“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Emek açısından finansal piyasalar

2003 yılı baharında ABD emperyalizmi Irak’a askerî saldırı düzenlediğinde Türkiye’de emperyalizmin işbirlikçileri ile halk arasındaki çelişki yeni bir konu etrafında gerildi. İşbirlikçi burjuvazi, Türkiye’yi bu gayrimeşru saldırıya ABD’nin yanında katmak istemekte, halk ise buna karşı çıkmakta idi. Bu mücadelede işbirlikçi basın, finans piyasalarının saldırıya katılmayı destekleyen tepkilerini, kamu oyu üzerinde bir baskı aracı olarak kullanmaya çalıştı. Bunun üzerine, malî piyasaların siyasete baskısı üzerine bir tartışma başladı.
Irak’a saldırının arefesinde, Türk Lirasının değer yitirdiği, faiz hadlerinin yükselişe geçtiği, borsada hisse fiyatlarının düştüğü bir sırada, 18 Mart 2003’te, Ercan Kumcu Hürriyet’te, “Piyasalar anladığımız bir dili konuştu” başlıklı köşe yazısında “Irak konusunda devletin kademeleri kararsız ve oyalayıcı bir tutum sergilemişlerdir. Bu tutum zaten dış destek olmadan yoluna devam etmekte zorlanan Türkiye ekonomisini ciddi risklerin içine itmiştir... Hiç kimsenin yapmadığını mali piyasalar yaptı. Siyasetçilerimizin anladığı dili konuştu” diyerek malî piyasaların tepkilerini övdü. Ardından 19 Mart’ta Mustafa Sönmez Günlük Evrensel’de yayınlanan “Kim yahu bu piyasalar?” başlıklı yazısında Türkiye’de gelir ve servet dağılımının bozukluğuna işaret ederek, malî piyasalara zengin bir rantçı azınlığın hâkim olduğunu öne sürdü. 21 Mart tarihli Günlük Evrensel’de çıkan yazısında Fuat Ercan, Türkiye’de para ve sermaye piyasasının sığ olduğunu, holding olarak örgütlenmiş az sayıda sermayedar ailesinin kontrolu altında olduğunu vurguladı. F. Ercan, “Borsanın çökmesinden kim etkilenir, benim borsada hisse senedim var mı? Gelir dağılımının bozulduğu böyle bir dönemde kimin borsada hisse senedi var, kimin faiz oranlarının düşmesinden etkilenecek miktarda mevduat hesabında TL var ya da doları var” diyerek malî piyasalardaki dalgalanmaların malî varlık sahibi olmayan emekçileri etkilemediğini ima etti. Akabinde Ercan Kumcu, 29 Mart 2003’te Hürriyet’te savunmaya geçerek, malî piyasaların yapısı gereği “spekülâtif” olduğunu, bu piyasalarda emekçiler dahil milyonlarca insanın faal olduğunu ve bu piyasalarda bir suçlu aramamak gerektiğini iddia etti. Mustafa Sönmez, 30 Mart’ta NTV-MSNBC’de ve 2 Nisan’da Günlük Evrensel’de yayınlanan cevabî yazısında, tekrar malî piyasaların zengin bir azınlığın elinde olduğunu yazdı. M. Sönmez, Yeni Evrensel’de 9 Nisan’da “‘Piyasalar’ı eleştirmek dışa kapanmak mıdır?” başlıklı yazısında, rant kazançlarını vergilendirmeyi, kamu alacaklarını yeniden yapılandırmayı (yani vadesini idarî kararla uzatmayı), uluslararası sermaye hareketlerini kontrol altına almayı savunduktan sonra, “Biz, dışa kapanalım demiyoruz. ... Dışa tabi ki açık olalım. Dünya ile AB ile bütünleşelim. Ama sizin ... teslimiyetçi duruşunuzla değil. Adam gibi bütünleşelim. ... Bu da mümkün. Ne ile mümkün? Rantçı değil, üretici bir ülke olmakla mümkün. Ama sizin savunduğunuz piyasa düzeni buna izin vermiyor ki. Asıl bu memleketi dünyadan izole eden sizin bu dar, bağnaz tekelci tutumunuz” yolunda görüşler öne sürdü. Bağımsız Sosyal Bilimciler (BSB) grubu da, Nisan’da yayınlanan “Yeni Ekonomik Tedbirler Paketi Barışın Değil, IMF Programının Maliyetidir” başlıklı metninde, malî piyasalar vasıtasıyla yapılan siyasî baskıyı eleştirdi ve ülkemize giren çıkan sermaye hareketlerinin denetim altına alınmasını, dış borçların yeniden yapılandırılmasını ve iç borç yükünü hafifletmek için tedbirler alınmasını (servet vergisini ve vadeyi yaymayı) savundu.
