Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Kapitalizm; stoklar ve sefalet

Eylül ayı başında, biri Ankara’nın “seçkin üniversiteleri”nden ÖDTÜ’de, öteki Meksika-Cancun kenti’nde olmak üzere; uluslararası özellikte iki toplantı gerçekleşti. Uluslararası ekonomik ilişkiler kapsamında, “gelişen” ve “gelişmekte olan ülkeler”in sorunları bu toplantıların tartışma konuları arasındaydı. Piyasa ekonomisi olarak da adlandırılan kapitalizmin üretip-geliştirdiği sorunları, sisteme ilişkin değil, ama, politik yönetim biçimleri ve hükümetlerin uygulamalarıyla ilişkilendiren düzen iktisatçılarının yanı sıra, Marx’ın teorik tahlilerinde dile getirildiği üzere, bu sorunların sistem koşullarında çözüm olanaksızlığına işaret eden az sayıdaki ekonomi uzmanları da Ankara’daki tartışmalara katılıp, görüşlerini dile getirdiler. Cancun’da ise, bağımlı ülkelerin delegeleri (90 ülke, dayatılan anlaşma platformunu ret etti), on binlerce protestocunun sloganları desteğinde, ABD ve AB üyesi ülkelerin dikte ettirmek istedikleri tarım politikalarına ve tarımsal üretim alanlarını emperyalist tekellerin tam denetimine sokma çabalarına karşı çıktılar. WTO 5. Konferansı, “sonuç anlaşması” imzalanmamış olarak, başarısız biçimde sona erdi.
Cancun’da çarpıcı gelişmelerden biri daha yaşandı: Dünya Ticaret Örgütü (WTO) Zirvesi’ni protesto gösterileri sırasında, Güney Kore Çiftçiler Federasyonu üyelerinden Lee Kyung-hae, “WTO Çiftçileri Öldürüyor” pankartı açıp, elindeki bıçağı göğsüne sapladı ve hastanede öldü. Bu, “kafalarda şimşek çakmasına yol açan” türden olaylardandı. Arkadaşları, 50 yaşındaki Koreli çiftçinin, “Dünya Ticaret Örgütü’ne nefretini göstermek için kendini feda etme eylemi”ne giriştiğini söylediler ve uluslararası sermayenin bu örgütünün politikalarını protesto eylemini polisle çatışarak sürdürdüler.(ı) Cancun’daki toplantının başlıca gündem maddesi, emperyalist ve bağımlı ülkeler arası ticari ilişkilerin; tarım politikaları, kamusal hizmetler ve ticaretin kapitalist piyasa kurallarına göre –sanki bugüne dek başka türlü işliyormuş gibi– yeniden düzenlenmesiydi.
Toplumsal yapının piyasa ekonomisi kurallarına göre yeniden düzenlenmesinin sorunları, bu toplantılara katılan çeşitli akademisyenler ve kimi kendini Marksist olarak tanımlayan ekonomi uzmanları tarafından çeşitli yönleriyle tartışılırken, süreç içinde “üretim sisteminde ve üretim biçiminde köklü değişimler yaşandığı, bunun da birçok eski tanımlamayı, ilişkilerin eski tarz ele alınmasını ve buna ilişkin çözüm yöntemlerini geçersizleştirdiği” iddiası, değişik ifade biçimleriyle, bu toplantılarda dile getirildi.

EŞİTSİZLİKTE EŞİTSİZ DEĞİŞİM SAVUNUSU
Kuşkusuz, “en gelişmiş beşli”, ya da “sekizli” ile dünyanın “gelişmemiş” ya da “gelişmekte olan büyük çoğunluğu arasında “serbest ticaret kurallarına dayalı” ekonomik ilişkiler, daha baştan gelişmemiş ya da gelişmekte olanların büyük emperyalistlere bağımlılığı anlamına geliyor. Bu ilişki ve bugüne kadarki işleyiş tarzı, bağımlı ülkeleri 2 trilyon dolar borç altına sokmuş, bütçelerini ve gelirlerini borç ve faizlerinin ödenmesine ayırmaya zorlamış, içerde halk kitlelerine karşı baskının yoğunlaştırılmasına ve emekçilerin satın alma gücünün daha fazla düşürülmesi üzerinden “ihracatın artırılması” senaryolarının uygulamaya sokulmasıyla yatırımların sınırlanması ya da bütünüyle durdurulmasına, ekonomik kriz unsurlarının daha fazla birikmesine, işsizlik, yoksulluk ve açlığın artmasına yol açan en önemli etkenlerden biri olmuştur. Buna karşın, emperyalist ülkelerin yetkilileriyle burjuva iktisatçıları, bu politikaların daha “rafine” biçimde uygulanmasını bir “çıkış ve gelişme yolu” olarak sunmakta; bağımlı ülkelerden, ilişkilerin yeniden düzenlenmesinde eşitsizliğin onaylanmasını istemektedirler. Cancun’da yeniden gündeme getirilen ve IMF-Dünya Bankası-DTÖ reçetelerinin bağımlı ülkelere ve dünya halklarına dayattığı plan ve program budur.
Bu toplantılarda, burjuva propagandası tarafından sürdürülen iddiaya uygun olarak, piyasa ekonomisi ve kapitalist “küreselleşme”nin, bağımlı ülkelerin kalkınmaları ve yoksulluk ve işsizlikten kurtulmaları yolunu açtığı ileri sürüldü, bazı burjuva iktisatçıları –zamandaş olarak kimi burjuva yazarları– bir adım daha atarak, bağımlı ülkelerin problemlerini ‘hızlı nüfus artışı’yla ilişkilendirmeye, ve yoksulluk ve işsizliğin giderilmesiyle bu “sorun” arasındaki “bağa” işaret etmeye yöneldiler.

KAPİTALİZM NEREYE SÜRÜKLÜYOR?
Son yirmi yıl, hemen tüm ülkelerde burjuva politikasının, burjuva-kapitalist iktisadın, kapitalist emperyalizm ve burjuva egemenliğinin, insanlığı, işsizlik, yoksulluk ve açlığın kitlesel boyutlarının büyüdüğü, gerginlik, çatışma ve savaş etkenlerinin arttığı sosyal-ekonomik ve politik bir sürece sürüklediği bir dönem oldu.
Çelişki, burjuva propagandasının uluslararası gerici koro halinde, bu dönemi, kapitalist emperyalizmin “asla aşılamayacak yeni bir dönemi”, “küreselleşme” ve “yeni dünya düzeni” dönemi ilan ederek, sınıf mücadelelerinin, savaşların ve ‘büyük ekonomik dengesizliklerin’ geride kaldığını ve bütün bu gelişmelerle ilişkili bir refah artışı ve “refahın paylaşımı olanağı”nı doğurduğunu ileri sürmesiydi.
