Joomla ServiceBest Web HostingWeb Hosting

“Bu istem [eşitlik], ya -özellikle ilk başta, örneğin köylüler savaşında durum budur- apaçık toplumsal eşitsizliklere karşı zengin ile yoksul, efendi ile köle, harvurup harman savuranlar ile açlık çekenler arasındaki karşıtlığa karşı kendiliğinden bir tepkidir; böyle bir tepki olarak o, yalnızca devrimci içgüdünün dışavurumudur ve doğrulanmasını da burada –yalnızca burada– bulur. Ya da burjuva eşitlik istemine karşı, bu istemden az çok doğru ve daha ileri giden istemler çıkaran tepkiden doğmuş bulunan bu istem, işçileri kapitalistlere karşı, kapitalistlerin kendi savları yardımıyla ayaklandırmak için bir ajitasyon aracı hizmeti görür ve bu durumda bu istem, burjuva eşitliğin kendisiyle ayakta durur ve onunla birlikte yıkılır. Her iki durumda da proleter eşitlik isteminin gerçek içeriği, sınıfların kaldırılmasıdır. Bundan öte bir eşitlik istemi, zorunlu olarak saçmadır.”

F. Engels, Anti-Dühring'ten

Stalin’in politik ve felsefi vasiyeti


21-23 Kasım 2003 tarihleri arasında, İtalya'nın Napoli kentinde 'SSCB'de Sosyalizme Geçişin Sorunları' başlıklı bir seminer düzenlendi. Seminere, Emeğin Partisi (EMEP) de davetliydi. Üç gün boyunca, çoğu sosyalist akademisyenler olan katılımcılar, kendi alanlarıyla ilgili dikkat çekici derinliğe sahip makaleler sundular, bilgi alışverişi yaptılar.
Seminerde; Stalin'in sosyalist inşadaki yerinden proletarya diktatörlüğüne, 1936 ve 1977 Sovyet anayasalarının mukayeseli incelemesinden Ribbentrop-Molotov anlaşmasına, SSCB'de aile ve kadın sorunlarından Sovyet bilimi ve sinemasına, Lenin'in ittifak politikalarından NEP dönemine, Stalin 'in "Sosyalist Ekonominin Sorunları" kitabından SSCB'nin uluslararası politikasına dek pek çok konuyla ilgili tezler sunuldu. Bu tezler, bu yıl ortalarında bir kitap haline getirilecek.
Seminerin sonunda, katılımcılar, "SSCB ve diğer sosyalist ülkelerde inşa sorunları"nın araştırılacağı bir çalışma grubu kurma kararı aldılar. Böylece, sosyalist aydınların bu çabası bir süreklilik kazanmış oldu.
EMEP GYK üyesi İhsan Çaralan da, seminerde bir konuşma yaparak dünyanın içinde bulunduğu durumu değerlendirdi ve "sosyalizmin üzerindeki tortunun silinip atılması" çağrısı yaptı.
Tezlerinin okuyucumuzun ilgisini çekeceği düşüncesiyle Prof. Dr. Hanz Heinz Holz’un aşağıda çevirisini yayınladığımız makalesi, Napoli’de düzenlenen bu seminerde tebliğ olarak sunulmuştur.



Lenin, Marksizmin katı teoremlerden oluşan dogmatik bir sistem olmadığını, tersine teorik düşünüşünde gerçek koşulların değişimini takip ettiği ve buradan pratik için eyleme yönelik sonuçlar çıkardığını tekrar tekrar vurgulamıştır. Diyalektik, unsurlarının ve etmenlerinin değişkenliğinde zaman içerisinde dönüşen genel bağıntıyı, bunların yasalı seyrinin temeli olarak tarif eden bir teori biçimidir. Diyalektik materyalizm sürekli olarak, gerçeği genel varlıksal önkoşulları açısından yeniden tanımlama zorunluluğu ile karşı karşıyadır – her teori, olguların durumunun bir yorumu olduğu kadarıyla.