BSB’nin ve zikrettiğimiz son yazısında M. Sönmez’in somut siyaset önermeleri bir yana, eleştiriler daha çok malî piyasalarının sığ olduğu (yani piyasalarda alım satım yapanların azlığı), dolayısı ile bu piyasaların gerektiği gibi işlemediği, bu piyasalara zengin bir azınlığın hâkim olduğu ve piyasaları siyasî baskı aracı olarak kullanıldığı üzerinde yoğunlaştı.
Bu yazının amacı, daha geniş bir açıdan finansal piyasaların çevre ülkelerindeki işleyişini, işlevini ve sakıncalarını irdelemek, ve emekçilerin bu piyasalara karşı nasıl bir siyaseti benimsemesi gerektiğini tartışmaktır.

FİNANS SİSTEMİNİN İŞLEVİ
Kapitalist ekonomide finans sistemi, ticarî bankalar, kalkınma bankaları, sosyal güvenlik kurumları, sigorta şirketleri, menkul değer simsarları, para (bono, senet) piyasaları, sermaye (tahvil ve hisse senedi) piyasaları gibi kurumlardan oluşur. Finans sisteminin genel işlevi, parasal tasarruf sahipleri ile üretimi artırmak için parasal kaynak gerekseyenler arasında aracılık yapmaktır. Kapitalist ekonomide tasarruf sahipleri, esas itibariyle, sermayedar ve emekçi hane halkıdır. Parasal kaynak gerekseyenler ise, esas itibariyle firmalardır.
Tasarruf, bir zaman zarfında üretilip tüketilmemiş mallardır. Bu mallar, üretimi artırmak için kullanılabilir bir kaynaktır. Bir yıl içinde yapılan toplam üretimin değeri, emeğin ve sermayenin parasal gelirine (ücret, kâr, rant, faiz toplamına) aşağı yukarı eşittir. Sermayedar ve emekçi hane halkının gelirlerinden yaptığı (parasal) tasarruf, üretilmiş ve tüketilmemiş malların toplam değerine tekabül eder. Parasal tasarruf sahipleri, tasarruflarını finans kurumlarına (mevduat hesabı açtırarak, bono, tahvil, hisse senedi alarak) tevdi ettiğinde, bu parasal tasarruflar, kredi, borç ya da iştirak şeklinde, üretimi genişletmek için kaynak gerekseyen firmalara aktarılır. Firmalar bu parasal kaynağı, ya üretim araçları satın almakta kullanır ya da bu kaynağı işletme sermayesi yapar. Parasal tasarruf, işletme sermayesi olarak, ham madde tedarikinde ya da işçi istihdam etmekte kullanılabilir. İşçi istihdam etmekte kullanılırsa, tüketim artığı malları yeni istihdam eden işçiler tüketebilir.
Özetle, kapitalist ekonomide finans sistemi, tasarrufları firmalara aktararak, sermayedarların parasal sermaye – mal sermaye – parasal sermaye devirini beslemekte, bu suretle sermaye birikiminde önemli rol oynamaktadır.
Toplumun ürettiği mallardan tüketmediklerinin bir kısmı ihraç edilip kazanılan dövizle ara malları (ham madde, enerji) veya yatırım malları ithal edilebilir. Böylece tasarruf edilmiş tüketim malları, ara mallarına veya yatırım mallarına dönüştürülebilir. Bu sebeple, üretilip tüketilmeyen (gıda, giyim eşyası, ev eşyası gibi) tüketim malları dahi ihraç edilip yatırım malları ithal edilerek ekonominin yatırım imkânlarını artırır. Finans sistemi, parasal tasarrufları firmalara aktararak, bunların ithal yatırım malı ve ara malları (ham madde vs.) tedarik etmelerini mümkün kılar.
Bir ekonomide finans kurumları olmasa idi, parasal tasarruf sahipleri, ancak şahsen tanıdıkları ve güvendikleri insanlara borç verirdi. Parasal tasarrufların büyük bir kısmı yastık altında saklanırdı. Firmalar da, üretim ve yatırımlarını kendi parasal kaynakları (öz sermaye ve dağıtılmayan kârları) ile yapmağa mecbur kalırdı. Bu durum, üretimin genişlemesini kısıtlar ve sermaye birikimini yavaşlatırdı.