Amerikan-İngiliz menşeli iktisat teorisyenleriyle politika “profesörleri”, “tarihin sonu”nu ilan edecek kadar kendilerinden geçtilerse de, sosyal-politik gelişmeler suratlarına kuvvetli darbeler indirdikçe, geri adım atmak ve yeniden “Marksist devrim heyulası”ndan söz etmek zorunda kaldılar.
Refah, evet, toplumun ezilen büyük çoğunluğu dışındaki küçük bir azınlığın mülk ve patent etiketi altında büyük bir düzeye yükselmişti. Mali oligarşi, dünyanın “metropolleri”nde ve bağlı ülkelerin yönetim karargahlarında, zevk ve sefahat içinde yaşıyor, yekûnu trilyonlarca doları bulan mal ve sermayeyi çekip-çeviriyor, rantiye gelirlerini büyütüyordu.
Ama bu, tam da yüz elli-yüz otuz yıl öncesinden işaret edildiği üzere, kapitalist tekelleşmenin varış noktası, ve kendi yıkımının maddi dayanaklarını üretip-büyütmesinin de kanıtıydı. Her ne kadar burjuva yazar, politikacı ve iktisatçıları, sosyalizmin ve işçi hareketinin büyük darbeler yemesi ve ezilenlerin hareketinin geriye atılmış olmasını dayanak ve veri alarak, onu “maziye ait” ve “bir kez daha asla olamayacak” bir “toplum histerisi” saydılarsa da, yeni yüzyıla girmeden, ‘aynı doğrultuda ve yeniden büyüyen bir tehdit’ tespiti yapma zorunluluğu duyacakları gelişmelerle de yüz yüze geldiler.
Birleşmiş Milletler rakamlarına göre, açlar 800, günde 1 doların altında gelire sahip olan yoksullar 1milyar 200 milyona; işsizler 120 milyona çıkmıştı; ve ‘gariptir’, 200 milyon çocuk, yaşlarıyla bağdaşmaz işlerde, kapitalistlere artı-değer üretmek üzere işgücü pazarına çekilmişti. ABD, Almanya, Japonya, Fransa, İngiltere gibi en gelişmiş ülkelerde en üst gelir grubunu oluşturan %20’lik kesim gelirlerin %80’nine el koyarken, yoksul, en yoksul %80’lik kesim ancak %16-20’lik miktara sahip olabiliyordu. Oran dünya düzeyinde de neredeyse aynıydı. ‘En gelişmiş ülkeler’ dünya üretiminin %80’lik kesimine el koymakta, en büyük dolar milyarderlerinden üçü 48 yoksul-en yoksul ülkenin tüm gelirlerinin toplamından fazla serveti elinde tutmaktaydı. Avrupa ve ABD’de köpek-kedi mamalarına harcanan miktar Afrika ülkeleri halklarının açlık ve yoksulluktan kurtulmaları, temiz su içebilmeleri ve yeterince beslenmeleri için yetiyordu, ve kozmetik maddelerine ayrılan para birçok ülkenin üretimleri toplamı kadardı. Dünya nüfusunun yarısı açlık ve yoksulluk çekerken, emperyalistlerle işbirlikçi burjuva sınıfları yıkım ve imha silahlarına yılda 790 milyar dolar kaynak ayırıyorlardı.(ıı)
Uluslararası alanda emperyalist ülkelerin kendi aralarında, emperyalistlerle bağımlı ülkeler arasında ve hemen tüm ülkelerde burjuva ve proleterler (sınıflar) arasında gerginlik ve çatışma etkenleri daha fazla birikiyordu. Silahlanmaya –ki bu savaş hazırlığı demektir– her yıl daha fazla kaynak ayrılıyor, pazar kavgası gerginleşiyor, küçük-büyük çok sayıda çatışma ve bölgesel savaş yaşanıyordu.(ııı) “Tam zamanıdır” denilip ilan edilen sosyal saldırı politikalarına karşı, işçi ve emekçilerin saflarından büyüyen tepkiler, sendika bürokrasisinin engelleyemediği grev ve direnişler artıyor, liman işçilerinin direnişinde yaşandığı türden uluslararası alanda dayanışma eylemleri gerçekleşiyordu.
“Yeni düzen” üzerine söylenenlerin safsatadan ibaret kaldığını, yalanın tutmadığını gördükçe, sosyal-ekonomik olgu ve gelişmeler politik-ideolojik burjuva yalanlarını geçersiz kıldıkça, piyasa ekonomisinin üstünlükleri ve burjuva demokrasisinin aşılamazlığı üzerine safsatalar inandırıcılıklarını daha fazla yitiriyordu.
Burjuva propagandasının başını çeken ABD-İngiliz “okulu”, bizzat bu ülkelerin sömürgeci emperyalist politikası tarafından iflasa sürükleniyordu. BM-NATO gibi uluslararası sermaye kurumları bünyesinde oluşan çatlaklar derinleşiyordu. Bush-Blair çetesinin; onlardan önce Thatcher-Reagan şürekasının, içerde emekçilere, dışarıda dünya halklarına karşı geliştirdikleri saldırı politikası, ortada, sınıf kavgaları ve savaşları gereksiz hale getiren “yeni bir düzen” değil, aksine daha keskin sınıf çatışmalarını ve yeni kargaşa ve savaşlara sürükleyen ilhakçı-pazar çatışmaları-rekabeti üzerinden şekillenen gergin ilişkiler yumağının olduğunu gösteriyordu.