Olguların gerçek durumunun döneme uygun bir düşünülüşü anlamında, Stalin’in son yazılarından, 1950 ve 1952 yıllarına ait iki makaleyi görmek gerekir. Bu makaleler, yeni bir ekonomik toplumsal ve yeni bir tarih bilimsel-ideolojik durumu işlerler. Stalin iki buçuk yıl sonra, düşünceleri pratikte gerçekleşmeden önce öldüğü için, bu yazılar, deyim yerindeyse onun teorik vasiyetnamesini oluşturur. Kruçev’in karşıdevrimci Stalin-eleştirisinde ve bunu takip eden durgunluk  döneminde bu itkiler yok sayıldı, ve Marksist teori, gelişiminde etkisiz kaldı. Fakat ben, yıkıntı altında kalmış bir teori mirasının burada yeniden canlandırılması gerektiği düşüncesindeyim.
Bu sunumda konuyu, dilbiliminde Marksizmin sorunlarına bağlanan, bilimsel teorik ve ideolojik inisiyatifle sınırlı tutacağım.  Stalin’in fikir yürütmelerinin üç ayrı yönü bulunduğu düşüncesindeyim:
– Birincisi, varlık ve bilinç ilişkisinin yapısal tarifine kesinlik kazandırılmakta ve böylece Marksizmin ontolojisi genişletilmektedir;
– İkincisi, bir okulun çizgisinin, dilbiliminde Marr’cı okulun dogmatik baskınlığı kırılmakta ve fenomenlerin tartışması yeniden serbest bırakılmaktadır; yani, tartışma başlangıcı yaratılarak bilimsel araştırmaların geliştirilmesi için bir sinyal verilmektedir;
- Üçüncü olarak, bunun ötesinde, her yönetim sisteminin tehdidi altında olduğu bürokratik donukluğa saldırılmakta ve böylece devlet ve parti faaliyetinin örgütsel bir dönüşümü için ilk adım atılmaktadır.
Bu üç nokta bağlamında, Stalin’in, büyük anayurt savaşının zaferi ve savaş sonrası ilk sağlamlaştırma yıllarının ardından, Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin inşasında yeni bir dönem başlatmak niyetinde olduğu varsayımını haklı buluyorum. Onun ölümü, anlaşılan az sayıda insan tarafından kavranan bu yenilenme sürecine ket vurdu. SBKP’nin 20. Kongresi’nden sonra, Stalin’in eseri, Sovyetler Birliği’nin ideolojik önem taşıyan toplum bilimlerindeki teorik çözülmeyi önemli oranda tetikleyen bir sessizlik tabusunun altına gömüldü.
Şimdi, Marksizm ve dilbiliminin sorunları tartışmasının bu üç yönünü ayrı ayrı inceleyelim.
Varlık ve bilinç ilişkisinin temel motifi, Marksist felsefede altyapı ve üstyapı şemasıyla ifade edilir. “Toplumsal varlık, bilinci belirler” temel formülasyonu, tarihsel materyalist anlayışla, ekonomik ilişkilerin –insanın “doğayı özümsemesini” bireysel yaşamının ve türünün yeniden üretimi olarak gerçekleştirdiği üretim ilişkileri– altyapıyı oluşturduğu; onun biçim belirliliklerinin, üstyapının buna uygun biçimlerini –hukuk sistemini, dünya görüşü içeriğini, sanatı, ahlakı, dini vb.–, kendi açısından yine maddi yapılar (örneğin sanat eserleri) ve süreçler (örneğin bilimsel araştırmalar, spor müsabakaları gibi) halinde nesnelleşebilen düşünsel yansımalar olarak ortaya çıkardığı şeklinde yorumlanır. Bu yolla üstyapının dönüp altyapı üzerinde bir karşı etkisi de gerçekleşir. Altyapı tarafından belirlendiği için üstyapı, tarihsel aşamalarda ona göre ve ona bağımlı olarak değişir.