Sanayileşmiş bir ekonomide finans sisteminin önemi aşikârdır. Sosyalist ekonomide de finans sistemine ihtiyaç vardır. Sosyalist toplumda halkın devleti, çalışanların gelirlerini belirlediğinde, işletmelerde parasal bir artık (işletme hâsılatından üretim maliyetlerini çıkardıktan sonra kalan meblağlar) oluşacaktır. Toplumsal tasarrufun büyük kısmını bu işletme artıkları teşkil edecektir. Fakat emekçiler de, ayrıca, parasal gelirlerinden bir kısmını tasarruf edebilir. Bu parasal tasarrufu da işletmelere aktarmak için finans kurumları gerekir. Sosyalizmde finans sistemi kamu bankalarından oluşur.
Tarihsel olarak bankalar önce ortaya çıkmış, sonra kapitalizm çağında, dünya sisteminin bazı merkez ülkelerinde sermaye piyasaları ve sair kurumlar gelişmiştir. 1980’lere kadar, kapitalist dünya sisteminin merkez ülkelerinin çoğunda finans sistemlerinde parasal tasarrufların çoğunu toplayan ve aktaran kurum, bankalar idi. Çevre ülkelerinde (ve bu arada Türkiye’de) finans sistemleri de esas itibariyle bankalardan ibaretti. Çevre ülkelerinde o zamanlar uygulanan plânlı ithal ikameci sanayileşme stratejisinde, bankalar, kredileri yeni sanayilere yönlendirme işlevini yerine getirmekte idi.
Ancak 1970’lerde ve 1980’lerde kapitalist dünya ekonomisini yeniden biçimlendirme sürecinde, merkez ülkeleri ve onların güdümündeki kurumlar, çevre ülkelerini sermaye piyasaları kurmaya ve geliştirmeye teşvik ettiler. Sermaye birikimi olmayan fakir ülkelerde sermaye piyasaları, hisse senedi borsaları kuruldu. Dünya Bankası, çok sayıda çevre ülkesine sermaye piyasası kurmada hukukî ve idarî yardımlar yaptı.

SERMAYE PİYASASININ İŞLEYİŞİ
Merkez ülke devletleri, bilim camiası ve uluslararası kuruluşlar, çevre ülkelerini sermaye piyasaları kurmaya ve geliştirmeye teşvik etmek için, bu piyasalar hakkında bir sürü kuramlar öne sürdü.
Burjuva iktisatçılara göre, şirket hisselerinin satıldığı piyasa, parasal tasarruf sahiplerine, bankalar dışında bir almaşık plâsman alanı sunarak, tasarrufu teşvik eder. İkincisi, sermaye piyasasında tahvil veya hisse satabilmek için, firmalar muhasebelerini standartlaştırmak, bilânçolarını doğru olarak ve muntazaman açıklamak zorunda kalır. Bu da vergi denetimi açısından faydalıdır.
Sermaye piyasasının öne sürülen üçüncü faydası, borsada hisse alıp satanların şirket yönetimlerini malî disiplin altına soktuğudur. Şöyle ki, tasarruf sahipleri, iyi yönetilen firmaların hisselerine rağbet ederek o firmaların hisse değerlerini artırır. Tasarruf sahipleri, kötü yönetilen firmaların hisselerini talep etmez, böylece onların hisse değerlerini düşürür. Kötü yönetilen firmaların hisse fiyatları düşünce, hisseler el değiştirir ve yeni hissedarlar şirketin yönetimini görevden alır; yeni bir yönetim tayin eder. Böylece beceriksiz yöneticiler cezalandırılmış olur. İddiaya göre, hisse alıp satanların uyguladığı bu yaptırım, ekonomide sermayenin dirayetli kullanılmasını sağlar. Benzer şekilde, tasarruf sahipleri, iyi yönetildiği için güvendikleri firmaların tahvillerini düşük faizle satın alır; iyi yönetilmeyen firmalar ise, tahvillerini ancak yüksek faizle satabilir. Bu davranışlar da, yine firmaların yönetimini malî disipline zorlar.
Sermaye piyasası kurmanın lehinde öne sürülen başka bir iddia, çevre ülkelerinin sermaye piyasası kurmakla yabancı sermaye çekeceğidir ve bunun da, fakir çevre ülkelerinin tasarruf, teknoloji, yönetim tecrübesi eksiğini gidereceğidir.
