“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Küreselleşme ve üçüncü dünyacılık tartışmaları

Osmanlı’dan bu yana çağdaşlık, gelişmişlik ve modernizm kavramı, Batılılaşma ile neredeyse eş anlamlı olarak ele alınmıştır. Hiç şüphesiz bu tartışmada Batılılaşma, Batılı hükümran devletlerle kayıtsız şartsız ve ne pahasına olursa olsun sınırsız bir işbirliği, daha doğrusu memleketin kapılarını Batının hükümran devletlerine, emperyalist, soyguncu takımına sonuna kadar açma biçiminde sunulmuştur. Öyle bir hale gelmiştir ki, eğer uygarlığı, modernizmi, dünyanın dayattığı çağdaş gelişmeleri savunuyorsan, aynı zamanda Batıyı savunmak zorundasındır. Eğer Batılı devletlere karşı biraz tereddütlü yaklaşıyorsan, önerdiklerini veya dayattıklarını gözü kapalı biçimde savunmuyor, hadi tamamına değil de, bir takım ayrıntılara bile çekince koyuyorsan, bu durumda sen, uygarlığa, Batının çağdaş, modern yaşamına karşı geriyi savunuyorsun demektir. Bu durumda da, ister istemez çağdaşlığa, modernizme karşısındır demektir. Böylece özgürlükçü bağımsız olabilme fikri ilk baştan ret edilmiş, bağımlılık tanrı buyruğu gibi kabul edilmiş olmaktadır.
Ve elbette böyle bir bakış açısı ile meseleler ele alındığında, yani modernizm ve uygarlık Batıcılık olarak değerlendirildiğinde, çağdaşlık, modernizm ve uygarlığın Batıdan ayrı, ondan bağımsız kavramlar olamayacağı sonucu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır!
Burjuva ideologlarına göre Batıcılık, ya da Batılılaşma, Batının ortaya sunduğu, dayattığı kavram ve uygulamaları bir bütün olarak kabullenmekle, gelişmenin ve çağdaşlığın ancak ve ancak ona tümüyle biat ederek olabileceğini peşin olarak kabul etmekle olur. Bu, ekonomik kararlardan, siyasi köleliğe kadar sınırsız bir alanı kapsamaktadır. Eğer gelişmek ve çağdaşlaşmak istiyor, modern dünyadaki yerini almak istiyorsan, Batının bütün yaptırımlarına koşulsuz şartsız ‘evet’ demen, önüne konan her şeye gözü kapalı imzanı atman gerekmektedir. Yok, bazı şeylere karşı tereddüt gösteriyorsan, sen o zaman hâlâ Doğunun geri yapılanmasını aşamamışındır demektir ki, senin yerin uygarlık dışıdır! Üçüncü dünyadır. -Ki önceleri yine bir burjuva kavram olarak piyasaya sunulan geri ülkelerin birleşerek iki büyük emperyaliste kafa tutabileceği tezi, şimdi geri, uygarlık ve çağdışı ülkeler anlamında kullanılmaktadır.-
Peki Batı nedir? Dün Fransa, İngiltere, Almanya, bugün bunlarla birlikte ABD’dir.
Sözünü ettikleri modernizmin, uygarlığın, çağdaşlığın, gelişmişliğin karşılığı nedir? Dün kapitülasyonlar, bugün küreselleşmedir!
Eğer günümüzde küreselleşmeye karşı çıkıyorsan, dünyadaki gelişmelerden zerre kadar bir şey anlamamış, çağın gereklerine gözlerini kapamış, yıllar öncesinde kalmış bir zavallısın demektir! Çünkü küreselleşme kapitalizmin insanlığa sunduğu büyük bir hediye olduğu kadar, kaçırılmaması gereken bir fırsattır. Ve fırsatlar sık sık çıkmaz. Arada bir doğan bu fırsatlardan faydalanan, çağdaş dünyadaki yerini alır. Faydalanamayan ise, tarihin karanlıklarında kalmaya mahkumdur!
Küreselleşme trenine binenler Batının gelişmiş ve çağdaş ülkeleri ile aynı yoldan yürüyüp aynı imkanlardan faydalanırken, trene binmekte geç kalanlar üçüncü dünyanın geri ve zavallı ülkeleriyle aynı kaderi paylaşmak zorundadırlar!
Burada teknolojinin kimlerin elinde kime karşı, uygarlık denen şeyin ne, çağdaşlığın ölçütünün ne olduğunun önemi yoktur. Hal böyle olunca, aya insan göndermek de, ABD’nin Irak’a on binlerce ton bomba yağdırıp yakıp yıkması, işgal etmesi de modernizim ve çağdaşlıktır. Buna karşın, ABD’nin Irak işgaline karşı çıkmak ise, çağ dışılık, üçüncü dünyacılıktır.
