“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Bir bağımsız iktisat kongresi üzerine

Hepimizin yakından bildiği üzere, yıllardır uygulanan eğitim politikaları sayesinde ilkokul sıralarından üniversitelere varana kadar, öğrenciler, eğitimin birer etkin öznesi olmaktan çıkartılıp, edilgen bir nesnesi haline getirilmiştir. Öğrencilere, ne  almış oldukları eğitimin veriliş tarzına ne de verilen eğitimin içeriğine, teorisine dönük müdahil olma hakkı tanınmaktadır. Üniversitelerde, özellikle sosyal bilimlerde, eğitim, belirli bir alanla sınırlı tutulmakta ve sosyoloji, felsefe, uluslararası ilişkiler gibi bölümler, sınırlandırıldıkları alanlardan ibaretmişçesine sunulmaktadır. Esasen bunda şaşılacak hiçbir şey yoktur; çünkü egemenlerin kendi varlıklarını korumalarının ve güçlendirmelerinin temel koşullarından birisi, eğitimi ellerinde bulundurarak, kendi ideolojilerini yayma ve muhalif olanları yok etmektir. Bu, beraberinde doğal olarak, bilim özgürlüğünün ortadan kalkmasını getirdiği gibi, verilen eğitimin alternatiflerinin tartışıldığı yerleri de doğurmaktadır.

İktisat da yukarıda tarif edilen tablo içerisinde sıralanan sosyal bilimlerin en önemlilerinden birisidir. İktisadı, neo-liberal veya neo-klasik iktisat olarak sunan ve başka bir alternatifi yok sayan bir eğitim; bununla birlikte iktisadı sadece matematiğe indirgeme çabaları, yine beraberinde fikir tartışmalarının yürüdüğü, alternatif iktisat modellerinin tartışıldığı, yaşanan güncel ekonomik politik gelişmelerin değerlendirildiği zeminleri hazırlamıştır. Bu zeminlerin üniversitelerdeki en önemli ayaklarından birisi de, öğrenci kol, kulüp ve topluluklarıdır. Bu kol, kulüp ve topluluklar zaman zaman düzenledikleri panellerle zaman zaman kendi içlerinde yürüttükleri okumalar ve tartışmalarla almış oldukları eğitime, dünyada ve ülkemizde yaşanan gelişmelere ve kendi disiplinlerine dair görüşlerini dile getirmeye çalışmaktalar. Tahmin edileceği üzere, bu mücadelenin doruğa ulaştığı yerlerden birisi, yine bu topluluklar tarafından ülke genelinde veya uluslararası düzeyde düzenlenen kongrelerdir.
İşte bu kongrelerden bir tanesi de, 18-19 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşen Türkiye Üniversite Öğrencileri Bağımsız İktisat Kongresi  olmuştur. ODTÜ Ekonomi Topluluğu, Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Bilimler Kulübü ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Karıncalar Topluluğu’nun başını çektiği Kongre, ilk olmasının yanı sıra, bir çok konuda dikkate değer bir önem taşımaktadır. Yazımızın amacı da okura ana hatlarıyla bir değerlendirme sunabilmek, üzerinde durulması gerektiğini düşündüğümüz yerlere kısaca değinmektir. 
Çukurova Üniversitesi, Mimar Sinan Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi öğrencilerinin de sunumlarıyla katıldığı Kongre, iktisat disiplini içerisinde yer alan birçok konuda önemli tartışmalara aracı olmuş; öğrencilere görüşlerini hiçbir kaygı gütmeden, rahatça sunabilme olanağı sağlamıştır. Kongrenin, başlığından da anlaşılacağı üzere, en önemli özeliklerinden birisini, “bağımsız” vurgusu oluşturmaktadır. Öğrencilere fikirlerindeki bu açıklığı sunmada temel etmen de bu bağımsızlık olmuştur. İçerisinde bulunduğumuz süreç de göz önüne alındığında, bu vurgunun anlamı daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bir yandan dünya ekonomisinin emperyalistler tarafından kendi çıkarları doğrultusunda belirlendiği, bir yandan iktisat eğitiminin ve biliminin tamamen sermayenin tekelinde şekillendiği günümüzde, üniversite öğrencilerinin düzenlediği kongreye özellikle bağımsız vurgusu yapması son derece önemlidir. Bu durum, üniversite öğrencilerinin aslında, dünyada ve ülkemizde uygulanan iktisadi politikalara ve verilen iktisat eğitimine nasıl baktıklarının da bir göstergesidir.