Bu şema bir ideoloji teorisini temellendirmek için yeterlidir ve büyük çeşitlilikteki tarihsel fenomenleri kapsayacak kadar ayrıştırılmaya müsaittir.  Ancak bilimin üretici güç olarak büyüyen önemi bağlamında, üstyapı etkinlikleri ve sık sık ideolojik tasavvurlarla meydana gelen, ama yine de altyapıların değişiminden bağımsız olarak geçerliliklerini koruyan bilinç içerik ve biçimlerinin –örneğin doğa bilgisi, matematiksel bağıntılar, mantıksal düşünme önkoşulları– sorun oluşturmaya başlaması kaçınılmazdı.
Mutlak gerçek, göreli gerçek ve ideoloji ilişkisi birçok durumda kesin sınırlarla belirlenemez. Özdeşlik teoremi gibi bir mantık ilkesinin, bir üçgendeki açıların toplamı gibi matematiksel bir yasanın, Uranyumun yarılama müddeti gibi bir doğa sabitesinin ontolojik statüsünün, materyalist bir sistem içerisinde açıklığa kavuşturulması gerekir. Altyapı-üstyapı şeması, tamamlanmış bir diyalektik materyalizm felsefesinin bütün bu sorunları için yetersiz kalır.
Bu üst üste yığılan sorunlar karşısında Stalin’in, paradigmatik bir meselede, altyapı-üstyapı şemasının tek düzenliliğini ve iki haneliliğini parçalaması, Marksizmin teori gelişiminde belirleyici bir adım olmuştur.
Dil, gerçekten de öncelikle toplumsal durumların tarihsel değişkenliği ve bağımlılığı tablosunu sunar. Sözcük dağarcığında, emek süreçlerindeki değişimleri veya teknik yenilenmeleri ya da sosyal yer değişikliklerini gösteren bir anlam farklılaşması vardır. Almancada örneğin “ağ” sözcüğünün anlamı, balıkçı ağından, telefon ağına, oradan da interaktif bilgi akışlarının oluşturduğu sistem ağlarına kadar yayılıyor; ya da “kadın” sözcüğünün “sahibe” (domina) anlamı daralarak “dişi kişi” (femina) haline gelebiliyor. Mesleklere ya da toplumsal kesimlere özgü argolar veya “özgül diller” vardır. Her dönemin çoğu zaman kısa ömürlü moda jargonu bulunur. Günlük dilin ve yöresel ağızların yanı sıra “yazı dili” vardır. Kısacası, üstyapıya ait sayabileceğimiz ve üretim ilişkilerinin spesifik gelişimlerine yorabileceğimiz büyük çeşitlilikte dil fenomenleri vardır. Marr’ın dilbilimsel okulunun dili üstyapının bir olgusu olarak kabul eden görüşü bu bulguya dayanıyordu.
Stalin’in altyapı-üstyapı şemasının yetersizliğini dil sorunu üzerinde kanıtlaması, işte tam da bu yüzden böylesine büyük ideolojik-teorik bir önem taşıyordu. Şu özlü saptamayı yapar:
“Her altyapının kendisine uygun düşen bir üstyapısı vardır. (...) Altyapı değişir ya da ortadan kalkarsa, bunun sonucunda, üstyapısı da değişir ya da ortadan kalkar. Yeni bir altyapı doğarsa, bunun sonucunda o altyapıya uygun düşen yeni bir üstyapı da doğar.” 