Bu iddiaların gerçekliğini inceleyelim. Birincisi, sermaye piyasası kurmanın tasarrufu teşvik ettiğine, millî gelir içinde tasarrufun payını artırdığına dair hiçbir bilimsel bulgu yoktur. Fertler veya aileler, genellikle tüketim ve tasarruf kararını verirken plâsman imkânlarını göz önünde bulundurmaz. Tasarruf yapabilecek kadar geliri olan aileler, geleceğini emniyet altına almak, büyük bir alıma hazırlanmak gibi güdülerle, gelecekteki ihtiyaçlarını düşünerek tasarruf yapar, gelirinin bir kısmını tüketimde harcamaz. Aile bu parasal tasarrufunu gerçekleştirdikten sonra, tasarrufunu nasıl saklayacağına karar verirken, mevcut plâsman imkânlarına kafa yorar. Kısaca, sermaye piyasalarının tasarrufu teşvik ettiği iddiasının mesnedi yoktur.
İkinci iddiaya gelince, sermaye piyasasında kote edilmek için firmaların muhasebelerini standartlaştırmasının ve bilânçolarını şeffaflaştırmasının şart koşulduğu doğrudur. Ancak bu kuralların tatbik edilip edilmemesi, ülkede hesap uzmanlarının ve diğer denetçilerin yetkisine ve dürüstlüğüne kalmıştır.
Hisse senetleri piyasasında tasarruf sahiplerinin iyi yönetilen firmaların hisselerine teveccüh göstererek malî disiplin sağlayacağına dair kuram, tasarruf sahiplerinin, hisseleri ve tahvilleri uzun süre tutmak niyetiyle, firmanın geleceği ile ilgilenerek aldıkları varsayımına dayanır. Oysa sermaye piyasasında faaliyette bulunan kişiler ve kurumlar, firmaların uzun vadeli gelişme perspektifine göre değil, birkaç gün veya birkaç hafta içinde hisse senet veya tahvil fiyatlarının artması veya azalması beklentisine göre alıp satmaktadır, yani spekülâsyon yapmaktadır. Amaçları hisse senetlerinin ve tahvillerin fiyat dalgalanmalarından vurgun yapmaktır. Dolayısı ile, sermaye piyasasını savunanların iddialarının hilâfına, bu piyasalardaki alıcılar, firmaların yönetiminin niteliği ile ilgilenmez. ABD ve İngiltere’de yapılan araştırmalar, firma mülkiyetinin el değiştirmesinin, firma yönetiminin niteliğinden ziyade, firmanın sermaye büyüklüğüne bağlı olduğunu göstermektedir. Nasıl yönetildiğinden bağımsız olarak, küçük sermayeli firmaların hisselerini toplamak daha kolay olduğundan, bunlar rakip sermaye gruplarına daha kolay av olabilmektedir. Kötü dahi yönetilse, büyük firmaların el değiştirme ihtimali düşüktür. Neticede, sermaye piyasasının firma yönetimlerine malî disiplin getirdiği iddiası da gerçek dışıdır.
Sermaye piyasası kurmakla yabancı sermaye cezbedilebileceği iddiası, çevre ülkelerinde bu piyasaları kurdurmanın hakikî amacını dile getirmektedir. Dünya Bankası’nın yapısal uyum programlarında para ve sermaye piyasalarını geliştirmeyi telkin etmesinin ve şart koşmasının gerçek amacı, çevre ülkelerinde işletmelerin (ve bu arada özelleştirilen kamu işletmelerinin) mülkiyetini yabancı sermayeye açmak ve fakir ülkelerde emekçilerin ürettiği toplumsal hâsılanın paylaşılmasına merkez ülkelerinin sermayesini dahil etmektedir.
Nitekim çevre ülkelerinin sermaye piyasalarında portföy plâsmanlarına (tahvil, bono, hisse alımına) yönelen merkez ülkelerinin şirketleri, kısa vadeli spekülâtif vurgun peşindedir. Bunların spekülâsyonu da, çevre ülkelerinde hisse senet fiyatlarını dalgalandırmaktadır. Fakat merkez ülke şirketlerinin portföy plâsmanlarının verdiği zarar bundan ibaret değildir. Yabancı sermayedarlar, çevre ülkesinin sermaye piyasasında tahvil veya hisse senedi aldığında ve sonra kazancını ülkesine transfer ettiğinde, döviz işlemleri yapmaktadır. Bu sebeple yabancı sermayedar, çevre ülkelerinde plâsman yaparken kur spekülâsyonuna da girmektedir. Bu da, çevre ülkelerinde büyük buhranlara sebebiyet vermektedir. Zira çok miktarda yabancı sermaye bir çevre ülkesinin sermaye piyasasına aktığında, hem yerli paranın dış değeri artmakta (dolar kuru azalmakta), hem de hisselerin ve tahvillerin değeri artmaktadır. Aynı yabancı sermaye, sermaye piyasasındaki plâsmanını satıp, TL’sini dövize çevirip parasını kendi ülkesine transfer etmek istediğinde, hem yerli paranın dış değeri hızla düşmekte, hem de hisselerin ve tahvillerin değeri göçmektedir. Sonuçta, yabancı sermayenin bizim gibi ülkelerde portföy plâsmanları, döviz piyasasındaki yükselişlerle inişleri, sermaye piyasasındaki yükseliş ve inişlerle örtüştürerek, şiddetli bunalımlara yol açmaktadır.