İşçi sınıfı ve halklara karşı yeni ve kapsamlı saldırılar için “yeni durum” üzerine değerlendirmeleri ve eski tezlerin yeni kalıplar içinde yeniden piyasaya sürülmesini ihtiyaç haline getiren gelişmeler aslında burjuva ekonomi uzmanlarının piyasa ekonomisi üzerine yaldızlamalarının iflasının da bir tür kabulü ve ilanıydı. ABD ve Avrupalı emperyalistlerin bağımlı ülkelere dayattıkları İMF-Dünya Bankası-Dünya Ticaret Örgütü damgalı ekonomi politikaların bu ülkelerin ekonomisini tahrip ettiği, tarıma dayalı üretimin ağırlıklı ya da önemli bir yer tuttuğu bu tür ülkelerde, -Arjantin-Türkiye- Malezya-Meksika örnekleri hatırlansın- tarım ve hayvancılığın, uluslararası Amerikan ve Batı tekelleri yararına çökertildiği, özelleştirme yoluyla ve tarım ürünleri üretiminin kotalara ve patenti bu büyük tekellerin ellerinde bulunan ‘zorunlu tohum’lara bağlanarak, ya da tütün-pamuk-fındık-pancar gibi ürünlerin üretiminin Amerikan-İngiliz tarım tekelleri lehine sınırlanıp-giderek yapılamaz duruma düşürüldüğü bilinmektedir. Emperyalist ülkeler ve uluslararası büyük sermaye tekelleri bu ilişki tarzı ve biçimi üzerinden bağımlı ülkelere bir de “ticari serbestleştirmeyi esas alan ikili anlaşmalar” dayatmaktadırlar. Mali sermayenin hakimiyeti altında, emperyalist ekonomi zincirine bağlanmış tüm bağımlı ülkelerin kaynakları emperyalist büyük güçler ve uluslararası sermaye tekelleri tarafından “metropol ülkeler”e aktarılırken, tekelci burjuvazi, bu yağmayı, bu ülkelerin işçi sınıflarının “yoldan çıkarılması” amacıyla, sınıfın en üst kesimlerinin önemli bölümünü oluşturdukları sendika aristokrasisini satın alma yönünde değerlendirmekte, emekçi hareketini yedeklemek üzere kullanılan talan edilmiş emek, halkların daha fazla baskı altında tutulmasının maddi dayanağına dönüştürülmektedir. Daha da ilerletilmesi istenen bu kapitalist “ilişki”nin sonuçlarının, işaret edilen türden gelişmelerle görülmüş olması, uluslararası bu türden “çözüm arama” toplantılarını, beklenenin aksine, çıkarların karşıtlığı üzerinden çelişkileri daha de keskinleştiren olaylara dönüştürüyor. Burjuva iktisatçıları ve ideologlarının bu tür toplantılarda dile getirdikleri sözüm ona birleştirici tezler ise hiçbir yenilik taşımıyor. Bunlar, bir dönemler, kapitalist krizlere karşı “reçeteler” olarak piyasaya sürülen Keynes ve Friedman teorilerinin de gerisinde kalan, kaba saldırı taslaklarından ibarettirler. Kapitalizmin kaba ve ‘sıradan’ teorisyenleri dahi, sistemin açmazlarına ve bunalım etkenlerinin artmasıyla karşı karşıya olunduğuna dikkat çekmek zorunda kalıyor; kapitalizmi, “piyasa ekonomisi” etiketi altında pazarlama çabalarını sürdürmekle birlikte, “eleştirel değerlendirmelere ihtiyacın arttığı” söylemleri ardına gizlemeye çalıştıkları umutsuzluklarını da ortaya koyuyorlar.

ÜRETİM ARTIŞI, STOKLAR VE AÇLIK
Kapitalizmin son iki yüz yılı, üretim alanında başlıca iki gelişmeye yol açtı. İlki, üretim artışı ve onu ileri düzeyde gerçekleştirmek üzere geliştirilen üretim teknikleri; ikincisi üretim bolluğu içinde boy veren işsizlik, yoksulluk ve açlıktı. Kapitalistlerle politik-askeri temsilcileri, mal bolluğundan sözediyor, mağazaların dolu olmasıyla övünüyor, ama aynı zamanda bunalım gerekçeli fedakarlık çağrıları çıkarmaktan da geri durmuyorlardı. Soru hep gündemde kaldı: “bolluk içinde açlık” neden di?
Aslında soru çok önceden sorulmuş, cevabı da nesnel dayanaklarıyla verilmişti: Stokların birikimi ve sermaye yoğunlaşmasıyla açlık ve yoksulluk artışı arasındaki bu “doğru orantılı ilişki”yi sağlayan, kâr amaçlı üretim ve üretim araçlarının özel kapitalist niteliğiydi. Üretim kâr amaçlı ve durmadan büyürken, işsizliği, yoksulluğu, açlığı, zihni gelişme olanaksızlığını, rekabet-çatışma ve savaşları da üretiyordu.
İnsanın üretici güçlerinin içinde geliştiği sistem, bu güçlerdeki değişiklik sonucu, ve “zorunlu olarak” üretim ilişkilerini değişikliğe uğratırken; üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyetine dayanan ilişkiler içinde, bu işleyiş, küçük üretici ve küçük kapitalisti büyük sermaye yararına mülksüzleştirerek ve proletaryanın saflarına sürükleyerek, durmadan ve büyüyen oranda yoksulluk ve zenginliği iki zıt kutupta, üretiyordu.
Engels, daha 1844’te, “..Arz ve talep, tüketim ve üretim birbirine az-çok eşit iseler, üretimin gelişimi içinde zorunlu olarak öyle bir aşamaya erişilir ki, üretici güçler belirli bir fazlalık göstermeye başlar, öyle ki ulusun büyük bir kitlesinin geçimini sağlama olanağı kalmaz ve insanlar, tam bolluk içinde açlık çekerler.”demişti.
Bugün durum tam da böyledir. Gerçekte tam bir bolluk durumu vardır ve stokların eritilmesi için savaşlara başvurulan bolluk içindeki dünyada, nüfusunun yarısı günde ancak 2 dolar karşılığı harcama yapabilecek kadar yoksul ve yoksundur. 800 milyon kişi açlık sınırında yaşamaktadır ve bağımlı ülkelerin bağımlılığıyla bu ülkeler halklarının yoksulluğu, üretimin devasa çoğalması ve fazla üretim bunalımlarına karşın büyümeye devam etmektedir. Makineyle makine yapımı yolunda büyük adımlar atılmasına ve bilim ve teknikteki gelişmeler ileri kapitalist ülkelerde işçinin gerekli emek zamanını bir ya da iki saat kadar düşürmesine karşın, işçilere hâlâ 8-10 ve hatta on iki saat çalışma dayatılmakta; bu gelişme ve emek ürünü birikimler, hizmetleri kolaylaştırmalarına ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi olanaklarını genişletmelerine karşın, ağır koşullarda çalışma dayatılmakta, sosyal haklar budanmakta, bantların hızlandırılması, “esnek çalışma yöntemleri”nin artan uygulanması ve çevre ve doğa kirlenmesine yol açacak yöntemler ısrarla sürdürülmektedir.
Aşırı üretim ve geçim araçlarının geniş varlığına rağmen, ‘bolluk içinde açlıktan ölme’ durumuna gelen emekçiler kitlesi durmadan artmaktadır.