Küreselleşmenin gereği ve büyük bir erdemi olarak memleketin yabancı tekellerin yağmasına sınırsızca açılmasını savunmak, gümrük duvarlarını, yabancı sermayenin önündeki tüm engelleri kaldırmak, kendi öz kaynaklarını yabancı tekellere teslim etmek, çağdaş dünyanın gerekleri, gelişmenin şartıdır. Memleketi savunmak, kaynakların tekeller tarafından yağmalanmasına karşı çıkmak ise uygarlık dışıdır!
Hal böyle olunca da, ABD’nin ve emperyalizmin dünya üzerinde sınırsız yağması ve buna karşı çıkmanın adının uygarlıklar çatışması olarak konulmasında şaşırtıcı bir yan yoktur.

ÜÇÜNCÜ DÜNYACILIK KAMPANYASI
Son dönemde medyanın etkili köşe yazarları tarafından, “üçüncü dünya” ile ilgili, tam da yukarıda değinilen esaslar dahilinde, küreselleşme karşıtı olmak, Batı karşıtı olmak, uygarlık ve çağdaşlık karşıtı olmaktır; üçüncü dünyacı olmaktır biçiminde özetlenebilecek yoğun bir kampanya başlatıldı. Gazete köşelerinden, TV’lerden ve özenle çarpıtılmış, işlenilmiş ya da imal edilmiş haberlerle sürdürülen kampanyanın hedefinin, ulusal çıkarları savunan ya da en azından ulusal çıkarlar ve küreselleşme konusunda tereddütler yaşayan, küreselleşmeye karşı çıkmasa da, en azından biraz daha dengeli olunması gerektiğini mırıldananlar olduğu görüldü.
Kampanyanın neredeyse bir anda sanki bir yerlerden düğmeye basılmışçasına başlaması ve özel olarak da  medyanın kendisine “aydın”, “entelektüel” ve “çağdaş” etiketler yapıştıran kesimi tarafından sürdürülmesi dikkat çekiciydi. Bir başka dikkat çekici önemli yan ise, bu kampanyayı ısrarla sürdürenlerin tamamının ABD’nin Irak işgalini bir Amerikan generali kadar istek ve azimle savunmaları, Türkiye’nin bu işgalde yer alması için kendilerini paralayan kişiler olmasıydı. Üstelik bu kampanya, tam da Irak işgalinin ardına denk gelmiş ve kampanyanın bir ucu da orduya yönelmişti.
Peki ne olmuştu da, bugüne kadar bütün antenleri Genelkurmay merkezine dönük olanlar, leb demeden leblebiyi anlayıp günlerce ordunun hassasiyetleri, bilmem hangi paşanın derin hissiyatları üzerine duygulu yazılar yazmayı mesleğinde yükselmenin ve işini sağlama almanın garantisi olarak görenler, daha da ötesi, orduyu bu memleketin en çağdaş, en modern, dünyadaki gelişmeleri en iyi algılayabilen kurumu olarak değerlendirip, Türkiye’nin toplam kalitesinin önünde ayrıcalıklı bir yere oturtanlar, birden orduya karşı yazılar yazmaya, eleştiriler yapmaya, hatta köşe yazıları dışında ince ayar yazılmış haberlerle alttan alta alay etmeye başlamışlardı?
Düne kadar paşa dendiğinde gırtlakları kuruyanlar, hazırola geçenler, ne olmuştu da, eleştirilerde bulunmaya, hatta ince ince oymaya başlamışlardı? Hadi, ordunun birden modern ve çağdaş dünyanın gerisinde kaldığını, uygarlıktaki gelişmeleri kavrayamadığını, hem de bir sürü köşe yazarı aynı anda, bir gecede anladılar, uykularında vahi indi diyelim, ama bu cesareti nereden buldular?
Ama kampanyayla ilgili önemli ve gözden kaçmayan bir ayrıntı daha vardı: Kampanya, önce ABD medyasından, sonrası İngiliz medyasından ve daha sonrası Avrupa Birliği sözcülerinden start almıştı.
Kampanyada dikkat çekici ve üzerinde önemle durulması gereken bir başka ve şaşırtıcı nokta ise, kampanyayı yürütenlerin AKP’ye hiç dokunmaması, tersine açık bir destek vermeleriydi. Şaşırtıcıydı, çünkü, o, modernizmin, çağdaşlığın, uygarlığın Türkiye’deki yegane ve tek temsilcisi kabul edilen ordu, bu kampanyada, çağdışına düşmekle, üçüncü dünyacılıkla eleştirilirken, birkaç zaman önceye kadar gerici, yobaz, örümcek kafalı olarak nitelenen AKP’ye bir anda modernizmin, uygarlığın, çağdaşlığın öncü misyonu yüklenmişti! Küreselleşmeye ayak uydurmaya çalışan, Batıya uyum sağlayabilmek için cansiperane çalışan AKP idi, buna ayak direyen, çomak sokan ise orduydu!
