalgasına dönüştüğü 31 Mayıs gecesi, Cuma gününe denk geliyordu. Piyasaların kapalı olduğu iki gün boyunca hükümetin gerginliği düşürmesi ve bu olayların piyasalara yansımasına engel olabilmesi mümkündü. Bu yol, o veya bu nedenle tercih edilmedi. Madem öyle işte böyle denildi, sokaktaki halka rest çekildi. Piyasalar çakıldı.
Her ne olursa olsun, altını çizmeliyiz ki, Gezi eylemleri ekonomideki mevcut tablonun asli sebebi değildir. Olsa olsa, ülkeden sermaye çıkışını hızlandıran bir etken olarak değerlendirilebilir. Türkiye ekonomisi, uzunca bir süredir, kısa vadeli yabancı sermaye girişleri tarafından fonlanan bir ekonomik büyüme süreci yaşamaktaydı. Bu büyümenin asli dayanağı, ABD Merkez Bankası’nın (FED) sürdürdüğü genişlemeci para politikası ve düşük faizlerdi. Dünyadaki dolar bolluğu, Türkiye gibi dış borçla dönen ekonomilere yaradı. Özel sektör, düşük faizli dolarla borçlanarak, yeni yatırımlara girişti. Ekonomi büyüdü büyümesine, ama dış borç stoğu da tırmandı. Giderek kronikleşen bir cari açık sorunu ortaya çıktı. Bu pembe tablonun sonsuza kadar sürmeyeceği ortadaydı. FED’in parasal genişleme poltikasının sonlanması ve ABD’de faizlerin yükselmeye başlaması ile birlikte sıcak paranın yön değiştireceği ve bunun, Türkiye gibi sıcak para girişlerine bağımlı bir ülke üzerinde yıkıcı etkiler yaratabileceği elbet biliniyordu. Yaşanan da bu oldu. FED’in para politikasını sıkılaştıracağına dönük ilk sinyaller ile birlikte gelişmekte olan piyasalardan para çıkışı yaşanmaya başladı. Türkiye, bu piyasalar arasında başı çekiyordu.
Tarihsel olarak baktığımızda da, ekonomiye dönük olumsuz algının olaylardan önceki günlerde oluşmakta olduğunu görüyoruz. BIST 100 endeksi, 22 Mayıs tarıhinde 93,398 ile tarihi zirvesine ulaşmış, ama bu tarihten itibaren düşüşünü sürdürmüş ve 31 Mayıs günü içerisinde, olayların patladığı gecenin hemen öncesinde 85.000 seviyesinin altına kadar gerilemişti. Kısacası, olaylar patlamadan önceki on günlük süre içerisinde, borsada, hali hazırda yüzde 9’luk bir gerileme yaşanmıştı. Hem de hükümet çevrelerinin orta-uzun vadede yerli varlık alımlarını arttırır diyerek, tasarruf sahiplerini borsaya çekmeye dönük beyanlarda bulunduğu, 16 Mayıs tarihli Moodys’in kredi notu arttırımı kararına rağmen.
Sonraki günlerde de, borsadaki değer kayıplarının ve doların yukarı yönlü hareketinin, büyük ölçüde, FED’in açıklamalarından ve ABD’de açıklanan ekonomik göstergelerin sıkı para politikasına dönüş yönündeki algıyı güçlendirmesinden kaynaklandığını söyleyebiliriz.
Kısacası, ekonomideki gidişatın bir sorumlusu var ise, o da, hükümettir. Yurtiçi ve yurtdışındaki birçok iktisatçının uyarılarına kulak asmamış, kredi notunu yatırım seviyesinin altında tutan kredi derecelendirme kuruluşlarını suçlayarak, işi, “ben de kendi kredi notumu kendim veririm” diyecek noktaya vardırmıştır. Bugün de, yeni senaryolar icat ederek, yaklaşan krizin sorumluluğunu üstünden atmaya çabalamaktadır.