Ve bunu Rus dili örneği üzerinden açıklar:
“Değişen, belli ölçülerde, Rus dilinin sözcük dağarcığıdır; yeni, sosyalist üretimin gelişmesi, yeni devletin, yeni, sosyalist bir kültürün, yeni bir toplumsal yaşamın ve yeni bir ahlakın oluşmasıyla ve nihayet tekniğin ve bilimin gelişmesiyle bağlantılı olarak, önemli miktarda yeni sözcük ve kavramın dile katılması anlamında bir değişikliktir bu; bir dizi sözcük ve kavram yeni bir anlam kazanmış, belli eski sözcükler sözcük dağarcığından kaybolmuştur. Fakat dilin temelini oluşturan Rus dilinin temel sözcük dağarcığı ile gramer yapısına gelince, kapitalist altyapının ortadan kaldırılmasından sonra, sadece varlığını sürdürmekle, yerini yeni bir sözcük dağarcığına ve yeni bir gramer yapısına bırakmamakla kalmamış, bilakis bunlara hiç dokunulmamış ve herhangi ciddi bir değişikliğe uğramamışlardır; bunlar bugünkü Rus dilinin esasları olarak korunmuştur”  Ardından Stalin, dilin, onu üstyapı oluşumlarından ayıran dört özelliğini sayar:
- Temel sözcük dağarcığının ve gramer yapısının altyapıyı aşan sabitliği;
- dilin kaynağının bir altyapıda değil, tersine bir dil topluluğunun tarihinin tüm seyrinde bulunuşu;
- dilin iletişim aracı olarak sınıfları aşan işlevi;
- dilin üretimle doğrudan bağlantısı
Buradan çıkan sonuç, dil söz konusu olduğunda, yalnızca altyapı ve üstyapı karşısında bağımsız bir alanla uğraşmakla kalmadığımız; ayrıca bu alanın, mantıksal ve varlıksal açıdan, tarihsel olarak belirli ve tarihsel oluşum sürecinde değişmekte olan bir altyapının tamamlanmasının önkoşulu olduğudur.
“Düşünce alışverişi sürekli ve yaşamsal bir zorunluluktur. Çünkü bu olmaksızın, (...) toplumsal üretimin kendisi de olanaksız hale gelir. Dolayısıyla, toplum tarafından anlaşılan ve onun tüm üyeleri için ortak bir dil olmaksızın, o toplum üretim yapamaz, dağılır ve toplum olarak varlığını sürdüremez. (...) Dil, toplum var olduğu sürece etkili olan toplumsal fenomenlerden biridir.” 
Altyapı-üstyapı şeması toplumsal bağıntıların yapısal bir modelidir. Stalin, Marx, Engels ve Lenin ile fikir birliği halinde, alt ve üst şemasındaki mekansal olarak mecazi diziliminin  doğrudan bir ilişki –neden ve etkinin türüne göre örneğin– olarak anlaşılmaması gerektiğine, tersine karşılıklı etkileşimleri kapsadığına özellikle dikkat çekmiştir.
“Üstyapı, altyapının bir ürünüdür, ama bu, onun yalnızca altyapıyı yansıttığı, (...) anlamına gelmez. Tersine, bir kez oluştuktan sonra, üstyapı, altyapısının biçimlenip pekişmesine etkin bir biçimde yardımcı olan (...) son derece etkin bir güç haline gelir. Başka türlü de olamaz. Üstyapı, altyapı tarafından tam da kendisine hizmet etmesi, biçimlenip sağlamlaşmasına etkinlikle yardımcı olması, eski köhne altyapıyı eski üstyapısıyla birlikte yıkmak üzere etkinlikle savaşması için yaratılmıştır.”
Üstyapının altyapı üzerindeki aktif etkisinin saptanışındaki bu yalınlık, bu ifadenin beylik bir laf olduğu izlenimini veriyor. Ne var ki, üstyapının rolüne ilişkin çatışmalı tartışmaları bilen biri, burada şemanın özünün, tartışmadaki tüm karışıklıklar karşısına damıtılarak çıkarıldığını kabul edecektir. Kusursuz olan, kendiliğinden anlaşılan şeydir.