Buraya nasıl gelinmişti?
ABD, Irak işgalinde Türkiye’den çok daha büyük katkılar bekliyordu. Hatta buna katkı demek yerine, Türkiye’den, kendisiyle birlikte koşulsuz şartsız Irak işgalinde aktif olarak yer almasını, Türkiye’yi açık bir işgal üssü olarak kullanmayı bekliyordu demek, daha doğru olur. Nitekim hem ilişkilerin düzeyi, hem de o ana kadarki görüşmeler bunu gösteriyordu.
ABD, Irak işgaline kendisiyle birlikte gözü kapalı dalmakta, aktif biçimde davranmakta ayak sürteceği belli olan Ecevit’e karşı muazzam bir kampanya açtı. Düne kadar memleketin namus timsali, dürüstlüğün lekesiz temsilcisi, büyük devlet adamı Ecevit, bir günde “tu kaka” edilemeye başlandı. Ecevit’in ne altının bağlanmadığı kaldı, ne akıl sağlığını yitirmediği. Hastaneye kaldırılan Ecevit, bazı söylentilere göre burada zehirleniyordu, bazı söylentilere göre hastane ve doktor değiştirmese birkaç gün sonra iş göremez raporu verilecekti. Sonuçta içerden ve dışarıdan müdahaleler devreye sokuldu. TÜSİAD, Kemal Derviş ve Yılmaz’ın katkılarıyla Ecevit devrildi.
Hükümet olan AKP’nin başının, daha yıllar önceden başlayarak, ABD ile yakınlaşmak, kendini kabul ettirmek ve onay almak için özel ilişkilere girdiği, Cüneyt Zapsu adını taşıyan ve ABD’de önemli kişilerle özel ve muammalı ilişkilere sahip olan şahıs aracılığıyla bir takım gizli görüşmelerde bulunduğu biliniyordu. Hükümet olmalarıyla birlikte, AKP Başkanı Bush’la görüştü. Bu görüşmede, Irak işgaliyle ilgili ABD’ye her türlü güvencenin verildiği gerek ABD gerekse yerli medyanın haber ve yorumlarına yansıdı.
Nitekim daha meclisten karar çıkmadan, ABD, Türkiye’ye yığınak yapmaya, belirlenen üs, liman, havaalanı ve tesislerde değişiklik, tadilat, inşaat çalışmalarına başlamıştı. Ortada her hangi bir meclis kararı yoktu, ama, hükümet bütün olanaklarını ABD’nin emrine sunmuş, satışın karşılığında gelecek kan parasıyla nelerin yapılabileceği konuşuluyordu. Ancak gerek halkın ezici çoğunluğunun büyük tepkisi, gerekse de devletin bir takım kurumlarında ABD’nin Kuzey Irak’a Türkiye’yi sokmayışının yarattığı güvensizlik, Kuzey Irak’ta Kürt devleti oluşumu endişeleri ve halkın ezici çoğunluğunun hükümet partisi üzerinde yarattığı baskının parti içinde yarattığı çatlaklar nedeniyle ABD, Türkiye’den beklediği düzeyde desteği alamadı.
Bu durum, hem ABD için bir hayal kırıklığı oldu, hem de Amerikancı mandacılarda can sıkıcı bir durum ve panik havası yarattı. Böylece ABD’nin “çürükler” listesine Türkiye de girmiş oldu. Irak işgali tamamlanınca yarım kalmış defterler açıldı ve Amerikan medyasında Türkiye aleyhine tehdit ve şantaj içeren yazılar yayınlanmaya başladı. Beyaz Saray kaynaklı bu yazılarda, ordu üzerinde bazı değerlendirmeler yapılıyor, “Ordunun önderlik görevini yerine getiremediği” vurgulanıyordu. Ardından İngiliz medyası da devreye girerek, Ordunun darbe hazırlığında olduğundan tutun da başka değişik haber yorumlara yer verdi. İşte tam da bu yayınların ardından, Türk medyasında, özel olarak da Doğan gurubuna ait  basın yayın organlarında açılan tartışma bir kampanyaya dönüştü.
Hiç şüphesiz bu kampanya ile ABD, Türkiye’den, önünde diz çökmesini, “Irak işgalinde isteklerinizi tam olarak yerine getiremediğim için özür dilerim, bana keseceğiniz her cezaya razıyım” demesini istiyordu. Açıktı ki, önümüzdeki dönem Ortadoğu ve Kafkaslara ilişkin hesapları olan ABD, bu hesaplar dahilinde, önünde diz çökmüş, tam anlamıyla teslim olmuş, ayak sürten unsurlardan arınmış bir Türkiye istiyordu. Bunun için düğmeye basılmış, pek çok yönden kapsamlı bir operasyona başlanmıştı.