FAİZ LOBİSİ SÖYLEMİNİN ARKAPLANI
Başbakan’ın “faiz lobisi” söyleminin, eylemlerin ilk günlerinden itibaren hedef gösterdiği Koç grubu (Yapı Kredi Bankası) ve tüm sadakatine rağmen iktidara bir türlü tam olarak yaranamayan Doğuş grubu (Garanti Bankası) üzerinden, bankacılık kesimini, daha doğrusu özel bankaları hedef aldığı anlaşılıyor. Burada, özellikle izleyicisini neredeyse tümüyle karşısına almak pahasına Gezi olaylarını görmezden gelen, olayları konu eden sayısı nedeniyle tarih dergisinin yayımını durduran Doğuş Grubu’nun (NTV), bunca çabasına karşın, yapılan protestolar karşısında çareyi eylemcilerle birlikte kapı önüne çıkmakta bulan Garanti Bankası Genel Müdürü’nün tek bir hareketi nedeniyle hedef haline gelmesi de ibret verci bir durum.
Başbakan, faiz lobisi söylemi ile, toplumun iki farklı kesimine mesaj veriyor. İlk olarak İslami kesimin faiz konusundaki hassasiyetlerine seslenerek, “kendi” kitlesini mobilize etmeyi amaçladığı anlaşılıyor. Diğer yandan ise, özellikle gecelik repo faizlerinin yüzde yüzün üzerinde seyrettiği 2000 öncesi döneme referans veriyor. İşçi ücretlerinin gecelik repoda değerlendirildiği için gecikmeyle ödendiği, yatırımların durma noktasına geldiği bir dönem hatırlatılarak, o dönemi yaşayan geniş halk kesimleri üzerinde geçmişe dönüş korkusu yaratılmak isteniyor.
Peki, iktidar yanlısı kesimin iddia ettiği gibi, bankaların sistemi istikrarsızlığa sürükleyerek faizleri tırmandırmak istemesi ne kadar gerçekçi bir açıklama? Öncelikle şunu netleştirelim, bankaların faizlerin yükselmesinden kâr edecekleri düşüncesi yanlıştır. Bankalar, genel olarak açtıkları uzun vadeli kredileri kısa vadeli borçlanmayla finanse ettikleri için, faiz oranlarındaki sert yükselişler, bankacılık sektörü açısından büyük riskler taşır. Bu nedenle, büyük bankacılık krizleri, faizlerin gerilediği değil, aksine yükseldiği dönemlerde ortaya çıkmıştır. Yine, döviz kurunun yukarı yönlü hareketi, borsadaki gerileme ve bunların sonucunda kredi geri dönüşlerinde yaşanabilecek aksaklıklar, bankacılık kesimini büyük bir riskle karşı karşıya bırakacaktır.
Kaldı ki, bankaların iktidar partisini doğrudan hedef almaları için herhangi bir neden bulmak da zor. Aksine, AKP iktidarı süresince ülkemizdeki bankaların kârları ve piyasa değerleri katlanarak armıştır. Şöyle bir örnek verelim. 2001 yılı sonunda halka açık 8 bankanın toplam zararı o dönemki para birimiyle 1.1 katrilyonu (bugünkü milyar TL) buluyordu. Aynı yıl 226 trilyon (milyon) zarar açıklayan Garanti Bankası’nın 2012 yılı karı ise, 3.3.milyar TL olarak açıklandı. Yine, 2001 yılında İMKB’nin en değerli 3 şirketi arasında sadece 1, 10 şirket arasında ise 3 banka bulunurken; 2013 yılı itibariyle, en değerli 3 şirketin tümü, 10 şirketin ise 5’i bankalardan oluşuyor. Kısacası, AKP iktidarından en fazla nemalanan kesim “faiz lobisi” olmuştur.
Tüm bunların ötesinde, ortada bir faiz lobisi aranacaksa, bu lobinin, bizzat hükümetin kendisi olduğunu da pekala söyleyebiliriz. Özellikle eylemlerin ilk döneminde, Başbakan’ın her konuşması sonrasında faiz hadlerinde yükselme yaşanmıştır.