Fakat Stalin’in tezi bunun da ötesine gider: “Kısaca: Dil, ne altyapı ne de üstyapı sınıflamasına sokulabilir. Ne de altyapı ve üstyapı arasındaki ‘ara’ bir olgu sınıflamasına girer; çünkü böyle bir ‘ara’ olgu yoktur.”   Yani: Ne altyapı ne üstyapı ne de “ara” bir şey. Bu, mimarlık kökenli mecazi biçimle, kapsanamayan reel şeylerin var olduğundan başka bir anlama gelemez. İletişim aracı olarak dil, üretim araçlarıyla benzerlik taşımaktadır; toplumsal üretimin önkoşulu olarak, toplamında bir (düşünsel) üretici güçtür, üretici güç olarak bilime benzer; düşüncelerin taşıyıcısı olarak (“düşüncenin gerçekliği”) üstyapı olgularının bir aracıdır. Toplumsal varlığın tüm alanlarıyla bağlantılı olan dil, maddi ilişkilerin canlandığı düşünsel bir oluşumdur ve aynı zamanda maddi bir ilişkidir de, yani reel-genelin yapılanma sürecidir.  Dilin fonksiyonu tarifinde, Hegel’in “nesnel tin” olarak adlandırdığı gerçeklik “maddi ilişki” olarak kabul edilmekte ve mekanik materyalizm maddi etkinliğin (“nesnesel etkinliğin”) kaynağından çürütülmektedir. Dil açısından bakıldığında, diyalektiğin önemli bir yapılanma koşulu kendini göstermektedir.
Bu noktada, Gramsci’nin Buharin-eleştirisiyle bir yatay ilişki kurmak zorunlu oluyor. “Quaderni del Carcere”nin 11. sayısında “Saggio Popolare”ye (Herkesçe anlaşılır ders kitabı) ayrılmış bölüm, nedensel ilişkiler ve bağımlılıklar mekanikçiliğine karşı genel, çok yönlü hazırlanmış bir suçlamadır; gerçeğin tarihsel süreçler biçimi olarak diyalektikten yana bir savunmadır. Gramsci’nin ana sorusu şudur: “Come nasce il movimento storico sulla base della struttura?” (“altyapı temeli üzerinde tarihsel hareket nasıl doğar?” –ç.n)  Stalin, mekanik altyapı-üstyapı ilişkisini tam da bu anlamda dilin yaşamında çözerek, bu donuk şemayı (şemanın toplum inşasının açıklanmasındaki işlevine halel getirmeden) tarihsel harekete aktarır. Gramsci, Buharin’de “Saggio popolare”nin “manca una trattazione qualsiasi della dialettica”(diyalektiğin her tür ele alınışından yoksun)  olmasını eleştiriyor. Diyalektik, “in quanto supera (e superando ne include in sé gli elementi vitale) sia dell’idealismo che il materialism tradizionale espressioni delle vecchie società” (eski toplumun ifade biçimleri olan hem geleneksel idealizmi hem de geleneksel materyalizmi ortadan kaldırdığı (ve ortadan kaldırarak onların yaşamaya muktedir unsurlarını entegre ettiği ) ölçüde bir felsefedir.  Buna karşılık Buharin eski “metafizik” materyalizmini sürdürmüştür. Bana öyle geliyor ki, Stalin’in “Dilbiliminde Marksizm” makalesinde ortaya koyduğu görüşler, diğer köşe taşlarını Lenin’in “Hegel’in ‘Mantık Bilimi’nin Özeti” ve Gramsci’nin “İntroduzione alle Filosofia”sıyla bulan, materyalist diyalektiğin felsefi bir anlayışını hazırlayan o metinler bütünlüğüne uymaktadır.  İşte tam da bu –diyalektiğe mantığın istisnai bir durumu olarak değil, tersine bir dünya görüşünün yapısal ilkesi olarak yaklaşan makul bir diyalektik anlayışı–, Gramsci’nin haklı görüşüne göre, doğru politik eylemin teorik karşılığıdır; ve Stalin’in, “Leninizmin Sorunları”ndan başlayarak diyalektiğe ilişkin düşüncelerini de bu anlamda kavramak gerek.
Dil felsefesi sorunlarının ideolojik önemi bir kenara bırakıldığında, Stalin’in politik açıdan böylesine tali bir konuda otoritesini devreye sokmasına şaşılabilir. Gerçi meselesinin, yetkinliğinin de bulunmadığını söylediği dilbiliminin kendisi değil, tersine Marksizmin ilkesel sorunları olduğuna dikkat çekmiştir.