Diğer yandan da, Avrupa Birliği konusu yeniden alevlenmiş; Avrupa Birliği’nin Türkiye sorumlusu, “Kemalizmin Avrupa Birliği’ne girişe engel olduğu”nu söylemişti.
Oysa, bu güne kadar Kemalizm, Batıcılığın kendisi olarak anlatılmıyor muydu? Kemalizm, çağdaşlaşmanın garantisi ve öncüsü, uygarlığa giden yolun garantisi değil miydi? Çağdaşlık, uygarlık, ilericilik, Batıcılık Kemalizm’le eş değil miydi?
Ancak her iki taraftan gelen baskılar, açıklamalar, varılmak istenen noktayı çok açık biçimde orta yere koyuyordu: Gelinen noktada emperyalizm, ulusallık adına hiçbir şey duymak ve görmek istemiyordu. Zaten bu, küreselleşme denilen şeyin ta kendisiydi. Emperyalizm, uygarlık, modernizm, çağdaşlık etiketleri adı altında, bütün dünyayı kendine esir etmek, tüm dünyayı gözü dönmüş biçimde yağmalamak, talan etmek, kendi uzantısı haline getirmek istiyor, önünde en küçük bir engel görmek, duymak istemiyordu. Emperyalizmin isteklerini gıkını çıkarmadan yerine getirir, sermayenin dolaşımının, yani talanın önündeki tüm engelleri kaldırırsan, modern Batı dünyasında yerini alıyor, uygar oluyorsun, yok “mırın kırın” eder, kendi ülke çıkarlarından söz açarsan üçüncü dünyacı oluveriyorsun!

KÜRESELLEŞME UYGARLIK MIDIR
Burjuva ideologlarınca kapitalizmin insanlığa büyük bir lütfu olarak reklam edilen küreselleşme, kısaca ifade etmek gerekirse, uluslararası tekelci sermayenin serbest dolaşımının önündeki tüm engellerin kaldırılması ya da başka bir ifadeyle, büyük balığın küçük balığı yutması için aynı havuza konmasıdır. Büyük tekelci sermayenin önündeki engellerin kalkmasıyla, büyük ve gelişmiş ülkelerdeki teknolojik ve uygar olan her şeyin dünyanın en ücra köşelerine kadar gideceği, dünya nimetlerinden herkesin faydalanacağı, gelişmemiş, uygarlıktan nasibini almamış hiçbir bölgenin kalmayacağı yaygarasıyla ortaya atılan küreselleşme, ekonomik ve sosyal düzeyin yükseltilmesinin yanı sıra savaş tehditlerinin de ortadan kalkması demekti! Çünkü paylaşımda adalet sağlanacak, uygarlık, teknoloji, dünyanın her tarafına dağılacak, bütün toplumlar bundan pay alacağı için artık savaşlara gerek kalmayacaktı. Çünkü küreselleşme, aynı zamanda bilgi toplumları yaratacak, cehalet ortadan kalkacağı için de, insanlar savaşmak yerine birbirlerini seveceklerdi! Böylelikle savaşların nedeni de ortadan kalmış olacaktı. Sanki savaşların nedeni, bu sistemin kendisi, paylaşım ve hegemonya mücadelesi değil de, insanların içindeki kaba, hayvani duygulardı. Sanki savaşların nedeni emperyalizm değildi.
Küreselleşme yaygarasının ortaya atılmasından bu yana geçen süre zarfında, bırakın paylaşımda adaletin sağlanmasını, dünyanın en ücra yerlerinde ekonomik ve sosyal anlamda gelişme kaydedilmesini, işler daha da kötüye gitti. Dünya nüfusunun büyük bir bölümü yoksulluk, bir bölümü de açlık sınırının altına sürüklendi. Bugün dünyada on milyonlarca kişi açlık ve yetersiz beslenme ve onun doğurduğu hastalıklar sonucu yaşamını yitirirken, dünyadaki yeraltı kaynaklarının yüzde sekseni ABD, Almanya, Fransa gibi beş altı emperyalist büyük devlet tarafından emiliyor.
Küreselleşme refah seviyesini artırmadı, dünyanın büyük çoğunluğunun yaşam seviyelerinde iyileşmeler yapmadı. Yapamazdı da, varlık nedeni dünyanın yerüstü ve yeraltı kaynaklarına el koyma, kendisine yeni pazarlar yaratma olan emperyalist kapitalizmin, işi gücü bırakıp, kitlelerin refah düzeyini düzeltmeye çalışmasını beklemek, “ben çok kazandım, biraz da yoksullarla paylaşayım” diyeceğini düşünmek, kapitalizmi kapitalizm yapan nedenlerden vazgeçmesini beklemekti!
Yine aynı şekilde, küreselleşme, savaşları yok edip barış ortamını sağlamadı, ama tersine emperyalist yağma ve tahakkümün dozajı arttı. Emperyalistler arasındaki dalaş kızıştı ve kızışmaya devam ediyor.