Öte yandan çevre ülkelerinde sermaye piyasasına yönelen yabancı sermayenin başka bir kısmı, spekülâsyon yerine daha uzun vadeli bir perspektifle, işletmelerin kontrolunu ele geçirmek üzere hisse senet piyasasına yönelmektedir. Burjuva iktisatçıları, “doğrudan yabancı yatırım” denilen bu faaliyetin, çevre ülkelerine teknoloji ve işletme yönetme tecrübesi aktarmaya yaradığını iddia etmektedir. Bu tür yatırımların, çevre ülkelerinde işletmelerin ihracatının artmasını sağlayabileceğini öne sürmektedirler. Tek tek firmalar düzeyinde böyle etkiler görülebilmektedir. Ancak ülke ölçeğinde bakıldığında, merkez ülkelerinin çok uluslu şirketlerinin doğrudan yatırımları, çevre ülkelerinin yoksullaşmasına sebep olmaktadır. Çok uluslu şirketler, finansal ve teknolojik üstünlükleri ve dağıtım ağlarına hâkimiyetleri sayesinde, çevre ülkelerindeki firmalar ile ortak üretimlerinde katma değerin çok cüzi bir kısmını çevre ülkelerindeki ortaklarına bırakmakta, arslan payını kendileri almaktadır. Öte yandan, çevre ülkelerinde toplumun ümidini yabancı sermayeye bağlamış işbirlikçi yönetimler, çok uluslu şirketlerin doğrudan yatırımını cezbedebilmek için, işçi ücretlerini bastırarak ve çalışma şartlarını esnekleştirerek işgücü istihdam maliyetini azaltmak, tabiî kaynakları ucuza vermek, kârı vergilendirmemek, dışarıya kâr transferlerini serbestleştirmek, çevre koruma mevzuatını gevşetmek gibi birçok alanda bu şirketlere çok taviz vermektedir. Çevre ülkeleri arasında yürütülen bu taviz yarışının neticesinde, merkez ülkelerinin sermayesi, çevre ülkelerinin kaynaklarını ucuza kullanmakta ve çevreden merkez ülkelerine reel kaynak transfer ederek, dünyadaki gelir uçurumunu derinleştirmektedir. Merkez ülke devletlerinin ve onların güdümündeki uluslararası kuruluşların çevre ülkelerini sermaye piyasaları kurmağa ve bunları yabancı sermayeye açmağa teşvik etmesinin gerçek amacı budur.
Son yirmi yılda çevre ülkelerinde para ve tahvil piyasalarını genişleten bir ilâve etken, yine uluslararası kuruluşların telkiniyle, çevre ülkelerinde devletin bütçe açıklarını merkez bankası kaynaklarıyla kapatmaktan vazgeçip, bütçe açıklarını özel sektörden borçlanmayla karşılamaya başlaması oldu. (Bunun gerekçesi, güya çevre ülkelerinde devletin bütçe açıklarını merkez bankasından alıp geri ödemediği avanslarla kapatması enflâsyona sebep oluyordu.) Türkiye’de devletin borçlanma ve kamu borcunu ihalelerle satma kararı, özel bankalara aralarında anlaşarak Hazineyi yüksek faizlerle soyma imkânı verdi. Yüksek reel faiz hadleri, kamu borcunun birikmesinin önemli bir sebebidir. Bu nedenle, hâlen uygulanan kamu borcunu vergi gelirleriyle ödeme teşebbüsü, sınıfsal soygunun en bariz örneğidir.

SPEKÜLASYON SORUNU
Sermaye piyasasında ve döviz piyasasında yapılan ve yukarıda değinilen spekülâsyonun mahiyetini biraz daha yakından incelemek yerinde olacaktır.