Özelikle Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra, “Yeni Dünya Düzeni”nin ideologları neo-klasik iktisat temelinde hayatın her alanında saldırılarını arttırmıştır. IMF, Dünya Bankası (DB) ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kuruluşlarla gelişmekte olan ülkeleri kendisine bağımlı hale getirmiş; kendi iktisadından başka iktisadı yok saymıştır. İktisat bilimi her geçen gün sosyal bilim olma özelliğinden arındırılarak, sırf matematiksel işlem yığınına dönüştürülmüş; eğitimi de bu çerçevede düzenlenmiştir. İktisat, baştan, aksi mümkün değilmişçesine sunulan kabullerle birlikte, neo-liberal iktisattan ibaret sayılmış; Marksist bakış açısı müfredattan çıkarılarak bir kenara atılmış, müfredata alındıysa bile karalanarak sunulmuştur. Özetle, iktisat, gün geçtikçe teoride ve bunun doğal getirisi olarak pratikte bağımlı bir hal almıştır. İşte tam da bu noktada, Türkiye üniversite öğrencileri, Kongrelerine bağımsız sıfatını takmayı uygun bulmuşlardır. Kısacası, Türkiye üniversite öğrencileri, üniversitelerde aldıkları iktisat eğitiminden ve günümüzde uygulanan iktisadi politikalardan kendilerini ayırmak için, Kongrelerinde, adından başlayarak, bağımsızlık vurgusu yapmaya bir anlamda mecbur kalmışlardır.
Bağımsızlık konusunda bir diğer eklenmesi gereken nokta ise, Kongre tamamen sponsorsuz gerçekleşmiş; hiçbir sermaye çevresinin Kongre üzerine gölgesi düşmemiştir. Bilindiği üzere, eğitimin özelleştirilmesinin bir ayağını oluşturacak şekilde, öğrenci kol, kulüp ve topluluklarının düzenlediği etkinliklere üniversite yönetimi parasal yardımda bulunmamakta ve bu yolla öğrencilerden sponsor aracılığı ile kendi etkinliklerinin parasını kendilerinin bulmasını istemektedir. Bu da, bir yandan eğitimin özelleştirilmesi açısından önemli bir adım teşkil ederken, bir yandan da, yapılan etkinliklerin sermaye çevrelerinin gölgesinde ve ona bağımlı bir şekilde gerçekleşmesine yol açmaktadır.
Kongrenin bir diğer önemli yanını ise, Kongrede gerçekleşen sunumlar ve bu sunumlar çerçevesinde dönen tartışmalar oluşturmaktadır. İki gün içerisinde toplam 10 oturumda gerçekleşen 23 sunumda, yapısal uyum ve ekonomik krizden Avrupa Birliği’ne, feminist iktisattan Keynesyen politikalara, doğrudan yabancı yatırımlardan gelir dağılımına kadar birçok konuda tartışmalar gerçekleştirildi. Aslında tartışmaların en önemli özelliklerinden birisi, gerçeklikten mümkün mertebe kopmamaya çalışması ve soyut, havada kalan tartışmalardan öte, yaşanan, güncel gelişmelere dayanan tartışmalar olmalarıydı. Şeker Yasası, KİT’lerin özelleştirilip özelleştirilmemesi, AB’ye girilip girilmemesi ve 21. Yüzyılda ABD’nin konumu gibi konularda dönen tartışmalar bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Elbette burada tartışmaların hepsine değinecek, hepsine dair bir söz söyleyecek değiliz. Ancak genel olarak bir tablo çizmeye çalışırsak, hem sunumların içeriğine hem de sunumların beraberinde gelen tartışmaların eğilimine bakılarak; mevcut duruma, teorideki ve pratikteki iktisada ve iktisat eğitimine karşı Kongreye katılanlarının çoğunluğunun tepkili olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bağımsızlık ve yazının başında belirtilen uygulanan eğitim politikaları üzerine söylenenler, zaten bu durumun nedenlerine ışık tutmaktadır.
Kongre’de gerçekleşen sunumlara dair gözle görülür ortak bir nokta, siyaset ve ekonominin birbirinden ayrılması eğilimidir. Özellikle özelleştirmeler ve gelir dağılımı gibi konularda gerçekleştirilen sunumlarda, bu eğilim, daha da ön plana çıkmaktadır. Kongrede var olan bu eğilim, yine Kongrenin kendi içerisinde gerçekleştirilen sunumlarda, dünya çapında uygulanan politikaların bir sonucu olarak ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu konu, Kongrede gerçekleşen önemli tartışmalardan bir tanesidir. Sermaye, devlet, siyaset, zaman zaman sanki tamamen birbirilerinden ayrı ve bağımsız şeyler olarak görülmüştür. Aslında, bütün mesele, gelip giden onlarca hükümete rağmen, 80’lerden bu yana, kendisinden öte uygulanma hızı değişen iktisat politikaları, YÖK ve YEK gibi yasalarla sürekli sermaye tekeline doğru yönlendirilmeye çalışılan iktisat eğitimi düşünüldüğünde, iktidarın, hükümetler değil her yönü ile örgütlü bir sınıf olduğu rahatlıkla görülebilir. Dolayısıyla, sermayenin her alanda örgütlü iktidarı, yukarıda yapılan ayrımları da ortadan kaldırmaktadır.