Emperyalizm, sermaye dolaşımının önündeki tüm engellerin kaldırılması, kapıların sonuna kadar açılması, kaynakların kendi denetimine sunulması vb. isteklerini yerine getirmeyen ya da tereddüt edenleri hedef listesine, moda deyimiyle “terörist devletler” listesine koyuyor.
Dünya Ticaret örgütü, GATT, vb. örgütlenmeler ve yapılanmalar aracılığıyla aldığı kararları tüm dünyaya dayatıyor. Gümrük duvarlarının sıfırlanması, vergi indirimi yada muafiyeti, yatırım kolaylık ve ayrıcalıkları sağlayarak, gelişmekte olan ülkelerin mali denetimlerini eline alıyor, merkez bankasını ve diğer bütün yürütücü fonksiyona sahip bulunan kurumları özerkleştirip çeşitli adlar altında komisyonlar, “üst kurullar” kurarak yetkiyi bunların üzerine devrediyor. Diğer yandan, önündeki tüm engeller kaldırılan ve ağırlıklı olarak spekülatif amaçlarla kullanılan mali sermaye aracılığıyla geri ülkelerde büyük vurgunlar yapıyor. En küreselleşmeci ABD’li iktisatçıların bile itiraf ettiği gibi, spekülatif  sermaye, “serseri mayın” gibi oradan oraya dolaşıyor, ülkelerin, halkların iliğini kemiğini emiyor.
Sadece ülkemizde gelinen duruma göz atmak bile, küreselleşme, dev bir ahtapot gibi kollarını oradan oraya uzatan mali sermayenin yarattığı dev çark hakkında bilgi vermeye yetiyor. Sadece son yirmi yıllık dönemde ülke borçlarının 5-10 kat artması, daha 1985 yılında 39 milyar dolar olan toplam borcun 2002 yılında 212 milyar dolara fırlaması, ülke gelirlerinin  tamamının borç ödemelerine yönelmesi, toplanan vergilerin tamamının dahi artık dış borçların sadece faizlerini bile karşılamaya yetmemesi, işçilerin, emekçilerin, köylünün ve genel olarak halkın yaşam düzeyi sürekli gerilerken, bir avuç vurguncunun, borsa simsarının, faizcinin, spekülatörün bütün değerleri ceplerine aktarıyor olması, durum hakkında kaba bir bilgi veriyor.
İşte Osmanlı’dan bu yana, gelişme ve uygarlığın ancak Batılı büyük devletlerden gelebileceğine yemin eden, bir başka deyişle, Batılı baronların lütfetmesiyle uygarlık ve çağdaşlık seviyesine ulaşabileceğimizi iddia eden burjuvazinin sözcülüğüne ve avukatlığına soyunmuş burjuva, küçük burjuva yazar çizer takımın ve  TÜSİAD, TİSK, TOBB gibi örgütlerin savunduğu modernizm budur. Ve onlar, vahşi sömürüye, bir avuç büyük sermayenin tüm dünyayı yağmalamasına karşı çıkanları ise, gelişmeye, uygarlığa karşı çıkmakla suçlayabilmektedirler. 
Onlar, bu düşünceden hareketle, ABD’nin dünya çapında yaptığı her hareketi ve eylemi uygarlığın doğal ve gerekli bir sonucu olarak değerlendirmektedirler. ABD, Irak’ı işgal ile tehdit mi ediyor? Onlar, hemen ayağa kalkıp, Irak’ın derhal teslim olmasını, ABD’nin isteklerini yerine getirip üstelik bir de özür dilemesini istiyor. Çünkü ABD; Irak’a uygarlık götürecektir. ABD’ye karşı çıkmak ise, uygarlığa karşı çıkmaktır ki, uygar ve medeniyet isteyen herkes bu işgalin yanında yer almak mecburiyetindedir. Irak, ABD’nin isteklerine boyun eğmedi, enerji kaynaklarını ABD’li petrol tekellerini hesabına devretmedi mi, işte o zaman, Irak, işgali hak etmiştir. Kaldı ki, medeni ve çağdaş olmadığı, üçüncü dünyanın bir parçası olduğu için, zaten o zengin petrol yataklarını işletmek, Irak ve Irak halkının taşıyamayacağı bir lükstür!