Spekülâsyon bir malı ucuz iken satın alıp fiyatı artınca satma faaliyetidir. Her tür mal üzerinde spekülâsyon yapılamaz. Üretimi ve arzı fiyatı ile beraber artıp azalan mallarda spekülâsyondan kazanmak zordur. Malın fiyatı artınca arzının artması fiyat artışını durdurur. Malın fiyatı azalınca arzının azalması fiyat azalışını durdurur. Fiyat değişmeleri arz değişmelerini uyardığında spekülâsyon netice vermez.
Buna mukabil, arzı kısa vadede sabit veya hemen hemen sabit olan mallar, spekülâsyona müsaittir. Böyle bir malın talebi artınca fiyatı yükselir. Fiyat artışı, fiyatın daha da yükseleceği beklentisini uyarır ise, alımların, fiyat artışının ve beklentilerin birbirini beslediği bir süreç başlar ve malın fiyatını şişirdikçe şişirir. Fiyat artışı, spekülâtörler herhangi bir sebeple birden bire sürü psikolojisi ile satmağa başlayıncaya kadar devam eder. Ondan sonra süreç tersine işler; zarar etme korkusu ile yapılan satışlar, fiyatları düşürür ve fiyat düştükçe, panik hâlinde satışlar iyice hızlanır.
Kısa vadede fiyatı arttığında ve azaldığında arzı hızla değişmeyen mallara örnek, hisse senedi, tahvil, bono, döviz, gayrimenkul ve altındır. Bu varlıkların alım ve satışının üzerinde yapılan spekülâsyon bunların fiyatlarını fazlasıyla oynatır. Elektronik iletişim imkânları (bankamatiklerde alma satma kolaylığı) ve gazetelerin ve televizyonların günlük borsa haberlerini vermesi, bu varlıkların alım ve satışını artırmakta, bunlar üzerinde spekülâsyonu kolaylaştırmakta ve fiyatlarını daha da oynak hâle getirmektedir. Spekülâsyon bir tür kumardır. Zira kazanan spekülâtörün kazancı, diğerinin kaybıdır; ve bu kazanç ve kayıpların çalışma ile ve emek ile ilgisi, yani hiçbir makul dayanağı yoktur. Finansal spekülâsyon, insanların toplumsal servet üzerinde oynadıkları bir kumardır. Ama bu kumar, toplum açısından kumarhanede oynanandan çok daha zararlıdır.
Nazarî olarak, finans sistemi, sabit sermaye yatırımı yapan ve üretimi genişleten firmalara parasal tasarruf aktarırken, firmaların yüklendiği birçok rizikoyu onlarla paylaşır. Siyasî çalkantılar, tabiî âfetler, tarımda kötü hasat, önemli bir teknolojik buluş gibi beklenmedik olaylar sebebiyle firmalar zarar ettiğinde, bunlara kaynak sağlayan bankaların ve hissedarların da zararı paylaşması, finansman işlevinin tabiatı gereğidir. Yani finans sisteminin firmaların kestiremeyeceği olaylardan meydana gelen zararları toplumsallaştırması, rizikolar için bir tampon olması gerekir.
Oysa sermaye piyasası kumarhane gibi işlediğinde, faiz haddi, hisse fiyatları ve döviz kuru dalgalanmaları, bu kurumları bizatihi riziko ve iktisadî istikrarsızlık odağı ve kaynağı hâline getirmektedir. Faiz haddinin, hisse değerlerinin ve kurun belirsizliği arttıkça üretim ve yatırım yapmanın rizikosu da artmakta, üretimi ve yatırımı caydırıcı bir ortam oluşturmaktadır.
Ayrıca, hisse senetleri, döviz kuru, emlâk gibi varlıklar üzerinde spekülâsyona ne kadar çok kişi katılırsa ve fiyatlar ne kadar şişer ise, fiyatlar göçtüğünde, toplumda o kadar büyük miktarda servet el değiştirmektedir. Büyük çapta servetin kısa sürede el değiştirmesi, iflâslara, işletmelerin kapanmasına ve tasfiyesine, bankaların geri dönmeyen kredilerinin artmasına, kredi hacminin daralmasına ve sonuçta behemehâl işçilerin işten çıkarılmasına ve işçi ailelerinin sefaletine sebebiyet vermektedir. Malî varlığı olmayan, spekülâsyondan habersiz işçiler, spekülâsyonun en büyük sıkıntısını çekmektedir.