Burada, reel faiz hadlerinin sıfıra çekildiği iddiasıyla dindar kesime göz kırpan söylemi de kısaca cevaplayalım. Günümüzde, halen pek çok ülkede olduğu gibi, bizde de politika, faizin sıfır seviyesinde tutulmasıdır. Bu demek değildir ki, piyasada reel faiz oranları sıfır seviyesindedir. Denemesi kolay, başvurun bir bankaya ihtiyaç kredisi için, dosya masrafı vb. gibi, aslında faiz ikamesi olarak devreye sokulan ek maliyetleri katın toplam maliyetin içine. Bakın bakalım, faiz sıfırlanmış mı, sıfırlanmamış mı?
Buradaki esas sorun şu, hükümet, bugüne kadar dünyadaki düşük faiz hadleri sayesinde ülkedeki faiz hadlerini düşük seviyelerde tutabildi. Ama şimdi durum değişiyor. Henüz ABD bu yönde herhangi bir adım atmamasına rağmen, bunun beklentisi bile, pek çok ülkede faizleri yükseltmeye başladı. Tüm dünyada faizlerin yükselmeye başladığı bir dönemde düşük faiz politikasının sürdürelemeyeceğini iyi bilen hükümet, bu durumun faturasını muhayyel lobilere ve muhaliflere kesmenin hesaplarını yapmakta.

ULUSLARARASI SERMAYE ÇEVRELERİNİN “İSTİKRARI” BOZMA ÇABALARI
Son dönemde hükümet cephesinden sıkça dile getirilen bir diğer komplo teorisi ise, Türkiye’nin IMF’ye dönük borcunu kapatarak “ekonomik bağımsızlığını kazanmasının” uluslararası sermaye çevrelerini kaygılandırması ve bu nedenle bu çevrelerin istikrarı bozacak girişimlere destek vermeleri şeklinde. Yeryüzünde, bu denli bir dışa bağımlı bir büyüme modeli sürdürmekte olup, yine de ekonomik bağımsızlıktan dem vuran bir iktidar yoktur herhalde, olamaz. Her neyse, biz, yine de, neresinden tuttsanız elinizde kalacak bu komplo teorisini de ciddiyetle ele alarak tartışalım.
Öncelikle, Türkiye’nin IMF’ye olan borcunun kapatılması mitine değinelim. Bugün IMF’den yeni bir kredi arayışına girilmemesi, Türkiye’nin yabancı kaynak ihtiyacının azaldığı anlamına gelmiyor. Aksine, ülkenin brüt dış borç stoğu 2002 yılında 129 milyar seviyesinde iken, 2012 yılı sonu itibariyle 336 milyar doları buldu. Bu rakamın 226 milyar doları özel sektöre ait. 2005 yılında dış borcun GSYİH’ya oranı yüzde 35.4 seviyesindeyken, yüksek büyüme hızına rağmen, bu oran, yüzde 42.8’e ulaşmış durumda. Kısacası, kronikleşen cari açıkla birlikte dış borç stoğumuz da katlanıyor.
Yabancı sermayenın borsadaki (BIST 100 endeksindeki şirketlerin takasındaki) payı, 23 Mayıs tarihinden bu yana, 66.40 seviyesinden yüzde 63.50 seviyesine geriledi. Bu demektir ki, borsadan hatırı sayılır miktarda bir yabancı çıkışı yaşandı. Ne var ki, görüldüğü gibi, halen daha borsada aslan payı yabancılara aittir. Hal böyle iken, uluslararası sermaye çevrelerinin borsanın çakılmasına dönük bir komplo içerisine girmeleri düşünülemez. Aksine, borsada yabancı fonların böylesine ağırlıklı yer tutması, çıkışı zorlaştıran etkenlerin başında gelmektedir. Çünkü, yaşanacak bir panik dalgasının faturasını büyük oranda kendileri ödeyecektir.
Aynı şekilde, ülkeden çıkacak sermayeyi en rahatsız edecek durum, TL’nin diğer para birimleri karşısında değer yitirmesidir. Son günlerde açtığı büyük miktarlı döviz satım ihaleleri ile Merkez Bankası, ucuz döviz satarak, ülkeden çıkacak fonların elini rahatlatmaktadır.