Yoksulluk, açlık ve işsizliği sistemden bağımsız gelişmeler sayıp, meta ve sermayenin, sayıları giderek daralan belli bir azınlık elinde birikmesini olağan/sorunsuz gelişme gösteren kapitalizm savunucuları, işçilerin, örneğin çalışma süreleri içinde zorunlu ihtiyaçlarını karşılayacak olandan fazlasını üreterek ve kapitalistler hesabına fazla çalışarak, onların kasalarına büyüyen oranda sermaye aktardıklarını gizliyorlar. Oysa, gerçekte, çalıştığı süre içinde, kendi gereksinmelerinden de fazlasını üreten bir sınıfın gereksinmelerini karşılayamaması, üretenin tüketememe durumuna düşmesi; eğer başka ilişki tarzları ve etkenler olmasaydı, olanaksız olurdu. Örneğin, “en gelişmiş” diye tarif edilen ABD ve AB üyesi ülkelerde, giderek artan obezlik hastalığının (çok yeme-tüketme kaynaklı şişmanlık) yanı sıra, açlar, yoksullar ve sokaklarda yaşayanlar artmaz, ve dünya nüfusunun birkaç katından da fazlasını beslemeye yetecek fazla üretim söz konusu iken yoksulluk, açlık ve işsizlik dünyayı kasıp-kavurmaz; onca çalışmalarına, bütün aylak ve asalak tabaka ve güçlerin fazlasıyla tüketebildiklerinden de fazla, –stok birikimlerine yol açacak kadar bol– miktarda üretmelerine rağmen, işçiler, tüketemeyenler durumuna düşmezlerdi.
Burjuva yazar ve iktisatçıları ise, kapitalizmi aklama amaçlı olarak yoksulluk ve açlığı, kapitalist sistem ve sermayenin genişleyen yeniden üretimiyle değil ama, yoksul kitlelerinin biyolojik çoğalma oranıyla ilişkilendirmektedirler.
Bu düşünüş tarzına göre, Kara Afrika’nın kitlesel açlık kırımlarının sorumluluğunu, Kıta zenginliklerini yağmalayan Batı kapitalizmine değil, ‘biyolojik üreme suçu işleyen’ Somali, Etiyopya, Kongo ve diğer yoksul ülke halklarına yıkmak ve örneğin Koreli Çiftçi Lee Kyung-hae’yi, yalnızca kendisi gibi yoksulların sık baş vurdukları suçlardan birinin kurbanı saymak gerekiyor. Bu düşünüş tarzı, kuşkusuz kapitalist ilişkiler alanındaki olgu ve ‘ilişki’lerin sömürü ve sömürücü egemen sınıf yararına çarpıtılarak ve “değişime uğratılarak” sunulmasını esas almaktadır.
Burjuva propagandası, nüfus ve yoksulluk ilişkisini, bilerek ve tersten kurmakta, tekelci kapitalizm ve sermaye sistemini işsizlik, yoksulluk ve açlığı üreten kaynak olmaktan çıkarıp, emekçilerin geçim araçlarına sahip olma olanaksızlığının üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyetiyle ilişkisini gizlemeye çalışmaktadır. Kapitalistler, işçilerin bir bölümünü, emek verimliliklerini artırıp, yenilenmiş üretim teknikleriyle aşırı derecede çalıştırırlarken, diğer bölümünü açlığın kollarına atmaktadırlar. Bağımlı ülkelerin, tarım alanlarının büyük bir kesimini üretim dışı bırakmaya zorlanmaları, bu ülkelerin tarımsal üretimi ve hayvancılığı geliştirme politikalarının mali sermaye engeline çarpması, ABD ve Avrupa ülkelerinde tarım ve hayvancılık yıllık 350 milyar dolar sübvansiyonla desteklenirken, sübvansiyonları kaldırmaya zorlanmaları, ekonomilerinin uluslararası tekeller ve emperyalist büyük devletlerin çökertici-iflasa sürükleyici baskı ve uygulamalarına hedef olduğunu göstermektedir. 
Kapitalizm, zenginlik ve yoksulluğu, sefahat ve sefaleti, işsizlik ve ‘fazla emek-gücü’nü; tarımda ve sanayide küçük üretimin iflasa sürüklenmesi ve küçük üreticinin proletarya saflarına sürüklenmesini, durmadan ve artan oranda –tekelci sermaye döneminde sıçramalı bir biçimde– üreterek, toplumu, esas itibariyle iki ana sınıf halinde ayrıştırırken, işçileri, işsizleri, çiftçileri ve küçük mülk sahiplerini umutsuzluğa ve yıkıma sürükleyen bir seyir izlemektedir. Kapitalistlerin rakiplerine üstün gelmek ve onları pazardan sürüp atmak üzere, aynı pazara durmadan sermaye ve meta sürme ihtiyacı meta ve sermayenin hesapsızca artmasını sağlamakta, makinenin teknik yenilenmesi ve tekelleşme ve merkezileşmenin düzeyine bağlı olarak rekabet kızışmaktadır. Meta ve sermayenin hesapsızca artmasını sağlayan da budur. 
Rekabet aynı zamanda aşırı-üretimi ve onunla satın alma olanaksızlığı arasındaki çelişkinin derinleşmesini getirmekte, artan sayıda işçi yedek sanayi ordusunun saflarına itilmektedir. Kapitalist üretimin değişim değeri üretimini esas alması ve tüketim nesnelerinin de değişim nesneleri –meta– olmaları, işçilerin bu nesnelerin tüketimine katılmalarını sağlamakla birlikte, artı-değer üretiminin hedef ve amaç edinilmesi, açlık ve yoksulluğun giderilmesini hedefler arasından çıkarmakta, ve aşırı üretim ile satın alma gücü yoksunluğu arasındaki uçurum, kapitalist bunalımların patlak vermesinde rol oynamaktadır.
Kapitalist üretimde, emek-gücü değerinin ödenmesi, kitle tüketimi ve kitlelerin ihtiyaçlarının karşılanması, ya da alt sınıfların sefalet ve yoksulluğunun kaldırılması bir hedef oluşturmaz. Aksine, eğer kapitalist üretim, kitle tüketimini ve kitlelerin ihtiyaçlarının karşılanmasını esas alarak yapılsaydı, artı-emek zamanının ve artı-değerin artırılması çabalarının gereği kalmaz; ve işte o zaman sistem kapitalizm olmaktan çıkar, başka bir şey haline gelirdi. Eğer kapitalist üretim, bir azınlık yararına ve kâr için değil de, yığınların ihtiyaçlarının karşılanması ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi için yapılsaydı, üretim ve tüketim arasında bugünkü türden bir çelişki doğmaz, aşırı üretim ve yol açtığı kapitalist bunalımlar söz konusu olmazdı.