Türkiye gibi çevre ülkelerinin sermaye piyasalarının sığ olduğu (hisse sayısı ve değerine nispetle piyasada faaliyet gösteren sayısının az olduğu) herkesçe bilinmektedir. IMF de, Dünya Bankası da, Ercan Kumcu da bu teşhisi yapmaktadır. Sığ piyasaların özelliği, az sayıda spekülâtörün fiyatları oynatabilmesidir (piyasayı “manipüle” edebilmesidir). Sığ piyasada, birkaç kişi, alım yaparak fiyat artış beklentisi başlatıp, spekülâtif fiyat artışının en münasip zamanında ellerindekileri satıp vurgun yapabilir. Derin denilen (alım satıma katılanların çok olduğu) piyasalarda birkaç kişinin fiyatları oynatması zordur. Ama derinlik spekülâsyonu önlememektedir. Spekülâsyon, sığ piyasalarda da derin piyasalarda aynı zararlı etkileri yapmaktadır. Bu açıdan, dikkati Türkiye’deki para ve sermaye piyasalarının sığlığı ve kırılganlığı üzerinde toplayan yazarlar, daha genel spekülâsyon sorununu göz ardı etmektedir.
1929 bunalımını başlatan olay New York’ta borsa spekülâsyonu idi. 1990’lı yıllar boyunca Japon ekonomisindeki durgunluğun önemli bir etkeni, 1980’lerin ikinci yarısında Tokyo borsasında görülen ve Japonya genelinde emlâk piyasasında görülen spekülâsyonlar idi. ABD ekonomisinin şimdiki durgunluğunun yine önemli bir etkeni, 1990’lar boyunca hisse senet fiyatlarının spekülâtif yükselişi ve sonunda çöküşüdür. Hâlen dünya sisteminin merkez ülkelerinde emlâk spekülâsyonu sürmektedir. 1990’ların ortalarından beri ABD, Avustralya, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya ve İsveç’te emlâk fiyatları yükseliştedir. Bu piyasalardan hiçbiri sığ değildir.

MALİ PİYASA TAHAKKÜMÜNE KARŞI
ABD’nin Irak’a saldırısı sırasında Türkiye’de malî piyasaların siyasî baskı aracı olarak kullanılmasına şahit olduk. Hisse senedi, tahvil, bono ve döviz piyasalarında spekülâsyon yapanlar, normal şartlarda, birbirlerinin servetinden çırpmağa çalışmaktadır. Ama sınıfsal çıkarlara dokunan önemli siyasî gelişmeler karşısında spekülâtörler birlikte davranarak, sermayedar sınıfın belirli bir konudaki iradesini emekçi halka dayatmaya çalışabilmektedir. Şantajın sermayece ifadesi şöyledir: ABD’ye mesafeli siyaset, piyasa faillerinin nezdinde güvensizlik yaratmaktadır. Risk artışı algılayan piyasa failleri malî varlıklara plâsman yapmaz iseler, Türk Lirasının dış değeri düşer, borsada hisse fiyatları inişe geçer ve kamu borcunun faizi yükselir. Şantajın emekçi halka hitap eden Türkçesi şöyledir: anti-emperyalist siyaset talep ederseniz, ABD hâkim sınıfı ile ittifakımızı zedeleyecek bir siyaset için baskı yaparsanız, ekonomiyi başınıza yıkarız, işsizliği artırıp sizi süründürürüz ve kamu borcunun faiz haddini ayyuka çıkarıp bunu size ödetiriz.
Emekçilerin malî piyasalara yönelik bir tavrı ve siyaseti olması gerekmektedir. Bu siyaset, ilerde emekçi sınıfların iktidarı oluştuğunda malî piyasalara yönelik uygulayacağı tedbirleri içermelidir. Emekçi sınıfların malî piyasalara yönelik bu siyasetini emekçi örgütleri, şimdiki tâbi sınıf konumunda, işbirlikçi sermayedar iktidarlarına talep şeklinde ifade etmelidir. Bunun iki faydası olacaktır. Emekçi örgütlerinin, işbirlikçi sermayedar iktidarlarının uygulamayacağı emekten yana malî piyasa siyasetini talep etmesi, işbirlikçi iktidarlarının emekçilerin çıkarlarına aykırı uyguladıkları siyaseti teşhir etmeğe, gözler önüne sermeğe yarayacaktır. İkincisi, bu talebin ifadesi, emekçi iktidarı fikrini gerçekçi bulmayan emekçilere, emek hareketinin iktidarı kullanabilecek ve ülkeyi yönetebilecek fikrî hazırlığı ve yetkin kadroları olduğunu gösterecektir.