Hükümete yakın çevrelerin açıklamalarında, eğer FED başkanı Bernanke kast ediliyorsa, ki artık suçlamaların nereye kadar uzanacağını kestirmekte zorlanıyoruz, o zaman, konu farklı bir boyut kazanıyor. Bernanke’nin açıklamalarının, diğer ülkeler üzerinde olduğu gibi, Türkiye ekonomisi üzerinde de olumlu ya da olumsuz sert etkileri olduğu muhakkak. Bu açıklamaların Türkiye ekonomisini aşağı çekmeye yönelik bir kasıt taşıdığını düşünenler, eğer ki varsa, bu durumda, Türkiye ekonomisinin yabancı sermayeye bağımlılığını sorgulamalıdırlar. Eğer başka bir ülkenin Merkez Bankası Başkanı, bir açıklamayla senin ekonomini alt üst edebiliyorsa, bu, IMF’ye olan borcun kapatılmasının ülke ekonomisinin dışa bağımlılığı açısından en ufak bir değişimi işaret etmediğinin en belirgin göstergesidir.

EKONOMİNİN DÜMENİNDE BERNANKE OTURUYOR
Dolayısıyla Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığını kazandığı söylemi, miting meydanlarında tekrarlanan pek çok söylem gibi, altı boş bir slogandan ibaret. İşin aslı, şu an, tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye’de de, finans çevreleri soluğunu tutmuş, Bernanke’nin kriz sonrasında ekonomiyi hareketlendirmek için devreye soktuğu genişlemeci para poltikasının sona ereceği tarihi bekliyor. Genişlemeci para politikası doları ucuzlattı, varlık fiyatlarını (hisse senedi, emlak, emtia fiyatları gibi..) ise şişirdi. Önümüzdeki dönemde dolar arzındaki genişleme hızının gerilemesi ya da durması, varlık fiyatlarında gerileme yaratacaktır. Dahası, bunun yaratacağı  faiz oranlarındaki artış, hali hazırda aşırı değerli olduğu tartışılan TL’nin yabancı para birimleri karşısında değer kaybını hızlandıracaktır. Dolardaki yükseliş, enflasyon rakamlarının yanı sıra yurt içindeki reel faiz hadlerini de yukarı taşıyacak, ekonominin büyüme hızının sert bir şekilde gerilemesine yol açacaktır. Faizlerdeki yükselişin özellikle emlak sektörünü sert bir şekilde vuracağını söyleyebiliriz.
Burada, son dönemde kamuoyunda kafa karışıklığı yaratan bir noktaya da kısaca açıklama getirelim. Geçmişte, ABD ekonomisinden gelen olumlu haberler ülkemizde de olumlu etki yaratır, içerideki varlık fiyatlarının (hisse senetleri başta olmak üzere) artmasına neden olurdu. Son dönemde ise, tam tersi bir duruma şahit olmaktayız. ABD piyasasından gelen olumlu haberler piyasalarda olumsuz bir hava yaratıyor ve piyasalar arasındaki ilişkinin bu şekilde terse dönmesine kamuoyunun önemli bir bölümü anlam vermekte zorlanıyor.
Bunun temel nedeni şu: 2008 Krizi’nin hemen sonrasında, ABD ekonomisindeki toparlanma sinyalleri dünya ekonomisine dönük olumlu beklentileri güçlendirmekte ve bu da, içeride ihracatçı sektörler başta olmak üzere, ekonominin geneline dönük olumlu bir algı yaratmaktaydı. Bu dönemde, halen ABD’deki işsizlik haddi oldukça yüksek olduğundan, genişlemeci para politikasının daha uzunca bir süre sürdüreleceği öngörülmekteydi. Dolayısıyla, bu süre zarfında, ABD borsa endeksleri ile Türkiye ve diğer “gelişmekte olan ülkelerin” endeksleri paralel bir seyir izledi.