Şimdi ABD’nin hedefinde İran, Suriye, Kafkas petrolleri var. ABD, Irak’ta işleri yoluna koyar koymaz, bölgedeki ilişkilerini ayarlar ayarlamaz, İran’a yönelecektir. Bu bir tespit değil, bizzat ABD’li yetkililerin belirlemesidir. Ancak Irak işgalinde ABD açısından iyi sınav vermeyen Türkiye’nin, bu sürede tamamen teslim alınması, ABD’ye kölece itaatkâr hale getirilmesi, bunun için, hem psikolojik savaşın hem de gerekli operasyon ve düzenlemelerin yapılması kaçınılmazdır. ABD’nin ulaşmak istediği hedefler karşısında tereddüt edenler, “iyi-kötü” pazarlık yapmaya teşebbüs edenler temizlenmelidir. Çünkü İran’a yönelmek demek, Karadeniz’in üstüne, Rusya içlerine, Kafkas ve Hazar bölgesine yönelmek demektir. Ya da başka bir türlü ifade etmek gerekirse, İran’a yönelmenin yolu, Azerbaycan üzerinden daha kolay olabilir. Nitekim ABD, İran nüfusunun yüzde kırkını oluşturan Azeriler üzerinde etkinlik yaratmak amacıyla Azerbaycan’ı üs seçmiştir. Peki Azerbaycan’daki bu operasyonların içinde başka hangi ülke vardır? Türkiye!
İran’ın nüfusunun yüzde 40’ını Azeriler oluşturuyor. Daha 1992 yılında, Elçibey döneminde, Bağımsız Azerbaycan ordusu oluşturuldu. Bakü’nün Apseion yarımadasında, Mega Oil şirketi adı altında oluşturulan kamplarda toplanan askerleri eğitmek için, ABD, General Richard Securd ve Albay Oliver North’u görevlendirmişti. Bu arada, İran’daki Azerilerin ayrılıkçı hareketi kışkırtılıyordu. Bu hareketin başını çeken ve ABD’nin adamı olarak tanınan Çöhragani geçtiğimiz aylarda Türkiye’ye gelerek istihbarat örgütü ve Dışişleri Bakanlığı dahil bir dizi görüşme yaptı. Ve bu Çöhragani, Türkiye’den doğru ABD’ye geçti.
Hem İran’a sınır, hem Karadeniz’e komşu olması, ayrıca Azerbaycan, Türkmenistan, Gürcistan vb. cumhuriyetler içindeki çalışmaları nedeniyle, Türkiye, ABD için hâlâ önem sıralamasında önlerde gelmektedir. Diğer yandan, Irak işgalindeki tutumu nedeniyle, Türkiye, bölge ülkeleri ve halkları açısından da “kötü” bir örnek olmuştur. Türkiye’nin ABD’nin önünde diz çökmesi, salya-sümük bağışlanmasını dilemesi, ibretlik bir önem taşımaktadır.
Öyleyse önce ABD, sonra İngiliz medyasında başlayan ve bir anda ülke medyası tarafından gündeme taşına üçüncü dünyacılık tartışmalarının neden ve hedefini başka yerlerde aramamak gerekmektedir.

ORDU, ÜÇÜNCÜ DÜNYA TARTIŞMALARI
Sağdan soldan üzerine salvo atışları başlatılan, üçüncü dünyacılık, çağdaş gelişmeye, uygarlığa, Avrupa Birliğine karşı olmak gibi suçlamalarla, hem Irak işgalinde “yeterli kararlılığı gösterememesinin” intikamı alınan hem de ABD tarafından, İran, Suriye ve Kafkas, Hazar operasyonları öncesi tam köşeye sıkıştırılmaya çalışıldığı anlaşılan ordu, gerçekten denildiği gibi, küreselleşmeye, Avrupa Birliği’ne karşı mıdır?
Gelen yoğun atışlar sonucu, ordunun bu konudaki resmi görüşü, Genelkurmay İkinci Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın “Küreselleşme ve Güvenlik Sempozyumu”nda yaptığı konuşmada dile getirilmiştir. Büyükanıt konuşmasında, ordunun küreselleşmeye, dünyadaki kaçınılmaz gelişmelere uzak kalmadığını, tam tersine gelişmelerin, yani kürselleşmenin içinde yer almanın kaçınılmaz olduğunu vurgulamıştır. Büyükanıt’ın konuşmasında vurgu yaptığı bazı noktalar şunlardır:
“....Yaşadığımız çağda gelişmekte olan ülkeler, askeri yaptırımlardan çok politik, ekonomik ve sosyal yaptırımların altındadır...”
( Küreselleşmenin hedefleri) “...İlk olarak, uluslararası sermayenin serbest dolaşımındaki tüm engeller kaldırılmalıdır.
İkinci olarak, devlet organizasyonları ve bürokrasi, sermayenin serbest dolaşımının en önemli engelleridir ve ortadan kaldırılmalıdır.
Üçüncü olarak, uluslararası sermayenin muhatabı devlet kurumları değil, yerel yönetimler ve özel kuruluşlardır.
Bir diğer istek, ulusal devlet anlayışı ve uygulamaları, sermayenin serbest dolaşımına engel olan unsurlardır ve bertaraf edilerek daha liberal yaklaşımlar ve uygulamalar esas alınmalıdır.”