“FAZLA NÜFUS”U, YOKSULLUK VE CEHALETİ ÜRETEN SİSTEM
İngiliz Papaz, Thomas Robert Malthus –1798– “Nüfusun gücü, yeryüzünün, insanın geçimini sağlama gücüne kıyasla, sınırsız ölçüde büyüktür” demişti. Ona göre, “Geçim araçlarının sağlanmasındaki güçlük nüfus üzerinde güçlü ve sürekli bir kısıtlamayı gerektir”mekteydi! Malthus, “Toplumun üst sınıflarının,...alt sınıfları sefalet ve yoksulluktan kurtarma çabaları”ndan sözediyor, “fazla nüfus”un bunu olanaksız kıldığını ileri sürüyor, ve zaten “sahiplenilmiş dünyaya gözlerini açan” birine, “doğanın görkemli şöleninde boş yer” olmadığını söylüyordu.
Papaz Malthus’un saçma teorisi sonraki dönemlerde de taraftar ve sözcü bulmaya devam etti. Burjuva politikacıları ve iktisatçıları arasında, ekonomik-sosyal ve siyasal sorunları ‘hızlı nüfus artışı’ ve ‘kaynak yetersizliği’yle izah edenler birbirini izlediler. Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarından Koçların baba Koç’unun önemli iddialarından biri de “nüfus planlaması ihtiyacı” idi. Kısa bir süre önce Doğan Holding yazarlarından biri, bu paslı-çürük tezleri bir kez daha gündeme getirdi. O şöyle diyordu: “Gelişmiş ülkelerde nüfus artışı az, hatta en gelişmişlerde durağanken, gelişmemiş ülkelerde aşırı, en geri kalmışlarda ise rekor düzeyde nüfus artışı bir rastlantı değildir. Refah ve bilgi birikimi ister ailede olsun, ister devlette, insana saygıyı, bireyin var olma hakkını ve çocuğa karşı sorumluluğu da beraberinde getirir. Yoksul ve cahiller ise sevgi adı altında ‘sömürmek’ için çocuk yaparlar...” (2 Eylül-2003)(ıv)
Hızla artan nüfusun kaynak yetersizliğine yol açtığı yönündeki burjuva propagandası, somut verilere değil, önyargı oluşturmaya yönelik yalanlara dayanmaktadır. “Modern” Malthusçuların bağımlı ve çok nüfuslu ülkeleri “felaketin kaynağı” gösterme çabalarının ardında kapitalizmi sürdürme endişesi, bu sitemin, ürettiği açlık, yoksulluk, işsizlik, savaş ve cehalet neticesinde, yığınların öfkesine hedef olması ve üretimin toplumsal karakterine uygun düşen bir toplumsal sistemin, kitlelerin gereksinmelerinin karşılanmasına ve zorunlu toplumsal hizmetlerin yürütülmesine yeterli bir fazlanın üretimini esas alan kolektif üretim sisteminin kurulması için mücadeleye yönelmelerini engelleme politikası ve tutumu yatmaktadır. Kaynak yetersizliği ya da üretim nesnelerinin “nüfus çokluğuna yetmediği” iddialarında bulunanların hizmet ettikleri tekelci burjuvazi ve emperyalistler, ellerinde çok büyük miktarda kaynak bulunduruyor, ancak bu kaynakları, yoksulluk, işsizlik ve açlığın giderilmesi ve yaşamın kolaylaştırılması için değil, azınlığın çıkarları, sefahatı ve savaş araç-gereçlerinin geliştirilmesi ve biriktirilmesi için kullanıyorlar. Emperyalist sömürgeci politikalar ve gerginleşen uluslararası ilişkiler, birçok yoksul ve bağımlı ülkenin gelirlerini silahlanmaya ayırmalarına yol açmakta; bu ülkelerin işbirlikçi yöneticileri, kaynakları emekçilerin eğitim, sağlık ve öteki sosyal-ekonomik ihtiyaçlarına değil, bağımlılığı daha da pekiştirmeye hizmet eden borçlanma ve silahlanmaya ayırmaktadır.
Malthus çömezi politikacı ve yazarlarla “nüfus planlaması” üzerine vaazlarını sürdüren kapitalistlerin, yoksulluk ve işsizliği, “cahil kitlelerin hesapsız çoğalması”yla ilişkilendirmeleri ve cehalet ve bilgisizliği yoksulların durumlarıyla sınırlı bir sorun olarak göstermeleri; dayanaksız bir hileden ibarettir. “Fazla nüfus”u durmadan ve büyüklüğüyle orantılı olarak üreten kapitalist birikim süreci, yığınların tüketimi ve ihtiyaçlarıyla ilgisizdir; “üretimin sınırları”, açların sayısına göre değil, metaları para verip satın alabilecek “kese sayısına göre” belirlenir. “Parasız karınlar”(Engels) ise, kâr için kullanılamayan ve bu yüzden kendileri de satın alamayanlar; öyleyse, ölüme terk edilmelerinde sakınca görülmeyenlerdir.
“Fazla işçi nüfusu, birikimin, ya da kapitalist temele dayanan zenginliğin gelişmesinin zorunlu bir ürünü olduğu gibi, tersine olarak da, bu fazla nüfus, kapitalist birikimin kaldıracı ve hatta bu üretim biçiminin koşulu halini de alır. Bu fazla nüfus her an el altında bulunan yedek bir sanayi ordusu teşkil eder ve bu ordu, tıpkı bütün masrafları sermaye tarafından karşılanarak beslenen bir ordu gibi bütünüyle sermayeye aittir. Fiili nüfus artışının sınırlarından bağımsız olarak bu fazla nüfus, sermayenin kendisini genişletme konusunda değişen gereksinmelerini karşılamak üzere, daima sömürülmeye hazır bir insan malzemesi kitlesi yaratır.” (Karl Marx, Maltus ve Nüfus Sorunu, Kapital’den parça, s. 102)
Kapitalizm için, doğal nüfus artışının sağladığı hazır işgücü miktarı asla yeterli gelmez ve “rahatça at oynatılacak” bir yedeğin hazırda tutulması genel bir ihtiyaç olarak kalır. Kapitalizmde ücret hareketi ve burjuva sınıfın bu alana ilişkin politikaları, bu yedek sanayi ordusunun genişleme ve daralması üzerinden düzenlenir. Ücret ve geçim araçlarının teminine yetecek bir gelirin emekçiler için sağlanması sorunu, işçi sınıfının “mutlak sayısındaki değişmeler”le değil, sınıfın faal ve yedek ordu bölümleri arasındaki bölünüşü ve nispi fazla nüfus miktarındaki artış ya da azalmayla ilgilidir; açlık, yoksulluk ve işsizliğin kaynağı, doğrudan doğruya sermayenin genişleyen yeniden üretim süreçlerinde yatmaktadır; ve arz-talep dengesizliği, üretim fazlalığı nedenlidir.(v)
Marx ve Engels’in yaklaşık yüz elli yıl önce, büyük bir deha gücü ve bilimsel öngörü ile işaret ettikleri gibi;
“...Kapitalistlerin, giderek artan ölçüde hünerli işçi yerine daha az hünerli işçi koymak, olgun emek-gücü yerine henüz olgunlaşmamış emek-gücü, erkek yerine kadın, yetişkin yerine genç ya da çocuk çalıştırarak aynı sermaye ile daha büyük emek gücü kitlesi satın aldığını...”, aradan geçen uzun sürede, kapitalist gelişme ve kapitalizmin kendi gerçeği göstermiş oldu.