Bugün ise durum farklı. ABD’den gelen son istihdam rakamları, genişlemeci para politikasının sonuna yaklaştığımız şeklinde bir algı yaratıyor. Tarım dışı istihdam, Haziran ayında, piyasa beklentisinin (160 bin) oldukça üzerinde arttı (195 bin). Para politikası açısından, yine, saat başı ücretlerdeki yükseliş dikkat çekici. Bu haberler sonrasında, bankalar başta olmak üzere, BIST 100 endeksi sert bir şekilde gerilerken, dolar, TL karşısında 1.97 seviyesini gördü. ABD’de işsizlik oranının yüzde 7.6 seviyesinde kalmasının temel nedeni ise, işgücüne katılım oranının yüzde 63.4’den yüzde 63.5’a yükselmesi. Bu sinyaller, toparlanma yönünde güçlü bir kanaat oluşturmak için elbette yeterli değildir. Son olarak, Bernanke’nin yaptığı ve piyasaları kısmen rahatlatarak, doların 1.92 seviyesine kadar çekilmesini sağlayan açıklamalar da, bu yönde. Ama ücretlerdeki yukarı yönlü hareket, para politikasının yönünü değiştirmek yönündeki baskıları arttıracaktır. Hele FED içerisindeki sıkılaştırma yanlısı seslerin de giderek çoğaldığı düşünülürse. Özellikle sonbahar aylarından itibaren, FED’in varlık alımlarına sona vereceği tartşmalarının tekrar hararetlenmesini bekleyebiliriz.


KUR POLİTİKASI NEDEN ÖNEMLİ?
Türkiye’de reel TL kurunun aşırı değerlendiği uzunca bir süredir pek çok iktisatçı tarafından vurgulanmakta. Teoride ülkemizde dalgalı kur rejimi uygulanmakla birlikte, Merkez Bankası’nın kimi zaman doğrudan döviz alım-satımı yoluyla piyasalara müdahale ettiğini ve doları önce 1.90 sonra  2 seviyesinin altında tutmak adına önemli ölçüde rezerv tükettiğini biliyoruz. Bu durumda, ister istemez kamuoyunda Merkez Bankası’nın döviz kurundaki hareketleri neden bir öncelik olarak ele aldığı sorgulanıyor.
Döviz kurunun istikrarı, hükümetin ekonomi politikasında çok önemli bir yer tutuyor. Öyle ki, TL’nin yabancı para birimleri karşısında hızlı bir değer kaybına uğramasının son derece yıkıcı sonuçları olabilir. Kısaca özetlersek: Öncelikli olarak, özel sektörün borç yükü son derece riskli boyutta ve bunun önemli bir kısmı dolar cinsi kredilerden oluşuyor. Dolardaki (ve Avrodaki) yukarı yönlü sert hareketlerin, borcun çevrilmesinde sorunlar yaratacağı ve şirket bilançolarını bozarak risk primini yükselteceği, yeni kredi imkanlarını daraltacağı, maliyetlerini yükselteceği öngörülüyor.
İkinci çeyrek bilançolarında oluşacak toplam kur zararının 17 milyar dolar civarında olduğu belirtilmekte. Bu, birçok şirketin ikinci çeyrek bilançolarında zarar açıklayacağı anlamına geliyor. Bilançolardaki bozulma, devletin vergi gelirlerinde de ciddi bir gerileme yaratacaktır.
Döviz kurundaki artış, elbette yurt içindeki fiyatlara da yanısıyacak. Bu durumda, mevcut enflasyon hedeflerinin tutturulması da imkansızlaşacak. Merkez Bankası son dönemde faiz oranlarını mevcut seviyesinde tutarak, önceliğinin, halen ekonomik büyüme olduğunu gösterdi. Ama günler geçtikçe bu faiz politikasının sürdürülemez olduğunu görüyoruz. Son olarak, Erdem Başçı’nın faizlerin yükseltilebileceği şeklindeki açıklaması da, bu argümanı teyit eder nitelikte. Hükümet de, zaten, “faiz lobisi” argümanını geliştirerek, faizlerdeki yükselişin yolunu yapmaktaydı.