Emekçilerin malî piyasalara yönelik siyaseti konusunda burada sunulan görüşler, bir düşünme ve tartışma sürecine başlangıç malzemesi olarak okunmalıdır.
Emekçiler açısından, demokrasi ile hiçbir şekilde bağdaşmayan iktisadî güç odaklarının varlığı sakıncalıdır. Bu odakları tasfiye tedbirleri çerçevesinde, emekçi iktidarının, bankaları ve sigorta şirketlerini kamulaştırılması ve holdingleri dağıtması gerekecektir. Bankaları kamulaştırma, bankaların Hazineyi soymasını ve bankaların banka sahipleri tarafından soyulmasını da önleyecek bir tedbirdir. Emekçi iktidarı, konvertibiliteyi kaldırarak ve sermaye hareketlerini kontrol altına alarak, döviz kuru üzerinde spekülâsyonu önleyecektir.
Emekçi iktidarının yöneteceği karma ekonomide, holding bağları olmayan bir kısım işletmelerin anonim şirket olarak faaliyeti devam edecek ise, bu şirketlerin hisselerinin alış verişi olacaktır. Emekçiler açısından hisseler üzerinde borsa spekülâsyonu sakıncalıdır ve mutlaka önlenmelidir. Spekülâsyonun istikrarı bozduğu ortamda iktisadî plânlama yapılamaz, hızlı kalkınma olamaz.
Spekülâsyonu önlemenin pratik yöntemleri vardır. Bu yöntemleri uygulayabilmek için öncelikle sermaye piyasa yönetimi özelleştirilmişse bunu kamulaştırmak şarttır.
Spekülâsyonu önleyecek bir tedbir, alım ve satışlarda yüksek oranlı muamele vergisi uygulamaktır. Bu, spekülâsyonun maliyetini artırarak caydırır. İkinci bir tedbir, asgarî tutma süresi koymaktır. Hisse alımı ve tahvil alımı üzerinden bir hafta veya bir ay geçmeden satışa izin vermemek, spekülâsyonun önünü tıkar. Üçüncüsü, hisse veya tahvil fiyat endeksi belirli bir seviyeyi aşınca veya bir seviyenin altına düşünce alım satımı durdurmak, borsayı bir veya birkaç gün kapatmaktır. Bunların dışında, borsada alım satış yapma yetkisi olanları sınırlamak ve borsa haberlerinin yayınlanmasını önlemek de etkili olur.
Burjuva iktisatçıları bu tedbirleri duyduğunda, bunların, tasarrufları sermaye piyasasına yönelmekten caydıracağını öne sürerek vaveylâ koparırlar. Doğrudur. Bu uygulamaların zaten bir amacı, parasal tasarrufları kamu bankalarına yönlendirmek, parasal tasarrufları işletmelere aktarmada bankaları temel araç yapmak, ve hisselerin kamu bankalarının, kamuya ait sigorta şirketlerinin, sosyal güvenlik kurumlarının elinde istikrarlı portföylerde toplanmasını sağlamaktır.
Emekçi sınıfların malî piyasa siyaseti diye önerdiğimiz bu tedbirler, spekülâsyonu önlediği ölçüde, tasarrufların sermaye piyasalarında uzun vadeli bir perspektifle değerlendirilmesini, dolayısıyla bu piyasaların, burjuva iktisat biliminin ideal sermaye piyasası tasvirlerine uygun işlemesini sağlayacaktır. Ancak emekçilerin hedefi bu değildir. Emekçilerin tasarruflarının bankalarda toplanması ve anonim şirketlerin hisselerinin kamuya ait finans kurumlarında toplanması, emekçi iktidarının hedeflediği üretim araçlarının kullanımı üzerinde sosyal kontrolu artırma ve bunların mülkiyetini sosyalleştirme sürecinin bir aşaması olacaktır.
Bu muhakemenin sonucu olarak, emek hareketinin bankaları ve sigorta şirketlerini kamulaştırmayı, yabancı finans kurumlarının Türkiye’de faaliyetini yasaklamayı, Türk Lirasının serbest konvertibilitesini kaldırmayı, ülke dışına ve dışarıdan Türkiye’ye banka transferleri üzerinde kısıtlamalar uygulamayı, İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nın özelleştirilmemesini ve sermaye ve para piyasalarında spekülâsyonu kesin olarak önlemeyi bugünden savunması ve şiar edinmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Etraflı araştırmalarla bu siyasetleri geliştirmek ve programlaştırmak önümüzde görev olarak durmaktadır.