Kapitalizmin, makine ve fabrika üretimi ve organizasyonuyla bir dünya sistemine genişlemesi, işçinin makinenin basit eklentisine dönüşmesi ve bilim ve teknikteki gelişmelerin “hünerli eller”in işlevini önemsizleştirerek, çocukların dahi yapabileceği türden “daha az hünerli” emek-gücü üzerinden daha fazla sömürüyü gerçekleştirmesi, işçi sınıfının çalışan kesimiyle “fazla”yı oluşturan kesimi arasındaki ilişkileri de etkiledi. Makine ve bilimsel teknolojik gelişmeler, daha çok ve “daha hünerli eller”in yerine daha az hünerli ve daha az sayıda işgücü emilmesine ve işsizler kitlesinin büyümesine yol açtı. Kapitalist üretimin fabrika ve makine sistemiyle ‘olgunluk derecesine’ ulaşması ve “özellikle teknik temeli olan makinenin” makineyle üretilmeye başlanması, ve  modern sanayi sistemiyle “üretim için gerekli genel koşullar”ın oluşturulması, hammaddelerin ve sürüm pazarlarının bulunmasını tek hedef haline getirirken, bağımlı ülkelerin kaynaklarının talanı başlıca ve temel ilişki biçimlerinden biri olma özelliği kazandı.
Marx, bu gelişmeyi şöyle ifade ediyordu:
“Nispi artı-nüfus üretimi ya da emekçileri serbest duruma getirme işlemi, bu nedenle, bilimin ilerlemesiyle birlikte ortaya çıkan ve bu ilerlemeyle hız kazanan üretim sürecindeki teknik devrimlerden daha büyük bir hızla devam etmektedir. Üretim araçları, büyüklük ve etki güçleri bakımından artarken, daha az emekçi çalıştırma araçları haline geldikleri gibi, bu durum, bir de emeğin üretkenliğindeki artış oranında sermayenin emek arzını, emekçi talebinden daha büyük bir hızla yükseltmesi gerçeğiyle değişikliğe uğratılır. Bir yandan işçi sınıfının çalışan kesiminin aşırı çalışması yedek ordunun saflarını şişirirken, öte yandan da bu yedek ordunun rekabet yoluyla çalışanlar üzerindeki artan baskısı, bunları, aşırı çalışmaya boyun eğmek ve sermayenin diktası altına girmek zorunda bırakır. İşçi sınıfının bir kesiminin aşırı-çalışmayla diğer kesimi zorunlu bir işsizliğe mahkum etmesi ve bunun tersi, bireysel kapitalistleri zenginleştirmenin bir aracı halini aldığı gibi, aynı zamanda yedek sanayi ordusu üretimini, toplumsal birikimin ilerlemesine uygun düşecek ölçüde hızlandırır.” (Kapital, cilt 1, s. 653-654)
Kapitalist gelişme, emek talebini artırırken, nüfusun bir kesimini de “fazla” duruma getirmekte, emek arzının artması ve işsizlerin çoğalması, işçilerin çalışan kesimi üzerinde, artı-emek zamanının nispi ve mutlak olarak artması yönünde baskı oluşturmaktadır.
Üretim ve tüketim nesneleri yetersizliği, eğer böyle bir “olgu”dan söz edilebilseydi, nüfus fazlalığından değil, mali sermayenin artan miktarda işletmeyi büyükler lehine tasfiye etmesi ve spekülatif kazanç –rantiyecilik– yolunu seçmesi vb. nedenlere dayanıyor olacaktı ki, bunun da sorumlusu, kâr amaçlı kapitalist üretim ve kapitalist sistem olurdu. Gerçek budur. 120 milyon işsize karşın, stoklar krize yol açacak ölçüde büyüdüğüne, fazla mesai ve çalışma sürelerinin mutlak ve nispi olarak artırılması için onca gerici çaba gösterildiğine göre, yedek sanayi ordusu ve nüfus artış hızı, gerçekte bir problem oluşturmuyor demektir.
Burjuva yazar ve iktisatçıları, kapitalizmin yoksulluk, işsizlik ve cehaletle ilişkisini gizlemek üzere, bağımlı ülke halklarının yoksul, ve genelde de çok çocuklu ailelerden oluşması basit gerçeğini kullanıyorlar. Bağımlı ülkelerin yönetici kastının baş vurduğu entrikalarla, yaptıkları yolsuzluk ve soygunların sorumluluğunu da, “onları iktidara getiren” yoksul ve “cahil tebaa”ya yıkıyor, bu “tebaa”nın “adam edilmesi”, “bilgili, eğitimli-kültürlü duruma getirilmesi”yle –Malthus’da “üst sınıfların alt sınıfları yoksulluk ve sefaletten kurtarma çabaları’ndan söz ediyordu–, “refahın genelleşerek herkese yayılacağı”nı vazediyorlar.
Böylece, bağımlı ülkelerin yoksulluğunun bağımlılık ilişkileriyle bağı ve kaynaklarının emperyalistlerce yağmalanması gizlenmiş ve aklanmış oluyor.