Geçtiğimiz günlerde yaşananlar, Merkez Bankası’nın faizleri devreye sokmadan TL’nin değerini korumasının mümkün olmadığını gösterdi. Merkez Bankası, şu ana kadar, döviz ihaleleri ile piyasaya müdahale ediyor. Bu müdahelelerin ne denli başarılı olduğu ise büyük bir soru işareti. 11 Haziran’dan itibaren TCMB 6.25 milyar dolar sattı, buna rağmen doları ancak 1.96 TL civarında tutabildi. Doları geri çekmekte yetersiz kalsa da, uygulanan politikanın daha sert bir artışı engellediği bir gerçek. İşte bu noktada, Merkez Bankası’nın ülkeden çıkmayı amaçlayan yabancı sermayeyi ucuz döviz satarak fonladığı, kurun uzun süre bu seviyede kalmasının imkansız olduğu vurgulanmaktaydı.
Sonraki süreçte ise, önce Erdem Başçı’nın faiz artışı sinyali veren açıklaması, sonra ise Bernanke’nin FED’in varlık alımlarının sona ermesi için gerekli ortamın henüz oluşmadığı şeklindeki söylemi, doların 1.92 seviyesine gerilemesini sağladı. Şunun altını çizmek lazım ki, bir kez daha ABD’den gelen açıklamalar bu süreçte belirleyici oldu.
Döviz ihalelerine dayalı kur istikrarı politikasının sürdürülebilirliğine gelince... Merkez Bankası’nın brüt döviz rezervi, Mayıs ayı içerisinde, 113 milyar dolar seviyesine yükselmişti. 5 Temmuz itibariyle ise, 107 milyar seviyesine gerilediği görülüyor. Daha da önemlisi, net döviz rezervi, yani bu rezervin  Merkez Bankasına ait bölümü 43 milyar dolar civarında. Geri kalan bölümü ise, bankaların merkez bankası nezdine tuttukları zorunlu karşılıklardan oluşuyor. Geçmişte, bankalar, sadece döviz tevdiatına karşılık olarak Merkez Bankası’nda rezerv bulundurmak durumundaydı. Son dönemde devreye sokulan ROK (Rezerv opsiyon katsayısı) uygulaması ile, bankalara, TL mevduatı karşılığında da döviz karşılığı bulundurma opsiyonu tanındı. Bu uygulama, bankaların Merkez Bankası nezdinde tuttuğu döviz rezervlerinin atmasında önemli bir rol oynadı. Bundan sonraki süreçte, özellikle dolar faizlerinin tırmanması ile, bankaların ROK uygulaması çerçevesinde tuttuğu döviz karşılıklarının da azalması beklenebilir.
Görüldüğü gibi, Merkez Bankası’nın döviz rezervleri, yapılan müdahalelerin boyutu da düşünüldüğünde, öyle büyütülecek bir miktarda değil. Özellikle net rezervin hızla azaldığı bir ortamda, Merkez Bankası’nın geçtiğimiz haftalardaki müdahalelerini sıkça tekrarlaması mümkün olmayacaktır. Mevcut döviz talebi sürdüğü takdirde, kur ve fiyat istikrarı açısından, faizlerde de sert bir yükseliş kaçınılmaz hale gelecektir.
Şu an, uluslararası sermayenin yüzünü tekrar ABD’ye dönmeye başladığı ve “gelişmekte olan piyasalar”dan çekildiği bir süreçten geçiyoruz. Bu eğilimin devamı ve güçlenmesi halinde, Brezilya’da olduğu gibi, faiz politikasının yabancı sermayeye yön vermedeki etkinliği de sınırlı kalacaktır.

ÖNÜMÜZDEKİ GÜNLERDE BİZİ NELER BEKLİYOR?