“Ben bir dil uzmanı değilim ve elbette yoldaşların isteklerini tam olarak yerine getiremem. Ancak diğer toplum bilimlerinde olduğu gibi, dilbilimde Marksizme gelince bu doğrudan doğruya benim alanıma girer.”
Felsefi sistematiğin geniş kapsamlı bağlantısı böylelikle ifade edilmiş bulunuyor. Ancak bu saptamayla, parti önderinin bilimsel bir tartışmaya sıra dışı müdahalesi henüz tam olarak açıklığa kavuşmuş olmuyor. Stalin’in açıklamaları, gerçekten de yalnızca varlığa ilişkin sistematikle sınırlı değil, tersine Sovyetler Birliği’ndeki bilimsel araştırma pratiğine ve toplumsal örgütlenmenin bununla bağlantılı sorunlarına doğrudan eleştiri yöneltmektedirler. Bu yüzden, dilbilimsel tartışmaya müdahalenin ardındaki niyet açısından, daha sonra yazılmış “Sosyalizmin Ekonomik Sorunları” adlı makalesi de dikkate alınmalıdır.
Stalin’e sorulan soruların (sorumlu resmi görevlerdeki kişilerle röportajlarda adet olduğu üzere) kendisinin bilgisi dahilinde formüle edildiğini varsaymakta herhalde bir sakınca yoktur. “Pravda”daki açık tartışmanın haklılığıyla ilgili soru, Stalin’e, şunu büyük bir keskinlikle açıklama fırsatını vermiştir:
“Bu tartışma, her şeyden önce, hem merkezdeki hem de cumhuriyetlerdeki dil kuruluşlarında bilime ve bilim adamlarına yabancı bir rejimin varlığını açığa çıkarmıştır. Sovyet dilbilimin içinde bulunduğu duruma yöneltilen en küçük bir eleştiri, dilbilimdeki sözüm ona “yeni öğreti”yi eleştirmek için gösterilen çekingen çaba bile önde gelen dilbilim çevrelerince eziliyor, bastırılıyordu. N.Y. Marr’ın mirasını eleştirdikleri ya da onun öğretilerine karşı küçük bir hoşnutsuzluk gösterdikleri için dilbilim alanındaki değerli incelemeci ve araştırmacılar görevlerinden alınıyor ya da daha alt görevlere atanıyorlardı. Dilbilim uzmanları yararlılıklarından ötürü değil, N.Y. Marr’ın teorilerini tartışmasız kabul ettiklerinden dolayı önemli görevlere getiriliyorlardı.
Hiçbir bilimin, düşünceler arasında mücadele ve düşünce özgürlüğü olmaksızın gelişip boy atamayacağı genellikle kabul edilir. (Altını ben çizdim. H.H.H.) Ama bu genellikle kabul edilen kural göz ardı edildi ve en kaba bir biçimde çiğnendi. Kendilerine yöneltilebilecek tüm eleştirilere karşı kendilerini sağlama alarak dediğim dedik diyen ve dilediklerini yapan bir grup kusursuz yönetici ortaya çıktı.” 
Stalin’in burada halka vermeye çalıştığı itkiyi görmek açısından, tüm uzunluğuna karşın, bu paragrafı buraya eksiksiz aktarmak gerekiyordu. Çünkü onun mahkum ettiği olumsuzluklar, yalnızca bilimsel bir disiplinin özgülünde değildi, tersine devlet ve parti faaliyetinin bürokratlaşma seyri tüm toplumsal alanlara nüfuz etmişti. Sosyalist ekonominin inşasının zaman baskısı altında ve merkezi olarak yürütülmesi özelliğinden dolayı, böyle bir bürokratlaşma süreci belli ölçüde kaçınılmazdı. Raydan çıkması, Sovyetler Birliği’ndeki bu inşanın içinde bulunduğu özel koşulların bir sonucudur; bununla ilgili sorunların bu sunum çerçevesinde açıklanması mümkün değildir, ama bunun analiz edilmesine ihtiyaç vardır.