Türkiye Üniversite Öğrencileri Bağımsız İktisat Kongresi, öğrencilerin iktisadın birçok önemli alanına hem teorik hem pratik anlamda düşüncelerini sunmasına fırsat tanımıştır. İçerisinden geçtiğimiz dönem itibariyle ayrı bir önem taşıyan özelleştirme konusuna Kongrenin bakış açısını yansıtmakta fayda var. Bilindiği üzere, ülkemizin en önemli kaynaklarından olan Tekel, Petkim, Tüpraş, THY gibi kuruluşlar, neo-liberal iktisadın bir gereği olarak, birer birer elden çıkarılmakta, üç kuruşa sermayenin hizmetine sunulmaktadır. Bütün bunlar gerçekleştirilirken, bir yandan da, Uzan Grubu’na ait Yap-İşlet, Yap-İşlet-Devret gibi yöntemlerle özelleştirilmiş ÇEAŞ ve Kepez’e el konulmaktadır. (Her ne kadar Tayyip Erdoğan’ın siyasi rakip olarak gördüğü Cem Uzan’a indirdiği bir darbe yorumları yapılsa da, özelleştirmelerin iç yüzünü ve sonuçlarını göstermesi bakımından oldukça önemlidir.) -Her ne kadar bir kaçında özelleştirmelere bir karşı çıkış söz konusu olmasa da- Kongrede gerçekleştirilen sunumlarda ve dönen tartışmalarda özelleştirilme konusu tüm çıplaklığıyla ortaya konulmuştur. Devlet elinde zarar ettiği söylenen KİT’lerin, Türkiye ekonomisine katkısı açıkça ortaya konulmuştur. Bu anlamda Kongre, genel anlamda neo-liberal iktisada tepkisini ortaya koyduğu gibi, bunun kaçınılmaz bir uzantısı, yapı taşı olan özelleştirmelere karşı da sesini yükseltmiştir.
Söylendiği gibi, her ne kadar kongrede gerçekleştirilen her tartışma kendine has ayrı bir önem taşısa da, burada hepsine değinmek mümkün değildir. Kısaca yukarıda söylenenleri toparlamak gerekirse, üniversite öğrencileri Bağımsız İktisat Kongresi başlığı altında bir araya gelmiş, iktisada dair görüşlerini, eleştirilerini dile getirmişlerdir. Kongrede yükselen sesler, uzun süreli uygulanan politikaların, gençliğe sunulan bilim anlayışının ve bu bilim anlayışının pratik uygulamalarının bir sonucu olarak değerlendirilebildiği oranda anlam kazanacaktır. Bu sesler samimidir ve desteklenmeye, geliştirilmeye ihtiyacı vardır. Zaten Kongre, sunumlardan sonra gerçekleştirilen forumda da bu temenni ve dilekle noktalanmıştır. Sunumlardan sonra yapılan değerlendirmede öne çıkan en önemli nokta, egemenlerin, iktisadı, diğer sosyal bilimlerden ayırma çabasının vurgulanmasıdır. İktisadın “interdisipliner” bir bilim olduğu, sosyoloji, felsefe gibi diğer sosyal bilimlerden ayrılamayacağı, diğer sosyal bilimlerin de iktisattan ayrı düşünülemeyeceği gerçeği, bir kez daha yinelenmiştir. Bu durum, herkesin bir alana yoğunlaşmasının ve bu sayede de neyi neden yaptığını insanlara unutturan bir bilim anlayışının Kongrede reddedilmesinin bir göstergesidir. Bu noktada Kongre, gelecek yıl daha çok üniversiteyi kapsamayı ve daha nitelikli bir hal almayı önüne hedef olarak koymuş; yakılmış olan bu kıvılcımın daha da büyümesi için herkesi seferber olmaya çağırarak noktalanmıştır. Sosyal bilimlerin bir bütünlük arz ettiği gerçeğinden yola çıkarak, bir sosyal bilimler dergisini çıkartmak için çalışmalar başlamıştır. Yukarıda da belirtildiği üzere, üniversitelerde bir fikir hareketi yaratma noktasında önemli deneyimler sunan kongre öğrencilerin bütün samimiyetiyle gerçekleştirilmiştir; ve şimdi kısık tonda çıkan bu ses yükseltilmek üzere herkesin desteğini beklemektedir.