“ Buraya kadar yaptığımız saptamaları lütfen küreselleşme karşıtı, önyargılı ve ideolojik bir yaklaşım olarak ele almayın.”
“...Küreselleşmeyi tümden kötüleyenler çoğunlukla faydalarını görmezden geliyorlar. Küreselleşme gelişmekte olan ülkelerdeki bir çok insanda tecrit duygusunu azalttı ve bu ülkelerdeki birçok insanın bir yüz yıl önce en zengin insanların ulaşabileceği düzeye erişmesini sağladı...”
“...Ancak ulusal çıkarları, küresel çıkarlarla uyumlu hale getirebilen ülkeler barış içinde yaşayabilecekler...”
Büyükanıt konuşmasında, küreselleşme denilen olgunun, sermayenin dolaşımının önündeki engellerin kaldırılması olduğunu, büyük devletlerin çıkarlarına uygun olan kuralları küçük devletlere dayattığını, küçük devletler savunma amaçlı silah üretmeye kalktığında, bunu engellediğini ama, kendilerinin her türlü silahı ürettiklerini, ancak çağımızda asıl kuşatmanın ekonomik ve sosyal alanlarda gerçekleştiğini, büyük devletlerin tehdit algılamasını kendi çıkarlarına göre belirlediğini, kendi çıkarlarına dokunabilecek her şeyi tehdit olarak ilan ettiklerini anlatmış, ama diye eklemiştir, buradan çıkarılması gereken sonuç, bizim küreselleşme düşmanı olduğumuz, küreselleşmeye karşı olduğumuz değildir. Tersine küreselleşme kaçınılmaz bir gelişmedir. Büyükanıt, küreselleşmenin yararlarını saydıktan sonra, kendilerinin küreselleşmenin tüm olgularını gözleri kapalı biçimde alıp kabullenmek yerine, bize uygun olan biçimde değerlendirmekten, bir takım ulusal çıkarların gözetilmesinden söz etmiştir.
Bu bakımdan ele alındığında, Büyükanıt’ın konuşması, zaten kendi içinde zıtlıklarla dolu ve çelişkilidir. Üst tarafta saydıkları ile alt tarafta sıraladığı hassasiyetlerin bir arada olması asla mümkün değildir. Büyükanıt’ın dediği gibi, küreselleşme sermaye dolaşımın önündeki engellerin kaldırılmasıysa, ki öyledir, hem bunu kabul edip hem ulusal çıkarlardan söz etmenin manası yoktur. Hem sermaye dolaşımının önündeki engelleri kaldıracak, emperyalist tekellere ziyafet masası kuracak, masaya da ülkenin en değerli kaynaklarını altın tepside koyacaksın, hem de ulusal kaygılardan söz edeceksin!
Hem yabancı sermayenin yağmasını kabul edecek, kalkınmanın yabancı sermayenin gelmesiyle mümkün olacağını söyleyecek, artık dünyada askeri kuşatmalardan çok ekonomik ve sosyal kuşatmalardan, ülkelerin ekonomik faaliyetlerle ele geçirildiğinden bahsedeceksin, hem de küreselleşmeye karşı olmadığını, tersine dünyanın gelişiminde küreselleşmenin büyük katkısı olduğunu söyleyecek, sonra da, bazı ulusal kaygılara dikkat çekerek küreselleşmeyi bize uygun hale getirelim diyeceksin!
Ama Büyükanıt’ın da dediği gibi, küreselleşme, uluslararası tekelci sermayenin serbestçe dolaşımı önündeki tüm engelleri kaldırmak, ülkeleri yağmalamaksa ve ulusallık bunun önünde engel ve küreselleşme de ulusal olana yönelmişse; küreselleşme bize nasıl uydurulacak, nasıl ulusal çıkarlara uygun hale getirilecektir? Nitekim uydurulamamıştır da. Çünkü küreselleşmenin amacı, geri ve bağımlı ülkeleri daha bağımlı hale getirmek, büyük birkaç emperyalist devletin kurduğu düzene uydurmaktır.
Öyleyse, küreselleşmeye ya karşı olunacak ya da basit bir parçası ve gerçekte emperyalist tekellerin yağma alanı olunacaktır. Büyükanıt’ın da dediği gibi, kale içten, politik, ekonomik, sosyal kuşatmalarla ele geçirilecek, sonucunda da, ne ulusal değer ne ulusal kaygılar ne ulusal çıkarlar asla söz konusu olmayacak, ne kadar parlak laflar edilirse edilsin, ne kadar bağımsızlık ruhundan, ulusal kaygılardan dem vurulursa vurulsun, dün ABD istedi diye, Somali’ye, Bosna’ya, Afganistan’a ABD’nin küresel çıkarlarını korumak için koşulacak, gün gelip, Irak işgali söz konusu olduğunda, ve işin Irak’la sınırlı olmadığı, sırada İran, Suriye, Hazar, Kafkaslar, Rusya, öbür tarafta İran ve bölge halkları olduğu, işin bölgesel büyük çatışmalara doğru gittiği fark edildiğinde, “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” misali sıkışıp kalınacaktır.