Buradan, kapitalizmin eğitimli-kültürlü kitleleri gereksindiği, bunu öngörüp hedeflediği gibi bir yanılsama da oluşturulmak isteniyor. Ama biliyoruz ki, üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyetine dayanan bugünkü sistemde, kağıt ve mürekkep fabrikaları, iletişim ve eğitim araçları kapitalistlerin ellerindedir ve böylesi koşullar altında ayrımsız ve genel bir eğitimin de, refah ve mutluluğun herkes için gerçekleşebilir olmasının da olanağı yoktur. Aksi durumda, eğitim-öğretim bir ayrıcalık durumuna dönüşmez, emekçi çocuklarına okul kapılarının kapanması anlamına gelen uygulamalar olmazdı. Kapitalizm, işçinin ve yoksul çoğunluğun sağlığı ve eğitimiyle; onlara eğitim ve zihni gelişme olanağının sağlanması, sağlıklı yaşamları ve çocuklarının geleceğiyle ilgili değildir. Aksine, kapitalizm koşulları altında ‘alt sınıflar’ın cehaleti ve eğitimsizliği, “fazla nüfus”un hastalık, yoksulluk ve savaşlarda kırımı, sistemin kaçınılmazlıkları içindedir. Sosyal-ekonomik kısıtlamaları, özelleştirme saldırısı ve işten atma, ücretlerin, maaşların ve tarım ürünleri taban fiyatlarının düşürülmesi ve sübvansiyonların iptalini dayatan, eğitim ve sağlık alanındaki başta olmak üzere kamu harcamalarının, yatırım ve istihdamın düşürülmesi ya da tamamen durdurulmasını bağımlı ülkelerin önüne, ilişki sürdürme koşulu olarak koyan, başlıca büyük emperyalist ülkeler ile işbirlikçileridir ve bunlar eğitimsizlik ve yoksulluk etkenleridirler. Bundandır ki, emekçiler dünyanın her tarafında ve özellikle de IMF-Dünya Bankası planlarının dayatıldığı bağımlı ülkelerde kaynakların silahlanmaya ve rantiyeye değil, eğitim ve sağlık başta olmak üzere sosyal güvenlik alanına kaydırılması talebiyle işsizliğe, açlık ve yoksulluğa karşı mücadele etmektedirler. Onlar, çalışma süresinin düşürülmesini, ücret ve maaşların temel gereksinmeleri karşılayacak düzeye yükseltilmesini, genel sağlık sigortası uygulanmasını, politik-askeri baskıların son bulması ve demokratik halkların geliştirilmesini istemektedirler.
Buna rağmen, toplumsal sorunlarla ‘yoksul kalabalıkların çoğalmaları’ arasında doğrusal ilişki kuran burjuva yazarları, rüşvet, yolsuzluk, banka hortumculuğu ve hatta sömürü ve sömürülmeyi, “hep böyle ve hiç değişmeyen”, “rüşvete, hırsızlığa idmanlı, yasal ahlakı olmayan, hatta dinin özüne saygısız”, “hep yeni bir efendi arayan”, ve bir “tebaa” olmaktan öteye gidemeyen bu “cahil kitleler”e  bağlamaktadırlar.(*)
Ancak, “fazla nüfus”u ve “cahillerin çoğalma güdüsü”nü yoksulluk, işsizlik ve açlığın nedeni sayan sosyal kıyamcı tezleri doğrulayan hiçbir kanıt ve gelişme yok. Aksi yöndeki gelişmelere kanıt göstermek üzere, kaynağı bizatihi uluslararası sermaye kuruluşları olan, veri yığınına baş vurmak mümkün. Dünya Bankası, BM, ve ona bağlı “gıda” ve “kalkınma” fonu yetkililerinin  açıklamaları, burjuva iktisatçı ve yazarlarını yalanlamaktadır.
BM verileri son elli yılda dünyada üretilen varlıkların 7 kat artmasına karşın nüfusun aynı zaman diliminde 4 kat arttığını; buna karşın yoksulluk, işsizlik, eğitimsizlik ve konutsuzluğun artmaya devam ettiğini göstermektedir. Gelişmemiş ülkeleri daha fazla yoksulluğa ve gelişmemişliğe mahkum eden borç miktarı 2 trilyon doları bulmuştur ve buna karşı aynı miktarda “fazla sermaye” uluslararası piyasalarda dolanıp durmaktadır. BM yetkilileri, Roma’da düzenlenen Dünya Gıda Zirvesi öncesinde yapılan açıklamalarda, dünyada her gün 24 bin kişinin açlık nedenli yaşamını yitirdiği, açların sayısını yarıya (800 milyondan 400 milyona) düşürmek için yalnızca 24 milyar dolara ihtiyaç olduğunu belirtiliyorlardı. FAO Genel Sekreteri Jacques Diouf, 1996 yılında yapılan ilk Dünya Gıda Zirvesi’nde; açlığa karşı önlem alınması için çaba göstermeyen ve verdikleri sözleri tutmayan  Batılı emperyalist yöneticileri sorumsuzluk ve yalancılıkla suçluyordu. BM Genel Sekreteri Kofi Annan, zirvenin açılış konuşmasında “Dünyada her gün 24 bin kişi açlıktan ölüyor. Dünyada açlık ve yoksulluğu azaltmak için kaybedecek zaman yok” diyordu; 800 milyon açın 300 milyonu çocuktu ve BM verileri son otuz yıl içinde dünyadaki açlığın iki kat arttığını gösteriyordu. Oysa, silahlanmaya harcanan paranın sadece yüzde 1’i ile gıda sorunu çözümlenebilmekteydi.
Cenevre’de toplanan Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı, yoksulluğun en alt sıralarında yaşayan insanların sayısının son 30 yıl içinde iki kat arttığını, yoksulluk sınırı altında yaşayan insanların günlük gelirlerinin 1 dolardan az olduğunu belirtiyordu. En zengin ülkelerle bağımlı ülkeler arasında, kişi başına gelir farkının 2000’li yıllar itibarıyla 1/82 kata yükseldiği bir dünya gerçeğiyle karşı karşıyaydık, vb, vb..

BU KARA AKLANMAZ
Burjuva yazar ve iktisatçıları bağımlı ülkelerdeki yoksulluk, açlık ve işsizliğin sorumluluğunu bu ülkelerin yoksul halklarına yıkmakla kalmıyor, ‘en gelişmiş’ ileri kapitalist ülkelerdeki yoksulluk ve işsizliği de gizleyerek,  “nüfus artışının en az olduğu” sömürgeci asalak ülkelerdeki zengin-yoksul uçurumunu da “cahillerin çoğalması”yla izah etmeye çalışıyorlar. Bu tezler, dünyanın tüm gerçeklerinin kapitalizmin en büyük güçleri başta olmak üzere sömürücüler yararına yorumlanmasına dayanıyor. Kapitalizmi, onun ürettiği işsizlik, yoksulluk, açlık ve katliamlardan arındırarak, insanlık tarihinde ulaşılmış “en ideal ve demokratik bir sistem” olarak sunmaya çalışanlar; onun kara olmaktan öte, kitlesel katliam ve savaşlara sürükleyen rekabet yasasını, piyasa yüceltmesiyle, toplumsal ilişkinin merkezine yerleştirerek, kalkınma ve demokrasiye ulaşmanın teminatı olarak vaaz edenler, 16. yüzyılın ortalarından beri insanlığı kapsamlı felaketlere sürükleyen, bugün şikayet edilen işsizlik, yoksulluk ve açlığı; onlarla birlikte sömürgeciliği ve istilacı savaşları üreten bir sistemi aklama çabasındadırlar. Ama bu karayı aklamak sanıldığı gibi kolay değil. Her şeyden önce o, kendi yıkımını, bünyesindeki bu türden çelişkilerin sürekliliği ve derinleşerek daha kapsamlı çatışmaları gündeme getirmesiyle durmadan hazırlamaktadır. Burjuva iktisatçıları, filozof ve politikacıları, aldatıcı iddiaları ve etrikalarla belki bu yıkımı geciktirici bir rol oynayabilirler, ama onu engellemek olanaksız.