Stalin’in konuya ilişkin düşüncelerini dile getirdiği keskinlik, sorunu acil gördüğünü ve değiştirmek üzere müdahale etme zamanının geldiğini düşündüğünü gösteriyor. Meselenin, yalnızca bilimsel okullar arasındaki bir tartışmanın ötesinde olduğu, Stalin’in sözcük seçiminden anlaşılıyor. “Arakçeyev-rejimi”nden  söz ediyordu. Arakçeyev, “Kutsal İttifak” döneminde, –Metternich’e benzer ve daha  da aşırı– zalim despotik bir polis ve askeri rejim kuran gerici bir Rus devlet adamıydı. Mesele yalnızca üniversite enstitülerindeki durumu ilgilendiriyor olsaydı, bu kişinin ismini sembol olarak kullanmak tam bir uygunsuzluk olacaktı. Bununla çok daha fazlası kastediliyordu.
Biraz provoke ederek daha sivriltilmiş, çelişkili ve güvenilir olmayan bir sözcükle karakterize etmek için: Stalin, –XX. Kongre’den beri yazınsal jargonda, kavram olarak hatalı ve hileli “Stalinsizleştirme” etiketiyle anılan– toplumsal bir değişim sürecinin başlatılması sinyalini veriyordu!
Ne var ki, örgütsel ve personel olarak sağlamlaşmış yapılara müdahale, Sovyetler Birliği’nin henüz istikrarsız savaş sonrası toplumunda derin sarsıntılar yaratma tehlikesini doğuracağı için, akılcı olan, sosyalizmin inşasının farklı bir aşamasına geçişi temkinli ve küçük adımlarla hazırlamaktı. Tartışmanın toplumsal politik marjinal bir bilim alanında yürütülmesi, düşünsel ve ruhsal açıdan bir davranış değişikliğini hazırlamak ve kolektif çalışmada yeni yaklaşımlara yol açmak için ilk tetiklemeyi sağlayabilirdi.
Bunun, eldeki kaynaklarca doğrulanamayacak bir varsayım olduğunun farkındayım. Çoğu tarihsel hipotezler böylesi bir ihtimal statüsüne sahiptirler. Fakat “Dilbiliminde Marksizm” makalesinin metnini, 1936 Anayasası’yla bağlantı içinde görmek pekala mümkündür. Böylece, savaş döneminin geriliminin ardından olağanüstü hal biçimlerinin tasfiyesine geçilmek istendiği; ve başlangıç için toplumsal çatışma düzeyi düşük bir alan arandığı varsayımı artık kabul edilmeyi talep edebilir.  Böyle bir yorum, söz konusu dönemin çelişkilerinin, şeffaf nedenlerden dolayı, yazın alanında alışılagelmiş siyah-beyaz tablo çiziminden daha farklı bir açıklamasına izin veriyor.
Son olarak, iki yıl sonra kaleme alınan ekonomik sorunlara dair makaleyle bir paralellik daha kuralım. Elbette bu karşılaştırmadaki meselem, politik ekonominin içeriği değildir; bu, başlı başına bir sunumun konusu olurdu. Ancak açık aleni tartışma ve kanaat oluşturmada yeni bir tarzın yürürlüğe girmekte olduğunun açık göstergeleri bulunuyor. Bir politik ekonomi ders kitabının kaleme alınması yalnızca ön plandaki konudur; nesnel olarak ise konu, teoremlerde ifade edilen ekonomik ve toplumsal politik anlayış ve stratejilerdir. Burada yapılması gereken, eleştirel yargıyı fazla sivriltme pahasına bile olsa , kurumsal olarak kemikleşmiş durağanlığın kırılması da değildir artık; yapılması gereken daha çok, sosyalist inşanın pratiği için teorik olarak doğru ve kavramsal olarak net bir taslak hazırlamaktır. Dilbilimi üzerine makalede zaman zaman baskınlık kazanan polemik havası ekonomi makalesinde hiç yoktur. Hatta Stalin, açıkça şöyle demektedir:
“Bazı yoldaşlar tartışma sırasında ders kitabı taslağını işgüzarca yerin dibine batırdılar, yazarlarını hatalar ve boşluklar nedeniyle eleştirdiler ve tasarının başarısız olduğunu iddia ettiler. Bu haksızlıktır. Elbette bu ders kitabında hatalar ve boşluklar vardır – hemen hemen bütün büyük eserlerde bunlar vardır.”