SONUÇ OLARAK..
Osmanlı’dan bu yana, Türk aydının geleneksel ifadesi olan uygarlığın, gelişmişliğin ancak Batı ülkeleri tarafından bize getirilebileceği tezi, bugün değişik biçim ve adlar altında sürüyor. Ama o kafa, o tarihten bu yana, ülkenin emperyalizmin elinde oyuncak olduğunu, beladan belaya sürüklendiğini, onurunu, itibarını yitirdiğini ve ülkenin kaynaklarının elden gittiğini, ekonomiden politikaya, kültürden sanata kadar emperyalizmin egemenliği altına girildiğini göremiyor, görmüyor. Bir de, maaş aldıkları patronlarının düşüncelerini savunmak göreviyle işe asılanlar var ki, onlara denecek söz zaten yok.
ABD’nin hedefinde İran, Suriye, Hazar ve Kafkaslar var. Türkiye bu bölgenin tam ortasında ve hem ABD, hem AB, hem de Rusya, Çin, Japonya açısından önem taşıyor. Ayrıca şu gerçek de hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, emperyalistler arası egemenlik mücadelesinin yaşandığı, hammadde ve pazar alanları için tekellerin birbirlerinin gözlerini oyduğu dünyada, her ülke emperyalizm için önem arzediyor. Kendisine özel bir avantaj sağlamıyor olsa bile, rakiplerine bırakmamak önem taşıyor.
ABD, Irak’ta tekleyen Türkiye’yi tam olarak köşeye sıkıştırarak, her şeyi ile teslim alma faaliyetini dört bir taraftan sürdürüyor. Hükümet devirmekten adam satın almaya, tehdit ve şantajdan psikolojik savaşın unsuru olarak propaganda kampanyalarına kadar pek çok şeyi örgütlüyor.
Şimdi emperyalizm, işgalci ABD ve şaklabanları bir kez daha dayatıyor: Çağdaş, modern ve uygar mısın, yoksa “üçüncü dünya”dan mısın? Eğer çağdaş, modern ve uygarlıktan yana isen, ABD’nin yanında İran’ı, Suriye’yi işgale hazır ol ve koşulsuz şartsız ABD’nin hizmetinde olduğunu açıkla. Irak için  ABD’den diz çöküp af dile. Çünkü Irak işgalinde ayak sürçmekle, gelişme, modernizm, çağdaşlık ve uygarlık yerine “üçüncü dünya”yı seçtin. Şimdi önünde kendini kanıtlamak, modern dünyadaki yerini almak için bir fırsat var ve bu fırsatı kaçırma.
Bugün yeniden bir kampanya biçiminde başlatılan üçüncü dünyacılık tartışmasının ardındaki nedenler bunlardır. ABD’ye koşulsuz şartsız biat etmek. Avrupa Birliği önünde secdeye varmak. İşgal ve savaşlarda hazır kıta yer almak. Ülkenin kaynaklarını sınırsızca yağmaya açmak. Ulusallığı çağrıştırabilecek en küçük bir şeyin sözünü etmemek. Soyulmak soğana çevrilmek, kendi ülkende kaderini ve bütün imtiyazları emperyalizmin eline vermek; küreselleşme bu. Burjuva ideologlar, Amerikancı, küreselleşmeci yazar çizer takımı tarafından kastedilen aydınlanma, modernizm, çağdaşlık, uygarlık denilen şeyin kendisi de bu.
Peki, küreselleşemeye ayak uyduramamakla eleştirdikleri ordu bunlara karşı mı? Yaşar Büyükanıt’ın söylediği gibi, ordu ne küreselleşmeye, ne AB’ye, ne ABD’ye karşı. Tersine, bugüne kadar ABD ile her alanda omuz omuza dövüşmüş. Kendisini stratejik ortak olarak görmüş ve daima ona uygun davranmış. Ancak arada bir ulusal çıkar falan lafı etmiş. Ama küreselleşme “çağı”nda, modern ve çağdaş dünyada bu laflara bile yer yok.
Yaşam ve koşullar kendini çok açık biçimde dayatıyor. Dünya halkaları üzerinde dizginsiz at koşturan emperyalizm kartlarını açık oynuyor: Ya benden yanasın, benim hizmetimdesin, ya da karşısın diyor. Bu yüzden de, ya küreselleşmeye, emperyalist yağmaya, işgalci savaşlara karşı mücadele ya da uşaklık etmek gerekiyor. Ve artık çok açık biçimde bilinmelidir ki, halkın ve dünya ezilenlerinin tek yolu ve kurtuluşu da emperyalizme karşı dişe diş mücadele etmekten geçiyor.