Dipnotlar:
(ı)Bu politikaların protestosu için Meksika-Cancun’a toplanan on binlerce kişi, WTO 5. Bakanlar Konferansı’nı protesto amacıyla sokak ve caddeleri doldurdular. Meksika polisi, 150 bin civarındaki protestocuya karşı  “terör” suçlamasıyla saldırıya geçerken, bir futbol sahası ve boğa güreşleri arenasını gözaltılar için hazırladı.
(ıı)(BICC), 2002 yılı raporunda, dünyada yeni bir silahlanma dalgası yaşandığına dikkat çekerek, ABD’nin silahlanmaya inanılmaz boyutlarda bütçe ayırdığını belirtirken, Bush, 2004 bütçesinden 87 milyar dolar daha ayrılmasını talep etti. ABD’nin 2003’te silahlanmaya ayırdığı pay 396 milyar dolardı ve bütçe açığının 1 trilyon dolara doğru tırmandığı, 30 milyon kişinin sokaklarda yaşadığı, 40 milyon kişinin yoksulluk çektiği bu ülkede, kaynaklar, halkların sömürge bağımlılığına alınması için harcanıyor. ABD, % 47’lik bir pay ile silah pazarının en büyüğü. Onu Rusya ve Fransa; satışların yüzde 10’undan fazlasına sahip olmakla izliyor ve İngiltere ve Almanya, % 5-10 ile arkalarından geliyor.
ABD, silahlanmaya ayırdığı parayı 2000’de 280.6,  2001’de 310, 2002’de 353, 2003’te ise 396 milyar dolara çıkardı. Silahlanmaya, Japonya 45 milyar dolar; Fransa, İngiltere ve Çin 40 milyar dolar; Almanya 30 milyar dolar ayırırlarken, yeni imha silahlarının üretimi için büyük kaynaklar ayrılmaya devam ediyor. 2000 yılında dünyada silaha 798 milyar dolar harcandı ve bu miktar giderek artıyor. Kişi başına silahlanma için 130 dolar harcanırken, –dünya gelir toplamının %2.5’i– 3 milyara yakın insan günde ancak  2 dolar harcayabilmektedir. Rusya, silahlanmaya, yalnızca 2000 yılında 43.9 milyar dolar ayırırken, onu, 40.4 milyar dolarla Fransa, 37.8 milyar dolarla Japonya, ve 36.3 milyar dolarla İngiltere izledi. Almanya (33.0), İtalya (23.8), Çin (23.0), S.Arabistan (19.1), Brezilya (14.9), Hindistan (12.3), Türkiye (10.5), G.Kore (10), İsrail (8.9), İspanya (8) milyar dolar ayırdılar. Bu 15 ülke, dünyadaki silah pazarının yüzde 80’inin de sahibi.
(ııı) Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü ( SIPRI)’ye göre; 20. yüzyıldaki yaklaşık 250 savaşta 110 milyon kişi yaşamını yitirdi. Yalnızca 1990-95 yılları arasında Doğu Avrupa, Ortadoğu ve Orta Asya’da çıkan 93 savaşta yaklaşık 5.5 milyon insan ölürken, Ruanda-Burundi, Somali, Liberya ve Sierra Leone, Kongo, Kolombiya ve Sri Lanka gibi ülkelerde yaşanan katliamlarda ABD ve Fransa gibi emperyalist ülkeler asıl rolü oynadılar.
(ıv)Kuşkusuz burjuvazi kapitalist üretim karşısında büsbütün çaresiz ve edilgen değildir. Pazar kavgaları, pazarların doygunluğu, üretim maliyeti vb. etkenler hesaplanmaya çalışılarak yürütülmektedir. Ancak, kapitalizmin rekabete ve kâr esasına dayalı bir üretim sistemi olması, bütün kapitalistlerin birbirlerinin etki alanına ve aynı pazara durmadan meta ve sermaye sürmeleri, birbirlerine satıp birbirlerinden almaları; arz-talep ilişkisinin tüketici emekçinin ‘sahiplik durumu’nu arka plana itmesini, kapitalizmin bu dengesiz yasasının ‘esas sözü söylemesini’ sağlamaktadır.
(v)Türkiye’nin en büyük basın-yayın tekelinin gazetelerinde dünya yoksullarının “hızla çoğalarak, yoksulluğu ve cehaleti ürettikleri” ve cehalet ve yoksulluklarına uygun düşecek biçimde, “kendilerine layık olanı başa getirerek”, insanlığı bir tür felakete sürükledikleri yönünde, modern Malthuscu safsatalar yineleniyor. Radikal gazetesinde M. Kırıkkanat, 2Eylül 2003 tarihli makalesinde, bu sosyal kıyamcı tezi bir kez daha gündeme getirdi.
(*) “Fazla nüfus” ile bağımlı ülkeler ilişkisi üzerine yaygınlaştırılan yalan ve çarpıtmaların aksine, kapitalizm ve kapitalistler için, el altında tutulacak bir yedek işgücüne her zaman ihtiyaç vardır. “Fazla nüfus”, işçi sınıfı saflarında rekabet ve bölücülük unsuru olarak kullanılabilecek ek kâr kaynağıdır. Kapitalistler için kitlelerin tüketim ve refahının, sağlıklı yaşam ve kültürlü oluşlarının hiçbir önemi yoktur. Kapitalist üretim kitlelerin eğitimli-bilinçli-kültürlü olmalarını öngörmez, kitlelerin ihtiyaçları amaçlanarak yapılmaz. Kapitalistler pazarda birbirleriyle rekabet içinde, durmadan ve yalnızca daha fazla kâr için üretirler. ( A. Cihan soylu, 3 Eylül 2003Evrensel )