Gezi olaylarının başlangıcından bu yana yaklaşık iki ayı geride bıraktık. Bugün geldiğimiz aşamada, içi pek doldurulamayan “faiz lobisi” kavramından ziyade, uluslararası dinamiklerin ekonomideki gidişatın başlıca sorumlusu olduğunu hükümet çevrelerinin de kabul ettiğini görüyoruz. Son olarak, Merkez Bankası da, uluslararası piyasalarda faizlerin gösterdiği artış eğilimi ile dolar ihaleleriyle mücadele edemeyeceğini kavradı ve faiz artışı sinyalleri verdi.
Burada, Başbakan için ayrı bir parantez açmak gerek. Çünkü o, “faiz lobisi” söylemini daha fazla açmaktan imtina etse dahi, arkasında durmaya devam ediyor. Son olarak, bankaların kredi kartı aidatlarını (faiz dışı gelirlerini) hedef aldığı açıklamasında dahi, “boşuna faiz lobisi demedik” gibi bir vurguyu ihmal etmedi. Yüksek kredi kartı aidatları uzun zamandır kamuoyunda tartışılmaktaydı. Bu şikayetlere uzun süre kulaklarını tıkayan hükümetin, faiz lobisi suçlamalarının hemen ardından, önce faiz artışı sinyalleri vermesi, sonrasında ise, bu kez bankaların kredi kartı aidatlarını gündeme getirmesi oldukça manidar. Dahası, 10 yılı aşkın bir süredir icra makamında bulunan birinin, sokakta televizyona röportaj veren sade vatandaş edasıyla şikayetlenmesi, ikna edici olmaktan çok uzak.
Diğer yandan, Merkez Bankası’nın uzunca bir süredir kredi genişlemesini kontrol altına almaya çalıştığını ve Haziran ayı sonu itibari ile toplam kredi hacmindeki artış oranının yıllık hedefin üzerine tırmandığını görüyoruz. 2008 Krizi öncesinde ABD ekonomisinde görüldüğü üzere, parasal genişleme dönemlerinde artan kredi borçları, para politikasının sıkılaşmasıyla birlikte, ekonomilerin üzerinde büyük yük oluşturuyor. Yükselen faizleri ile birlikte borcun çevrilmesinin maliyeti de tırmanıyor ve batık krediler bankacılık sistemini zorlamaya başlıyor. Bu anlamda, Erdoğan’ın halka dönük “kredi kartı kullanmayın” şeklindeki çağrısı, (somut bir karşılığı olmayacağı aşikar olmakla beraber), faizlerde artışın ilk sinyalleriyle birlikte yaşanacak sorunların faturasını bankacılık kesimine kesme çabası olarak da değerlendirilebilir.
Peki önümüzdeki günler ekonomide ne getirir? ABD ekonomisinden gelecek verilerin, pek çok ülke açısından olduğu gibi, Türkiye açısından da belirleyici rol oynayacağı kesin. Türkiye’nin sürdüregeldiği yüksek cari açığa dayalı büyüme sürecinin de sonuna yaklaşıyoruz. Büyüme tahminlerinin pek çok kurum tarafından aşağı doğru revize edilmesi de, bu nedenle. Kura gelince, Merkez Bankası, ilk aşamada faiz koridorunu genişleterek, yani gecelik borç verme faizini 50-100 baz puan seviyesinde arttırarak, piyasaya müdahale edebilir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, piyasalar tarafından hali hazırda büyük ölçüde fiyatlanan bu müdahalenin etkinliği, büyük ölçüde FED’in politikalarına bağlı. Yurt dışı piyasalarda yükselen faizler, yurt içindeki faizleri de yukarı doğru itecek ve ekonomik büyümedeki yavaşlama eğilimini besleyecektir.
Görüldüğü gibi, iktidara ne denli yakın olursanız olun, ekonomi alanında geleceğe dönük pembe tablolar çizmek pek mümkün değil. Ucuz para dönemi elbet bir gün sona erecekti. Artık o sona yaklaşıyoruz. Bizdeki gibi, sıcak para ile fonlanan ekonomiler, bunun karşılığında elbet bir bedel ödeyecek. Siyasi iktidar bunun fazlasıyla farkında ve o yüzden şimdiden yaşanacak istikrarsızlığın faturasını toplumsal muhalefete kesmenin yollarını arıyor.