Yalnızca Yaroşenko’ya yanıtında Stalin sertleşip alaycı olur, ve onun Buharin’in hatalarını yeniden canlandırdığı suçlaması ağırdır. (Bu kısımları, tarihsel gelişmeleri göz önünde bulundurarak okuyan biri, Yaroşenko’ya haddinin bildirilmesinde, Kruşçev’e peşinen yöneltilmiş bir eleştirinin nüvelerini görebilir.) Üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkilerin sosyalizmde de saptanması, ayrışmaları sonuca bağlamanın önünün açılmasını kapsar– ve tartışma sırasında Stalin’e yönelik açıkça ifade edilen eleştiriler de olmuştur zaten. Fakat Stalin kesin bir biçimde şunu talep eder:
“Ders kitabı taslağını düzeltmek için sayısal olarak büyük olmayan bir komisyon oluşturulması gerektiğini düşünüyorum, bu komisyona yalnızca ders kitabının yazarları ve tartışmaya katılanlar arasında çoğunluğu oluşturanların yandaşları değil, bu çoğunluğun karşıtları da, ders kitabı taslağının şiddetli eleştirmenleri de dahil olmalıdır.”  Bilimsel sosyalizmin bilgi edinme süreçleriyle yönetilen bir toplum, bir çırpıda meydana gelmez; genelin çıkarlarıyla ilgili ve bilgili olarak kaderlerini kendi ellerine alabilmeleri için, insanların eğitim ve bilgi düzeylerini sürekli olarak yükseltmelerini şart koşar.
Buna ilişkin Stalin’in makalesinden son bir alıntı:
“Toplumun, tüm üyelerine bedensel ve düşünsel yeteneklerinin çok yönlü gelişimini garantileyen bir kültürel gelişimine ulaşmak zorunludur. (...)
“Toplum üyelerinin böylesine önemli bir kültürel gelişimine, emeğin mevcut konumunda ciddi değişiklikler yapmaksızın ulaşılabileceğine inanmak istemek yanlış olurdu. Bunun için öncelikle, işgününü en azından altı ve daha sonra beş saate kadar kısaltmak gereklidir. Bu, toplum üyelerinin, çok yönlü bir eğitim elde etmek üzere boş zamana sahip olmalarını sağlamak için gereklidir. Bunun için ayrıca, toplum üyelerinin mesleklerini özgürce seçebilmeleri ve yaşamları boyunca herhangi bir mesleğe bağlanıp kalmamaları için zorunlu genel politeknik eğitimi yürürlüğe sokmak gereklidir. Bunun için devamla, konut koşullarını temelden düzeltmek ve işçilerle görevlilerin gerçek ücretlerini, gerek ücretin doğrudan yükseltilmesi gerekse özellikle kitle ihtiyaç maddelerinin fiyatlarında sistematik bir indirimle, daha fazla değilse bile, en az iki kat artırmak gereklidir.
Komünizme geçişin hazırlığı için temel koşullar bunlardır.”
Bağrından komünizmin doğacağı gelişmiş sosyalist bir topluma bu bakış ile Stalin’in teorik eseri sonlanır. Bu mirasın parçalanmasına izin veremeyiz – özellikle, bu hedef uğruna mücadelenin mal olduğu ve olacağı masum kurbanları da andığımızda.
Napoli 22/23 Kasım 2003